• Ehl-i sünnette Mehdîlik, hadis adı verilen bir takım rivayetlere dayandırılmaktadır. Bunlara göre oluşan halk inancı ana hatlarıyla şöyledir: Zulüm ve fesatla dolacak dünyada insanlar tamamiyle dinsiz olacak ve Allah onları kendi hallerine terk edecektir. Kabe kaybolacak, Kur'ân nüshaları alelade kağıt haline gelecek ve sözleri de insanların hafızasından silinecektir. Insanlar yalnız şiir ve şarkı okuyacaklar. O zaman dünyanın sonu gelecek, Deccal ortaya çıkacaktır. Mehdî Hz. İsa ile beraber onu öldürecek, dünyaya yeniden nizam verip, yeryüzünü adaletle dolduracaklardır. İnsanlar, benzerini asla görmedikleri bir refaha erişeceklerdir... Bazıları bunları bir iman esası imiş gibi telakki ederken, bazıları da reddetmiştir. Kur'ânî hiçbir temeli olmayan bu inancın dayanağı, İbn Haldun'un da dedigi gibi, hadis adını verdikleri bir takım rivayetlerdir. Bu nevi rivayetlerle Hz. Peygamber'in hiçbir ilişkisi olamaz.
    İçinde Mehdî ismi geçmeyen ama konuyla ilgili rivayetlere bakıldığında bunların içinde pek çok mantıkî çelişkilerin yer aldığı görülür.
  • Ehl-i Sünnet Kaynaklarında Hz. Mehdi (a.s)’la İlgili Hadisler
    Hz. Peygamber sallâ’llâhu aleyhi ve alih İslam ümmetinin Mehdi aleyhi’s-selâm inancını taşıması ve bu inancın pekişmesi için yoğun bir çaba göstermiş, defalarca Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm ’ın zuhurunu müjdelemiş, sahabeler bu müjdeyi Hz. Peygamber sallâ’llâhu aleyhi ve alih ’ten defalarca duymuş, nice sahabe bu hususta birçok hadis rivayet etmiştir ki, bu hadis ve rivayetlerin büyük bir kısmı Sünni mahfil ve kaynaklarda geçmektedir.

    Şimdi, söz konusu Şia ve Sünni kaynaklarında kayıtlı Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm ile ilgili hadisleri Peygamber sallâ’llâhu aleyhi ve alih ’in bizzat kendisinden rivayet eden sahabeden bazılarını aktıralım:

    1- Ali b. Ebu Talib aleyhi’s-selâm

    2- Fatıma-i Zehra selâm’ullahi aleyha

    3- Hüseyin b. Ali aleyhi’s-selâm

    4- Cabir b. Abdullah-i Ensarî

    5- Ebu Eyyub-i Ensarî

    6- Ebu Hureyre

    7- Ammar b. Yasir

    8- Ümmü Seleme

    9- Talha b. Ubeydullah

    10- Abdurrahman b. Avf

    11- Ümmü Habibe

    12- Abdullah b. Abbas

    13- Ebu Said-i Hudrî

    14- Abdullah b. Mesud

    15- Enes b. Malik

    16- Abdullah b. Amr

    17- Sevban

    18- Huzeyfe b. Yeman

    19- Avf b. Malik

    20- Abdullah b. Amr

    21- Ali Hilali

    22- Gurre’t b. Eyâs

    23- Abdullah b. Hâris

    24- İmran b. Hasin

    25- Ebu Tufeyl

    26- Cabir-i Sedefi

    Şia Kitaplarında Hz. Mehdi (a.s)’la İlgili Hadislerin Ravileri
    Şia, Sekaleyn ve Sefine hadisleri gibi naslara dayanarak Hz. Resulullah sallâ’llâhu aleyhi ve alih ’ten sonra siyasi mercilik gibi ilmi merciliğin de Hz. Resul-ü Ekrem sallâ’llâhu aleyhi ve alih ’in mutahhar Ehl-i Beyt’ine tevdi edilmiş olduğuna inanır. Binaenaleyh çeşitli İslamî konularda olduğu gibi Hz. Mehdi konusunda da Hz. Resulullah sallâ’llâhu aleyhi ve alih ’in sahabelerinden başka, onun mutahhar Ehl-i Beytinden, yani Hz. Ali, Hz. Fatıma-i Zehra, İmam Hasan, İmam Hüseyin ve Ehl-i Beyt’in diğer İmamlarından sahih hadisler nakleder. Bu nedenle, Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm hakkında hadisler nakleden sahabenin yanı sıra, aynı hususta Ehl-i Beyt İmamlarından hadis aktaran Ehl-i Beyt’in ashabın-dan bir kaçının ismini de aktarmayı faydalı gördük:

    Şia Kitaplarında Kayıtlı, Hz. Resulullah (s.a.a)’ten Hz. Mehdi (a.s) Hakkında Hadis Rivayet Eden Bazı Sahabenin Adları:
    1- Hz. Ali aleyhi’s-selâm

    2- Hz. Fatıma aleyhi’s-selâm

    3- İmam Hasan aleyhi’s-selâm

    4- İmam Hüseyin aleyhi’s-selâm

    5- Selman-ı Farsî

    6- Ebuzer-i Gıffâri

    7- Abbas b. Abdulmuttalib

    8- Abdullah b. Abbas

    9- Cabir b. Abdullah-il Ensâri

    10- Ebu Said-i Hudri

    11- Ebu Selmâ

    12- Abdullah b. Ömer

    13- Enes b. Malik

    14- Zeyd b. Sabit

    15- Zeyd b. Erkam

    16- Ümmü Seleme

    17- Abdullah b. Mesud

    18- Abdullah b. Amr

    19- Huzeyfe b. Yeman

    Hz. Mehdi (a.s) İle İlgili Hadisleri Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) Yoluyla Aktaran Bazı Ashabı [14]
    1- Esbeğ b. Nebate

    2- Alkame b. Kays

    3- Mâlik b. Zamra

    4- Haris b. Abdullah el-Harsî el-Hamrâni

    5- Hers b. Şurb

    6- İbn-i Ebi Cuheyfe es-Sevâi

    7- Kumeyl b. Ziyad

    8- Muhammed b. Hanefiyye

    9- Hekîm b. Sa’d

    10- Hâris el-A’ver el-Hemdânî

    11- Cabir b. Abdullah’il Ensari

    12- Ebuzer-i Gıfâri

    13- Nezal b. Subre

    14- Selim b. Kays el-Hilali

    15- İbn-ut Tufeyl Amir b. Vasile

    16- Medlec b. Harun b. Said

    17- Hibet’ul Arenî

    Yukarıdaki isimlerden başka İmam Hasan aleyhi’s-selâm , İmam Hüseyin aleyhi’s-selâm ve diğer Ehl-i Beyt İmamlarının ashabından da birçokları Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm hakkında bu İmamlardan pek çok hadis naklinde bulunmuşlardır. Fakat konuyu özetle ele aldığımızdan onları burada aktarmayı zaruri bulmuyor, bu hususta detaylı bilgi ve daha fazla isim isteyenlerin ilgili kaynaklara bakmalarını önermekle yetiniyoruz.

    Konuyla İlgili Hadislerin Sayısı
    Yukarıda ismini aktardığımız sahabeden bazısı Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm ’la ilgili birçok hadis rivayet etmiştir. Abirî, “ İbraz’ul Vehm’il Meknun ” adlı eserinde, mevcut bütün kaynaklara ulaşma imkanı olmadığı halde, Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm ’la ilgili Ehl-i sünnet kaynaklı yüz hadis tespit etmiştir. Şia yoluyla Hz. Resulullah sallâ’llâhu aleyhi ve alih ’ten nakl edilen hadislerle birlikte bu rakamın yüzlerce hadisi aşacağı apaçık ortadadır. Nitekim Şiânın, Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm hakkında İmam Ali aleyhi’s-selâm , Hz. Fâtıma aleyha selâm ’dan nakledilen hadisler de eklenecek olursa bu konudaki hadislerin sayısı bini aşar (Bkz. Ahadis’ul İmam’il Mehdi )

    Hz. Mehdi (a.s) Hakkındaki Hadisleri İçeren Kitaplar
    Şia ve Sünni hadis kitapları içinde belli bir bölüm ve babı Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm ’la ilgili hadislere ayırmayan veya en azından, o konuya birkaç hadis nakletmeyen bir kaynak eser hemen hemen yok gibidir. Sadece bu bile, söz konusu yazarların bu mevzua verdiği önem, buna beslediği inanç ve hadislerin sıhhatine duyduğu itminanı ortaya koyucu niteliktedir. Bu nedenle de mevzuumuza başlık yaptığımız “... içeren kitaplar” ibaresi yerine “Büyük hadis kitaplarının tamamı” ibaresinin kullanılması daha yerinde olacaktır aslında. Söz konusu bu kaynak eserlerden bazısını aktaralım:

    A) Hz. Mehdi (a.s)’la İlgili Hadisleri İçeren Şia Kaynaklarından Birkaçı
    1- Usul-u Kâfi

    2- Keşf-ul Gumme Fi Marifet’il Eimme

    3- İsbat’ul Hudat

    4- el-Avâlim

    5- Bihâr’ul Envâr

    6- Emali-i Sâduk

    7- Tefsir’ul Ayâşî

    8- Tefsir’ul Burhân

    9- Tefsir-u Kummî

    10- Tefsir-i Kenz’ud Dekâik

    11- Hilyet-ul Ebrâr

    12- Delâil’ul İmâme

    13- Muhtasar-ı Besâir’ud Derecât

    14- Tefsir-u Fırat’il Kûfî

    15- Tefsir-i Sâfî

    16- Meaniy’ul Ahbar

    17- Tefsir-i Mecma’ul Beyan

    18- Tefsir-i Nur’us Sekaleyn

    19- el-Umde

    20- Vesail’uş Şia

    21- Munteseb’ul Eser

    22- Kitab-ı Suleym b. Kays

    23- Emâli-i Tûsî

    24- Ğayet’ul Merâm

    25- Menâkib-u Emir’il Mü’minin

    26- Kurb’ul İsnâd

    27- Emâli-i Müfid

    28- Uyun-u Ahbar’ir Rıza

    29- el-İykâz-u Min’el Hecea

    30- Sevâb’ul A’mal

    33- et-Tafzil Li’l Kerâcikî.

