• 240 syf.
    "Düşünce ve yazıda özgür olmak isterim, dünya davranışımızı yeterince sınırlıyor."

    Wolfgang Van Goethe

    __________

    Osman Şahin'in okuduğum ikinci kitabı oldu. İlki otobiyografik öğelerin ağırlıkta olduğu Kolları Bağlı Doğanlar kitabıydı. Selam Ateşleri- Ay Bazen Mavidir kitabında birbirine yer yer tema, konu veya ele alınan duygu bağlamında benzer öğeler yer alıyor. Aynı zamanda birbirinden oldukça farklı öğeler de bulunuyor. O halde, 1993 yılında Sait Faik Hikaye Armağanı'nı kazanmış kitaptan en beğendiklerimden kısaca bahsedeyim.

    Selam Ateşleri, Toroslarda bir Yörük söylencesine dayanır. Zaten yazarın küçüklüğü bir Yörük köyünde geçmiş. Çok sevdiği bu kültür de hikaylerinde kullandığı temel öğelerden birisi olmuş. Çok da güzel olmuş. Hikâyenin merkezinde Torosların en ünlü nalbantı Bercis usta ile güzel Yörük kızı Simber bulunur. Bercis Usta bir gün atına nal takdırmak için gelen Simber'e tutulur ama açılamaz ilk başta. Bunun yerine onun atının nalına çentik atar. Günler sonra aynı atın nalında bir çentik daha görür. Bu, Simber'in de gönlü Bercis Usta'da demektir. Nihayetinde Bercis Usta ile Simber kaçarlar. Kaçarlar kaçmasına da, bu töreye karşı gelmek anlamına gelir. Bedirhan Ağa peşlerine düşer. Simber'i yakalarlar. Ama Simber, kendisini kınayan obasına karşı durur, af dilemez. Sorar gözlerinden öfke akan obasındaki kalabalığa doğru "Bir kadın ile erkek arasındaki gönül alışverişi, güneş kadar doğal, yağmur kadar gerekliyken, niçin hesabı sorulsundu kendisinden?"(s.23) Böylelikle yerel bir gibi gözüken ve Torosların bir Yörük obasında geçen hikaye, evrensel bir mesaj taşıyan bir hikayeye dönüşür: aşk ve toplumsal bağlar arasında sonu bitmez, sadece şekil değiştiren çatışma. Hikâyenin başında yazar, uzun bir tasvir yapar. Bu tasvirin merkezinde bir mağara bulunur. Bu mağara aynı zamanda bir metafordur: çağlara açılan kapıdır. Bir nevi yerelden evrensele taşınan hikayenin simgesidir. Nitekim hikayede somut bir işlevi de bulunur. Bunu hikayeyi okuyunca kendiniz görürsünüz.

    __________

    KAMU SPOTU:

    "Bir kitabın yakılması, bir düşünce uğruna hapse atılmak, her zaman cahil bir kuşağın çağın dahilerine ödediği vergi oldu."

    Voltaire
    __________


    Bayan Ali hikayesinin merkezinde Zekiye ile oğlu Ali bulunur. Zekiye henüz altı aylık evliyken kocasını kaybeder ve kısa süre sonra doğan oğluna kocasının ismini verir. Zekiye hayattan "...hiç memnun olmayan, aksine ona diş bileyen, doyumsuz, mutsuz…" bir kadındır. Arkadaşı yoktur. Evden dışarı kolay kolay çıkmaz. Kendini ev işlerine vermiş ve bunu öylesine şiddetli, ciddi yapar ki görenler evi temizliyor da zihninde dolanan tilkileri kırpıyor zanneder. Kendisine talip de çıkmaz kendisi de yeni birini istemez. Nitekim kendi kadınlığını da beğenmez. Sonuçta tüm sevgisini oğluna aktarır. Aktarır aktarmasına da her şeyin fazlası zarardır. Ali, "bir oğlan çocuğu değil de, saksıda çiçekti sanki". Öyle ki Zekiye, oğlunu uyarır: kız çocukları kirletilirse de ileride onlara bir koca bulunur ama erkek çocuğu kirletilirse ona ebediye ne kız bakar ne de bir yerde tutunabilir. İyi de Zekiye durduk yere neden böyle uyarır oğlunu diye sorar yazar. Çünkü ortada hiçbir şey yok. Zekiye'nin uyarma nedeni, hayatta hiç kimsesi olmamasıdır, yani duyduğu derin yalnızlık etkilidir. Bununla birlikte, kocasına tıpatıp benzeyen oğlunu sevdiği vakit aynı zamanda kaybettiği kocasını da seviyor olmasıdır. Hikayede bu yönde detay verilmiyor ancak Zekiye'nin garip bir insan olması ve genel özelliklerini ele alıp düşününce Ali'ye aynı zamanda sapkın bir sevgi beslediği tahmininde de bulunabiliriz. Ve bir gün Zekiye ölür ve Ali bir başına kalır. Bu ölüm sırasında benim en çok beğendiğim unsur, Ali'nin annesinin mezarı başındayken aynı zamanda bir rahatlama duygusu hissetmesidir. Bu işte son derece gerçekçi bir öğedir. İnsan ne siyah ne beyazdır; hayat romantik değildir. İşte Ali'nin annesi yeni ölmüşken hissettiği bu rahatlama duygusu bize bunu anlatır. Hemen ardından da vicdanı sızlar, kendine kızar. İki uçta gidip gelme durumu aslında Ali'nin hayatı boyunca sürer: "öteden beri iki duygu çarpışırdı içinde; biri içli, yumuşak, kadınımsı bir duyguydu ve görünmeyi istediği asıl kimliği oydu. Öbürü ise, erkek arkadaşları gibi görünerek, her koşulda onlara benzemeyi isteyen, sunturlu küfürler eden, bol cigara içen, gösterişli, kaba erkeklerin dünyasıydı…"(s.38) Arada bazı olaylar olur ve bunların neticesinde Ali evine kapanır, hakkında söylentiler alır yürür. Kendisine 'Bayan Ali' denmeye başlanır. İntiharın eşiğine gelen Ali, başka bir çözüm yolu bulur: güçlü mü güçlü, dölü kuvvetli bir boğa alır. Bu boğaya kendi ineklerini dölletmek için köylüler sıraya girerler. Ee tabi, 'bayan' lakabı da unutulur. Hikâyenin sonunda 'hassas' insanların hoşlanmayacağı bir paragraf vardır. Ali'nin boğasının köylülerin inekleriyle çiftleşme sahnesi gerçekçi şekilde anlatılır. Şimdi denilebilir ki "ne gerek var?". Anlatayım neden gerek var: Boğa aynı zamanda bir metafordur. Bunu hemen bir arka sayfadaki cümlelere dayanarak söylüyorum: "Boğaların görkemli görünümleriyle, kendi gö­rünümünü birleştirerek kendi erkeksi güçsüzlüğü­nü örtmeye çalışan Ali de, inekleri kendisi döllemiş gibi kabarır, bıyıklarını burar, gümüş saplı kırbacını köylülerin sırtına vurarak boğaların gücü aracılığıy­la bir erkeklik dersi vermeye başlardı onlara: "Ne sandınız ya? O ineklerin yerinde siz olsanız, siz de iki büklüm olurdunuz…"(s.56) Kadın olmak isteyen ama olamayan, gururu iki paralık olan ama yaşamak için erkek olduğunu göstermesi gereken ama kadınlara karşı cinsel istek duyamayan Ali, kendisinin yerine bir boğanin cinsel gücüyle tatmin olur. O boğa, sanki kendisidir, boğanın altındaki inekler de, toplumun kendisine cinsel istek duyman gereken cinsiyet olarak zorunlu tuttukları kızlardır. Aynı zamanda böylelikle köylülerden intikamını da almaktadır.

    __________

    KAMU SPOTU:

    "Toplumun ahlaka aykırı saydığı kitaplar topluma kendi ayıbını gösteren kitaplardır. O kadar."

    Oscar Wilde
    __________


    Güvercin Artık Dönmeyecek, benim kitapta en beğendiğim hikayedir. Kolları Bağlı Doğan'ın uzun giriş hikayesindeki sarsıcılık ve gerçekçilik bu hikayede bulunuyor. Aynı düzeydeler diyebilirim. Her iki hikayede de insan psikolojisi çok iyi yansıtılmıştır.Korku- gerilim türünde çektiği filmlerle tanınan ünlü yönetmen A.Hitcock en iyi filmler, en kötü kitaplardan çıkar manasında bir söz söylemiş. Bu hikayeyi görse bence, "bu hikaye, benim sözümdeki istisnadır," diyebilirdi. Bu arada Hitcock'la da alakalı çok ilginç bir bilgiyi incelemenin sonunda vereceğim. Şimdi gelelim hikayeye.

