• Meşhur Fransız Müsteşriklerinden biri olan Louis Massignon “Oryantalizm” adlı kitabında diyor ki; "Onların her şeylerini tahrib ettik. Felsefeleri, dinleri mahvoldu. Artık: hiçbir şeye inanmıyorlar. Derin bir boşluğa düştüler. Anarşi veya intihar için olgun hâle geldiler."[Oryantalizm,8]
    İçinde bulunduğumuz modern zamanlar, hakk ile bâtıl’ın aynı çarşıda alıcı bulduğu, bid’ât’in/sapkınlığın sahih olanla sarmaş dolaş hale ge(tiri)ldiği, Küfür ile İslâm/İmân arasındaki kalın/net çizginin flulaştırıldığı talihsiz ve kayıp bir dönem olarak arz-ı endâm ediyor ve Massignon nezdinde oryantalistlerin İslâm dinine yaptıkları operasyonun başarılı olduğunu gözler önüne seriyor maalesef.
    Dünyevîleşmenin, Batı dünyasındaki fitilini ateşleyenler ve zaten yeterince tahrif edilmiş, içi boşaltılmış olan Hıristiyanlığı da tamamen lâdinî bir perspektife adapte edenlerden geriye, inançsızlık buhranında kıvranan, savrulan bir toplumdan başka bir şey kalmadı…
    Ehl-i Kitab’ın girdiği keler deliğine meftun olan yerli modernistler ise, Batı’dan dünyaya yayılan ve “evrensel” olduğu söylenen hâkim değer yargılarını ölçü alarak, ilgi çekici bir biçimde “Din sorgulaması”na giriştiler. Ve içinde bulundukları bu arızalı durumu mutlaklaştırdıkları için, gittikleri istikamet onları “Din’e karşı Din” konumuna getirdi ve bu durumu da “Uydurulmuş Din, İndirilmiş Din” sloganıyla içselleştirdiler ve takdim ettiler.
    Hz. Peygamber (s.a.v.)’den ve Sahabe’den tevârüs edilegelen Sahîh İslâm’a “uydurulmuş Din”, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ve Sahabeye rağmen ihdâs ettikleri modern Din yorumuna da “indirilmiş Din” dediler.
    Madem Batı’yı ürkütmeyecek, Modern değer yargıları ile örtüşen bir Kur’ân yorumuyla yeni bir din anlayışı inşâ etmeye soyundular, o vakit kendilerinden beklenen(!) de Kur’ân’ı yeniden(!) anlama noktasında yeni bir usûl, metod ortaya koymaları idi lâkin bunu ortaya koymaktan âciz oldukları için, müntesiblerinin gazını alacak, onları sorular sormaktan, sorgulamaktan uzak tutacak, öze bakmalarına engel olup kabukla, ambalajla meşgul edecek birtakım sloganlar üretip, kendilerine has retorikle pazarladılar gönüllü kitlelerine. Bunu yaparken de, ‎ “Kur’ân’a dönüş, Kur’ân Müslümanlığı” gibi, ümmete ilk anda çekici ve câzip gelen ama pratikte –içi başka dışı başka- edebî söylemler eşliğinde Kur’ân’ın itibarından yararlanmayı da ihmal etmediler elbette.
    Hevâ ve heveslerinin mahsulâtını “Bu Kur’ân’dır” diyerek, Asr-ı Saadet’ten gelen İslâm anlayışına alternatif olarak –hazır menü- şeklinde takdim ettiler;
    “Cihâd, Recm, Had cezaları, Kadın’ın şahitliği, mucize gibi meseleleri aklınız almıyor mu? Kabir azabından mı korkuyorsunuz? Kıyametin alameti olmaz mı diyorsunuz? Bunca tefsir, hadîs, fıkıh külliyatını okuyacak, Arapça öğrenecek vaktiniz mi yok ?.. O halde aradığınız formül biz de! Zihin konforunuzu rahatsız eden ve sizi sıkıntıya sokan bu tür sorunların çözümü biz de, buyurun bu menüyü deneyin, memnun kalacaksınız !... Eh bunu nasıl yaptığımızı ise pek kurcalamayın…”
    Müslümanlığın genetik kodlarını ihtivâ eden Kur’ân’ı, yani İslâm’ın İmân’ın özünü, çekirdeği tahrif ve tahrip etmenin, o çekirdeği, özü koruyan tabakalardan en önemlisi olan Sünnet’in bertaraf edilmesinde geçmekteydi onlar için. Önlerindeki en önemli engel buydu çünkü. Bunu da elbette, Ehl-i Kitapvârî bir operasyonla uygulamaya çalıştılar.
    Fizik ve fikir dünyasını modernitenin tesis ettiği modern Müslüman, modern dünyaya yadırgatıcı, aykırı, rahatsız edici gelmeyen bir İslâm yorumuna ihtiyaç duymuştur. Bu yorumu elde etmek ve hâkim kılmak için –başta fikir ataları olan oryantalistlerin tahrif çalışmaları olmak üzere- Ehl-i Kitabı, girdiği delikten girecek kadar inceden inceye takip edercesine, her türlü aracı/imkânı kullanıyorlar.
    Zihnine yığınla bilgi boca edilen ama fikir selâmetinden mahrum bırakılan ve zaten kolaycılığa alışmış olan modern Müslüman, pespâye bir ideolojinin salvolarına boyun eğmektedir.
    Hadislerin –tamamının ya da büyük çoğunluğunun- Kur’ân’a (Kendi Kur’ân yorumlarına) aykırı olduğunu, bu sebeple hadislerin Kur’ân’a arzedilmesi gerektiğini söyleyenlerin – istisnasız- tamamının Kur’ân anlayışına/algısına baktığımızda, Sahabe döneminden bu yana tevârüs eden -1400 yıllık- Kur’ân anlayışına, Kur’ân’ı anlamadaki yerleşik usûl ve metodlara aykırı olduğunu görürüz.