    B) Hz. Mehdi (a.s)’la İlgili Hadisleri İçeren
    Ehl-i Sünnet Kaynaklarından Birkaçı
    1- Sünen-i Ebu Davud;

    2- Cami-i Tirmizi;

    3- Sûnen-i İbn-i Mâce;

    4- Müsned-i Ahmed;

    5- Sahih-i İbn-i Hebban;

    6- Müstedrek-i Hâkim;

    7- Müsnef-i Ebubekir b. Ebi Şeybe;

    8- el-Fiten: Nuaym b. Hummâd;

    9- el Mu’cem ve’s Sağir: Taberâni;

    10- el-Efrâd: Darikutni;

    11- Marifet’us Sahabe: el-Bârudi;

    12- Müsned-i El Hâris b. Usâme;

    15- Tarih-i İbn-i Asâkir;

    16- Tehzib’ul Asâr: İbn-i Cerir;

    17- Mu’cem: Ebubekir b. el-Mukrî;

    18- Sünen-i Ebu Amr ed-Danî;

    19- el-Fiten: Ebu Anm Kafi;

    20- Müsned-ul Firdevs: Deylemi;

    21- Fevaid-ul Ahbar: Ebubekir el-İskafi;

    22- A’lam: Ebu Hüseyin b. El- Menavî

    23- Delail-un Nübüvvet: Beyhakî;

    24- Sünen-i Ebu Amr el-Mukrî;

    25- Tarih-i İbn-i Cevzî;

    26- Müsned-i Yahya b. Abdulhamid el-Amanî;

    27- Müsned-i Ravyanî;

    28- Tabakat-u İbn-i Sa’d.

    Hz. Mehdi (a.s)’la İlgili Hadisler Hakkında Yazılan Kitaplar
    Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm hakkındaki hadislerin pek önemli ve fazla olması, çeşitli mezheplere mensup tanınmış İslam alimlerini, bu hadisleri büyük hadis kitaplarında kaydetmenin yanı sıra onların doğruluk ve sıhhatini ispatlama amacıyla başlıca birçok eserler yazmaya da sevk etmiştir. Bu da meselenin önemini gösteren çarpıcı noktalardan biridir. Çünkü çeşitli mezheplere mensup İslam ulemasının, hakkında bunca telif ve tespiti gerekli bulup bunca kitap yazdığı akidevi mevzular çok nadirdir. Biz, söz konusu eserlerden önemlilerini birkaçını aşağıya aktarmakla yetineceğiz:

    Hz. Mehdi (a.s) Hakkında Yazılmış Olan Şia Kitaplarından Birkaçı
    1- Kemal-ud Din Ve Tamam-un Ni’met : Şeyh Saduk (381).

    2- el-Gaybet : Şeyh Tusî (460).

    3- el-Gaybet : Nu’manî (360).

    4- el-Melahim : İbn-i Tavus (664).

    5- el-Mahaccet-u Fîma Nezele Fi’l Kâim-il Hüccet : Seyyid Haşim-i Behranî (1107)

    6- el-Burhan-u Ala Sihhat-i Tul-i Ömr-i Sahib-iz Zeman : Ebu-l Feth Muhammed b. Osman el-Keraciki (449).

    7- Tebsiret-ul Veliy Fimen Ree’l Kâim el-Mehdi : Seyyid Haşim b. Seyyid Süleyman el-Kettanî el-Behranî (1107)

    8- İlzam-un Nasib : Şeyh Ali el-Yezdi el-Hairi (1333).

    9- Mikyal-ul Mekarim Fi Fevaid-id Dua lil Kâim : Seyid Musevi (günümüzün alimlerinden).

    10- Muntehab-ul Eser Fi’l İmam’is Sani Aşer : Ayetullah Lütfullah-is Safî (günümüzün alimlerinden).

    11- el-Fusul-ul Aşret-i Fi’l Gaybe : Şeyh Mufid (413).

    12- el-Mukni’u Fi’l Gaybe : Seyid Murtaza Alem-ul Huda (436).

    13- Mu’cem-u Ahadis-il Mehdi , c. 1-5 (Muesir bir hey’et tarafından telif edilmiştir).

    14- el-Mehdi : Seyid Sadruddin-i Sadr (günümüzün alimlerinden).

    Ehl-i Sünnet’in İmam Mehdi (a.s) Hakkında Telif Edilen Kitaplarından Bazılarının İsimleri
    1- Menakib-ul Mehdi : Ebu Nuaym-i İsfehani (430).

    2- el-Erf-ul Verdî Fî Ahbar’il Mehdi : Suyuti (911).

    3- el-Burhan-u Fi Alamet-i Mehdiyi Ahir-iz Zeman : Molla Ali el-Muttaki (975).

    4- el-Kavl-ul Muhtasar Fi Alamat-il Mehdiyy-il Muntazar : İbn-i Hacer (974).

    5- el-Meşreb-ul Verdi Fi Mezheb-il Mehdi : Molla Ali el-Kâri.

    6- et-Tevzih-u Fi Tevatur-i Ma Câe Fi’l Mehdiyy’il Muntazar-i Ve’r Rical-i ve’l Mesih : Kadı Muhammed b. Ali eş-Şevkanî (1250).

    7- Ahadis-ul Mehdi ve Ahbar-ul Mehdi : Ebubekir b. Haysem.

    8- el-Ahadis-ul Kadiye bi Huruc-il Mehdi : Muhammed b. İsmail el-Emir-el Yemanî (751).

    9- Fevaid-ul Fikr-i Fi Zuhur-il Mehdi el-Muntazar : Mer’a b. Yusuf el-Hanbeli (1033).

    10- el-Beyan-u Fi Ahbar-i Sahib-iz Zeman : Allame Gencî eş-Şafiî (658).

    Bu Hadislerin Özet Anlamı
    Şiâ ve Sünni kaynaklarında geçen Hz. Mehdi ile ilgili hadislerdeki bazı teferruat ve söylem farklılığını bir kenara bırakacak olursak, bu hadislerin müşterek anlamı özetle şöyledir:

    “Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm Hz. Resulullah sallâ’llâhu aleyhi ve alih ’in mutahhar Ehl-i Beyt’inden adı da onun adıdır, Hz. Fâtıma aleyha selâm ’ın soyundandır, ahir zamanda zuhur edecek, yeryüzü, tamamen zulüm ve haksızlıkla dolduktan sonra, adalet ve hakla dolduracaktır. Hz. İsa aleyhi’s-selâm onun zamanında gökten inecek ve onun arkasında namaz kılacaktır. Onun zamanında yeryüzünde fakir insan kalmayacaktır.”

    Şiâ ve Sünni mezhep ulemaları tarafından müştereken ve ittifakla kabul olunan hadislerin ortak anlamı kısaca bundan ibaret olup, bunda da kimsenin ihtilafı bulunmadığı gibi bu anlama katılmayan veya ters düşen herhangi bir mütevatir veya sahih hadis ne Sünni, ne Şia kaynaklarında mevcut değildir. Meşhur hadislerdeki farklı noktalar, yukarıdaki metin dışındaki bazı noktalardır; mesela onun yeryüzündeki devlet ve egemenliğinin ne kadar süreceği konusunda vb. konularda bazı hadislerde farklı ifadeler vardır, ama bu hadislerin hiçbiri mütevatir değildir. Ancak, bu ayrıntılarla ilgili hadisler üzerinde de dikkatli bir inceleme yapılması halinde bu hadislerden hangisinin sahih olup olmadığını belirtmek ve doğru anlamını bulabilmek de kolaylıkla mümkündür.

    Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm ’la ilgili bazı konular da, ya Sünni veya Şia kaynaklarında mütevatir durumdadır; mesela, Deccal’ın olağanüstü vasıfları konusunda Sünni kaynaklarında tevatüre ulaşan rivayetlere karşılık, Şiâ kaynaklarında Deccal’ın bu tür vasıflarına dair hiç bir sahih nakil yoktur. Zaten, bu tür konuların reddi veya kabulü yukarıda belirttiğimiz mezheplerce kabul edilen müşterek manayı etkilemez.

    Daha önce aktardığımız içerik, Şia ve Sünni hadislerindeki ortak ve mütevatir noktaları kapsamakta olup bu noktalarda ne Sünni ve Şii arasında, ne de bu iki mezhebin kendi içinde hiçbir ihtilaf yoktur. Ayrı­ca, bütün mezheplerin uleması da bu konuda tevatür bulunduğun­dan müttefiktirler. Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm ’la ilgili hadislerin mütevatir olduğunu vurgulayan Ehl-i Sünnet ulemasından birkaçını aşağıya akta­rıyo­ruz:

    Mehdi ile İlgili Hadisleri Mütevatir Bilen Ehl-i Sünnet Alimlerinden Bazılarının İsimleri
    1- Hafız Muhammed b. Hüseyin el-Abirî “ Menakıb-i Şafiî ” kitabında şöyle diyor: “Mehdi’nin gelmesiyle ilgili hadisler mütevatir ve ravilerinin çok olmasından dolayı ise müstefizdir. Mehdi Peygamber’in Ehl-i Beytindendir, yedi yıl hükümet yapacak, yeryüzünü adaletle dolduracak, İsa ile birlikte kıyam edecek, Deccal’ı Filistin’de öldürmek için ona yardımda bulunacak, bu ümmete İmamlık yapacak, İsa da onun arkasında namaz kılacaktır.”

    2- Muhammed Resul el-Berzenci (ölm. H. 1103). “ el-İşaat-u li Eşrati-is Sae ” kitabında şöyle demiştir: “Mehdi’nin varlığı, onun ahir-uz zamanda huruç (kıyam) etmesi ve onun Resulullah sallâ’llâhu aleyhi ve alih ’in Ehl-i Beyt’inden ve Fatıma’nın evlatlarından olması hakkındaki hadisler, manevî tevatür haddine ulaşmıştır, öyleyse onu inkâr etmenin bir anlamı yoktur.”

    3- Şeyh Muhammed b. Ahmed-i Sefarinî el-Hanbelî (ölm. H. 1188) “ Levaih ” kitabında “Tenbih” başlığı altında şöyle demiştir: “Mehdi’nin kıyamıyla ilgili rivayetler oldukça çoktur; hatta manevi tevatür haddine ulaşmıştır; tevatür haddine ulaşması sözü Ehl-i Sünnet alimleri arasında yaygındır; onların inançlarından bile sayılmıştır.”