    Bir kere girişte realizm ve naturalizm akımlarının dünyada önde gelen isimlerine taş çıkartacak harika bir tasvir var. Zira, bu doğa tasvirleri diğer çok sayıda hikayesinde başat bir unsurdur. Hatta kısaca bahsedeceğim bir hikayesinin direkt baş aktörüdür. Bu harika tasvirden sonra yine bir köye misafir oluyoruz. Kahramanımızın adı Meço'dur. Meço tek kelimeyle yapayalnız bir insandır: "gece gibi karanlık, az konuşan, kaygısız, gizlerle dolu, hırçın, yalnız biridir." Bir defa evlenmiş onda da haftasına varmadan karısı evi terk etmiş, çünkü karısına şiddet uygulamış. Ne malı var ne mülkü… Ve "şefkatli sözler söyleyecek bir tek arkadaşı, dostu, sırdaşı yoktur." Gece kavramı özellikle vurgulanır. Bu, aynı zamanda hikayedeki bence üç metafordan birisidir. Gece, Meço'nun karanlık yüzüdür, genel manada ise insanın kötü yanını temsil eder. Bundan dolayı gece olunca Meço, huysuzlanmaya başlar, "bir yakınını yitirmişçesine üzülür, ruhu sarsılır, bakışları değişir, ağır kasvetler çöker yüreğine," ve bastırmaya çalıştığı cinsel açlığı ortaya çıkar. Güneş ise Meço'nun nispeten iyi yanı, genel olarak da nispeten iyilik veya olağan durumdur. Kısaca Meço sorunlu bir tiptir. Garip davranışları, huyları vardır. Herkesten uzakta bostan bekler. Bu sırada ineklerin yaylanmasını izler.

    UYARI: Paylaşacağım alıntıya 'hassas' insanlar bakmasın.

    Bu huylardan birisi şudur: #86239961 Şimdi denilebilir ki, "ne gerek var buna?" Gerek var. Bunu birazdan anlatacağım ama önce böyle olaylar hiç yaşanmıyor zannedilme durumuna ben bizzat tanık olduğum iki garip olay anlatacağım. Ben köy nedir bilmem, çok ufakken yazları gidermişiz, o kadar. Akrabaların deyimiyle "şeherliii çocuğuyum" ben. Ama şehirde de oluyor garip olaylar. Bunlardan ilki, üniversitede okurken kaldığım yurtta birkaç ay sonra oda arkadaşım olacak yakın arkadaşım D'nin kaldığı odaya çıktım, çünkü arkadaşım çok acil gel diye mesaj atmıştı. Çıktım, arkadaşım baya gülüyor ve şaşkın. Bana elinde bir su şişesi gösterdi. Peçeteyle tutuyor, dokunmaktan çekinmiş. Biraz dikkatli bakınca su şişesinin ucu kesilmiş, içine sünger konulmuş, ucunda dar bir gedik bırakılmış. Biraz daha dikkatli bakınca o gedik ve gediğin çevresinde meni kalıntıları bulunuyor. Meğer, arkadaşım D'nin mülayim, sessiz sakin, gayet dindar oda arkadaşı kendisine su şişesi ve süngerden bir vajina yapmış. Bir hafta güldük. Yanlış anlamayın. Ben ne kınıyorum ne yargılıyorum. Bunda kötü bir şey yok. Ha tuvalete gitmiş eliyle mastürbasyon yapmış ha yapay vajinasına penisini sokmak suretiyle yapay seks yaşayarak tatmin olmuş. Bunlar normal, yaşanıyor. İkinci olay, bu dediğim yurttan bir önce kaldığım yurttayız bu sefer. Daracık odalarda altı kişi kalıyoruz. Neyse ki dört kişiyiz. Az önceki olaydan tanıdığınız yakın arkadaşım D de yanımda. Bir de Ü var. Bu Ü, abartmıyorum hayatımda gördüğüm en garip insan. Kendisini çok da severim. Bir saat durun yanında güle güle ölürsünüz. Neyse oturuyoruz. Bir anda "D ve K, kulaklıklarınızı takıp, benden öteye döner misiniz, lütfen," dedi ama o Elazığlı, güzel bir şivesi var. D alışmış çünkü o benden iki üç hafta önce bu yurda taşınmıştı. O güldü, bir saydırdı, kulaklığı takip duvara döndü. El ettim ne oluyor manasında, D "Otuz bir çekecek …" dedi. Beni bir gülme aldı, bir gülme aldı anlatamam. "Ü, abicim tuvalet var, banyo var, git orada hallet işini. Bizim yanımızda yapılır mı bu, hadi gözü kararttın, nasıl kendini rahat hissediyorsun da yapıyorsun, insanın şeyi kalkmaz abi dedim," Ü, bana mısın demedi. Bir de güzel ve komik konuşuyor ki, gel de kır adamı. Adamın ranzası bir arkamda, yani önünde yatıyorum. Hem iyi hem kötü. İyi yanı görme ihtimalim yok, tabi yastığı ona göre koyarsan. Kötü yanı tam önünde olunca sanki beni s…muş gibi olması. Neyse sonra bir gün yine konuşuyoruz. Yemeği çok kaçırmışım, geğiriverdim. O bizim yanımızda otuz bir çekmeye çekinmeyen Ü, demesin mi "İnsanların içinde geğirilir mi," diye. Hem de çok ciddi. Beni şimdi yazarken bile gülme aldı. O gün yerlere yatıyorum güle güle. Bunun üzerine oturduk iki saat, insanların yanında otuz bir çekmek mi daha ayıptır yoksa insanların içinde geğirmek mi, bunu tartıştık ciddi ciddi. Hazır anlatmaya başladım iki tane daha garip olay anlatayım. Yaşanmıyor canım bunlar. Lisedeyiz. Lisede yurtta kalıyoruz. En büyük heyecan kaynağımız olan aktivite yurttan kaçmak ve sigara içmek. (KAMU SPOTU: Sigara sağlığa zararlıdır.) Bir gece yine kaçtık. Okul ilçenin dışında, arada tarlalar var. Sonra hal var, ondan sonra şehir merkezi. Biz gece gider, şehir merkezinde gece gündüz açık, kahvaltılık şeyler de satan bir dükkana uğrarırız yahut lahmacuncuya gideriz. Lahmacun da bizim lisede bir metafor olmuştur. Düzene karşı gelmenin simgesidir, lahmacun deyip de geçmeyeceksin arkadaş. Neyse, o gece sanırım kahvaltılık bir şeyler aldık. 70'lik bazuka yani votka, üç beş tane de bira aldık (KAMU SPOTU: İçki sağlığa zararlıdır ve pahalıdır.) Geçtik halin çıkışındaki parka, burası da mekan olur bizim. Yiyoruz, içiyoruz. Arkadan da arabesk açtık, gören de dünya kadar dertleri var sanır. Ama bir dünyamız da hepi topu okul-yurt- hocalar izin verir, harçlığımız yeterse çarşıydı. Böyle dar hayatın da derdi kendine göre oluyor. Neyse kafalar güzel, yanımıza ilçenin ve yerelde de parkın müdavimlerinden başıboş Kürt C. geldi. Adı böyle anılır, başka bir amacım yok belirtirken. C dememin nedeni de ismini tam hatırlayamadım. Ama baş harfi C'ydi. Neyse bunun derdi gücü kavga, dövüş vesaire. Yanımıza oturdu, bir şey demeden aldı iki birayı içti. Tabi, bir şey demiyoruz. Bir yandan da anlatıyor, "Şu tepeye çıkacaksın, füzeleri yollucaksın kaymakamlığa, karakola," bir de gülüşü var ki o esnada, ben şerefsizin önde gideniyim diyor adeta. Sinirleniyoruz ama bir yandan da korkuyoruz. Belki şimdi döveriz bunu ama uzun süre çarşıya bir daha çıkamayız. Neyse bir bir buçuk saat oturduk. Yurda dönüyoruz. Arka bahcedeki duvara geldik ki yangın merdivenlerinde bizim E, anadan doğma çıplak halde göbek atıyor. Bizi bir gülme aldı ama bir yandan da acaba kafalarımız güzel olduğu için biz mi yanlış görüyoruz diye şüphedeyiz. Neyse atladık girdik yurda. E'yi yatağına yatırdılar. Üstüne de bir şey giydiremediler. Öylece yattı. Diğer olay için yeniden üniversitedeyiz. Gündüz vakti, hafta sonu. Sahilde belediyeye ait tuvaletler var. Çok da sıkıştık arkadaşla, hızlı hızlı geldik. İki kapı da kapalı. Ama birini tıklayinca iki kişinin kıpırdanmasını duyduk. Fısıldaşıyorlar. Neyse biraz uzaklaştık ama çok sıkıştığımız için gitmedik. Gülüyoruz güpegündüz burada yapılır mı diye. Kapı açıldı bir erkek bir kız iki ergen genç koşarak uzaklaştı ama erkeğin ayağı kaydı düştü. Arkadaş gidip kaldırdı. Umarım prezervatif kullanmışsındır deyince çocuk yıllardır bu işi yapıyor gibi yüksek deneyimli gülüşü atarak, "tabi abi, ne sandın beni," dedi ve gitti. Yine güldük. O kadar deneyimli ama bir yer bulamamış. O da ayrı bir gariplik. Ben bu olaylara şehirde yaşarken tanık oldum. Benim tanık olmadığım daha nice gariplikler her gün yaşanıyordur. Şimdi ben bunları anlatıyorum diye şehirlileri nasıl kötülemiş olmuyorsam, bir yazar da köyde yaşanılan garipliklere hikayelerinde yer veriyor diye köylüleri kötülemiş olmuyor. Siz kabul etseniz de etmeseniz her gün bir yerlerde garip olaylar yaşanıyor. Sırf bunları okuyunca köylüler hakkında kötü düşünecek varsa o hayattan zerre bir şey anlamamıştır veya yaşamıyordur bence.

