• Desem ki vakitlerden bir Nisan akşamıdır,
    Rüzgârların en ferahlatıcısı senden esiyor,
    Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini,
    Ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim,
    Senden kopardım çiçeklerin en solmazını,
    Toprakların en bereketlisini sende sürdüm,
    Sende tattım yemişlerin cümlesini.

    Desem ki sen benim için,
    Hava kadar lâzım,
    Ekmek kadar mübarek,
    Su gibi aziz bir şeysin;
    Nimettensin, nimettensin!
    Desem ki...
    İnan bana sevgilim inan,
    Evimde şenliksin, bahçemde bahar;
    Ve soframda en eski şarap.
    Ben sende yaşıyorum,
    Sen bende hüküm sürmektesin.
    Bırak ben söyleyeyim güzelliğini,
    Rüzgârlarla, nehirlerle, kuşlarla beraber.
    Günlerden sonra bir gün,
    Şayet sesimi farkedemezsen,
    Rüzgârların, nehirlerin, kuşların sesinden,
    Bil ki ölmüşüm.
    Fakat yine üzülme, müsterih ol;
    Kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini,
    Ve neden sonra
    Tekrar duyduğun gün sesimi gökkubbede,
    Hatırla ki mahşer günüdür
    Ortalığa düşmüşüm seni arıyorum.
    Cahit Sıtkı Tarancı
    Sayfa 170 - Can Yayınları
  • Desem ki sen benim için,
    Hava kadar lazım,
    Ekmek kadar mübarek,
    Su gibi aziz bir şeysin;
    Nimettensin, nimettensin!
    Desem ki...
    İnan bana sevgilim inan,
    Evimde şenliksin, bahçemde bahar;
    Ve soframda en eski şarap.
    Ben sende yaşıyorum,
    Sen bende hüküm sürmektesin.

    Cahit Sıtkı Tarancı
  • Ekmek Şarap Sen ve Ben

    Bir de sabahın dördü
    Dışarda kar
    Odamız ılık
    Gözlerin ılık ılık damlarken boş kadehe
    Anlattın bana ağzı sarımsakı kokan bir çocukla yattığını
    Aşkı tattığını, karım dediğini ve aldattığını
    Kıskandım Gogeni Tahitilim
    Terlemiş vücudunu silerken
    Cüzzam mikrobunu ve yaktığı kulübesini
    Saçların bağlamıştı ellerimi muz kokulum
    Güneşi doğurmuştu ölü cisim
    Martı çığlıklarıyla bir sahil kayalığında
    Nefesin vücudumu yakıyordu yer yer
    Sam yelim Sahra-i kebirim
    Kahrettim her şeye o gün
    Babanın çarap çanağına, Gogen'e, kadere, sana, bana birde gittiğin arabanın tekerine
    Ne diyordum arkadaş....
    Diyordum ki ben bu zıkkımı içmek için içerim
    Ama içerken düşünmem neden içiyorum diye
    Daha sonra yaparım hayatın felsefesini
    Sırayla olurum Fatih, Selim, Kanuni
    Bazen kadın hamamında tellak....
    Bazen Cristof Kolomb
    Napolyon'ken düşünürüm elbede geçen günleri
    Timur'ken Beyazıt'ı yenişimi....
    Bir kere Aristo'nun hocası olmuştum
    Ona verdiğim dersle gurur duymuştum
    Bazen Jan Dark'ı kurtarmak için çalışan bir kahraman
    Bazen odunun ateşleyen bir cellat olurum
    Eğer daha da içersem
    Shaskespare halt etmiş derim karşımda
    Salyalı dudaklarımdan yayık sesimi dinlerim de
    İşte Mozart'ın aradığı melodi bu diye gülerim
    Enayiymiş be Platon...
    Bir içsinde görsün....Ne felsefesi varmış bu hayatın
    Anlasın geçmişi kınalı dünyanın kaç bucak olduğunu
    Islak kaldırımlarda yürürken acırım
    Önde yalpa vuran sarhoşun zavallı haline
    Ukalalık işte derim neme lazım senin
    Kendine bak; sende bir serserin bir sarhoş....
    Ve yavaş yavaş kaybolur acı kahkalarım
    Şehrin hizbe sokaklarında
    Yavaş yavaş kaybolur benliğim.