    Bu büyük farkın/zıtlığın temelinde ise modernitenin, sekülerizmin temel kimlik kodlarını şekillendirdiği modern Müslümanın, algı ve değerlendirme mekanizmalarının, düşünce paradigmalarının iki temel unsur üzerinde çalışması vardır; Dünya merkezlilik ve Tarihsellik..
    Dünya merkezlilik; insanın hevâ ve heveslerini diğer her şeye önceleyen bir düşünme ve davranış tarzıdır. Tarihsellik ise; izafilik/sübjektiflik üzerine oturan bir bakış açısı olarak, kendi döneminden öncesini “kapanmış, yürürlükten kalkmış” olarak görme tavrıdır.
    Dünya merkezli tutum modern Müslümanın sekülerleşmesini, Tarihselcilik ise geçmişinden, sahih gelenekten tamamen kopmasını intaç etmektedir.
    Kur’ân’ı moderniteye engel teşkil etmeyecek şekilde yorumlayabilecekleri noktaya gelebilmek için Hz. Peygamber(s.a.v.)’in Sünneti ile, yaşantısı ile, öğretisi ile aralarına mesafe koymaları gerekti. Bundan dolayı, bu bilgileri bizlere ulaştıran hadis müktesebatını kendi Kur’ân yorumlarına arzetme ameliyesine giriştiler. Aslında yaptıkları şey, Kendi Kur’ân yorumlarına , yine hadîslerden anladıkları/çıkardıkları yorumu arzetmekti. Hadisleri “zannî” addettikleri için, her fırsatta zann’dan kaçındıklarını(!) vurgulayan bu gürûh, bâriz bir şekilde, kendi zannî hadis yorumlarını, yine kendi zannî Kur’ân yorumlarına arzetme garâbeti içinde bulunduklarını göremeyecek kadar da zihinleri iğdiş edilmiş vaziyette… Fakat bu noktada atladıkları ya da ısrarla kaçındıkları en önemli soruyu sormaktan imtina ettiler; “ Biz bu hadisleri ve Kur’ân’ı gerçekten doğru anlıyor muyuz? ”
    “Anlama” ne demektir?
    Kur’ân’ı doğru anlama noktasında değinmemiz gereken en önemli husus ise “anlama”nın ne olduğudur.
    Anlam, dilin çok çeşitli yönlerini kapsamaktadır. Bir anlama faaliyetinin beş ayrı unsuru vardır: Anlatan, Anlatılan, Mânâ ve maksat, Anlaşılan, Anlayan.[1]
    Anlatılan her metnin iki ana unsuru olan anlatılan ile anlaşılanın kesiştiği nokta amaçtır. Mânâ aslında amacın kendisidir. Anlayan ile anlatanın birlikte aradıkları ya da buldukları şey ise “hakikât”tir.
    Anlama eylemini gerçekleştirecek kişi öncelikle anlaşılacak olanın “nasıl bir metin” olduğunu ve kim tarafından anlatıldığını cevaplandırmalıdır. Çünkü anlatanın niyeti ile anlatılan (metin) arasında mantıkî bir ilişki vardır. Anlatanın düşünce, duygu ve niyetleri, metinde seçip kullandığı kelimelerle bağlantılıdır.[2] Bu yüzden anlatanın niyetini okumak için hariçten yaşam öyküsüyle ilgilenmeye gerek yoktur. Bütün bunları gerçekleştirecek olan anlayanın da anlam üretiminde küçümsenmeyecek ölçüde rolü vardır.[3] Zira metnin muhatabı, metnin kendisini nasıl düşünüyor, nasıl düşlüyor ise metnin içeriğini de bu düşüncesine uygun bir yoruma tabi tutar.
    Modernist bakış açısının İslâmî nass’lar bağlamındaki en temel problematiği “Nassların bize ne dediği” yani “Mana” değil, “Bizim nass’lardan ne anladığımız” yani “yorum”dur.
    Bu formülasyonun temelinde ise “Hermenötik (yorumsamacı) okuma” ve “Tarihsel Bakış” vardır. Kur’ân’ı anlama noktasında modern çağlarda kullanılan/başvurulan bir anlama biçimi olan “hermenötik okuma” yani “yorumcu yaklaşım” temelde “benmerkezci”dir. Kişi bir sözü veya metni kendi bilgi ve zeka seviyesi, zihniyeti, kültürü, hayat tecrübesi, yetişme tarzı, bakış açısı, önyargıları, temel tercihleri, çevresi gibi unsurlar doğrultusunda anlar veya yorumlar. Yani böyle bir anlama faaliyetinde anlayan özneden bağımsız, objektif bir anlama söz konusu değildir. İnsanların zihnindeki –yukarıda saydığımız- kavramsal ve yargısal şablonların farklılığı kadar sayıda farklı anlamalar, anlamlandırmalar ve yorumlar çıkabilir ortaya. “Benmerkezci” yani “Hermenötik okuma” olan “yorumcu yaklaşım” bir “esas” olarak kabul edildiği takdirde, birbirinden farklı birçok “yorum”un ortaya çıkması kaçınılmazdır.
    Peki İslâmî açıdan “anlama” ne demektir?
    Bir kavram olarak “anlama”, İslâmî literatürde ve lügat’te “Fıkıh” olarak kullanılmaktadır. Aynı zamanda Kur’ân da, A’râf/179, Enfâl/65, Tevbe/87, Fetih/15, Haşr/13, Münâfikûn/3,7 gibi ayetlerde “anlama”yı “fıkıh/fıkhetme” olarak zikretmektedir. İslâmî ilimlerin gelişmesine paralel olarak “fıkh”ın kavramsal çerçevesinde de bir takım değişiklikler olmuş, kelime kapsamı daraltılarak “istidlal yoluyla tafsilî delillerden şer’î ameli hükümleri bilip-çıkarmak” şeklinde tarif edilmiştir.[4] Burda esas olan kâide, Başta Kur’ân ve Sünnet olmak üzere , İslâmî bilgi kaynaklarının “Arapça” olması hasebiyle, bu kaynakları “anlama” ameliyesinin de fasih Arapça esas alınarak icrâ edilmesi gerektiğidir. (Arapça’nın esas alınmasının gerekliliğine, önemine ayetlerden delillerle –yazımızın ilerleyen bölümlerinde- değineceğiz.)