    4- Şafiî müftüsü Ahmed b. Zeynî b. Dehlan (ölm. 1304). “ Futuhat-ul İslamiyye ” kitabında şöyle demiştir: Mehdi’nin zuhurunu zikreden hadisler çok ve mütevatirdir; o hadisler içerisinde sahih, hasen ve zayıf olanları da bulunmaktadır.”

    5- Kadı Muhammed b. Ali eş-Şevkanî (ölm. H. 1250) “ et-Tehzib-u Fi Tevatür-i Ma Câe Fi’l Mehdiyy’il Muntezar-i Ve’d Deccal’i ve’l Mesih ” kitabında şöyle diyor: Mehdi hakkında bulabildiğim kadarıyla elli hadis nakledilmiştir. Bu hadisler içerisinde sahih, hasen ve zayıflığı giderilmiş bir takım hadisler de bulunmaktadır. Bu konudaki hadisler şüphesiz mütevatirdir. Bunlardan daha az olan hadislere bile, usulde kaydedilen bütün terimlere göre tevatür denilmektedir.”

    6- Seyid Muhammed Sıddık Hasan el-Kunci el-Buharî (ölm. 1307), “ el-İzaat-u Lima Kane Vema Yekunu Beyne Yedey-is Sae ” kitabının “Kıyametten önce vuku bulacak olaylar” bölümünde şöyle der: “Kıyametten önce vuku bulacak olaylar gerçekten çoktur. O olaylardan biri Mehdi el-Mev’ud el-Muntazar el-Fatimî. Bu olay kıyametten önce gerçekleşecek ilk vakıadır. Mehdi hakkındaki hadisler ihtilaflı olmalarına rağmen oldukça çok ve tevatür haddine ulaşmaktadır. Bu hadisler Sünen, Meacim ve Mesanid kitaplarında geçmektedir.

    7- Ebu Abdullah Muhammed b. Cafer el-Ketani el-Maliki (ölm. 1345), “ Nazm-ul Mütenasir Fi’l Hadis’il Mütevatir ” kitabında şöyle demiştir: “Velhasıl Mehdi-i Muntazar hakkında nakledilen hadisler mütevatirdir; böylece Deccal ve İsa b. Meryem’in nüzulü hakkındaki hadisler de mütevatirdir.”

    8- Hafız Suyutî (ölm. 911): Ebu-l Feyz-i Gumarî “ İbraz-ul Vehm-il Meknun ” kitabında şöyle demiştir: “Suyutî Fevaid-ul Mutekasire Fi Ahadis-il Mütevatire adlı kitabında ve o kitabın özeti olan Bi’l Ezhar-il Mütenasire adlı kitapta ve diğer kitaplarında Mehdi hakkındaki hadislerin mütevatir olduğunu vurgulamıştır.”

    9- Şeyh Ahmed b. Hacer eş-Şafiî, Hindistan’da ölen bir şahısın Mehdiliğini iddia eden bir grup hakkında sorulan bir sorunun cevabında şöyle yazıyor: Bunların itikatları batıl,', açık bir cehalet, çirkin bir bid’at ve kesin bir sapıklıktır. Birincisine (batıl olduğuna) gelince bu söz müstefiz ve mütevatir olan hadislerle çelişmektedir. Çünkü hadisler, Mehdi’nin Peygamber sallâ’llâhu aleyhi ve alih ’in Ehl-i Beyt’inden olduğunu ve yeryüzünün doğu ve batısına hükümet edeceğini bildirmekteler...” [15]

    10- Şeyh Ahmed Ebu-s Surur b. Saba el-Hanefî söz konusu grup hakkında yöneltilen sorunun cevabında şöyle diyor: “Söz konusu grup tarafından ortaya atılan iddianın batıl olduğuna fetva vererek şöyle demiştir: o gruptakileri sahih naslarda ve sarih sünnette ve ravilerinin çok olduğu için tevatür haddine ulaşan hadislerde yer alan bir şeye inanç yönünden muhalefet ettikleri için, şiddetle yok edilmeleri gerekir. Çünkü mütevatir ve müstefiz hadisler gereğince Hz. Mehdi son zamanda efendimiz İsa aleyhi’s-selâm ile huruç edecektir.”

    11- Nasirudin el-Elbanî “Havle-l Mehdî” adlı makalesinde şöyle diyor: “Mehdi meselesine gelince bilinmesi gerekir ki, onun huruc (kıyam) etmesi hakkında çok sahih hadisler vardır. Bu hadislerin bir kısmının senetleri sahihtir, onlardan bazılarını örnek olarak zikredeceğim, daha sonra onun hakkındaki şüpheleri gidermeye çalışacağım...” Makalesinin sonunda da şöyle diyor: “Sözün kısası, Mehdi’nin kıyamına olan akide sabittir; onunla ilgili hadisler Resulullah’tan mütevatir olarak nakledilmiştir. Buna inanmak gerekir. Bu mesele, gaybi meselelerindendir, ona iman etmek takvalıların sıfatlarındandır. Çünkü Allah Teala buyurmaktadır: “Elif, Lam, Mim. Bu, kendisinde şüphe olmayan, muttakiler için de kılavuz olan bir kitaptır. Muttaki olanlar, gayba inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve...”

    Mehdi’nin huruç (kıyam) etmesini ancak cahil ve kibirli insanlar inkâr eder. Allah Teala’dan, ona (İmam Mehdi’ye), Kitap ve sünnette sabit olan her şeye iman etmek üzere bizi öldürmesini niyaz ederim.” [16]

    12- el-Ezher üniversitesi, usul-u din fakültesi üstatlarından olan ve İbn-i Hacer-i Heysemî el-Mekki’nin (ölm. 974) “ Sevaik-ul Muhrika ” kitabını tahkik ve tetkik yapan Üstad Abdulvehhab Abdullatif, Sevaik kitabının on birinci babının birinci bölümünde, İbn-i Hacer’in Taberanî’ den Mehdi hakkında tahriç ettiği hadisin dipnotunda şöyle demiştir: “Mehdi ile ilgili hadisler çoktur. Bu konuda Ebu Nuaym de onlardan olmak üzere birçok hafız, kitaplar te’lif etmişlerdir. Suyuti de Ebu Nuaym’in zikrettiklerini “ Urf-ul Verdî Fi’l Ahbar-il Mehdi ” kitabında toplamış ona bazı hadisler de eklemiştir. Ayrıca İbn-i Hacar’in de Mehdi hakkında “ el-Muhtasar Fi Alamat-il Mehdiyy-il Muntazar ” adlı bir eseri vardır.” [17]

    Tevatürün Anlamı
    Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm ’la ilgili hadislerin İslam’ın çeşitli mezhep ulemaları tarafından mütevatir oluşunun kabul edilmiş olduğu ortaya çıktıktan sonra şimdi tevatürün ne demek olduğuna, semere ve sonucu­nun ne olduğuna bakalım:

    Mütevatir hadis, yalan olması ihtimalini kesinlikle giderecek ve bütün rivayetlerin hata olabileceği ihtimalini geçersiz kılacak kadar fazla ravi tarafından rivayet edilmiş olan hadistir. Bu da, içeriği kesinlikle doğru hadis demektir. Böylece sonuç şu şekilde özetlenebilir:

    1- Mütevatir haberde önemli olan ravilerin bireysel özelliği değil, sayıca fazlalıklarıdır. Yani mütevatir haberde, çeşitli mevzular nakillerindeki senette yer alan bireylerin tamamının biyografice teferruatıyla bilinen, sıka (gü­ve­ni­lir) veya âdil insanlar olma şartı yoktur. Bilakis, bunlardan kiminin zayıf veya biyografik açıdan belirsiz insanlar olması da pekala mümkündür, bu durumda kendi tariklerini zayıf kılmış olurlar, ama bu zaaf, tevatürün vasfını kesinlikle etkilemediği gibi, esasen bazı ravileri zayıf olmayan mütevatir hadis de zaten yoktur.

    2- Mütevatir hadis; dinin usul ve zaruriyatında senet ve belge olarak geçerli kabul edilebilecek kadar kesin ve güvenilirdir. Hadis değerlendirmesinde de en muteber hadis türü sayılır.

    Mütevatir haberin karşı noktasında “haber-i vahit” yer alır, bu da sadece 1-2 kişi tarafından aktarılmış hadislerdir ki sahih kabul edilmesi için bütün ravilerinin sıka -güvenilir- olması şartı konulmuştur. Kaldı ki, sahih olması halinde bile, vahit (tek) haber sadece fıkhî konularda senet olarak geçerli itikadı konulardaysa belgesel geçerliliği söz konusu değildir.

    Hz. Mehdi (a.s) İle İlgili Hadislerde İbn-i Haldun’un Senet Münakaşası
    Buraya kadar ki bahsimizde Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm ile ilgili hadislerin mütevatir hadislerden olduğunu ve böylesine çeşitli insanlar ve ravilerle aktarılmış hadislerin nadir bulunduğunu, mütevatir hadisin sıhhat şartının ravi ve yolların çokluğu sayıldığını, ravilerin ferdî özelliklerinin mütevatirin sıhhatini etkilemediğini, binaenaleyh her mütevatirde olduğu gibi burada da kimi ravilerin zayıflığının hadisin mütevatir ve doğru olduğuna hiçbir halel getirmeyeceğini belirtmiştik. Bu nedenledir ki, Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm ’la ilgili hadislerden bazısının zayıf olması nedeniyle hiçbir İslam alimi kalkıp da bu hadislerin mütevatirliğini reddedip Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm inancını inkâra kalkışmış değildir asla. Dolayısıyla de diğer bütün mütevatir ve kat’i hadisler gibi bu hadisler de İslam ulemasınca ittifakla sahih ve doğru kabul edilmiştir. Bu arada sadece İbn-i Haldun, Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm inancının bütün Müslümanlarca ittifakla kabul edildiğini itiraf ettiği halde, onun hakkında asırlarca nakledilmiş olan hadisler içinden 28’ini seçerek kendi zannınca bunların bir kısmını senet açısından taz’yif etme yoluna gitmiştir. Bu hadislere şüpheyle yaklaşan, İbn-i Haldun’un Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm inancını inkara kalkışmamış, hatta bazı hadislerin sıhhat ve doğruluğunu onun da kabul etmiş bulunduğunun da altını çizmek gerekir. Buna rağmen, bazı muasır yazarların, İbn-i Haldun’un bu taz’yiflerinden hareketle Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm inancının İslamiliğini inkâr yoluna gittikleri ve onun sözlerinden, kendisinin asla çıkarmamış olduğu batıl neticeler çıkarma hatasına düştüklerini de üzülerek belirtmekte yarar var. Bu özet ilmi çalışmada İbn-i Haldun’un görüşlerinin tamamını belirtme ve tenkit etmenin mümkün olmayacağı ve esasen konunun sınırlarını aşacağını nazara alarak; Ehl-i Sünnet ulemasının daha önce İbn-i Haldun üzerine gerekli eleştirileri zaten yaptığını ve Muhammed b. Ahmed b. Sıddık’ın “ İbrâz’ul Vehm’il Meknun Min Kelam-ı İbn-i Haldun ” adlı eserinde meseleyi etraflıca ele alarak İbn-i Haldun’un görüşlerinin Ehl-i Sünnet kaynaklarına aykırılığını ispatladığını ve Şiâ ulemasının da İbn-i Haldun’a gerekli eleştirileri yöneltmiş olduğunu belirtmenin yeterli ve faydalı olacağı kanaatındayız. Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm ’la ilgili hadislerin Şiâ kitaplarında mütevatirden de aşkın bulunmasına ve meseleyi ispata çalışma gibi bir şeye lüzum dahi olmamasına rağmen, yine de İbn-i Haldun’un sözlerini kısaca eleştiriyoruz:

    İbn-i Haldun’un Senet Tartışmasının Tenkidi
    a) İbn-i Haldun rical ve hadis ilminde uzman bir alim değildir, dolayısıyla de bu hususta öne süreceği görüşlerin zaten hiçbir ilmî geçerlilik taşımadığı, bunların ilmî inceleme sayılamayacağı, Ehl-i Sünnet ulemasınca tespit edilmiştir. Mesela Seyyid Sıddık Gimari İbn-i Haldun için şöyle diyor:

    “Bu önemli alanda (hadis ilminde) onun yeri yoktur; ne de bu ilimden bir pay alabilmiştir. Durum böyle iken, bu ilimde nasıl ona itimad edilebilir ve bu ilmin meselelerini araştırmada ona nasıl müracaat edilebilir?!” [18]

    Yine onun hakkında Şeyh Ahmed Şakir’in görüşü şudur:

    “İbn-i Haldun bilgisi ve ehli olmadığı bir dalda o sahanın uzmanlarıyla mücadeleye kalkışmıştır. O, Mukaddime kitabında Mehdi aleyhi’s-selâm ’a ayırdığı bölümde açık hatalara düşmüş ve bu alanda hatta muhaddislerin sözlerini bile anlayamamıştır. Eğer o, onların sözlerini anlayacak olsaydı söyledikleri sözlerden hiç birini söylemezdi.” [19]

    b) İbn-i Haldun, bu hususta sadece 28 hadisi ele almış ve daha sonra belirteceğimiz yanlış ölçülerle bunları değerlendirerek çoğunun zayıf olduğunu öne sürmüş ve tabi bu arada bir kısmının doğruluğunu da itiraf etmiştir. Oysa ki, ilgili hadisler bununla sınırlı değil, yüzlercedir; İbn-i Haldun bu konudaki hadislerin tamamına ulaşabilmiş olsaydı, doğruluğunu itiraf ettiği hadislerin sayısı da artacak ve onlarca hadisin sıhhatini kabul edecekti.

    c) İbn-i Haldun, İslam hadis ve rical ulemasının ilmi çalışma yöntemlerine yeterince vakıf olmadığından, karşılaştığı hadisleri yanlış değerlendirmiş ve bu yanlış kıstaslarla, mezkur hadislerin de yanlış olduğu zehabına kapılmıştır. Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm ’la ilgili bazı hadislerin zayıf olduğunu öne sürerken İbn-i Haldun’un nassı şu olmuştur: “Muhaddislerin yanında meşhur olan görüş şudur: “Cerh” (bir raviyi yeren sözler) ta’dile (ravinin adil olduğuyla ilgili sözler) öncelik taşır. Eğer senedin bazı ravilerinden gaflet, hafıza bozukluğu, zaaf ve akide bozukluğu gibi bir takım sıfatlar olursa bu o hadisin sıhhatine gölge düşürür ve o hadis zayıftır.”

    Görüldüğü gibi İbn-i Haldun hafıza zayıflığı veya mesela Şiâ inancına sahib olma gibi ilgisiz nedenlerle Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm hadislerinin ricallerini tezyif etmiş ve rical ulemasının çoğunluğunun güvenilirliğini onaylanıp Kutub-ü Sitte ’de kendisinden hadis naklinde bulunulmuş olan birçok ricali reddetme yoluna gitmiştir.

    Mesela Futr b. Halife, Abdurrezzak b. Hemmam Sen’ânî ve Emmar’ud Duhnî gibi isimler aslında Sahiheyn’in ricali oldukları halde İbn-i Haldun onları Şiilikle suçlamakta ve sırf bu nedenle rivayetlerinin zayıf olduğunu söylemek istemektedir. Halbuki bizzat İbn-i Haldun’un da itiraf etmiş olduğu üzere Ahmed b. Hanbel, Yahya’l Kıtan, İbn-i Muin ve Enneşânî’yle Iclî gibi tanınmış isimler “Fert b. Halife”in güvenilirliğini tasdik etmiş ve İbn-i Hacer, Abdurrezzak b. Hemmam-ı Sen’ânî için “ “sika, hafız, meşhur yazar” [20] tabirini kullanır. Aynı şekilde Ebu Zer’a Demeşkî, Muammer, Hişam b. Yusuf, Ebu Hâtem’le İclî onu pek övmüşlerdir. [21] Keza Imar’ud Duheni’yi de Ahmed b. Hanbel, İbn-i Muin, Ebu Hatem, Nesâi ve diğerleri güvenilir ve emin saymaktadırlar. İbn-i Haldun’un; rical ulemâsının tespitlerini doğru değerlendirmediğini görmek için bunların doğru değerlendirmesini bizzat Şebkî şöyle açıklar: “Hadis bilimcilerinin cerh, ta’dile öncelik taşır” diye meşhur olan kaideyi mutlak şekilde almaktan kesinlikle sakın. Doğru olan şu ki, kimin güvenilir olduğu ve adaleti sabit olur ve övücüleri çok ve cerh edenleri az olur ve onu cerh edenin cerhteki sebebi belli olursa, örneğin mezhebî taassup vb. sebeplerden kaynaklandığı anlaşılırsa onun cerhine itina edilmez. Sonra şöyle de:

    Anladık ki, itaati, masiyetinden, methedeni yereninden çok olan bir kimsenin cerhi, -doğru şekilde cerhini yorumlasa da- kabul edilmez. Eğer mezhebî taassup veya akran arasından olan dünyevî çekişme gibi bir karine olursa ki, bu karineye istinaden yapılan cerhin mukabele amacıyla yapıldığı anlaşılırsa böyle bir cerh kabul edilmez... Eğer biz mutlak şekilde cerhi ta’dilden öne geçirecek olursak o zaman imamlardan hiç birisi bundan kurtulmaz. Çünkü hakkında ta’n olmayan hiç bir imam yoktur.” [22]

    Görüldüğü gibi, İbn-i Haldun’un kıstaslarına (cerhin ta’dile önceliğine) göre Ehl-i Sünnet mezhep imamlarının hiçbiri güvenilir değildir. Zira onların her biri bazı kimseler tarafından kınanmak suretiyle cerh edilmişlerdir, her ne kadar başkaları onları adil tanısalar da...

    d) Şia olma veya âdeta suçmuşçasına Şiilikle suçlanmanın râvi için “güvenilir değildir, zayıftır” hükmüne varmada yeterli bulan İbn-i Haldun mantığına göre Ehl-i Sünnet’in sıhahındaki onlarca ricali ve bu cümleden olmak üzere Sahih-i Buhari ’yle Sahih-i Müslim ’deki onca râvi ve ricali zayıf ve “güvenilmez” saymak gerekecektir. Nitekim Allame Şerefuddin “ el-Müracaat ” adlı tanınmış eserinde Sahih-i Müslim ile Buhari ’deki ricallerden yüzünün Şii olduğu iddia edilen kimselerden olduğunu yazar. Bu durumda bunlar ve diğer Ehl-i Sünnet sahihlerindeki yüzlerce hadis ve rivayetin zayıf olduğunu söylemek gerekecektir ki; rical ulemasınca hafıza zayıflığı veya unutkanlık gibi nedenlerle “zayıf” olarak tespit edilmiş bulunan zevat da buna eklenecek olursa Sahih-i Müslim , Buhari ve diğer Ehl-i Sünnet sahihlerinde, sahih bir hadis ve rivayet bulabilmek mümkün olmayacaktır artık.

    İbn-i Haldun ve onun görüşlerine uyanlar, böyle bir neticeyi kabullenmeye hazır mıdır gerçekten?! Bu durumda, söz konusu sahihlerdeki onca hadis ve rivayetler arasında kaç tane “Sahih” hadis gösterebileceklerdir acaba?!

    e) Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm ’la ilgili hadisler mütevatir ölçülerinin de fevkindedir. Kaldı ki mütavatir olayında ravinin senedi münakaşasına girmek anlamsızdır; doğrulanması veya reddi halinde, haberin sıhhat ve itibarını kesinlikle etkilememektedir. Çünkü daha önce de hatırlattığı­mız gibi, mütevatir hadiste ravilerin ve yolların çokluğu, mütevatir hadisin güvenilir ve sahih olduğuna delalet eder; ravilerin ferdî vasıf ve tutumları değil. öyleyse İbn-i Haldun’un başlattığı tartışmaların tamamı doğru olsa bile -ki, değildir- bu durum Mehdilik konusuyla ilgili hadislerin sıhhatini zerrece etkilemeyecektir.

    Buraya kadar açıklamalarımızdaki cevapları Ehl-i Sünnet kaynaklarındaki usul ve hadisleri esas alarak aktardık. Şia hadislerine gelince; Hz. İmam Mehdi aleyhi’s-selâm konusunda Şiâ kaynaklarında kayıtlı bulunan hadis ve haberler çokluk ve sıhhat açısından; bu tür tartışma ve açıklamalara lüzum dahi bırakmayacak bir durumdadır; daha sonraki bahislerimizde bu mevzu daha açık bir şekilde anlaşılacaktır zaten.