    Devam edelim: Meço bir gün yine bostandayken, ablasının kızı Ayşe ile onun arkadaşı Güvercin kendisine yemek getirirler. Güvercin, Ayşe ile ayni yaşta olmasına karşın vücut olarak daha çok olgundur. Meço da onu izler ve cinsel açlığı yavaş yavaş uyanır. Yine uyarıyorum, 'hassas' insanlar bakmasın: #86241355 Öncesinde Güvercin'i kucağına alır, öper ve kız ürker kendini geri iter. Meço ona güven verici şekilde davranınca çocuk aklıyla kötü bir şey yok sanır ve Meço'nun kuşlarını görmek ister. Ayşe evine gider, Meço sen git, Güvercin sonra gelecek der. Sonuçta yukarıdaki alıntıda anlatılanlar yaşanır. Şimdi denilecek ki bunları anlatmaya "ne gerek var?" Gerek var. Çünkü yazar böyle takdir etmiş. Karpuz için de öyle. Ama bununla birlikte, yazarın mensup olduğu edebi akım olan realizm ve spesifik olarak da toplumcu realizmde yazar ne görüyorsa kendisini geri çeker, soyutlar ve olduğu gibi aktarır. Bu ekolun yani realizmin ilk ve önemli temsilcilerinden Stendhal'e kulak verelim mi:
    "A efen­dim, ro­man de­di­ğin uzun bir yol üzerinde do­laş­tı­rı­lan bir ay­na­dır. Bir ba­kar­sın, gök­le­rin ma­vi­li­ği­ni, bir ba­kar­sın yo­lun iri­li ufak­lı çukurların­da bi­rik­miş ça­mu­ru gö­rür­sün. Son­ra da kalkıp hey­be­sin­de bu ay­na­yı ta­şı­yan ada­mı ahlak­sız­lık­la mı suç­la­ya­cak­sı­nız? Ay­na­sı çamuru gös­te­ri­yor di­ye ay­na­ya ka­ba­hat bulmak olur mu? Böy­le ça­mur çu­ku­ru bu­lu­nan yo­la, da­ha doğ­ru­su su­yun ak­ma­sı­nı kok­ma­sı­nı, ça­mur çukur­la­rı oluş­ma­sı­nı ön­le­me­yen temizlik müfettişi­ne ça­tın."(#86297411) Bence gayet açık. Ama hala ne gerek var diyenler varsa, bu hikaye başından sonuna kadar izleyebileceğiniz çoğu gerilim filminden çok daha başarılı bir gerilim yaşatır insana. Üstelik bunu oldukça zor bir tür olan hikayede gerçekleştirir. Hikâyenin daha başındaki son derecede gerçekçi tasvirlerle olayın geçeceği köyde kendimizi buluruz. Meço'nun karakterini ve ruh halindeki değişimleri adım adım anlar ve hissederiz. Yazar, Meço garip bir insan deyip bıraksa ve karpuz örneğini vermese, onun gariplik düzeyini nasıl anlayacağız? Yazarın kafasında anlatmak istediği bir gariplik seviyesi var. Onu bu şekilde yansıtmış. Üstelik yazar demeçlerinde, yaşadığı köylerde veya muhitlerde tanık olduğu ve duyduğu birçok garip veya değil olayları tek tek not aldığını ifade etmiş. Ve yazar olduğu vakit de kentlerdeki aydın sınıfa, taşradaki hayatı olabildiğince gerçekçi bir şekilde duyurmak istediğini ifade etmiş. Görüyorum ki çok da başarılı olmuş ve hala oluyor. Ancak sorun şu, duyurduğu kentlerde artık aydın kalmadı. Temel sorunlardan birisi de bu. Aynı şekilde tecavüz sahnesini iki cümleyle geçse yine aktarılmak istenilen duygular, hisler, gerçekçilik tamamen havada kalacaktı. Yazar kafasında bu hikayeyi bu düzlemde kurmuş. Bu nedenle kalkıp da başka türde birtakım yazarlar nasıl yapmışsa o da öyle yapsaymış demek ne edebiyattan anlamaktır ne de objektif akılcı bir yaklaşımdır. Bir kere adı üstünde onlar başka tür edebi akımlar, türler. İkincisi yazardan yazara olayları ele almak, aktarılmak istenilen olgular, aktarılma gerçekçilik seviyesi vesaire gibi etmenler değişiklik gösterir. Bu etmenler çerçevesinde zihninde bir plan yapar ve buna yönelik yazar. Sen kalkıp da öyle olmasaydı dediğin nokta veya noktalar o hikayeyi oluşturan birbirine bağlı etmenlerden, unsurlardan bir tanesidir. Bunu kaldırıp atarsan hikaye havada kalır. Amaca ulaşılamaz. Yazarın kurguladığı, planını yaptığı hikaye yirmi vagonluk bir trense bunlardan beşini, onunu, on beşini kesip atmak demektir. Bir hikaye kısa gözükür ama onun ardında haftaların, ayların ve yılların emeği vardır. 'Hassas' insanlar rahatsız oluyor diye atilamaz, sansüre uğratılamaz. Çocuklar denilecek. Birincisi bu kitap çocuk kitabı değildir. İkincisi dünya artık global bir köy olmaya doğru gidiyor ve oluyor. Artık yasakçı, aşırı korumacı bir eğitim anlayışı tutunamaz. Sen çocuğu televizyonlarda çıkan saatte uykuya göndersen o bilgisayarindan, tabletinden veya telefonundan yine girer nete. Nette erişim engeli koydun diyelim. Vpn'den girer. Hem de istediği siteye. Peki napacağız, komple interneti keseceğiz, çocuklarımız zarar görmesin diye tüm ülke Kuzey Kore gibi olacağız. Olduk diyelim böyle olmak o çocuklar için faydalı olan mıdır. Bambaşka bir eğitim anlayışı, bambaşka bir yaklaşım gerekiyor. Ne bu anlayış ve yaklaşım diyebilirsiniz. Ben de tam olarak bilmiyorum. Bir şeyler gözlemliyorum. Düşünüyorum, sorguluyorum yasağın, aşırı korumacı tutumun bu devirde işe yaramayı bırak, ters teptiğini görüyorum. Yakın gelecek ise bambaşka olacak, belli. Biz hala hikaye veya kitap sansürlemekten bahsediyoruz ciddi ciddi. Bundan önce çocuklarımızı, Bayan Ali hikayesindeki Ali gibi yetiştirmesek keşke. İlla onla birebir olacak diye bir şey yok ama hepimiz biliyoruz ki, pek çok aile çocuğunu Ali veya ona benzer yetiştiriyor. Bir şey diyeyim mi, çocuklarınıza asıl zararı bu verir. Sonra çocuklarınıza kendi vücudunu tanıması için yardımcı oluyor musunuz. Pedagojik okumalar yapıyor musunuz, eğitimler alıyor musunuz. Sünnet düğünleri yapıyor ve hala oralarda penisinden kesilen bir parça nedeniyle onun üstün cins olduğu hissini mi veriyorsunuz. Karşı cinsine yabancı mi büyütüyorsunuz yoksa. Kadın erkek astronotlar yeni gezegenleri beraber keşfederken yoksa siz kız ve erkek çocuklarını hala her alanda ayırmaya ve birbirlerine karşı yabancılaşmalarina mi neden oluyorsunuz. Çocuğunuza cinsel eğitim veriyor musunuz. Yoksa hala kendilerini leylekler mi getirdi zannediyorlar. Yabancılara veya yakınlarına karşı yani onların kendi cinsel bölgelerine dokunmamalari gerektiği yönünde uyarıyor, eğitiyor musunuz. Çocuklarınız cinsel içgüdüleri ve hormonları artış gösterdiği yaşlarda gelip sizinle bunları paylasabiliyorlar mi. Mesela ilk defa gece boşalan erkek çocuğunuz, gelip sizinle bu deneyimini -ki bu şok edici bir deneyimdir- paylaşabiliyor mu, ya da kızınız aynı şekilde. Peki erkek çocuğunuzun sevgisiyle tanışıyor musunuz bilhassa kızınızın… Ben söyleyeyim mi, bu toplumdaki ailelerin çok büyük bir çoğunluğu yapmıyor bunları. Cinsellik her an bir yerlerde yaşanılan ama konuşulması, adının anılması zinhar yasak olan hatta ona dair her şeyin yasak olduğu, erkek ile kızın kesinkes birbirinden ayrı büyümesini olabildiğince sağlamaya çalışan, erkekleri üstün ırk gibi büyüten ama kızları ise her an tecavüz edilme pardon pardon jargonuyla söyleyelim, her an namuslarinin kirletilme tehlikesiyle fanustaki bir çiçek gibi büyütmeye çalışan, erkeğe sonsuzca özgürlük verip kızı eve veya toplumda belli yerlere ve saatlere ve is kollarına hapsetmeye çalışan ve erkeği kadının koruyucusu, muhafızı ve üzerinde yüksek hak sahibi olarak yetiştiren dolu aile var. Bu ve daha nice benzer nedenlerden dolayı bu toplumun büyük çoğunluğu cinsel açlık çekiyor. Ve cinsel açlık, doğru ve etkili eğitim verilmeyip otokontrolunu sağlamakta zorlanan veya başka sorunları olan insanlarla buluşunca ortaya dehşet verici olaylar çıkar. Şimdi bu olaylardan birini gerçekçi bir şekilde hikayeleşirdi diye Osman Şahin mi suçlanmalı, sapık veya sapkın olarak o mu görülmeli. Neyse…