    İhsan Yüce
  • KÖR BAYKUŞ
    Yazar: SADIK HİDAYET
    Çeviri: BEHÇET NECATİGİL
    YKY YAYINLARI 17. BASKI

    Acaba bir gün bu metafizik olguların, ruhtaki bu kendinden geçme anında ve uykuyla uyanıklık arasında beliren gölgeler yansımasının sırrı anlaşılacak mı?
    Sadık Hidayet’in Kör Baykuş kitabını okumaya başladığımda bu cümle çok dikkatimi çekti ve kitabı okumaya devam ettim bir kez sonuna kadar okumam aslında çok da uzun sürmedi. Sadık Hidayet Kör Baykuş kitabı (YKY YAYINLARI 17. BASKI sayfa 15- 85 arası) 70 sayfa .
    Kitap için notlar aldığım 2 sayfalık faks kağıdının her sayfasını kalemle ikiye böldüm ve şimdiki zaman, geçmiş zaman, anılar(mefafizik olgu), uyku ile uyanıklık hali olmak üzere başlıklar attım.
    Sadık Hidayet’in Kör Baykuş kitabı; bana göre benimde not tutuğum kağıda yazdığım gibi şimdiki zaman, geçmiş zaman, uyku ile uykusuzluk hali arasındaki yansıma yanılma ve hatırlamalar ve anıların metafızik olguları ile devam ediyor. Kitap iki bölüm içermekle birlikte genel özeti halası tarafından büyütülmüş, anne ve babasını hiç görmemiş ve halasının kızıyla sırf annesi olarak gördüğü ve halasına olan sevgisinden dolayı evlemiş roman kahramanının ve kahpe dediği karısının öldürülmesine ve mezarlıkta gömülmesine kadar devam olay, olgular, dönüşümlerle devam ediyor.

    İncelemeri okuduğumda birkaç olay örgüsü anlatan yazıya rastlayabildim. Sadık Hidayet’in Kör Baykuş kitabının özetini sayfa numaraları ile birlikte yazmaya karar verdim. Kitabı okumak istemeyen arkadaşlar aşağıda sayfa numaraları ile beraber yazmaya çalıştığım olay kurgusunu okumayabilirler.
    NEDEN KÖR BAYKUŞ?
    Athena, Yunan mitolojisinde zeka, sanat, strateji, ilham ve barış tanrıçasıdır. Roma mitolojisinde Minerva diye anılır. Babası Tanrıların başı Zeus, annesi ise Zeus'un ilk karısı olan hikmet tanrıçası Metis' tir. Sembolleri, kalkan, mızrak, zeytin dalı ve BAYKUŞTUR.
    Kitap okumaya gittiğim yerdede en azından teyit etmek adına ya da BAYKUŞ sizce neyi ifade ediyor dediğimde ‘’Bilgelik ‘’ demişti bana. Yunan mitolojisinde Baykuş ‘’ Bilgelik ‘’ ve ‘’ Uğursuzluk ‘’ demektir.

    DÖNÜŞÜMLER
    Yazar: OVİDİUS
    Çeviri: İSMET ZEKİ EYUBOĞLU
    PAYEL YAYINLARI HAZİRAN 1994 BASIM
    Ovidius’un Dönüşümler ( Besinçi Kitap Sayfa 131 – 132 ; 535-550)

    Gezinirken Tartarus bahçelerinde, bir nar
    Koparmış dalları eğik ağaçtan, kırmış kabuğunu 535
    Yemiş yedi narı. Bu olayı gören yalnızca
    Ascalaphus oldu. Söylentilere göre Avernuslar
    Arasında Orphne denen, pek bilinmeyen,
    nympha doğurmuş onu, ormanda, bir mağarada 540
    Acheron’dan. İşte o. Görmüş Proserpina’yı
    İçi sızlamadan duyurmuş ortalığa, önlemiş
    Dönüşünü. İnledi Erebus, kraliçesi uğursuz
    Bir KUŞA döndürdü bu olayın tanığını. Başında
    Phlegethon sularıyla ıslanan bir gaga, tüy, 545
    Kocaman gözler yarattı. Değişti tüyle kaplandı
    Sarımsı gövdesi, büyüdü başı, kıvrıldı, uzadı
    Tırnakları, güçlükle titredi kımıldayan kolunda
    Tüyler. Yıkımların ulağı, UĞURSUZ sayılan, bütün
    Ölümlülerin kaçındığı BAYKUŞ derler buna 550

    Yunan Mitolojisinde Bilgelik ve Uğurszluk ifade eden Baykuş neden Sadık Hidayetin kitabında Kör diye düşündüğümde Cevabını bana göre ‘’ Bilgelik gözlerin gerçeklere açılmasıyla gelir’’ sözleriyle GEORGE SANTAYANA verdi.