    Beşerî Tekamül İlahi Hakimiyete Teslimiyetle Sonuçlanacaktır
    İnsanlık tarihi bütün iniş çıkışlarına rağmen insanoğlunun kemal ve tekamülüne şahittir; bilimsel, deneysel ve dînî boyutlarda bu kemal kolaylıkla müşahede edilmektedir.

    İlmî Boyutta İnsanın Tekamülü
    İnsanoğlu son dönemlerde pozitif bilim ve teknolojide şaşırtıcı ilerlemeler kaydetmiş; fen bilimleri insani bilimler ve hatta tabiat ötesi bilimlerde de belli bir yol katetmiştir. Bir -iki asır öncesine kadar imkansız gibi görülen ve “ham hayalden ibaret kurgular” olarak telakki edilen bu ilerleme ve gelişmeler bugün insanoğluna yepyeni bir medeniyet kazandırmıştır. Mesela insanoğlunun iletişim konusunda ulaştığı teknolojik seviye bütün insanlık için “cihanşümul bir dünya devleti” fikrini geliştirmiş ve bunun gerçekleşmesinin mümkün olduğunu gündeme getirmiştir. Bu merhale bile, ister istemez ve farkında olmaksızın “tek merkezden yönetilen ilahi bir devlet”e doğru önemli bir adımdır. Yeni teknolojik gelişmeler de giderek insanoğlunun hayatının yeni boyutlarında değişimler oluşturmaktadır ki bütün bunlar, insanın kainatın hilkatiyle daha yakından tanışmasını ve Allah Tealâ’nın âfak ve enfus la -insanı iç ve dış dünyasıyla- ilgili ayetlerini gereğince kavramasını sağlayacak ve neticede insanoğlu yüce Rabbine daha bir yaklaşma imkanı bularak O’nun çizgisinde yaşayabilme şansını yakalayacaktır: “...Biz, ayetlerimizi hem âfakta, hem kendi nefislerinde onlara göstereceğiz...” [23]

    İnsanlığın Topluca Edindiği Tecrübe
    İnsanoğlunun edindiği tecrübelerin bazısı bir ülke veya sadece bir bölgenin tecrübesiyle sınırlı olmaktadır, bu tür tecrübeler bütün insan-oğluna mal olmamakta, bütün insanlığın hafızasına geçmemektedir. Buna karşılık; kimi tecrübeler de vardır ki şu veya bu şekilde bütün in­sanlar onu yaşamakta ve edinmektedirler; olumlu olup beğenilmesi halinde herkesçe istenmekte, olumsuz olması halindeyse bütün dünya bunun acısını yaşamakta ve ondan yaka silkmektedir. Yerküre insanlarının tamamının hafızasına yerleşmiş ve “herkesin edinmiş” olduğu bu “Topluca edinilmiş tecrübeler”in biri de acı “komünizm” ve “sosyalizm” tecrübesidir. Bu acı tecrübe, akidevî ve kültürel açıdan dine; ekonomik açıdan da özel mülkiyete karşı olan bir ideoloji ve devlet düzeninin uzun vadede başarılı olmayacağını, insanoğluna saadet ve huzur getirmeyeceğini bütün dünya insanlarına göstermiş oldu. Gerçi insanoğlu Allah’a iman edip O’nun peygamberlerinin kılavuzluğunda yürümüş olsaydı bu acı tecrübeyi yaşayamayacaktı elbet; ama ne yazık ki söz konusu inanç ve teslimiyeti göstermemiş ve bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak da mecburen bu acı tecrübeyi tatmıştır. Şüphesiz, bu “toplu tecrübe” den sonra insanoğlu alacağı ibreti artık almış olup “sosyalizm belası”nı bir daha denemeye kalkışmayacaktır artık. Böylece, insanoğlu “Allah ve Resullerinin söz ve yolunun ne derece doğru ve haklı olduğu bir kez daha anlaşılmış ve “din ve dinin önerdiği devlet sistemiyle insan arasındaki mesafe” bu acı tecrübeden sonra biraz daha azalmıştır. Bu arada edinilen tecrübelerin başarılı veya başarısız olmasının mutlaka bir sebepten kaynaklandığı ve asla “tesadüfi” olmadığı da bilinmelidir. Söz konusu sebep ise, insanoğlunun vücuduna ve ruhuna hakim olan yapı ve kurallara -fıtrata- uygun veya buna aykırı davranmasından başka bir şey olmamıştır. İnsanoğlunun ilahi emir ve kuralları dikkate almadan sırf kendi düşüncesine dayanarak koyduğu kanun ve uyguladığı projeler, kendi yapı ve fıtratına egemen olan ilahi sistemden bîhaber ve kopuk olduğundan, genellikle büyük hatalar ve önemli olumsuz neticeleri de beraberinde taşımaktadır. Bunların bir kısmı uzun vadede bilfiil ortaya çıkmakta ve insanoğlu yaptığının neticesini fiilen de görebilmektedir. İnsanoğlu olumsuz tecrübe ve edinimlerini tekrarlamamak ve tedricen bunlardan uzaklaşmak zorundadır. Yanlışlardan geri atılan her adım, insanoğlunun isteklerinin dengelendiği din terazisinde ki dengeye yaklaştıran bir adımdır aslında. Diğer taraftan bizler, inanan insanlar olarak Allah’ın emirlerinin insan fıtratıyla uyumlu ve insan için uyulması elzem olduğunu bilmekteyiz. İnsanoğlu kendi saadet ve huzuru için olsun; bu tarihi hakikati tedricen kabullenmek zorundadır. Nitekim bu “süreç” bütün yeryüzünde Allah’ın kanunlarına dayalı bir egemenliğin tedricen oluşmakta oluğunu göstermektedir.

    Meselenin daha iyi anlaşılması için insanlığın dinî ve fikri yönde ki gerçek tekamülü ele alınıp detaylıca incelenebilir ama kısaca şunu ifade etmek gerekir ki her geçen gün insanlık tecrübesi biraz daha artmaktadır; bu nedenledir ki insanoğlunun, Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm eliyle kurulacak ilahî devlet nizamını kabul edebilme yeteneği, her geçen gün biraz daha artmaktadır. Gerçekte beşerin tekamül yönündeki seyri ve hareketinin bir ciheti de böylesi bir hükümetin tahakkuku için zemin hazırlamaktadır.

    Ehl-i Sünnet Ulemasından Hiç Kimse Mehdilik İnancını İnkâra Kalkışmamıştır
    Buraya kadarki bahislerimizde İslam alimlerinin ister kaynak , ister özel kitaplarda olsun, Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm , inancını vurguladıklarını, sahih ve mütevatir hadis ve haberlerle bu İslamî inancı daima destekle-diklerini belirttik. İslam ulemasının bu inancı kabulü ve bilfiil onayladığı hususu da, vurgulanması gereken bir diğer noktadır İslam tarihi boyunca Mehdilik iddiasına girişen sahte Mehdilere karşı İslam ulemasının takındığı tavır ve gösterdiği tepkinin niteliği bunu göstermektedir. İslam uleması bu gibi durumlarda Mehdilik inancını asla reddetmemiş, sadece bu iddiaya kalkışan şahısların, Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm hakkında ki hadislerde belirtilen özellik ve alametleri taşımadığını söylemişlerdir. Mehdilik olayının İslam inançlarıyla hiçbir alâkası olmasa ve ilgili mevcut hadislerin bizzat Hz. Resulullah sallâ’llâhu aleyhi ve alih ’ten sadır olduğu kesin belgelerle bilinmeseydi, söz konusu ulema elbette ki meseleyi halka açıp söyler; sadece o yalancı şahısları değil, meselenin aslını da bütünüyle reddediverirlerdi. Halbuki ulema bunu yapmamıştır. Şimdi bu hadiselerden bir kaçına bakalım:

    Ebu’l Ferec şöyle yazar: Muhammed b. Abdullah b. Hasan kıyam ettiğinde, Medine’nin fakihlerinden olan Muhammed b. İclan da onunla birlikte kıyam etti. Muhammed b. Abdullah öldürülünce Medine valisi Cafer b. Süleyman Muhammed b. İclan’ı çağırtarak” o yalancıya niçin katıldın?” diye elinin kesilmesini emretti. Bu sırada o mecliste bulunan Medine’nin fakih ve ricali şefaatte bulunup; arabuluculuk yaparak “ey emîr; Muhammed b. İclan Medine’nin tanınmış âbid ve fakihlerinden-dir, onu affediniz, Muhammed b. Abdullah’ı; geleceği ve zuhuru rivayetlerde vaat edilmiş olan gerçek Mehdi sanma yanlışlığına düşmüştür!” [24]

    Yine, Muttaki-i Hindî diye meşhur olan Alaaddin b. Hüsameddin “ el-Burhan fi Alamat-i Mehdiy-i Ahir-uz Zaman ” adlı kitabında dört Ehl-i Sünnet mezhebinin alimlerinin “Mehdilik inancının farz oluşu” hakkındaki fetvalarını ve Hint bölgesinde Mehdilik iddiasında bulunan bir kişinin bu iddiasının batıl olduğunu naklederek bu kitabın on üçüncü bölümünde “Mekke-i Mükerreme’de bulunan Arap ulemasının son zamanda çıkması vaat edilen Hz. Mehdi hakkındaki fetvaları” başlığı altında şöyle demiştir: Bu Mekke alimlerine yöneltilen soru ve cevabın metnidir:

    SORU:

    Allah’ım, bize hakkı göster ve ona uymaya bizi muvaffak kıl ve Batılı göster ve ondan uzak durmayı bize nasib eyle.

    Din önderleri ve Müslümanların yol göstericileri olan değerli alimlerimiz (Allah onları te’yid etsin) acem memleketlerinden birinde 910 yılında ölen Hint asıllı Feruh isimli bir şahsın son zamanda çıkması vaat edilen Mehdi olduğuna ve bu Mehdi’yi inkar edenin kafir olduğuna inanan bir grup hakkında görüşünüz nedir?

    Sonra sizce vaat edilen Mehdi’yi inkâr edenin hükmü nedir? Bize bu hususta fetva verin (Allah sizden razı olsun).”