    Peki bu sahneleri ve TABİKİ hikayenin bağlamı içinde okurken ne hissettim: Tecavüz olgusundan son derece tiksinme, korku evet korku, o çocuğun korkusu, çaresizliği, ve òte yandan Meço'nun korkusunu, sonra onun kötülüğünü hissettim, bilhassa gece olunca o kötülük tüylerimi dikenleştirdi. Köpeğini de öldürdü ardından, korktu ve hakimdi üzerinde kötülük. Kötülük ayrı bir şey değil ayrıca o kendisiydi. Her insan iyiliği de kötülüğü aynaya baktığında görebilir zaten. Ama insan hep iyiyi kendinde kötüyü de başkalarında görmek ister. Hatta bazı kötülükleri tamamen yadsimak, unutmak ister. Ama bu tarz hikayeler, dur unutma der, unutursan yadsırsan bunları önlem alamazsın, kamuoyu yaratamazsın ve en önemlisi bunlara karşı hayret duygunu yitirir kanıksarsın uyarısında bulunurlar. Hikâyenin teması şu alıntıda gizli aslında: "Cesedi parçalara böldükten sonra mı atsaydı orma­na yoksa? O zaman parçaları kurtlar, çakallar yer bitirirler, sabaha kıymığı kalmazdı. Böylece çocu­ğu kurtların, çakalların parçalayıp yedikleri kanısı uyanırdı herkeste. Tam çakalca bir düşünceydi bu. Kötülük, insanı binbir kurnazlığa sürükler derler. O kurnazlıkla tekrar girdi çardağına."(s.95)

    Bu hikaye hakkında son diyeceğim: karpuz vardı hani, Meço'nun kendini tatmin etmek için kullandığı, hikayenin sonunda ahali suçlunun Meço olduğunu anladığı sırada Meço'nun sırtına karpuz ve kavunlarla dolu bir şey koyuyorlar. Bu sayede kaçamıyor. İşte bence karpuz burada vurgulanan ve kasten konulan bir öğedir. Karpuz, Meço ve onun gibilerin cinsel açlığıdır. O cinsel açlık insanın sırtına yüklenecek en ağır yüktür. Otokontrolü yoksa ve birtakım kötü özellikler, olaylar da buna eklenirse cinsel açlık hiç umulmayan anda iplerinden boşalabilir. Bu toplum malesef düz duvara tırmanan pek çok insandan oluşuyor. Bu sorunu çözmenin yolu, bu veya herhangi bir hikayeyi, kitabı sansürlemek veya yasaklamak değildir. Keşke o kadar kolay olsaydı.

    __________

    KAMU SPOTU:

    "Ahlaka uygun olan ya da uygun olmayan kitap diye bir şey yoktur. Kitap denen şey ya iyi yazılmış ya da kötü yazılmıştır. Hepsi bu."

    Oscar Wilde

    __________


    Köstebek adlı hikayede kahramanımız bir köstebektir. Köstebek korkusundan sürekli toprağı kazar. Bir yol yapar, durur sonra ya bu yoldan düşmanları gelirse, başlar ikinci yola, o biter, kısa bir rahatlama, sonra ya buradan da başkaları gelirse, bu sefer başlar üçüncü yola. Böyle böyle tüm Köstebekler birbirlerinden ayrı korkarlar ve kazarlar. Nihayetinde, o korktukları düşmanla bir araya gelemeyip ayrı ayrı kazarak darmaduman ettikleri toprak içinde karşılaşırlar. Bu düşman güneştir ve onun ışıkları delik deşik olmuş toprakta şimdi Köstebekler üzerindedir. Peki neden bir araya gelemez bu Köstebekler aynı şeyden korktukları halde? Bu soruyu kendimize soralım. Çünkü hepimiz birer 'köstebeğiz'!

    __________

    "Bir insan, ahlak dersi verdiğinde, sizin gözünüzdeki değerini düşürüyor ve gülünç hale geliyor."

    Friedrich Nietzsche

    __________


    Adı Berdan adlı hikayede kahramanımız Toroslarda akan bir sudur. Yazarın doğa tasvirlerinin zirveye çıktığı hikayesidir. Berdan suyu akarken Bolkar dağlarında asırlık kültürün, yaşanmışlıkların kokusu gelir burnumuza. Bu edebi şölenin içinde aynı zamanda yazar bize şunları anlatmak ister: "Doğumundan ölümüne kimseye bir yararı olmayan, dünyaya bir kazık çakmadan yaşayan, bedava soluk alıp veren, ölen kimi asalak insanlara benzemez o." (S.217)

    __________

    KAMU SPOTU:

    "Düşünce suç olmaz, ya olursa eğer, en büyük düşünce suçu, düşüncenin suç olabileceğini düşünmektir."

    Sabahattin Eyüboğlu
    __________


    Çan, hikayesinde kahramanımız bir kurttur. Bu kurt bir avında sağlam kayaya toslar ve insanların elinde düşer. Bu kurttan çok çekmiş Oba halkı, assak mı kessek mi diye tartışırken Obanın bilge kişisi gelir ve farklı bir fikir öne sürer: bu kurdun bir yerine çan takalım. Avlanarak yaşayan bir hayvana verilebilecek en 'insani' ceza budur. Ve bu yapılır, ardından da kurt salınır. Gider gider ama çan yüzünden bir türlü avlanamaz. Bu kurdun akıbetini siz okuyunca görürsünüz. Benim diyeceğim ise, bu hikaye insanın hayvandan farkı olan yüksek aklını oldukça vurucu ve anlamlı şekilde anlatır. Evet, kurdu aklıyla alt eder insan ama bu alt etme ne kadar insani'dir. Ya da daha doğrusu, insani nedir?

    Diğer hikayeleri de beğendim. Ama en beğendiklerim bunlardı. Kitap gayet güzel arkadaşlar. Hikayelerde tabiat tasvirleri, insan tasvirleri, karakter yaratımi, insan psikolojisini aktarım, öyküleme tekniği tek kelimeyle harika. Hikayelere art niyet barindirmadan bakılırsa, yazarın edebi açıdan çok yönlü oluşunu rahatlıkla görebilirsiniz. Herkese tavsiye ederim. Pardon, herkese değil. Nitekim artık herkesin her kitabı okumamasi gerektiğini düşünüyorum. 'Hassas' insanlar okumasin. Sağduyulu, akılcı, hemen gaza gelmeyen ve edebiyat nedir, edebi kuramlar nedir ve özellikleri nelerdir bunlara dair birazcık okuma yapmış, hayata farkli açılardan bakabilen herkese tavsiye ediyorum.

    Durun, henüz bitirmedim. Hani başlarda Hitcock hakkında bir sürprizim var demiştim. Sıra onda.
    __________

    KAMU SPOTU:

    "Sansür, geçerli anlayışları ve var olan kurumları ve yasaları birilerinin sorgulamasını engellemek için var. Bütün ilerleme geçerli anlayışların sorgulanmasıyla ve var olan yasaların ve kurumların değiştirilmesiyle gerçekleşir. Sonuç olarak ilerlemek için gerekli olan ilk şey sansürün kaldırılmasıdır."

    Bernard Shaw
    __________

    Size tarihte yasaklanmış bazı kitaplar ve yasaklanma nedenlerini yazacağım. Hazır mıyız, aldık mi popcornlarımızı, başlayalım o halde:

    Bizim Köy, Mahmut Makal'in aynı Osman Şahin'in amaçlarıyla yazan bu yazarımızın 1950 tarihli kitabı, ANADOLU KÖYLERİNİ FAKİR ve SEFİL YANLARINI GÖSTEREREK komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle Türkiye'de yasaklanmış. Cidden, hani şu Heidi, Ömercik ve Ayşecik'in el ele tutuşup oyun oynadıkları hiçbir sorunu olmayan ülkemizde. Hayret doğrusu.

    Lolita, V.Nabokov: Müstehcen olduğu gerekçesiyle Fransa, İngiltere, Kanada, Yeni Zelanda, Güney Amerika ve Arjantin'de yasaklanmış. Hani kitabı okumasam, Çernobil patlamasından arta kalan artık nükleer madde zannedeceğim. Ama 'hassas' insanlar okumasın.

    Sırça Köşk eseriyle devlete başkaldırdığı gerekçesiyle yasaklanan Sabahattin Ali'yi geçiyorum. --- Atsız bunu beğendi.

    Renkahenk/ Can Yücel: Bu şiir kitabı yine Heidi, Ömercik ve Ayşecik üçlüsünün olduğu ülkemizde 1980 yılı gibi insan haklarının, özgürlüğün ve demokrasinin şaha kalktığı bir dönemde, müstehcenlik suçlamasıyla toplatılması çok garip. Herhalde toplayıp ihtiyacı olan insanlara, okullara falan gönderdiler.