    İslâmî Usûl’de bir lâfzın, metnin ifade ettiği “mânâ”yı tesbit edebilmek için onu 4 yönden ayrıma tabî tutulmaktadır;
    1- Lâfzın hangi mânâ için vaz’ olunduğu. Bu ayrım kendi içinde “Hâss, Amm ve Müşterek” olmak üzere üçe ayrılır.
    2- Vaz’ olunduğu manada mı yoksa başka bir manada mı kullanıldığı. Bu ayrım da kendi içerisinde “Hakîkat, Mecâz, Sarîh, Kinâye” olmak üzere dört kısma ayrılır.
    3- Kullanıldığı manaya delâletinin açıklık-kapalılık derecesi/durumu. Bu ayrım da açıklık derecesi bakımından “Zâhir, Nass, Müfesser, Muhkem” olarak, kapalılık derecesi bakımından da “Hâfî, Müşkil, Mücmel ve Müteşâbih” olarak –toplamda- 8 kısma ayrılmıştır.
    4- Kullanıldığı manaya delâletinin şekli (çıkarılan mananın doğrudan mı yoksa dolaylı bir yolla mı ifade edilmiş olduğu). Bu ayrım da; Lafzın manaya delâlet şekli ve sözü söyleyenin lâfızdan maksadının ne olduğunu anlayabilme yolları itibariyle, “İbâre, İşaret, Delâlet ve İktizâ” olarak 4 kısma ayrılır. (Bu konuda daha geniş bilgi için ilgili eserlere müracaat edilebilir.)
    Bütün bu hususlar Kur’ân’ın orijinal metni/lâfzı ve Arapçanın hususiyetleri ile doğrudan alakalı olduğu için, bu hususlar dikkate alınmadan, “Kur’ân’ın Ruhu” gibi herkesin farklı şeyler anladığı muğlak, yuvarlama ifadelerle, Kur’ân’ı anlamaya çalışmak altı delik bir kovaya su doldurmaya çalışmaktan ileri bir şey ifade etmez.
    Bütün bu unsurlar; Kur’ân’ı ve Hadisleri orijinal metninden değil de, birilerinin zannî yorumundan, anladıklarından ibaret olan Kur’ân ve Hadis Meâli üzerinden doğru bir anlama ve “Hadisleri Meâle Arz” gibi nesebi gayr-i sahih bir ameliyeye giriştiklerinde karşılaşacakları yüzlerce hayatî hataya işaret etmektedir elbette.
    Bu bakımdan, her fırsatta ard arda sıraladıkları “apaçık kitap, apaçık Kur’ân” terkiblerinin geçtiği ayetlerin mealleri eşliğinde “Kur’ân apaçık ve anlaşılır bir kitaptır, onunla aranıza kimseyi sokmadan alın elinize bir meâl ve dininizi meâlden öğrenin” retoriği, ancak “cambaza baktırma” telâşı ve limon kolonyasının verdiği geçici ferahlık kıvamında bir rahatlatma, avutma seansından ibarettir.
    İslam geleneğindeki anlama disiplini ile çağdaş anlama usulünün işleyiş ve neticeleri itibariyle aralarında derin farklar vardır. Her iki anlayış usulünün amaçlarının farklı olması sistemlerin işleyişinde hâlâ en önemli faktördür. İslam geleneğindeki anlama usullerin de açıklamalar, sebebin yanı sıra illet ve hikmete dayanır. Çağdaş anlambilimlerde ise anlama sadece nedenseldir. Çağdaş Kur’ân telakkîleri ile klasik dönem tefsirleri arasında derin farklar olmasının bir nedeni de anlatılan ile anlayanın münasebetidir. Metnin algılanış şeklinin anlamaya etkisini daha açık bir şekilde görebilmek için yerli modernistlerin zihin kodlarını inşâ ve fikir/yöntem’de kaynaklık eden Batı’lı (Yahudi ve Hıristiyan) oryantalistlerin Kur’an yorumuna bakmak gerekir; Bu oryantalistlerden birisi olan Wansbrough’a göre “Kur’an bir çok kültürün birleşmesi ile ortaya çıkan ve bugünkü haliyle Muhammed sonrası oluşan bir kitaptır.”[5] Başka bir oryantalist olan Sprenger ise Hz. Peygamber’in aktarımlarının ekseriyetinin öncekilerin masallarından ibaret olduğunu söylemektedir.[6] Yerli modernist ilahiyatçılara en çok ilham kaynağı olan, Modern ilahiyatçılar tarafından, hadislere yönelttiği eleştirileri en çok kullanılan ve Mustafa İslamoğlu’nun “Ben onun eserlerinin hiçbirisinde ne Kur’ân’a ne de İslâmî değerlere karşı en ufak bir hakaret ve kötülemeye rastlamadım”[7] diyerek savunduğu Macar yahudisi İgnaz Goldziher ise “bu fevkâlbeşer kimselere isabet eden bir hastalıktır ki, onlar daha önce meçhul olan yeni bir hayat nizamını ortaya koyup, bütün kötülükleri yıkmaya kendilerinde kuvvet bulurlar. Nebi (Hz. Muhammed s.a.v.’i kasdediyor) ve Havarilerin (Sahabe) gayretleri, bu hastalıktan başka bir şey değildir” [8]. demektedir.