    Bu soru Hicri 952 yılında sorulmuştur; Muttaki Hindi bu soruya cevap veren dört mezhebin fakihlerinin fetvalarını şu şekilde kaydetmiştir:

    1- İbn-i Hacer el-Heysemi eş-Şafii’nin fetvası.

    2- Şeyh Ahmet Ebi Surur b. es-Seba el-Hanefi’nin fetvası.

    3- Şeyh Muhammed b. Muhammed el- Hattabî el-Maliki’nin fetvası.

    4- Şeyh Yahya b. Muhammed el-Hanbelî’nin fetvası.

    CEVAP:

    Bu dört cevap fetvanın içerikleri ise kısaca şöyledir:

    Şafii fakihi: Mehdi ile ilgili hadislerin tevatür derecesine ulaştığını açıkça bildirmiş ve onun kıyamıyla ilgili mütevatir nişaneleri zikrederek bu hususta olduğu “ el-Kavl-ul Muhtasar fi Alamet-il Mehdi el-Muntazar ” adlı kitabına işaretle şöyle demiştir: Eğer bu grubun Mehdi’nin zuhurunu inkâr etmesi temelden sünneti inkâr etmek anlamına gelirse onlar kafirdirler ve onlarla savaşmak farzdır. Ama bu grup sünnete değil de sadece İslam İmamlarına karşı bir inat için bunu yapıyorsa onlara bu akideyi iyice anlatmayı gerektirir sonra da yönetici, onların işlediği bu büyük suça ve bozuk akideye karşı hapis, dövme gibi uygun gördüğü bir cezayı vermesi gerekir...

    Hanefi fakihi: Söz konusu grup tarafından ortaya atılan iddianın batıl olduğuna fetva vererek şöyle demiştir: o gruptakiler sahih naslarda ve sarih sünnette ve ravilerinin çok olduğu için tevatür haddine ulaşan hadislerde yer alan bir şeye inanç yönünden muhalefet ettikleri için, şiddetle yok edilmeleri gerekir. Çünkü mütevatir ve müstefiz hadisler gereğince Hz. Mehdi son zamanda efendimiz İsa aleyhi’s-selâm ile kıyam edecektir.

    Maliki fakihi de bu grubun iddiasının batıl olduğuna fetva verip şöyle demiştir: Söz konusu grubun, ölen bir şahsın son zamanda zuhur etmesi vaat edilen Mehdi olduğuna inanmaları batıldır. Çünkü bu inanç, Mehdi’nin vasıflarını ve zuhur alametlerini sahih bir şekilde açıklayan hadislerle çelişmektedir.

    Hanbeli fakihleri ise şöyle demişlerdir: Bu gurubun inancı, ahir zamandaki Mehdi, onun zuhurunun nasıl başlayacağı, kendi vasıfları ve zamanında vuku bulacak olaylar hakkındaki sahih hadislerle çeliştiği için bozuktur ve bunda da hiç bir şüphe yoktur...

    Görüldüğü gibi ulema, bu tür sahte Mehdileri reddederken Mehdilik inancını asla reddetmemiş, bilakis, bu inanca temelde katıldıklarını vurgulamış ve söz konusu sahtekârların bu girişiminin içyüzünü ispatlamak için de Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm hakkındaki hadislerden faydalanmışlardır.

    Kısacası İslam tarihi boyunca bir tek Müslüman alim Mehdilik inancını inkara kalkışmamış, hatta İbn-i Haldun’un sözlerinde de Mehdilik inancının temelini reddeden bir söz yer almamıştır. Olsa olsa Mehdilik konusunda şüpheye düşmüştür. Yani İbn-i Haldun’un Yaşadığı dönem olan hicri 8. yy’a kadar hiçbir İslam alimi Mehdilik inancını inkar etmemiş, bu hususta şüpheye dahi rastlanmamıştır. İbn-i Haldun’dan sonra da İslam uleması yazdıkları çeşitli kitaplarla bu inancın doğruluğunu savunarak İbn-i Haldun’u reddetmiş ve “Mehdilik”in tamamen İslâmi bir akide olduğunu vurgulamışlardır.

    Buraya kadarki bahsimiz şu şekilde özetlenebilir
    1- Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm ’ın zuhuru gaybî meselelerden biri olup bizzat Hz. Resulullah sallâ’llâhu aleyhi ve alih tarafından defalarca sahabeye beyan edilmiştir.

    2- Şia ve Sünni kaynaklarında onlarca sahabe bu hadisleri Hz. Resulullah sallâ’llâhu aleyhi ve alih ’ten rivayet etmişlerdir.

    3- Hz. Emir’el Mü’minin İmam Ali aleyhi’s-selâm , İmam Hasan aleyhi’s-selâm , İmam Hüseyin aleyhi’s-selâm ve diğer Ehl-i Beyt İmamlarının ashabı, bu İmamlardan Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm hakkında onlarca hadis aktarmışlardır.

    4- Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm ’la ilgili hadislerin çokluğu ve ehemmiyetinden dolayı Sünni ve Şiâ uleması, bu hadisleri içeren muteber kaynakların yanı sıra sırf bu hadisler hakkında da ayrıca birçok eser yazmışlardır.

    5- Şia ve Sünni ulemasınca da önemle vurgulandığı üzere Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm hakkındaki hadisler mütevatir olup, akidevî usulün ispatı için muteber ve hüccet durumundadırlar.

    6- Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm ’la ilgili hadislerin tamamı; İslam’ın bütün dünyaya egemen olup diğer bütün dinlere de galebe çalacağı yolundaki Kur’an ayetleriyle mutabık ve uyumludur.

    7- Meseleye mantıkî açıdan bakılacak olursa insanoğlunun ilmî, teknolojik ve dini sahalarda kaydettiği tedricî gelişme ve edinilen toplumsal tecrübelere dayanarak günün birinde Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm tarafından kurulacak olan dünya adalet devletinin lüzum ve hakkaniyetine inanacağı ve bunun can-ı gönülden kabule hazır olacağı görülür.

    8- İslam tarihi boyunca Mehdiliği kökten inkar eden bir tek tanınmış alim mevcut değildir.

    İmam Mehdi Hakkında Günümüzdeki Şüphelerin Kaynağı
    İslam ulemasının Mehdilik konusundaki görüşleri gayet sahih ve hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kadar net olduğu halde neden çağdaş bazı yazarların bu meseleyi inkara kalkıştığı sorusu gündeme gelmektedir. Sahi; Kur’an ve ilgili hadisler apaçık ortada dururken ve bunlarda hiçbir ekleme veya azaltma yapılmamışken konu neden saptırılmakta ve bu tür inkârların ardında ne gibi faktörler yatmaktadır?

    Bu soruya özetle verilecek cevap şudur: Söz konusu inkarcılar Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm ’ı inkâr ederken ne Kur’an’a, ne de sünnete dayan-maktadırlar. İnceleme ve konuşmalarında da İslami yöntemlere baş-vurmamaktadırlar; mesela, konuyla ilgili ayet, ve hadislerin niteliği ve anlamları üzerinde ilmî bir inceleme de yapmamaktadırlar. Eğer Kur’an ve sünneti esas alıp İslami yöntemlerle meselelere yaklaşacak olsalar, hiç şüphesiz onlar da, asırlardır İslam ulemasının ulaştığı neticeye ulaşacak ve Mehdilik hakikatini kabul etmekten başka çareleri kalmayacaktı.

    İslam’da Mehdi İnancını İnkâra Neden Olan Faktörler
    Mehdiliği inkar olayı, Kur’an ve sünnette bulunmayan, kökü uzak tarihlere kadar varmayan, yeni bir dinî ve kültürel karşı çıkıştır. Bu yeni olumsuzluğun köklerini, dünyadaki kültürel ve siyasi kutuplaşmaların etkilediği, İslam dünyasındaki benzeri etkileşme sahalarında aramak gerekir. Bilindiği üzere, dünyadaki kültürel gelişmeler ve son dönemlerdeki mevcut siyasi bloklaşma ve kutuplaşmalar çeşitli etkenlerden kaynaklandığı gibi bunların İslam dünyasındaki yankı ve izleri de ayrıca ele alınması gereken önemli konulardan biridir. Bu özet bahiste böylesine geniş bir mevzuu ayrıca ele almak mümkün olmadığından biz burada sadece “dünyadaki siyasi ve kültürel kutupların bu kutuplaşmalarının İslam dünyası üzerindeki bilhassa olumsuz iz ve yankıları” çerçevesinde kısaca birkaç noktayı vurgulamakla yetineceğiz. Bundan dolayı son dönemlerde ortaya çıkan “Mehdiliği inkar” olayı üç önemli etkene dayanmaktadır:

    Oryantalistleri ve Batılı Yazarları Taklit
    Mehdilik inancını inkar etme veya bu hususta şüphe uyandırmaya yönelik çabaların ardında yatan en önemli faktör, şüphesiz, oryantalistlerle Batılı yazarların öne sürdüğü görüşlerin kimi Müslümanlar tarafından, dikkatle incelenmeden kabul görmesidir. Meselenin daha kolay anlaşılması için Batılı oryantalistlerin İslam’a ve İslam’ın Mehdilik inancına nasıl baktıklarını incelemek yeterli olacak ve o zaman kimi Müslüman aydınların onlardan nasıl etkilenmiş olduğu ortaya çıkacaktır.

    Oryantalistlerin İslam’a Bakışı
    Son birkaç yüzyılda Batılı oryantalistler sömürü ekseninde belli bazı İslami meselelerle özellikle ilgilenir oldular; oryantalistlerin bu özel konularda öne sürdükleri tez ve görüşler dikkatle incelenecek olursa bu görüşlerin genellikle gerçeğe dayanmadığı ve dünya sömürü sisteminin, uzun vadeye yönelik çıkarları doğrultusunda art niyetli olarak bazı gayeleri hedeflediği görülür. Söz konusu oryantalistlerin kimi de bu hususta görüş belirtirken ya Hıristiyanlık ve Yahudiliğin etkisiyle ya da meselelere salt maddi ve beşeri pencerelerden baktıklarından mevzuda sapmalara neden olmuş ve birtakım İslâmi hakikatleri tahrif etmişlerdir.