    Gölgem çok çok güçlüydü, belirgindi gerçek cismimden; duvara vurulmuş gölgem daha gerçekti vücudumdan. Sanki ihtiyar hurdacı, kasap, dadım ve o kahpe karım, benim gölgelerimdiler, ben bu gölgelerin içinde hapsedilmiştim. Bir Baykuşa benziyordum, ama iniltilerim boğazımda takılıp kalıyordu ve ben pıhtılaşmış kan olarak tükürüyordum onları. Şayet Baykuş da hasta olsa benim düşündüğüm şeyleri düşünürdü. Duvardaki gölgem tıpkı bir Baykuş gölgesiydi ve iki büklüm eğilmiş, yazdıklarımı dikkatle okuyordu. Anlıyordu besbelli; bir o anlayabilirdi. Göz ucuyla gölgeme baktıkça korkuyordum.
    SADIK HİDAYET – KÖR BAYKUŞ SAYFA-82

    Kitap iki bölüm içermekle birlikte genel özeti halası tarafından büyütülmüş, anne ve babasını hiç görmemiş ve halasının kızıyla sırf annesi olarak gördüğü ve halasına olan sevgisinden dolayı evlemiş roman kahramanının ve kahpe dediği karısının öldürülmesine ve mezarlıkta gömülmesine kadar devam olay, olgular, dönüşümlerle devam ediyor. ***Kitabın özetini sayfa numaraları ile yazıyorum. Kitabı okumak istemeyen arkadaşlar aşağıda sayfa numaraları ile beraber yazmaya çalıştığım olay kurgusunu okumayabilirler.