    Kur’an-ı Kerim’in doğru bir şekilde anlaşılması, anlatılanın anlaşılana uygun olmasıyla mümkündür. Bunun için de anlatan ile anlayan arasında ideal manada bir iletişim olmalıdır. Anlatan; Allah Teala ile, ilk anlayan; Efendimiz (s.a.v.) arasında pürüzsüz bir iletişimin olması, Kur’an’ın doğru bir şekilde anlaşılmasını temin etmiştir. Allah Resulü’nden (s.a.v.) başka herkesin vahyi anlamada his, duygu ve birikimleri etkili olmuştur. Hz. Ali (r.anh)’ın tesbitiyle Kur’an’ın “hammâlun zû vûcüh” (çok anlamlı) olması anlayan açısından oluşabilecek problemleri daha da ciddileştirmiştir. Kur’an’ı anlayanın yanlış anlamasını engelleyebilmek için müstakil anlama disiplinleri geliştirilmiştir.
    Kur’an’ı Kerim’in ilahi bir kitap olması, anlaşılmasında farklı bir yöntemi gerekli kılmıştır. Çağdaş anlam bilimlerde anlayan esas alınırken Kur’an’ı anlama usulünde anlatan esastır, anlatanda tam bir yeterlilik söz konusu olduğundan eksiklik hep anlayan ve anlaşılanda aranmıştır. Bu yüzden müfessirler/anlayanlar, anladıkları manalarda yanılabileceklerini hiçbir zaman göz ardı etmemişlerdir. İhtimâlli tefsirlerin sonuna “Allah-u a’lem” (En doğrusunu Allah bilir) kaydını düşmüşlerdir.
    Maksatları, Hadisleri ilmî ve objektif olarak tedkik ve tenkid etmek olmadığı içindir ki, Peygamber Efendimiz(s.a.v.)’in 23 yıllık Risâlet ve Nübüvvet misyonunu nasıl gerçekleştirdiği, peyderpey nâzil olan Kur’ân’ı hayata nasıl tatbik ettiği, Allah Teâlâ(c.c.)’nın “Radıyallâhu anhum ve radû anh (Allah onlardan, onlar da Allah’tan razı olmuştur.)” dediği Sahabe neslini Peygamber efendimiz(s.a.v.)’in nasıl yetiştirdiği, onlara Kitab’ı ve Hikmeti nasıl öğrettiği, nasıl tâlim ettirdiği, onları nasıl tezkiye ettiği, Sahabenin Kur’ân’ı nasıl anladığı, nasıl yaşadığı, nasıl öğrendiği gibi hayatî belirleyiciliğe sahip hususlar, bilgiler modern Müslüman için belirleyicilik vasfına sahip değildir, zaten umurunda da değildir.
    Allah Teâlâ(c.c.), Kur’ân’da ismi geçen birçok peygamberin (a.s.) Peygamberlik serüvenini yoğun bir şekilde bildirmesine, anlatmasına rağmen, son peygamber olan Nebiyy-i Zîşan Efendimiz(s.a.v.)’in bu 23 yıllık Peygamberlik serüveninin neden Kur’ân’da yer almadığını da düşünmez, böyle bir şey aklına gelse bile, bütün bu malumatlar, hadisler/rivâyetler yoluyla geldiği için muhalefet sistemi hemen uyarı verir. Bu kimseler, yeri geldiğinde demagojilerini Siyer’den, İslâm Tarihinden güzellemelerle süslerler ama bilmezler ki Siyer ilmi de Tarih ilmi de Hadîs ilminin alt dallarıdır.
    Birçok İlâhiyat fakültesinde (bazı fakülteleri tenzih ederiz), ilk hadîs dersleri, öğrencilere “Buhârîde, Müslîmde nasıl uydurma(!) hadîs avlanır”ın yol ve yöntemi öğretilerek başlanıyorsa (ki bu tavır oryantalistlerin hadislere yaklaşım tavrının aynısıdır çünkü oryantalistler bir hadîs rivâyetine "Bu hadis sahih olabilir" bilinciyle değil, "Bu hadis mutlaka uydurmadır" bilinciyle yaklaşmaktadırlar), bu mezkur gürûhun kendi ideolojilerine, seküler heyezânlarına nasıl alıcı bulduklarına şaşırmamak gerekir. Yani nerden baksak, baştan ayağa patolojik bir vakâ.
    Şunu da belirtmek isteriz;
    Biz, bu yazıyı hazırlama aşamasında, eleştirdiğimiz zümrenin argümanlarını, söylemlerini, iddialarını da incelerken karşılaştığımız çelişki ve tutarsızlıkların –bizim bile istiap haddimizi aşması sebebiyle- hangi birisine cevap ve eleştiri yönelteceğimizi de şaşırdık açıkçası. Sonuçta ilk düğmeyi yanlış ilikledikleri için, gerisi de yanlış olacağından, sürekli çelişkiye düşmelerini doğal görüyoruz artık. Bu çelişkilerin her birine cevap, eleştiri yöneltmek yerine, merâmımızı ifade edecek kadarına yazımızda yer vermemiz hem bizler için hem de yanlış istikamette gittiklerini anlamaları bakımından onlar için de kâfi gelecektir diye düşünüyoruz. Ayrıca Hadislere, Sünnete yönelttikleri her bir ithama, “Bu uydurmadır” dedikleri her rivâyet için ayrı ayrı cevap vermek, bataklık dururken sinekleri öldürmekle uğraşmak mesabesinde olacağı için, yazımızın hedefini de bataklığı kurutmaya çalışmak olarak belirlemiştik ilk yazımızdan itibaren. Yazımızın devamında da bu hedefi gözeteceğiz.