    Dr. Cevad Ali “ Tarih-ul Arab fil İslam ” eserinde c. 1, s. 9-11’de bu konuda şöyle diyor:

    “Hıristiyan oryantalistlerden bir çoğu kilisenin din adamlarıdırlar veya batı ilahiyat fakültelerinde yetişmiş kimselerdirler. Bunlar İslam’daki hassas konuları ele aldıklarında bunların Hıristiyanlıktan alındığını ispatlamaya çalışırlar.

    Yahudi oryantalistler ise, İslam’da olan her şeyin Yahudilikten alındığını ısrarla ileri sürerler. Her iki grup da, bu hususta kendi eğilimleri doğrultusunda şartlı yargılarla hareket etmekteler.”

    Sonradan Müslüman olan Fransalı Oryantalist İtin Dine de şöyle diyor:

    “Oryantalistlerin kendi eğilim ve hislerinden kurtulmaları imkansız olmasa da çok zor bir şeydir. Bu yüzden onlar peygamber ve sahabenin hayatını gerçek biçimi tamamen kaybolacak şekilde tahrif etmişlerdir. Onlar bilimsel araştırma ve eleştiri metoduna bağlı olduklarını iddia etmekle birlikte, onların Muhammed hakkında yazdıkları kitaplarını okuyan birisi Muhammed’in Almanca veya İtalyanca konuştuğunu zanneder. Böylece oryantalist yazarın bağlı olduğu dil ve bölgeye göre Muhammed’in de şekli değişime uğramaktadır.

    Biz İslam tarihiyle ilgili bu yazılarda gerçek peşinde olsak gerçekten bir iz bulmamız mümkün olmayacaktır.

    Oryantalistler kendi hayallerinin ürünü olan portreler çiziyorlar. Onların sunduğu şahsiyetler gerçeği bir yana, hatta Volter Sokot ve Elkendord Domes’in efsanevi yazılarındaki hayali şahsiyetlerde de benzerine rastlanamaz.” [25]

    Esasen söz konusu kesimden bundan başkasını beklemek safca olur. Zira kendisi Yahudi veya Hıristiyan olan, ya da ateist ideolojiye sahip bir oryantalist zaten İslam’ı da, İslam Peygamberini de inkar ediyor demektir; böyle biri herhangi bir araştırma yaptığında elbette ki Kur’an ve sünneti esas almayacak, vahye dayalı İslam senetlerini ölçü kabul etmeyecektir.

    Böyle bir araştırmacının herhangi bir yorum mecburiyetinde kalması halinde meseleye Hıristiyanlık, Yahudilik veya ateizm gibi pencerelerden yaklaşacağı ve mesela İslam dinini yorumlarken, bu dinin doğal faktörlerden kaynaklandığını ve değerlerini de Hıristiyanlık, Yahudilik veya bir başka dinden aldığını ya da tamamen Peygamberin kendi beşerî zekasının ürünü olduğunu söyleyeceği apaçık ortadadır.

    Oryantalistlerin bütün inceleme, beyan ve eserlerine hakim olan atmosfer budur. Aşağıda eserlerinden birkaç örnek aktaracağımız söz konusu bu insanların çalışma ve düşüncelerinin ürününü “İslam’ın asalet ve soyluluğunu inkar etme, Kur’an ve sünnetin vahye dayalı hakikatlerini zedelemeye çalışma veya hiç olmazsa bu hakikatler çevresinde şüpheler uyandırma” şeklinde özetlemek mümkündür.

    Başka bir deyişle oryantalistler ilginç bir ittifakla hep benzeri şeyleri yazıp yaymış ve İslam’ın başka dinlerden kaynaklandığını, Kur’an-ı Kerim’in - neuzubillah - Allah tarafından vahiy edilmediğini, Hz. Muhammed sallâ’llâhu aleyhi ve alih ’in tarafından Yahudilikten iktibas edilerek bunlarda birtakım değişiklikler yaparak Kur’an’ı oluşturduğunu ve bugün hadis olarak rivayet edilen şeylerin onun sözleri değil, halkın kendi sözleri olduğunu, o söylemişse bile vahiyle değil, Yahudiler, Hıristiyanlar veya diğer kavimlerden iktibas ettiğini söylemek istemişlerdir.

    Bu arada, söz konusu oryantalistlerin böyle incelemelerde ilk adımda açıkça İslam ve İslam Peygamberini inkar, Kur’an’ın vahye dayalı oluşunu açıkça reddetme gibi bir yol izlemediklerini de hemen belirtelim.

    Her ne kadar bunu yapan bazı oryantalistler olmuşsa da, genel geçer yöntemleri çok daha farklı olmuştur. Aksi takdirde garazkar olduklarını herkes kolayca anlayacak, Müslüman ve Müslüman olmayan herkes, onların eserleri ve görüşlerinde öne süren bilimsellik ve araştırmacılığın sadece aldatıcı bir kılıf olduğunu çabucak fark edecek ve oryantalizm bütün itibarını bir çırpıda yitirmiş olacaktı.

    Bu yüzden oryantalistler daha çok İslam’ı ve Kur’an’ı inkâr ve İslami hakikatleri tahrif hususunda dolaylı yöntemlere başvurmuşlar; kimi zaman ilmî araştırmalar kılıfında, kimi zaman Hz. peygamber sallâ’llâhu aleyhi ve alih ’i güya övüyormuş ve onun şahsî zekasına çok hayranlık duyuyormuş gibi görünerek kurnazca metotlarla yazdıkları sözde “ilmî tetkikleri” nde, okuyucuyu şartlandırma ve kendi düşünce ve emellerini ona empoze etme yoluna gitmişlerdir.

    Böylece okuyucunun; bilhassa Müslüman okuyucunun; ürkütülmeden yazarla paralel düşünüp onunla birlikte adım atması ve yazarın bu güya “bilimsel”(!) ve “tarafsız”(!) incelemeleri neticesinde edindiği tespitlere, okuyucunun farkında dahi olmadan katılması sağlanmak istenmiştir. Şimdi oryantalistlerin bu yöntemlerinden birkaç örnek aktarıyor; detaylı incelemeler ve son kararı okuyucunun kendisine bırakıyoruz:

    Oryantalistlerin İslam Konusundaki Görüşlerine Birkaç Örnek
    Oryantalistlere Göre Hz. Resulullah (s.a.a)’in Söz ve Haberleri, Onun Kendi Zeka ve Hayal Gücünün Ürünüdür!
    Mc. Donald şöyle der: Muhammed Mekke’deki Yahudilere yaslanmıştır. Ama onlar çok geçmeden ona düşmanlık beslemeye başlayınca başka yardımcılar bulmaya çalışmaktan başka bir çaresi kalmamıştır. Böylece keskin zekası onu Arapların babası olarak İbrahim’e yeni bir yön vermeye sevk etmiş ve bu yolla da kendisini kendi döneminin Yahudiliğinden kurtarıp İbrahim’in Yahudiliğine bağlamayı başarmıştır. [26] Horovitz, Tevrat kelimesinin açıklamasında şöyle diyor: “Kur’an’da bu gibi açık işaretlerin yanı sıra aldığı kaynağı demeden, Tevrat’tan aldığı ve bir çok yerde tekrarladığı hüküm ve kıssalar mevcuttur.” [27]

    Peygamber, gökten gelen elçinin peygamberlerle konuştuğu kıssasını kendisi uydurmuş ve sonra da kendi risalet ve vahyini ondan aldığına inanmıştır. Cebrail diye birisini bir vasıta olmadan tanıması mümkün olmadığı için belki de bu sözü bazı filozof ve din araştırmacılarından veya hanif dini üzere olanlardan duymuştur. Ve onlara da bu mesele saptırılarak ulaşmıştır. [28]

    A.J Wensink, ise şöyle diyor: “Salat (namaz) kelimesinin Kur’an’dan önceki, edebî eserlerde ismi geçmediğine göre, belki de diğer simgeler gibi Arap ülkelerinde yaşayan Yahudi ve Hıristiyanlardan almıştır.” [29] Diğer bir yerde de şöyle diyor: Goldziher, beş vakitlik namaz hususunda Hutsma’yı reddederken beş vakitlik namazların belirlenişin Farslara ait izlerin bulunduğuna inanıyor. [30]

    Mc. Donald Allah maddesiyle ilgili olarak şöyle diyor: Allah’ın isimlerinden biri de “es-selam”dır. Bu sıfat sadece Haşr suresinde yer almış bulunmaktadır... Bu sıfat Hıristiyanların ibadetlerinde okunan ibarelerden Muhammed’in hafızasında kalan bir kelime olabilir. [31]

    Yine şöyle diyor: Açıktır ki, yaratıcının sıfatlarını Muhammed İbranice’den almış ve özel anlamını kastetmeden işletmiştir. [32] Aynı zat “ba’l” maddesiyle ilgili olarak da aynı iddiayı tekrarlamış ve bu kelimenin Tevrat’tan alındığını, sonra da ona başka bir anlam verilmeğe çalışıldığını söylemiştir. [33]

    Oryantalistlerin Hataları Bir Konuyla Sınırlı Değil, Usul ve Prensip Hatasıdır
    Oryantalistlerin hatası, herhangi bir araştırmacının (oryantalistlere de araştırmacı diyebilmek mümkünse tabi!) pekala yapabileceği bir inceleme veya bulgu hatası değildir; onlarınki tamamen usul ve prensiplerden doğan temel inançlardan kaynaklanan batıllardır. Yahudi, Hıristiyan veya maddeci olan her araştırmacı için kaçınılmaz yanlışlardır bunlar. Konunun dışına taşmamak için daha önce aktardığımız örnekler bu kasıtlı insanların yüzlerce hata ve garazlarından sadece birkaçını göstermektedir. Şarkiyatçılar İslam’la ilgili inceleme ve beyanlarında daima önyargılı olmuşlar, bütün görüş ve beyanlarını “Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve alih ’in, haşa peygamber olmadığı, dolaysıyla Kur’an ve sünnetin de vahye dayalı olmadığı” şeklindeki inkarcı ve müşrik bir inanç sistemi üzerine bina etmişlerdir. Böyle bir batıl önyargıyla hareket ettikleri, böyle bir zemine ayak bastıkları için elde ettikleri sonuç da doğru değildir ve bu yanlış yöntemle mesela Kur’an’la sünnette geçen ve Hıristiyanlık, Yahudilik veya diğer din ve görüşlerle benzeşen bir nokta bulduklarında bunu, “demek ki İslam, falan dinden alıntı yapmış” şeklinde değerlendirmelerde bulunmuş, hiçbir benzeşme görmedikleri hususları da “ilahi vahye dayanmayan ve tamamen doğal şartlardan kaynaklanan veya Hz. Peygamber sallâ’llâhu aleyhi ve alih ’in ya da Müslümanların hayat şartlarında şeklini bulmuş kurallar” şeklinde yorumlamışlardır!