    Yengeç Dönencesi/ Henry Miller: Naptin sen, söyler misin dostum? Sus, konuşma terbiyesiz seni! Bu var ya bu, romanında müstehcen şeyler yazmış. ABD'de 30 yıl kitabı yasaklı kalmış. Oh olmuş, pis 'sapık'. O zamanlar çocuk olup bu kitabın gadrinden uzak büyüyen o Amerikalilar ne kadar ahlaklı oldular.

    Alice Harikalar Diyarında/ Lewis Carrol: Yok artık! Senin ne işin var dostum, müstehcenlik mi yok yahu olur mu öyle şey. Değil, iyi bari. Neden ne peki. Hayvanlara haddinden fazla insan özellikleri yüklenmiş olmasının insanlara hakaret sayılacağı, ileride çocukların (bak yine çocuklar, yasaklar zaten ya çocuklar ya da toplumun arı, namusu bahane edilerek yapılır ve bir de devlete hakaret) hayvanlarla insanlara eşit düzeyde yaklaşacağı gerekçesiyle. Bunu kim düşünmüş dostum. Çin'in Huan eyaleti. Bu Çinliler garip insanlar..

    Candide/ Voltaire: Aa dostum, yukarıda sözünü kullandım ama altına ismini yazdım ve mail attim, adresin şuydu değil mi: papayadalgapapaya@gmail.com Pikaresk romanın, dur ben söyleyeyim, kesin müstehcenlik. Biliyorum abi ben malımı. Bu kafa hiç değişmez. İster 18. yy olsun ister 27. yy. Nerde oldu bu olay? ABD.

    Canterbury hikayeleri/ G.Chaucer: Sen ucuz yırtmışsın. Sadece ABD'de posta servisi, taşımak istememis. Sebep tabiki MÜSTEHCENLIK.

    Pınar Kür hanim, siz baya belalı bir isimsiniz, cok belli. Bu ne arkadaş, Bitmeyen Aşk, Yarın Yarın, Asılacak Kadın kitaplarınla TOPLUMUN AR duygularını darmaduman etmişsin. Hak etmişsin yasaklanmayi. Bak şimdi topluma, mis mis!!

    Nazım,
    Kaan,
    Nazımm,
    Kaan valla bir şey yapmadım ben.
    Hadi geç bu işleri Nazım, sen bir 'hain'sin. Başka söze gerek yok. YASAK.

    Sudaki İz/ Ahmet Altan: Müstehcenlik. Heralde iz derken…

    Madame Bovary/G. Flaubert: Bak burası çok önemli arkadaşlar. Fransız halkının ahlakını bozuyor diye yasaklanmış, yazarı da yargılanmış. Neden? Çünkü kadın kocasını aldatıyor. Haklı, dünyada ilk defa bir kadın kocasını 1856 yılında Fransa'da Flaubert'in romanında aldatmıs. Bundan önce hiçbir kadın aldatma olgusu nedir bilmiyormus. Bu romanı okuyan kadınlar bir anda kocalarini birbirleriyle değiştirmeye başlamışlar. Bence bu yüzden bu kitabın ülkemizde de yasaklanmasi gerekiyor. Zaten çok boşanma vakalari oluyor.

    Binbir Gece Masallari/ Anonim: 1926-50 arası ABD'de müstehcen diye yasaklanmis. İran ve Afganistan'da halen yasak. Zira bu ülke kadın hakları konusunda dünyada birinciliği buna borcludur. İkinci sırada kalan Mısır ise bunları kiskanarak yasaklamaya çalışıyormus. Yalnız ben ANONİM olmasından kıllanmıştım. ANONİM'lere dikkat ediniz arkadaşlar.

    Don Quite/ Cervantes: Engizisyon tarafından BURAYA DİKKAT, "Hayırseverligin değersiz kılınması nedeniyle yasaklandi." Ah canım benim, sen ne şirin bir mahkemesin, ne tatlısın, Bruno'yu ve daha nicesini de bu ve benzer ŞİRİN ve TATLI nedenlerle mi yaktin sen, aferin sana. Senin sayende kitap eksiksiz olarak ancak 19. yy'da basilabildi. Kına yolladim sana canım benim.

    Minyeli Abdullah/ Hekimoğlu Abdullah: Bu ilginç. İnançlardan dolayi zorluklara maruz kalmış bir insan konuymus ve 1969'da şu bizim Heidi, Ömercik ve Ayşecik üçlüsünün olduğun ülkemizde yasaklanmış. Serbest kaldıktan sonra 84 baskı yaparak rekor ülkemizde rekor kırmış. Bak yasak bir de zararlı dersiniz. YASAK REKOR KIRDIRIR.

    Bir Avuç Gökyüzü/ Çetin Altan: Abi, Orhan Pamuk okurken duydum ismini, sen baya sivri dilli bir abimizmişsin. Bizim Uganda'da en sevilmeyen insan tipidir. Ne olursan ol böyle olmayacaksın. Yazık etmişsin kendine. 1974 tarihli bu roman müstehcenlik iddiasıyla yasaklandıgında yurt dışında 9 dile çevrilmiş. --- AB: Hain!!!!

    Yatak Odasında Terör/ Sade: bir şey demeye gerek yok.

    Suç ve Ceza/ Dostoyevski: Haydaaa. Hayırdır? Ne iş? Kumar masasında kaybettin de kitaplara el mi koydular. İsa'ya söyle de kurtarsin. Neyse ne oldu anlat. Rusya'da "gerici" diye yasaklanmış. Polonya'da ise "kötümser" diye yasaklanmış. Bir kere demiştim Suç ve Ceza'yi da şundan şundan yasaklayalım o halde diye, cidden yasaklamıslar ya.

    Ulysses/ J.Joyce: Seni henüz okumadan kötü ünün geldi bana. Yazıklar olsun. 1930'da MÜSTEHCENLIK nedeniyle ABD, İngiltere ve Avustralya'da yasaklandı. Kusura bakma, seni okuyarak ahlakımı bozamam. Sonra namusum kirlenir, evde kalırım.

    Cesur Yeni Dünya/ A.Huxley: 1932 yılında yazılan roman aynı yıl İrlanda'da yasaklandı. Neden? Patates mi? Yok değil. Geleceğin dünyasında eğlence amaçlı SEKSIN (Uganda'da bu kelimeyi duyanın tüyleri diken diken olur) toplum tarafından doğal karşılandığını anlatması nedeniyle. Ee doğal değil mi zaten? Yalnız bu gerekçe bizde tutar.

    Bir Zevk Kadının Anıları/ J. Cleland: Gerekçeye gerek var mı? İsimden belli. Bak şimdi kitaptan zarar gelmez diyen arkadaşlar, bu kitabı genç kızlarımız okusa ne olur? Cinsel iştahlari zirve yapar, sonra nolur? Toplum temelinden ÇATIR ÇATIR çatlar.

    Da Vinci Şifresi/ Dan Brown: Hristiyanliga hakaretten Lübnan'da yasaklandı. İyi bari. Genelde İslam'a hakaretten yasaklaniyor günümüzde. Böylelikle farklılık olmuş.

    Bülbülü Öldürmek/H.Lee: Bu bomba. Irkçılığa karşı yazılan bu kitap ABD'de "ırkçılık ve küfür" nedeniyle yasaklanmış. Yorum yok. Neden ABD'nin yanına kıvrılıyoruz sürekli belli, MÜSTEHCENLIK gibi konularda ikimiz de 'Hassas'ız.

    Hamlet/Shakespeare: Sen ne alaka? Etiyopya'da 1978'de yasaklanmış. Olmak ya da olmamak bütün mesele bu Etiyopya kralı 7. Quaoehrkaamyspeje

    Acun gibi sizi beklettim ama kusura bakmayın. Zaten pek bekleyen de olduğunu sanmıyorum.

    SÜRPRİZİMİZ: A.Hitcock'un efsane filmi Psyco'nun uyarlandığı kitap(hak gecmesin,aynı adlı kitabın yazarı Breat Easton Ellis),1991'de bir seri katilin cinayetlerini çok detaylı anlattı gerekçesiyle Avustralya'da yasaklanmis.

    BONUS: Türlerin Kökeni/Charles Darwin: Evrim Kuramıni öğretmek ABD'de 1925-67 arasında yasakmış. Boşuna akıllı tasarımcılık ABD'de doğmadı ve sık sık onun yanına kıvrılan bize de boşuna gelmedi.
    __________

    KAMU SPOTU:

    "Düşünce yasakları her zaman toplum zararıdır. Yasaklanan düşüncenin bütünü ya da bir kesimi doğruysa doğrudan, yanlış ise doğrunun daha belirgin biçimde ortaya çıkmasından yoksun kalan bir toplum yoksullaşacak, yeni tezlere ulaşamayacak, olduğu yerde duracaktır."

    Sami Selçuk
    __________


    Son olarak şunu bir düşünelim derim: "Şu çocuk dünyaya getirme işi şimdi olduğu gibi bir zorunluluk veya bedensel zevkin eşlik ettiği bir şey de­ğil de tamamen düşünüp taşınarak akılla yapılan bir iş olsaydı acaba insan soyu gerçekten varlığını sürdürmek ister miydi? Bir insan gelecek nesle onu hayat yükünden kurtaracak kadar şefkat ve merhamet beslemez miydi? Ya da böyle bir yükü onun üzerine yükleme sorumlulu­ğunu soğukkanlılıkla üstlenmeyi istemeyecek kadar ona yakınlık duymaz mıydı?" (#49878322)


    İyi okumalar.
  • 71 syf.
    ·2 günde·8/10
    İnanna' yi tanıyarak başlamak gerekiyor sanıyorum ilk önce.