    Bir önceki yazımızın sonunda (link), Kur’ân’ın korunmuşluğunun, hem lâfzının/metninin hem de mânâsının korunmuş olmasını gerektirdiğini, ayrıca Kur’ân’ın doğru anlaşılabilmesi bağlamında, Arapça indirildiği için nüzûl döneminde konuşulan Arapça’nın da korunmuş olması gerektiğinin hayatî önemine değinmiştik. İslâmî “anlama” ameliyesi hakkında yukarıda yaptığımız geniş açıklamalarda “anlama” faaliyetinde en önemli kâidenin “Arapça bilgisi” olduğunu vurgulamıştık. Bu kâidenin elbette Kur’ânî delilleri de vardır; Yûsuf/2, Zuhrûf/2-3, Fussilet/3 gibi ayetlerde “Muhakkak ki, biz onu anlayasınız diye Arapça bir kitap olarak indirdik.” buyurulmaktadır. Bu ayetlerdeki ortak vurgu, “Kur’ân’ı anlayasınız/akledesiniz diye Arapça indirdik” buyruğudur. Bu vurgu, yazımızın konusu açısından hayatî bir önemi hâizdir. Şöyle ki; bu ayetlerin başında yer alan “Kitâb’a andolsun ki” , “Muhakkak ki” kelimeleri “mutlaklık/kesinlik” ifadesidir ve Kur’ân’ın doğru şekilde anlaşılması, doğru şekilde akledilmesi, mutlak ve kesin olarak Arapça okunması ve Arapça’ya göre anlama ameliyesine şartlandırılmıştır. Yani bu ayetlere göre Kur’ân’ın apaçık ve anlaşılır oluşunun şartı da -mutlak olarak- Arapça’ya bağlanmıştır. Bu tartışılmaz gerçeklik ise; Kur’ân’ın korunmuş olması, doğrudan Asr-ı Saadet döneminde konuşulan fasih Arapçanın da korunmuş olmasını gerektirmektedir.
    Ayetler açıktır; Kur’ân’ı doğru şekilde anlamak isteyen, onu Arapça okuyup anlamak mecburiyetindedir. Bu açık ayetler, Kur’ân’ı meâl üzerinden okuyup anlamaya çalışanların önünde büyük ve aşılması mümkün olmayan bir engel, müşkil olarak, izâhı mümkün olmayan vahim bir çelişki olarak durmaktadır.
    Bu noktada şöyle bir soru sorulabilir; “Arapça bilmeyen insanlar Kur’ân’a nasıl iman edecekler?”
    Yukarıdaki sözlerimizden, meallere, tercümelere tümden karşı olduğumuz anlaşılmamalıdır. Meale, tercümeye elbette ihtiyaç vardır. Çünkü Arapça bilmeyen gayr-i müslim’lere Arapça olarak tebliğ yapılamaz tabii ki. Bu bakımdan Kur’ân; Türkçe, İngilizce, Almanca, Fransızca, Çince gibi tüm dillere tercüme edilmelidir, bu ihtiyaç inkâr edilemez. Fakat, bu ihtiyaç sadece tebliğ alanında gereklidir ve ancak tebliğ amaçlı kullanıldığında, anlam ve meşruiyet kesbedebilir (kazanabilir). Tebliğin muhatabı olan gayr-i müslim imân ettikten sonra ise İslâm’ı, Dini anlama, emir ve yasakları öğrenme noktasında artık tercüme üzerinden gidemez. Çünkü yukarıda zikrettiğimiz ayetlerin açık manasına aykırı hareket etmiş olur. Yukarıda da söylediğimiz gibi, Kur’ân’ı anlama ve akletme ameliyesi fasih Arapça bilmeye, Arapça diline hasredilmiştir. Bunun sebeb-i hikmetlerini anlayabilmek adına bir örnek vermek gerekirse; Arapçayı (gramer/dilbilgisi seviyesinde) bilmenin önemini kavrayamamış bir insan, Bir Kur’ân uzmanı(!)nın [9] yazdığı mealde, “Yâ eyyuhellezîne âmenustainû bis sabri ve’s Salât..” (Sabırla ve Namazla Allah’tan yardım isteyin.) Bakarâ/45 ayetinin, ne Kur’ân’ın ne de Arap dilinin hiçbir şekilde desteklemediği bir farklılık arayışı ile “Direnerek ve Dik durarak Allah’tan yardım isteyin”e dönüştürülmesini ve diğer yüzlerce mealdeki müşterek çevirilere bile zıt olan bu tercümeyi, elbette normal karşılayacak, hatta dikkatini bile çekmeyecektir. Çünkü bu meali yazan kişi, yazdığı mealin önsözünde “Her ayete müvekkel bir meleğin olduğuna inanırım. O ayetin hakkını verdiğimde sözkonusu meleklerin gönlüme hediyeler dizdiğini hissederim” diyerek daha en baştan okuyucularına narkozu verip, -Peygamber(s.a.v.)’in Kur’ân dışı vahiy aldığını şiddetle reddettiği halde- kendi çevirisinin vahiy kontrolünde olduğu izlenimini/algısını dimağlara ustalıkla işlediği için, meâlinde sayısı binleri geçen bu tür arızalı ve yanlış çevirileri okuyucuya garip gelse bile “vardır hocanın bir bildiği” diyerek geçiştirip, bu arızaları sorgulamasına mânî olacaktır. Bu derece sınırsız bir taassubun ise, başımıza neler açtığını hepimiz müşahade ettik yakın zamanda.
    Kur’ân’ı anlama noktasında, Arapça’nın önemine atıf yaptığımız bu satırlarda, Kur’ân’ı doğru anlama ameliyesinin sadece fasih Arapça’nın bilinmesiyle kâim olmadığını, daha başka ilimlere, bilgilere ve metodlara da ihtiyaç olduğunu da söylememiz elzemdir. (Bu konuya ileride değineceğiz.)
    Hadîsleri, Sünneti tümden reddedip “Bize yalnız Kur’ân Yeter” diyen zümre ile “Biz Sünneti ve gerçekten Hz. Peygamber(s.a.v.)’in hadîslerini reddetmiyoruz, ancak hadîslerin büyük çoğunluğu zannîdir ve zaten Hadîsler korunmamıştır, bu sebeple biz Kur’ân’a aykırı olan rivâyetleri reddediyoruz.” diyenler arasında temelde bir fark olmadığına bir önceki yazımızda değinmiştik, çünkü Arz metodunu savunanlar, en temel argümanlarının “Bir rivâyet bizzat Kur’ân’da da varsa, ya da herhangi bir Kur’ân ayetini te’yit eden, onaylayan bir mahiyette ise doğrudur” olduğunu, Kur’ân’da olmayan her şeyi reddettiklerini kendileri de beyân ediyorlar zaten.