    Oryantalistler Karşısında Müslümanların Vazifesi
    Oryantalistlerde bu tür ifade ve beyanlara sıkça rastlamak mümkündür; Kur’an, vahiy ve sünneti beşeri fikirlermişçesine takdim eden bu tür oryantalist vecizelerinin tamamına değinebilmek için ciltler dolusu kitaplar yazmak gerekir aslında. Bu örneklerle şunu açıklamak istedik: Oryantalistlerin bu tür tespitleri genellikle bir inceleme hatası değil, kimi zaman önceden hesaplanmış tavırlar, kimi zaman da araştırma yöntem ve prensiplerinin doğru olmayışından kaynaklanmaktadır ki Yahudi veya Hıristiyan bir oryantalistin elinde ister istemez böylesi sonuçlar doğmaktadır. İşte bu noktada Müslüman araştırmacılar İslam’ın vazgeçilmez hakikatlerini savunmak için kaleme sarılmalı bunun dînî ve ilmî vazife olduğu bilincini taşımalıdırlar. O zaman oryantalistlerin yöntem veya prensip hatalarını kolaylıkla tespit ederek İslam’ın hakkaniyetini herkese ispatlama imkanı doğar. Oysa iş tam tersine olmuş ve bazı Müslüman yazarlarla aydınlar, oryantalistlerin İslam’a yönelik bu aşikar saldırılarına karşı koyacakları yerde onları “samimi araştırmacılar ve tarafsız bilim adamları (!)” olarak kabul edip kendi eser ve konuşmalarında sürekli oryantalistlerden iktibaslarda bulunup görüşlerini belge kabul etmek suretiyle onların gündemde tutulmasına vesile olmuş ve bu şarkiyatçıların İslam düşmanı fikirlerinin Müslüman toplumlara sızmasında araç olmak gibi büyük bir hataya düşmüşlerdir. Bunun en bariz örneklerinden biri yüce İslam dininin Mehdilik inancıdır. Müslüman yazar ve aydınların bir kısmı bu hususta Yahudi ve Hıristiyan şarkiyatçıların görüşlerini olduğu gibi esas almış, kendi dinlerinin naslarına dayanacakları yerde, tutup oryantalistlerin kıstaslarına sarılmışlardır. Daha önceki bahsimizde bu kıstas ve maksatlı görüşlerden birkaç örnek vermiştik: şimdi kimi Müslüman yazarların Mehdilik konusundaki özel görüşlerini aktaracak ve bunların, söz konusu şarkiyatçıların görüşleriyle ne kadar benzerlik gösterdiğini ve onları nasıl yansıttıklarını, hatta bu Müslüman yazarların kendilerinden bir tek cümle dahi eklemeye ihtiyaç duymadıklarını hep birlikte göreceğiz:

    Oryantalistler ve Mehdilik Konusu
    Yahudi, Hıristiyan veya maddeci oryantalistlerin birtakım önyargı ve art niyetlerden hareketle yanlış neticelere ulaştıkları ve alabildiğine eleştirerek, her zaman yaptıkları gibi “Yahudilik, Hıristiyanlık veya benzeri başka batıl inançtan iktibas edildiğini veya maddi şartların doğurduğu kaçınılmaz neticeler” ya da “siyasi ve sosyal emellerin şekillendirdiği beşerî inanç ve zeka ürünleri” şeklinde tahrifatlarla tanıtmaya çalıştıkları nice islâmi meselelerden biri de Mehdilik konusudur.

    Mesela Mc Donald... şöyle der: “Emeviler döneminde İslam devletinin adalet ve beraberlik yetersizliği, son zamanda Mehdi’nin ortaya çıkacağı fikrinin oluşmasının sebeplerinden olacağı büyük bir ihtimaldir.”

    Goldziher de fikrini şöyle açıklar: “Aslında Yahudi ve Hıristiyan motiflerden doğup etkilenmiş olan Mehdilik düşüncesi, Zerdüştlüğün kalıplarından da etkilenip hayalci insanların hayal ürünleriyle de yoğrulunca ortaya bugünkü Mehdilik destanı çıkmış oldu! Sonra da Peygamber hadislerinden Mehdi’ye dair sözler bulunulmuş, ancak bu hadislere sahih hadis kitaplarında rastlamak mümkün değildir.” [34]

    Van Volter aynı doğrultuda hareket ederek şöyle der: Doğulular kehanet ve bilinmeyen gelecekten haber vermeğe ruhî yönden eğilimlidirler. Bu yüzden kurtarıcıya inanmak doğu tabiatına uygundur. Bu ise o yörelerde bulunan cehalet ve zulümden kaynaklanmaktadır. Bu yüzden bu tür inançlar eski doğu halkları arasında varola gelmiştir. Volter şöyle diyor. “Abbasi hükümdarlarının zulmü Emeviler dönemindeki zulümden az olmamıştır. Bu ise, halkı yeni Abbasi düzenin zulmünden kurtulmak için Mehdilik inancına sarılmaya sevk etmiştir.” Böylece oryantalistlerin Mehdilik konusuyla ilgili görüşlerinin şu şekilde özetleyebiliriz:

    1- Bazı oryantalistlere göre İslam’da Mehdilik inancı Yahudilik ve Hıristiyanlıktan alınma bir inançtır.

    2- Kimi oryantalistlere göre de Mehdilik inancı o çağlarda mevcut zulüm ve baskı ortamının şartlarından kaynaklanmış sosyal bir tepkimedir ve dînî hakikati yoktur.

    Daha önce de belirttiğimiz gibi, tarafsız araştırmacılar olduğu(!) zannedilen bu oryantalistler; kendi bâtıl dinleri ve hizmet ettikleri malum odaklardan aldıkları direktifler doğrultusunda İslam’ı ve Kur’an’ı zaten reddetmekte ve bunları Yahudilik, Hıristiyanlık veya insan zekasının ürünü olarak telakki ettiklerinden, bundan başka bir tavır sergilemeleri ve gerçeğe yakın olmaları da beklenemez elbet. Esasen söz konusu oryantalistlerin Mehdilik konusunda bundan farklı bir tutum sergilemeleri şaşırtıcı olur.

    Batılı Oryantalistlerin Doğulu Taklitçileri
    Söz konusu oryantalistlerin doğulu taklitçileri de Mehdilik konusunda onların fikirlerine destek verip onların bâtıl bulgu ve verilerini savunmaktan başka bir şey yapmamışlardır. Aradaki tek fark, oryantalistlerin aksine, söz konusu taklitçilerin kendilerine Müslüman bir araştırmacı görünümü vermeleri ve İslamî meseleleri “Müslüman bir aydın ve yazar” unvanıyla tahrif etmiş olmalarıdır! Mesela Ahmet Emin şu iddiada bulunur:

    “Şia’yı Mehdilik fikrini çıkarmaya ve ona sarılmaya sevk eden şey, Ali’nin öldürülmesi, Muaviye’nin başa geçmesi, Hasan’ın ona biat etmesi, sonra Hüseyin’in şehit düşmesi, Emevilerin aleyhine yapılan hareketlerin yenilgiyle sonuçlanması ve onların iktidarı ellerinde bulundurmaları gibi vakıalar neticesinde oluşan Şia’nın durumu olmuştur.”

    Yine onun öğrencisi olan Sa’d Muhammed Hasan da, Mehdilik inancını kimi zaman Yahudilik ve Hıristiyanlığa bağlamaya çalışmakta, kimi zaman da zulüm şartlarının doğurduğu zihnî bir hayal ürünü olarak değerlendirme yoluna gitmektedir.

    Türkiyeli yazarlardan Ethem Ruhi Fığlalı da Margolouth’un görüşlerini aynen iktibas etmiş ve ondan etkilenerek şöyle demiştir:

    “Hz. Hüseyin aleyhi’s-selâm ’ın Kerbelâ’da Hicri 61. (M. 680) yılında Emevilerce şehit edilmesi, Müslümanları hakikaten çok sarsmış ve bir “kurtarıcıya ihtiyaç, acil hale gelmişti.” [35]

    Ve bir başka yerde de şöyle diyor: “Mutlak müstebit idarecilerin hükmü altında ezilen kitleler, kendilerini karanlıklardan aydınlığa çıkaracak bir kurtarıcıyı, yani “Mehdi”yi daima beklemişlerdir. [36]

    İşin ilginç ve üzücü tarafı sayın Fığlalı’nın bu görüşlerine Kur’an ve sünnette delil bulamadığından bir oryantalisti nass kabul etmesi ve bu satırlara belge olarak aktardığı dipnotta “W. Madelung”ın fikirlerini ölçü ve dayanak almış olmasıdır!

    Görüldüğü gibi bu aydınların Mehdilik konusundaki tutumları Yahudi ve Hıristiyan oryantalistlerin tavırlarıyla temelde aynı olup fazla bir farklılık arzetmemekte ve ana fikri diğerlerinden almış bulunmaktalar. Halbuki Mehdilik hakikatinin inkarı, ve bunu Yahudilik veya Hıristiyanlıkla açıklama, ya da zalim ve zorba egemenlerin doğurduğu şartların sosyal bir tepkisi şeklinde değerlendirme hatasına İslam tarihinde rastlamak mümkün değildir; bilakis; İslam’ın temel inançlarından olan Mehdilik hakikatinin inkarı Yahudilik ve Hıristiyanlıktan iktibas edilmiş bir tahrif ve saptırmaca olup; Mehdiliği inkara kalkışan İslam camiasındaki yazarların tamamı, bu fikirleri ya Hıristiyan yada Yahudi yazarlardan almışlardır.

    Bu alanda Said Eyyub da diyor ki: “Aldatıcılar aleminde bilginlik ve dürüstlük maskesi altında kültürümüzü tamamen çürütmek isteyen niceleri vardır. Batılı Goldziher ve Volter gibi bazıları Mehdilik fikrini reddettikleri için, burada da bir takım aydınlar onlara uymuşlardır. Bunun nedeni ise bunların hep Batıdan ne gelirse ona hay