    " İnanna , Sümer inanışına göre Sumerin süsü, nesesidir. Bir kadında olması gereken tüm iyi özellikler onun üstünde toplanmıştır. O, güzelliğin, çekiciliğin, önderliğin, en önemlisi de bereketin ve cogalmanin sembolüdür. Akad' larda Istar, Musevilerde Astarte, Yunan'da Afrodit, Roma'da Venüs adıyla yüzyıllar boyunca efsane olmuştur."

    Onsozden alınan bu paragrafta inanna, özellikle Sumerli şairlere en fazla konu olan bir tanricadir. İnanna üzerine yazılmış çok sayıda şiir olduğu biliniyor. Bu şiirlerin gunyuzune çıkarılıp, derlenmesinin ne kadar zor olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Bu bağlamda da
    Muazzez İlmiye Çığ çok büyük emekler vermiştir. Bir nevi son yıllarda Türkçe'de Sumerlilerle ilgili ne kadar bilgi varsa , onun imzası vardır.

    Dönelim tekrar İnanna' ya;

    İnanna üzerine yazılmış en bilinen şiir, Çoban tanrısı Dumuzi ile yaptığı evliliktir. Bu evliliğin sümer ülkesine bereket, bolluk getirdiğine inanılir. Öyle ki, bu evlilik , ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayali sümer ülkesinde, ürünlerin bol ve çeşitli olmasına, hayvanların çifter çifter yavrulamasina sebep olarak görülmüştür. Bu sebepledir ki, bu evlilik onlar için kutsal evliliktir. Çoban tanrısı Dumuzi'nin adı miladi takvimdeki temmuz ayının da köküdür.

    Muazzez ilmiye çığ, bu aşka ait tabletlerin çözümünü şiirsel bir dille aktarmış biz okurlarına. Eserin bütününü de tiyatro oyunu gibi sunmuş.

    Üç perdeden oluşuyor bu şiirsel eser. Birinci perdede , Tanrıça İnanna ile Çoban Tanrısı Dumuzi'nin evlenmelerine yer verilmiş. İkinci perdede , Tanrıça İnanna yeraltına iner. Oradan çıkabilmenin tek yolu vardır. O da, yerini başka birine birakmasidir. Bu kişi de kendini aldattığını düşündüğü kocası Dumuzi'dir. Kendisi yerine Dumuzi yeraltına gönderilir. Üçüncü perdede ise Dumuzi'nin birçok uğraştam sonra yeraltından çıkarak karısıyla birleşmesini, böylece bereket getirecek yeni yılın başlamasını konu eder.

    Sumerler öğrenilmesi gereken bir konu. Bu eser de başlangıç sayılabilir. Tavsiye ederim.
  • 240 syf.
    ·12 günde·8/10
    Cahit Zarifoğlu ve Konuşmalar kitabına dair...

    Cahit Zarifoğlu içine kapanık bir insan. Kendi dünyasını yaşayan bir insan. Az konuşmayı ilke edinen bir insan. Sanırım en belirgin özelliği bu. Hatta kendi arkadaşlarının tabiriyle dışardan bakınca soğuk, ilgisiz, tepkisiz, vurdumduymaz gözüken bir insan. Akif İnan, Cahit Zarifoğlu'yla ilk tanıştığı zamanlarla ilgili şöyle söylüyor : "Hem konuşmalarımıza tanık olurdu, hem de hiç iştirak etmezdi. Kendisini ben çok duyarsız, oldukça da vurdumduymaz, hatta bir parça da fazla modern, züppe bulurdum." (Sayfa 156'da geçiyor.)

    Ama bu içe dönüklülüğünün arkasında çok da atılımcı, girişimci, yeni yerler, yeni insanlar keşfetmeyi seven bir insan.

    Başına buyruk, hiç kimseye tam manasıyla açılmayan bir insan Cahit Zarifoğlu. Zira bunu şiirlerinde de görebiliriz. Zarifoğlu'nun şiirlerini okuyanlar bilir ki kapalı bir dili vardır. Anlaşılması zor bir dil. Çünkü kendisi de zor bir insan. Herkes tarafından anlaşılmak istenmeyen bir insan... Buna karşılık şayanı hayret derecede insanları çok iyi tanırdı. Rasim Özdenören söylüyor bunu: " İnsanları tanımasıyla ilgili şunu diyeyim, birkaç cümleyle insanların karakterini özetlerdi." (s:160)
    Yani aslında o sessizliğinin, az konuşmasının ardında, insanları gözlemleme, analiz etme özelliği var.

    Özgür ruhlu bir insan Cahit Zarifoğlu. Birileri yapsın da ben arkasından gideyim şeklinde bir karakteri yok. Şiirlerinde olduğu gibi yaşantısında da özgün bir karakter. Yeri gelmişken söyleyeyim, sanırım en beğendiğim özelliklerinden biri de şu ki, hiç korkusu olmayan bir insan. "Açlık, sınıfta kalmak, istikbale ilişkin endişeler duymak gibi korkuları yoktu" diyor Alaeddin Özdenören onun için. Zira, Cahit Zarifoğlu lise hayatında 3 yıl sınıfta kalmış bir insan. Evet, tamm 3 yıl sınıfta kalmış.. 2 yıl sadece matematik yüzünden, 1 yıl ise hem matematik hem edebiyat yüzünden. Şöyle düşünebilirsiniz aslında, ya adam şair, sözelci, matematiği yok işte kalabilir, doğal bir durum bu denebilir. Ama hayır, öyle değil. Arkadaşları arasında matematiği en iyi olanlardan biri Cahit Zarifoğlu. Erdem Bayazıt söylüyor bunu da, sayfa 151, "aramızda cebire en çok aklı eren Cahit'ti. Ve bizden takıntısı olanlara, güçlük çekenlere ders verirdi" diyor. Arkadaşlarına matematik anlatıyor. Arkadaşları mezun oluyor, İstanbula gidiyorlar. Kendisi 2 yıl matematik, 1 yıl da edebiyat yüzünden sınıfta kalıp, ancak 3 yıl sonra arkadaşlarının yanına İstanbula gidiyor. Sanırım Erdem Bayazıt'tı, özellikle bu 3 yıl, arkadaşlarından ayrı olduğu bu 3 yıl Cahit'in katı bir yalnızlık dönemidir diyor.
    Velhasıl 1 yıl da edebiyattan kalmış. Türk edebiyatının en özgün, en büyük, en sevilen şairlerinden biri olan Cahit Zarifoğlu edebiyat dersinden sınıfta kalmış. Şaşırtıcı... E şimdi insan merak ediyor, neden böyle bir şey yapıyorsun be adam! Aladdin Özdenören anlatıyor, sayfa 154, "Nitekim edebiyattan sınıfta kaldığı sırada ben, edebiyat hocamız Mustafa Atatanır'a, Cahit gibi bir adam nasıl sınıfta kalır, diye sordum. Dedi ki: "Ben ne yapabilirim? Giriyor sınava (sınavlar o zamanlar sözlüydü) sorduğum hiçbir soruya cevap vermiyor ve çıkıyor. Ben de bırakmak zorunda kalıyorum." Soruların cevabını bilmediğinden olduğunu düşünmüyorum, adam resmen kalmak istiyor.. Arkadaşlarını sevmiyor falan diye düşünsek o da mümkün değil. Aladdin Özdenören anlatıyor yine: "Arkadaşlarına düşkünlüğünün bir örneğini anlatayım: Erdem (Bayazıt) o zaman ayağından rahatsızdı. Kemik iltihabı vardı zannedersem. Çok şiddetli bir sancı çekiyordu. Cahit aşağı yukarı 21-22 gün, gece gündüz uyumaksızın yanından ayrılmadı." Ne denir ki? Gel de anlamaya çalış şimdi bu adamı :)

    Şöyle de bir karakteri var Cahit Zarifoğlu'nun, sıkıntıya gelemeyen bir insan. Arkadaşlarıyla sohbet ederken kendisini sıkan bir konu varsa, bir anda sessizce ayrılıp gidermiş onların yanlarından :) Erdem Bayazıt söylüyor bunu da. Hiç eyvallahı yok sıkıntıya. Maşallah :)

    Gelelim bir başka özelliğine. Güreşle uğraşmayı seven bir insan Zarifoğlu. Alaediin Özdenören anlatıyor, biraz uzun ama direkt onun anlattığı gibi geçirecem buraya:

    "Benim o zaman çok kavgacı, atılgan, durup dururken ona buna çatan her gün kavga eden bir mizacım vardı. Her gün ya kafam yarılır, gözüm patlardı. Cahit de tam tersine sessiz, kavgadan kaçan bir mizaçtaydı. Buna rağmen, aramızda bir arkadaşlık, kaynaşma başladı. Ben Cahit'i pek kaale almazdım, kavgacı olmadığı için. Bir an ben güreş kulübüne devam etmeye başladım. Baktım Cahit de orda, içimden dedim ki, şuna bak, sen kim, güreş kim. Emin diye bir antrenörümüz vardı. Bir gün Cahit' le beni kapıştırdı. Ben sırtımı bir anda yerde buldum. Şaşırdım falan, hırsımı alamadım. Dedim ki, bu olmadı, bir daha. Bir daha güreselim dedim, hoca tamam dedi, olsun. Bizi bir daha kapıştırdı ve bir daldık, gene ben tuş vaziyetindeydim.
    Saşırdım, Cahit müthis güreş tutuyordu. Sonra dikkat ettim çok güzel oyunlar ve çok güzel teknikler biliyordu. Hatta kimsenin başedemediği güçlü kuvvetli bir Halil'imiz vardı. Kendi aramızda bir müsabaka var, eşleştik. Cahit'in payına o Halil düştü. Ben içimden diyorum ki, şimdi bu Halil, Cahit'i ezer. Birkaç dakika içinde Cahit, Halil'i devirdi. Çok ince bir tekniği vardı, şiir gibi güreş tutardı."