    Biz de eleştirilerimizi, onların temel ve değişmez kâide olarak belirledikleri bu kriter üzerinden yapmaya çalışmaktayız.
    Bu veçheden içinde bulundukları en temel çelişkilerden birisi; rivâyetleri arz ettikleri ayetlerin, Kur’ân’dan olup kelâmullah vasfı taşıdığı yine nebevî haber ile sabit bir husustur.
    Hz. Peygamber(s.a.v.)’in mübârek ağzından çıkan din ile ilgili tüm sözlerinin bir kısmı Kur’ân vahyidir, hangisinin Kur’ân vahyi olduğunu ve yazılacağını da yine Peygamber efendimiz (s.a.v.) “Bu âyettir” diyerek ilgili yere kaydedilmesini beyân etmiştir. Ama biz bu beyânları Kur’ân’da göremiyoruz.
    Daha da önemlisi; Kur’ân’ın korunmuşluğu gereği, âyetlerin tertibi de bizzat Allah Teâlâ(c.c.) tarafından yapılmıştır. Yani Kur’ân’ın tertibi, Hz. Peygamber efendimizin (s.a.v.) vahiyden bağımsız bir içtihâdı ya da Sahabe içtihâdı değildir. Kur’ân dışı vahyin olmadığını her fırsatta dile getiren tâîfenin cevaplaması gereken sual şudur; Kur’ân’ın tertibinin, düzeninin bizzat vahiy ile sağlandığı kat’îdir, fakat biz bu tertibin bildirildiği vahyi Kur’ân’da göremiyoruz, o halde bu vahiyler nerededir? Eğer “Kur’ân’a aykırılık”tan kasıtları Kur’ân’da olmayan her bilgiyi reddetmek ise (ki öyle olduğunu sık sık beyân ederler), o halde Kur’ân’ın mevcut tertibinin de geçersiz ve reddedilmesi gereken bir bilgi olması gerekir onlar için. Yine her sözlerinde konuşmalarında yazılarında sûrelerin isimlerini zikrederek yazmaktadırlar fakat biz hiçbir Kur’ân ayetinde “Bu sûrenin ismi falancadır” lafzıyla, sûrelerin isimlerini de göremiyoruz. O halde, “Bir şey Kur’ân’da yoksa reddederiz” kaideleri gereği, karşı karşıya kaldıkları ve cevaplamaları gereken en önemli soru(n)lardan birisi; “Âyetlerin tertibinin bildirildiği vahyi ve Sûrelerin isimlerini Kur’ân’ın hangi âyetlerinde geçtiği?”dir. Ya da dürüst ve tutarlı davranıp, Mi’raç hadisesi, Kıyamet alametleri, Recm cezası gibi Nebevî haberler karşısında iştiyakla işlettikleri “Kur’ân’da yoksa kabul etmeyiz” metoduna sadık kalıp, Âyetlerin, Sûrelerin tertibinin ve Sûre isimlerinin de Kur’ân’ın hiçbir ayetinde olmaması sebebiyle Kur’ân’a aykırı olduğunu kabul ve deklâre etmeleridir. Hoş, artık bayat bayram şekeri kıvamına gelmiş olan tutarsız ve çelişkili bir Din ve Kur’ân anlayışına sahip bir zümreden, böyle tutarlı ve dürüst bir davranış beklemek te abesle iştigal bir durum olacak elbette.
    Ehl-i Sünnet, “Sünnetin tamamı vahiydir ya da vahiy kaynaklıdır” mı demektedir?
    Bu noktada, Ehl-i Sünnet’in “gayr-i metluvv vahiy” kavramına atıfta bulunmak suretiyle, “Muhaddisler hadisleri Sahih, Hasen, zayıf, mevzu şeklinde sınıflandırdığı halde, nasıl olur da Sünnet, Hadis vahiy kaynaklı dersiniz? Hadislerin arasında zayıf ve mevzu rivâyetler bulunması bile bu iddianızın asılsız ve saçma olduğunu gösterir” şeklinde ki itirazlarına da değinmekte fayda var; Ehl-i Sünnet, “gayr-i metluv vahiy” kavramı/tanımı ile, genel anlamda “Sünnet” kapsamına giren şeylerin tamamını kasdetmemektedir. Bu tanım ile, Kitapla birlikte indirilen ve tilâvet olunan Sünnet kasdedilmektedir. Yani birçok ayette, Kitab’la birlikte zikredilen ve Peygamber (s.a.v.) tarafından tâ’lim edilmesi için inzâl edilen[10] ve Ashabın evlerinde okuması/tilâvet etmesi [11] buyrulan “Hikmet”in Gayr-i Metluv Vahiy olan Sünnet olduğu kasdedilmektedir. Vahiyle gelen ve Kur’ân’da –inzâl olduğu ve evlerde okunduğu vurgulanan- Hikmet olan Sünnet’in vahiy kaynaklı olduğunu söylemek ayrı, Sünnet’in tamamının vahiy kaynaklı olduğunu söylemek ayrı bir şeydir.
    Bu nevzuhûr gürûhun tutarsızlıklarından birisi de “Kur’ân Müslümanlığı” sloganlarına iliştirdikleri “İndirilen din, uydurulan din” söylemleridir. Aklı başında olan bir insanın bir yanlışı savunurken bile tutarlı olması beklenir. Heyhat, hem söyledikleri yanlış hem de bu yanlışı savunma biçimleri de yanlış olunca, “Merdî kıpti şecaât arzederken, sirkatin söylermiş” trajikomedisine düşmekten de bir türlü kurtulamıyorlar. Dört halife döneminin son çeyreğinde ortaya çıkmaya başlayan, farklı Kur’ân ve İslâm anlayışları sebebiyle doğal olarak meydana gelen ayrışma ve farklılıkların kaçınılmaz sonucu olarak; henüz hayatta olan Sahabe-i Kirâm ve onlara tâbî olan Tâbiûn’un da diğer farklı İslâm ve Kur’ân anlayışlarının “Sırât-ı Müstakiym” ile karışmaması için onlardan teberrî etmesi sonucu ortaya çıkan ve kavramsallaşan “Ehl-i Sünnet V’el-Cemâat” kavramını duyduklarında bütün muhalefet sistemleri alarma geçip “Allah Kur’ân’da inananları "Müslüman" olarak tanımlıyor. Siz neden “şucu, bucu” diye ayrımcılık yapıyorsunuz” diyen aklı evveller, bu söylemleriyle tamamen çelişmek suretiyle kendi argümanlarının serlevhasına giydirdikleri “Kur’ân Müslümanlığı” tanımını/kavramını ve bu kavrama iliştirdikleri “1400 yıldır yaşanan Din uydurma idi, biz Dini yeniden indirdik” sloganını, eğer İslâm’ı yeni tanımış bir gayr-i müslim duysa, soracağı ilk soru; “Madem İslâm Dini’ni ve Kur’ân’ı yeniden indirdiniz, o halde Peygamberiniz nerede? tanışmak isterim” olacaktır şüphesiz.
    Öyle ya, Kur’ân’ın ve İslâm’ın 1400 yıldır yanlış anlaşılıp yaşandığını iddia edip (ki 1400 yıl içerisine Asr-ı Saadet’i de dolaylı olarak dahil ederler ve bu iddiaları/inançları aynı zamanda kendileri gibi inanmayan herkesi de açıkça tekfir etmektir), kendilerinin Dini ve Kitâb’ı yeniden, yeni baştan indirdiklerini beyân eden bu patolojik vakâ sayılabilecek gürûha, böyle bir soru sorulması gayet doğaldır.
    Bu noktada şu hususu da ilave bilgi olarak zikretmek elzemdir; Bu güruh “Dinlerini parça parça edenler var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur”[12] ayetini de her fırsatta bayıla bayıla dile getirmek suretiyle “ Ehl-i Sünnet Sahih İslâm’ın kendisidir diyorsunuz ama kendi içinizde bile farklılıklara, fırkalara bölünmüşsünüz, oysa Allah Kur’ân’da inananlara sadece "Müslüman" diyor.” şeklindeki hezeyanlarına refere etmektedirler bu ayeti. Oysa ki, - İmam Zâhid el-Kevserî’nin de bir makalesinden vurguladığı üzre- En’âm/159 ayeti, Türkiye’de ve bazı İslâm coğrafyalarında kullanılan Mushaf olan “Â’sım Kıraati”nde “Farrakû dînehum” lafızla gelmiştir. Ayette geçen bu “Farrakû dînehum” (Dinlerini parça parça edenler) ifadesi “Hamzâ” ve “el-Kisâî” kıraatlerinde “farakû dînehum” (dinlerinden ayrılanlar) lafzıyla gelmiştir ki bu kıraatler de “Â’sım kıraati” gibi mütevâtirdir. Bu itibarla söz konusu ayeti, her iki kıraatin ortak manasını yansıtacak şekilde anlamak gerekir. Dolayısıyla bu ayetin, Ehl-i Sünnet mezhepler arasında, -yazımızın önceki kısımlarında detaylarıyla verdiğimiz- nassların delâletteki durumunun açık veya kapalı olması sebebiyle, Sahabeden tevârüsen amel sahasındaki “fer’î” konularda meydana gelen ihtilâflarla alakası yoktur. Aksine Dinde fırkalara ayrılmaktan kasıt; “Dinlerinden ayrılanlar” lafzıyla gelen mânâyı da kapsayan, İ’tikâdî farklılıklar, sapmalardır. Onlar ise, “Kim kendisine dosdoğru yol belli olduktan sonra, Peygambere muhalefet eder ve mü’minlerin yolundan ayrılırsa, onu yöneldiği o yol üzerinde bırakırız ve cehenneme sokarız.”[13] ayetinde vurgulanan, 1400 yıllık “Sebîlü’l-Mü’minîn”den (Mü’minlerin yolu) ayrılmak suretiyle, içinde bulundukları derin ve vahim i’tikâdî sapmayı da idrâk edemeyip, “kendi gözündeki merteği görmez, elin gözündeki çöpü görür” misali, söz konusu ayetin bizzat muhatabı olduklarının da farkına varamazlar bir türlü.
    Hadislere karşı menfi tavır içinde olanların neredeyse tamamı, kendilerine daha önceden öğretilmiş, “Hadîsler uydurmadır, şüphelidir” önyargısı bilinçlerine işlendiği için, karşılaştıkları tüm rivâyetlere, hadîslere –daha okumadan- “ Hadîs ise şüphelidir, muhtemelen uydurmadır, öyle olması lazım” şeklindeki sabit önyargıları ile yaklaşmaktadırlar. Daha önce başka bir yazıda detaylıca değinilen bir hususa burada kısaca değinerek örneklendireyim; bu zümrenin akıllarının almayacağı, anlayamayacakları bir âyeti önlerine “Bu hadîstir” diye koysak eğer o ayet ezberlerinde yoksa muhtemelen “Bu Kur’ân’a aykırıdır” diyeceklerdir. Ya da tam tersi, sürekli istismar ettikleri yani iyi bildikleri bazı ayetlere birebir uygun bir söz yazıp “Bu hadîstir” diye takdim etsek, -sened, râvî, Hadîs usûlü nedir, bilmedikleri için- “Evet bu Kur’ân’a uyuyor, bu hadistir” diyeceklerdir. Çünkü -yazımızın önceki kısımlarında da belirttiğimiz gibi- bu zümre için “nassların ne dediği” değil, “naslardan ne anladıkları” önemlidir. Yani naslardan da önce, mutlaklaştırdıkları ve kutsadıkları “akıl” öncelikli ölçüdür. Hadîsleri tedkik(!) ederken, şaşmaz ölçü olarak kabul edilen “akla uygunluk” metodunu ayetleri okurken de uygularsak, mesela bir ağacın konuşmasının imkansız olduğunu söylememiz gerekir. Ama Allah Kur’ân’da Musa (a.s.)’a ağaçtan seslendiğini/vahyettiğini[14] bildirmektedir. Söz konusu âyet olunca elbette, “hermenötik okuma” destekli te’viller imdada yetişecektir ve “O ayet sizin anladığınız gibi değil” diyecektir. Halbuki Kur’ân apaçık, anlaşılır bir kitap’tı ve herkes ilk okuduğunda hemen anlayıverirdi(!) değil mi?..