    Son cümleye kalbimi bırakıyorum :) şiir gibi güreş tutardı..

    Güreş gibi bir diğer zevki de pilotluk üzerine. Odasının duvarlarında uçak resimleri varmış hep. Nitekim bir yaz dönemi Türkkuşu kampında 3 ay kurs görmüş pilotluk üzerine. Planörle uçmuş, motorsuz uçak kullanmış. Sonunda hava harp okuluna girmek istemiş lakin göz veya kulaktan dolayı sağlık raporu alamadığı için Hava Harp Okulu'na girememiş.
    Bir diğer zevki de kayığa, bota olan merakı. Bu defa Rasim Özdenören anlatıyor :
    "Bir yazını, bir kayık kiralayıcısının yanında geçirmişti. Yaptığı iş de şuydu: Adamın motorlu kayıkları vardı, bunlar kıyıdan biraz açıklarda dururdu. Cahit kayıkla, daha doğrusu o küçük botlarla, motora müşteri olanları sahilden motorlara kadar taşırdı. En büyük zevki oydu. Hatta biz o zaman şakalaşırdık aramızda. "Cahit boğaz tokluğuna değil, bot tokluğuna çalışıyor" derdik.

    Diğer bir özelliği, kafasına koyduğunu yapan bir insan Cahit Zarifoğlu. Parasal yönden çok da iyi olmadığı bir dönemde otostopla Avrupa seyahatine çıkması da bunun göstergesi..

    1961 yılında liseden mezun olup da İstanbul'a otobüsle giderken de şöyle bir anısı olmuş, otobüse mikrofon koymuşlar. Cahit Zarifoğlu da yol boyunca mikrofondan yolculara fıkra anlatmış, çok güzel vakit çevirmiş.

    Bu kadar az konuşmasına, sessizliğine karşın insanlarla vakit geçirmeyi seven bir insan. Arkadaş canlısı bir insan. Ama şahsen yalnızlığı daha çok sevdiğini düşünüyorum..

    * Gelelim bir diğer özelliğine, Erdem Bayazıt diyor ki, taa lise 1'den beri Cahit hiçbir zaman aşksız kalmamıştır. Bazen sevdiği kız belki bundan hiç haberdar bile değildi ama o severdi...

    * Diğer bir özelliği olarak da Beşir Atalay'ın Zarifoğlu hakkındaki cümlelerini alıntı yapıcam: "Hani bazı insanların yanında rahat rahat edersiniz, hesapsızlığını bilince, artniyetsizliğini bilince, sizin yanında konuştuklarınızı başka yerde başka türlü kullanmayacağını bilince rahat edersiniz. Cahit Abi'nin yanında rahat edilirdi. Onu ben kendisiyle ilişkilerimde hep hissetmişimdir. Şovdan, yapmacıktan uzak, çok tabii, çok rahat bir ortamda konuşurdunuz. "


    Dalgın ve sürekli düşünceli halde olan bir insan. Hatta dalgınlığı yüzünden arkadaşları tarafından "Aristo" lakabı takılmış Zarifoğlu'na..
    Çocuklara ve yaşlılara karşı ayrı bir sempatisi var Zarifoğlu'nun. Bilhassa çocuklara. Çocuklar için yazılmış hikaye kitapları da vardır.

    Şuna da değinmek istiyorum. Zarifoğlu'na defalarca kez, farklı farklı insanlar soruyorlar: Şiirleriniz neden bu kadar kapalı? Onun verdiği cevapsa şu : " Hiç kimse, şu ya da bu şiiri anlamak zorunda değildir... Şiirimi bana şikayet ediyorlar. Anlamıyorsa niye rahatsız oluyor bilmem? Ben de botanikten hiç anlamam..."


    Özetle... İçe dönük, kimseye hiçbir sırrını açmayan, çok fazla konuşmayı da sevmeyen, derdini sıkıntısını anlatmayı sevmeyen bir adam bu. Cebinde üç kuruş parası olmadığı halde otostopla Avrupa seyahatine çıkan, yeni insanlarla tanışmayı seven bir adam. Kafasına koyduğu şeyi yapan, kararlı, emin olduğu doğrularından o yolda yalnız başına da olsa vazgeçmeyen bir insan.
    Az konuşmasını, sessiz sakin bir insan olmasını aslında ben şuna bağlıyorum: Bazen bir şeylerden çok eminsinizdir. İnandığınız o şeyin doğruluğundan hiçbir şüpheniz yoktur. Ve bu doğruyu etrafınızdaki insanlara da anlatmak istersiniz. Ama ne yazık ki, insanların o şeyi anlayamayacağını bilirsiniz. Cahit Zarifoğlu da insanların anlayamayacağını veya anlamak istemediğini düşündüğünü düşünüyorum... Velhasıl kendi kararının doğruluğuna başkalarını ikna etmek için çabalamıyor. Ve bu yolda tek başına yürümeyi tercih ediyor... Ama inanıyorum ki daima bir umudu var. İçinde onun tam aksini söyleyen korkuya rağmen...

    Kitap hakkında son olarak şunu söylemek istiyorum. İki bölümden oluşuyor. İlk bölüm Zarifoğlu'yla yapılan röportajlar. Bu bölüm biraz sıkıcı. Zira adama aynı soruları sorup duruyorlar. Yani bu bölüm biraz aynı şeyleri tekrar edip duruyor. 2. bölüm ise Zarifoğlu'na dair.. Arkadaşlarının ağzından Cahit Zarifoğlu'nu tanıyoruz. Bu bölüm efsane işte.. Zarifoğlu'nu tanımak isteyenler için çok güzel bir kitap diye düşünüyorum. Hatta eğer şiirlerini hiç okumadıysanız önce bir bu kitabı okuyup Zarifoğlu'nu tanıyın, daha sonra şiirlerini okuyun derim..
  • Hasretinden Prangalar Eskittim

    Seni, anlatabilmek seni.
    İyi çocuklara, kahramanlara.
    Seni anlatabilmek seni,
    Namussuza, halden bilmeze,
    Kahpe yalana.

    Ard-arda kaç zemheri,
    Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu.
    Dışarda gürül-gürül akan bir dünya...
    Bir ben uyumadım,
    Kaç leylim bahar,
    Hasretinden prangalar eskittim.
    Saçlarına kan gülleri takayım,
    Bir o yana
    Bir bu yana...

    Seni bağırabilsem seni,
    Dipsiz kuyulara,
    Akan yıldıza,
    Bir kibrit çöpüne varana,
    Okyanusun en ıssız dalgasına
    Düşmüş bir kibrit çöpüne.

    Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,
    Yitirmiş öpücükleri,
    Payı yok, apansız inen akşamdan,
    Bir kadeh, bir cigara, dalıp gidene,
    Seni anlatabilsem seni...
    Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır
    Üşüyorum, kapama gözlerini...

    Ahmed Arif

    Not: Leyla Erbil’e ithafen yazılmış efsane Ahmed Arif şiiri.
  • 68 syf.
    ·2 günde·6/10
    Sezai Karakoç'un tasavvufi yönünden haberdarım. Benim nezdimde çok değerli bir şairdir. Diyarbakırlı olmasının yanısıra Muazzez Akkaya'ya yazdığı efsane şiir Mona Roza benim için her zaman en değerli şiirlerdendir.

    Kitaba gelince Platon'un Devlet kitabı feyz alınarak yazılmış sanırım. Ama tabi Karakoç kitabında ideal devletin , ideal insanın İslam dini temelli olmasını savunuyor. İdeal devlet düzeninde her türlü kurum , kuruluş , işleyiş İslam unsurları göz önünde bulundurularak oluşturulmalıdır. Kitabın başındaki bazı görüşleri ise beni hayalkırıklığına uğrattı. Nedenine gelince kendi idolojisine bağlanması , bu doğrultuda bir bakış açısı geliştirmesi son derece normal bir olgu olmasına rağmen (kendisi sağcı ) karşı görüşü hedef alan, itham eden ağır sözlerine anlam veremedim. Eleştiriye eyvallah ama yerin dibine sokmaya hayır demeliyim sanırım.
  • MEHMED AKİF ERSOY
    Bu yazıyı İsmail Kara, İlber Ortaylı ve Akif Emre’nin kitaplarından aldığım notlarımla derledim…
    Mehmet Akif 1873'te İstanbul'da Fatih'in Sarıgüzel Mahallesi'nde doğdu. babası Arnavutluk'tan gelen İstanbul'a yerleşen Fatih Medresesi müderrislerinden Mehmet Tahir efendidir. Annesi ise Buharalı bir aileye mensuptur. Mehmed Akif, Halkalı Baytar mektebinde eğitim aldı, burayı birincilikle bitirdi. (1893). II. Meşrutiyet'in ilanından sonra Ebululu Mardin'le Eşref Edip'in çıkarmaya başladığı sırat-ı müstakim kadrosu içinde yer aldı.(Bu dergisi önce İttihaçılar, daha sonra ise Ankara Hükümeti tarafından kapatıldı).
    1.Dünya Savaşı sırasında Almanya'daki Müslüman eserlerin durumunu görmek için Alman Hükümeti'nin daveti üzerine Teşkilatı mahsusa (Osmanlı Gizli Teşkilatı) aracılığı ile Berlin'e gönderildi(1914). İstanbul'un işgalinden sonra, Anadolu'da başlayan Milli Mücadele'ye katılmak üzere Ankara’dan çağrıldı, İstanbul'dan ayrılarak 9 Mayıs 1920'de Ankara'ya geldi. Burdur Milletvekili olarak TBMM'ye girdi... Akif Neden Ankara'ya çağrıldı ?
    Bu süreci anlamlandırmamız için onun siyasi tavrı ve ilişkilerine göz atmak önemlidir. Hayatı boyunca hep muhalif olduğu tespiti Mehmet Akif'in Ankara ilişkisini çözecek anahtar niteliğinde. Abdülhamid yönetiminden nefret etti. İttihatçılar iktidara gelince onlara tavır koydu, hatta dergisi ittihatçılar tarafından kapatıldı. Vahdettin'den de hiç hoşlanmadı…
    Milli Mücadele'nin önündeki en büyük handikap Anadolu insanı nezdinde İttihatçılıkla özdeşleştirilerek, güven sorununun olmasıydı. Mehmet Akif tam bu noktada tereddütleri izale edecek bir dil ve heyecanı üretebilecek ender isimlerinden biriydi…
    Mehmet Akif'in TBMM'de tek aktif bir üye olduğunu sanmıyoruz. Mete Tunçay'ın meclis zabıtlarında yaptığı tespite göre hemen hemen hiç söz almamıştır... Akif'e Neden Sessiz Kaldın Sorusu ?
    Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi'nin oğlu İbrahim Sabri Bey Mehmet Akif'e, Türkiye'de yaşananlara karşı neden sessiz kaldığını sorar?
    Cevabı çaresizlikle beraber yaşadığı tramvayı apaçık ortaya kor: "İbrahim Bey, ben yalan söylemem. Allah'ım şahittir yemin de etmem. Yeminim olsun ki mecalim kalmadı; kendimi toparlayamıyorum. Bu yapılanlar bana çok ağır geldi. Perişanlığımın derecesini size şöyle anlatayım: Secde-i sehivsiz namaz kılamaz oldum. Yahu namazda dalıp gidiyorum. Zihnim böyle perişan..."
    Kastamonu'ya gitti Nasrullah Camii'nde vaazlar verdi. Ankara'ya dönüşünde Tacettin Dergahı'na yerleşti. İstiklal Marşı'nı burada yazdı. Türkiye Büyük Millet Meclisi 12 Mart 1921 tarihli oturumunda Mehmet Akif'in İstiklal Marşı'nı "milli şiir" olarak kabul etti. Mehmet Akif milli mücadele döneminde Meclisi ayakta alkışlayarak kabul edilen İstiklal Marşı'ndan sonra adeta Türkiye'nin ufkundan kaybolmuş, gündemden uzaklaştırılmıştır...
    Mehmet Akif, Ankara'nın gittikçe Milli Mücadele'nin amaçlarından uzaklaştığını gördü, bunun üzüntüsüyle sarsıldı. Bu ruh hali içinde Abbas Halim Paşa'nın davetlisi olarak 1923 sonbaharında Mısır'a gitti. Kışı orada geçirdi. 1926 yılına kadar kışları Mısır'a gitti, yazları Türkiye'ye döndü. 1926-36 yıllarını ise Türkiye'ye hiç dönmeden Mısır'da geçirdi. Camiatu'l Mısriye'de Türk edebiyatı dersleri okuttu. Mısır'a yerleşmeden TBMM'nce kendisine sipariş edilen Kur'an tercümesi üzerine uzun bir müddet çalıştı ise de daha sonra yayınlanmasından vazgeçti. 1935'te karaciğerinden rahatsızlandı. Memleketine olan hasreti iyice artmıştı. Mısır'da ölmekten korkuyordu. Nihayet 1936 yaz başında İstanbul'a döndü. Mısır sürgününden İstanbul'a dönmesinin ardından orada bastırdığı Safahat'ın son cildi “Gölgeler'in” memlekete girişine izin verilmeyecekti. Buna gerekçe olarak Osmanlı Türkçesi ile yazılmış olması gösterilmişti... Fakat hastalığı çok ilerlemişti. Bir müddet tedavi gördü, istirahat etti. 27 Aralık 1936'da vefat etti. 27 Aralık 1936 yılında vefat eden Mehmet Akif'in 28 Aralık'ta Beyazıt Camii'nde kılınan Cenaze namazında resmi Türkiye'nin temsilcileri görmeye çalışmak boşunaydı... Mehmet Akif'in cenazesini üniversiteli gençler kaldırmış, mezar taşını kendi aralarında topladıkları parayla yaptırmışlardı. "Koskoca Milli Şaire" bir resmi tören de yapılmamıştı. Edirnekapı Mezarlığı'nda çok sevdiği yakın arkadaşı Babanzade Ahmed Naim Efendi'nin yanı başına defnedildi.
    Mehmed Akif’in Batı medeniyeti ile hesaplaşırken batının öne çıkan teknik ve bilimsel başarıları daha doğrusu askeri üstünlük olarak da yansıyan ezici gücü karşısında etkilenmemesi mümkün değildi. Teknoloji ve gelişmenin doğasının tam kavranmadığı dönemde, Akif de dahil aydınların büyük kısmınca Batı'nın bilim ve tekniğin fazlaca sorgulanmazdı…
    Mehmet Akif batının tekniğini almak, ahlakını bırakmak fikrini savunuyordu. Batının ahlakı yerine bilim ve tekniğini alma formülünün revaçta olduğu dönemde Akif'in bu etki altında kalmasını en azından toplumsal şartlar bakımından anlamlandırmak mümkün...
    "Turaneli namıyla Bir Efsane edindik" diyen takip çok açık bir şekilde ümmetçilik tezini ortaya koymuştur. Ona mal edilmeye çalışılan milliyetçilik fikrinin modern anlamda bir milliyetçilik ve ulusçuluk ile ilgisinin olmadığı çok açıktır...
    Eğer İslamcılık düşüncesinin yaşadığımız döneme ilişkin söyleyecekleri varsa bunun için başvurulacak ve referansların başında Akif'in düşünceleri gelmektedir. Döneminin kimi zaaflarını taşıyor olsa da, samimi bir Müslümanın memleketi, dini adına acı çeken arayış içinde ki bir dava adamının arayışları olarak okunmalıdır...
    Sadece Türk şiirini değil, İran şiirini de çok iyi biliyordu…
    Ne yazık ki, Akif'in bir insan ve Müslüman olarak sağlam kişiliği ve ahlakın yanı sıra başta şiiri olmak üzere düşünceleri günümüzün İslamcı entelektüellerince de ihmal edilmiştir...
    Sonuçta, milli şairini sürgüne göndermek gibi bir ilke imza atılarak Mehmet Akif gönüllü sürgüne çıkmış oldu. Cenazesini hiçbir resmi temsilcinin bile katılmadığı bir sürgün...
    Şiiri memleketin istiklalini temsil ederken kendisi ve düşünceleri Sürgüne gönderilmişti, Mehmed Akif'in...
    Ulus devlet sınırlarını aşan bir idealin peşinde koşarken yeni bir ulus devletin "milli şairi" olmanın dayanılmaz çelişkisini yaşadı Mehmet Akif...
    Mısır sürgününden İstanbul'a dönmesinin ardından orada bastırdığı Safahat'ın son cildi “Gölgeler'in” memlekete girişine izin verilmeyecektir. Buna gerekçe olarak Osmanlı Türkçesi ile yazılmış olması gösterilmiştir...

    Ardından Gelenler Ne Dediler ?
    Nazım Hikmet, "Akif büyük adam, inanmış adam" derdi. Keza Süleyman Nazif, Akif hayranıydı...
    Oğuz Atay, Akif Hakkında:
    "Mehmet Akif'i (Safahat) okudum. Adamın gücüne, sevgisine hayran oldum. Şimdiye kadar böyle gerçekten imanlı bir adama rastlamamıştım. Fakat ona da, örümcek kafalı, miskin sağcılar sahip çıkıyorlar. Sahip çıktıklarına göre bir şeyde yapsalar ya.."
  • 133 syf.
    Efsane bir hikaye. Aşkla, heyecanla, hayranlıkla okuduğum bir kitap.! Ustalıkla yazılmış. Şiirseli öyle güzel ve anlamlı ki her cümlede kafa yoruyor ve şiire doyuyorsunuz. Okunmalı. Hele ki şiir seviyorsanız.