    Şükrü Yaşar | 02.09.2016
    Dipnotlar
    [1] Mehmet Görmez, Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoloji Sorunu, T.D.V.Y., Ankara, 2000, s. 36.
    [2] J. J. G. Jansen, Kur’an’a Bilimsel-Filolojik-Pratik Yaklaşımlar, (ter. Halilrahman Açar), Fecr, İstanbul, 1193, s. 9.
    [3] J. J. G. Jansen, a.g.e., s. 10.
    [4] Teftâzâni, Şerhû'l-Makâsıd, I, 18.
    [5] Bkz. Dücane Cündioğlu, Anlamın Buharlaşması ve Kur’an, Kitabevi, İstanbul, ty., s. 27.
    [6] Nöldeke & Schwally, GDQ, c.1, ss.14-17
    [7] Bknz; Mustafa İslamoğlu, Kur’ân ve Oryantalist Bakış Açısı, 1999
    [8] i. Goldziher, el-Akide ve'ş-Şeria fi'l-İslâm (Mısır, et-Tabatu's-Saniye) s. 12.
    [9] Bknz. M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’ân Gerekçeli Meal.
    [10] Nisâ, 113.
    [11] Ahzâb, 34.
    [12] Nisâ, 115.
    [13] En’âm, 159
    [14] Kasas, 30
  • Eshâb-ı kirâmın yetiştirdikleri ve onların talebesinin yetiştirdikleri âlimler(Ehl-i sünnet vel-cemâ'at) mezhebinin âlimleridir. Mezhep, yol demektir. Ehl-i sünnet vel cemâ'at mezhebi demek, Resulullahın ve Onun cemaatinin yolunda olan müslümanlar demektir... Dört mezhebin imamları birdir ve Eshab-i kiramın yolu ancak Ehl-i sünnet alimlerinin kitâblarından öğrenilebilir.
  • 120 syf.
    Öncelikle şunu belirtmem gerekir ki Semerkand yayınevinden çıkan bir kitapta akla ve mantığa değilde taklide dayalı bir din anlayışının empoze edilmesinden başka bir şey beklenemezdi zaten.

    Kitapla ilgili inceleme geçmeden önce de şunu belirtmeliyim ki benim buradaki eleştirim geçmiş dönemlerde yaşamış alimlere değil, bugün onların yolunda gittiğini iddia eden, akıl ve mantıktan uzaklaşmış takipçilerinedir.

    Kitapta anlatılmak istenen ana hatları ile bizlerin taklide dayalı bir din anlayışı benimsememiz gerektiğini, geçmiş dönemlerde yaşamış olan alimlerin verdiği hükümlere 'acaba' bile deme hakkımızın olmadığını, ne kadar aklımızı kullanırsak dinden o kadar çıktığımızı 118 sayfada satır satır işlemeye çalışmış.

    Bunun içinde yazar konuyu iki ana başlık altında incelemiş ama bana sorarsanız kitabı üç başlık altında inceleyebiliriz.

    Birinci başlık altında yazar Mezhep nedir ve nasıl ortaya çıktığı hakkında bilgiler vermiş.

    İkinci başlık altında ise hak yol olarak nitelendirdiği Ehl-i sünnet vel cemaat yolunda neden ilerlememiz gerektiğini anlatmaktadır. Ve bence bu bölüm fiyaskolar ve tutarsızlıklarla dolu bir bölümdür. Yazar bu bölümde içtihat etmenin faziletlerinden bahseder ama bunu da kendi kafasından uydurduğu şarta bağlar. Yani içtihat edebilmek için geçmiş dönemde yaşamış olman ve bir şekilde kalabalıkları arkanda toplamış olman gerekiyor. Bu yüzden bu alan bizim için direk çevimdışı oldu. Yani bizler sadece taklit edebilecek mertebede olduğumuzu söylüyor. Ve bu öyle bir taklitki eski dönemlerde yaşamış bir alim herhangi bir konu hakkında bir hüküm verdi ve bizde bunun yanlış olduğunu bildiğimiz halde 'acaba' bile deme şansımızın olmadığını söylüyor. Düşüncemiz doğru olsa bile onları yargılayacak bilgiye sahip olmadığımızı ve dinden çıkmanın eşiğine kadar geldiğimizi ifade ediyor. Ayrıca yazarın İslam tarihi hakkında da pek bir bilgisi olmadığını kitabı okurken açık bir şekilde göreceksiniz.

    Üçüncü ve son bölümde ise; hak mezhep kurucu imamlarını bizlere tanıtmaya ayırmış. Ama burada da yazar çok büyük bir mantık hatasına düşüyor. Kurucu imamların neden büyük alimler olduğunu ispat etmek için fikirlerini bizlere anlatmak yerine onların neler yaptığını ya da milletin o alimler hakkında neler söylediğini bizlere söyleyerek kanıtlamaya çalışıyor. Fikirlerine bir kere bile değilinilmiyor kitapta.


    Sonuç olarak kitabın bize vermek istediği ana fikir; siz kim oluyorsunuz da Kuran'ı okuyup anlayacağınızı zannediyorsunuz. Sizin göreviniz taklit dini yaşamaktır. Aklınızı kullanmayın, sorgulamayın, adam olun lan demek istiyor kısacası yazar bize.