    Annemle babam üzerine bazı şeyler duydum, ama yalnız dadımın anlattıkları doğru görünüyor bana. Dadım bana şunları anlatmıştı: Babamla amcam ikizlermiş, aynı yüz, aynı görünüş, aynıhuy aynı ahlak; hatta sesleride o kadar benzermişki onları ayırt etmek kolay olmazmış. Manevi bir bağ, bir duygu beraberliği varmış aralarında, birisi hastalansa ötekide hastalanırmış, hani derler ya, bir elmanın yarısı o, yarısı bu. Derken ikiside ticaretle uğraşmaya başlamışlar, yirmi yaşında hindistana giymişler,rey mallarını orada satmak için: türlü kumaşlar, çiçekli basmalar, pamuklu dokumalar, cübbe şal, iğne, canak çömlek, baş yıkamaya killi toprak, kalemdan. Babam, benares’e yerleşmiş, ticaret için öteki kentlere amcamı gönderiyormuş. Çok geçmemiş babam aşık olmuş. Sayfa 44.
    Ben doğduktan az sonra amcam Baneres’e dönmüş. Duyguları ikiz kardeşinin duygularına bağlı sanki, rakkaseye bu kez de çılgınca o vurulmuş. Babamla ortak oldukları dış ve iç benzerliklerinden yararlanarak, muradına da çabuk ermiş. Ama annem anlamış ve açığa vurmuş sırrı. Kararı kobra yılanı vermeliymiş, yoksa ikisinide bırakıp gidecekmiş annem. Hangisi sağ kalırsa onunla olacakmış annem. Sayfa45
    O gün bu gün ben boşuna ekmek diyorum, lüzumsuz bigane bir adamım ancak. Sonra Amcam ya da babam, rakkaseyi ve beni alıp takibe Rey’e gitmiş ve beni kız kardeşine, yani halama emanet etmiş. Sayfa 46
    Karımın annesi, biraz da benim annemdi, çünkü ben kendi annemi, babamı görmedim, bilmedim. Karımın annesi olan o boylu poslu, kır saçlı kadın büyüttü beni. Karımın annesini kendi annem gibi sevdim, onun kızıyla evlenişim de bu sevgi yüzünden oldu. Sayfa 44
    Çocukluğumda Nevruzun 13. günüydü (Sayfa 18 -22-56-65) ben buraya gelmiştim, karımın annesiyle ve o kahpeyle gelmiştim. Servilerin etrafında az mı koşuşmuş, oyunlar oynamıştık. Sonra başka çocuklar da katılmışlardı bize; fakat şimdi tam hatırlamıyorum. Körebe oynamıştık. Irmak kıyısında o kahpeyi kovalıyordum ki, birden ayağı kaymış suya düşmüştü. Sudan çıkarmışlar, üstünü değiştirmek için bir servinin arkasına götürmüşlerdi. Peşlerinde gitti. Önüne bir baş örtüsü tutmuşlardı. Ama ben ağacın arkasından gizlice, gördüm bütün vücudunu. Gülüyor, sol elinin işaret parmağını ısırıyordu. Beyaz bir atkıya sardılar onu ve ince siyah ipek entarisini güneşe serdiler. Sayfa 56
    Ben onunla annesine benzediği için evlendim, bana da benziyor az çok, diye evlendim. Sayfa 53
    Karı koca olamadık biz. Sayfa 53
    Sanki kendisini bir canavarla birlikte bir hücreye kapamışlardı. Kimse inanmaz, zaten inanılır gibi değil. Hiç değilse dudaklarından öpsem; ona bile bırakmadı. İkinci gece, ilk geceki gibi, aynı yerde kuru toprakla yattım. Ertesi geceler de öyle, elimden bir şey gelmedi. Hasılı, uzun süre, odanın bir ucunda kuru toprakla uyudum. Kim inanır? İki ay, hayır, iki ay dört gün, onun uzağında hep yerde uyudum, ona yaklaşmaya cesaret edemedim. Sayfa 48
    Hayatından pek memnundu anlaşılan ve farkında olmadan sol işaret parmağını ağzına götürüyordu hep. Bu latif kadın, Suren ırmağının kıyısında körebe oynadığımızi entarisi kırmalı ve siyah, kendisi ince, zarif o kızmıydı? Halleri çocuksu, özgür ve eteğinin altında bacakları gördükçe heyecanlandığım o kız mıydı? Şimdiye kadar farkına varmamıştım, şimdi gözlerimin önünden bir perde kalkmıştı sanki. Safya 75
    Çok geçmeden sağda solda aşıkları olduğunu anladım. Sayfa 48
    Hemde ne aşıklar! İşkembi, fakih, ciğerci, müftü, tüccar, feylesof, ki isimler ve lakaplar değişik, ama hepside bir sürü fasarya adam. İşte bunları bana tercih etmişti. Sayfa 48
    Sonra ayaklarımın ucuna basa basa, karımın odasına doğru yürüdüm. Karanlıktı odası, kapıyı yavaşça açtım. Rüya görüyordu herhalde, yüksek sesle sayıkladı: ‘’Şalını Çıkar!’’ Yatağına yaklaştım, sicak yumuşak soluklarını yüzümde hissettim. İnsanı dirilten, tatlı bir alevdi bu! O havayı birkaç dakika teneffüs etseydim tekrar canlanırdım. Ah, ne kadar zamandır inanıyordum buna: herkes bu bendeki gibi ateşli soluklar olması gerekirdi. Odada bir başkası, aşıklarından biri olmasın diye sağa sola baktım, hayır kimse yoktu, yalnızdı. Hakkında söylenenlerin sırf yalan ve iftira olduğunu anladım. Kim bilir belki de bakireydi henüz? Ona yaklaştığımda hayallerden, suçlamalardan ötürü kendimden utandım. Fakat bir dakika bile sürmedi bu: Kapının arkasından bir aksırık sesi geldi, daha boğuk alaycı bir gülüş, insanın tüylerini diken diken eden bir kahkaha duydum, damarlarım çekildi ürperdim. O aksırmayı, o kahkahayı duymasaydım, onlar alıkoymasaydı beni, karar vermiştim, gövdesini parca parca edecek, satsın diye müsterilere, karşıdaki kasaba götürecektim. Budundan bir parçayı da adak olarak kuran okuyan ihtiyara verecek, ertesi gün de gidip soracaktım ona: Dün yediğin et ne etiydi, biliyor musun? Sayfa 79
    O, ben hariç, kendini herkese veriyordu, fakat ben, onun çocukluğunu belli belirsiz tekrar yaşayarak, kendimi teslim ediyordum. Sayfa 75
    Hani kötülemek gibi olmasın ya, karın dün gece bir çocuk düşürdü… Biliyoruz ki bu çocuk… Kendisi söyledi, sözde hamamda gebe kalmış. Sayfa 80
    Her an bana mezardan daha dar, karanlık olmaya başlamış bu odada vaktimi, karımı beklemekle geçiriyordum, ama o hiç gelmiyordu. Ben bu hallere onun yüzünden düşmemiş miydim? Şaka değil, üç yıl, hayır, iki yıl dört ay oldu; ( Burada neden YIL yazılmış çeviri hatasımı var bilmiyorum çünkü bir çok sayfasında iki ay dört gün özellikle belirtilmiş ve yazmaktadır. Sayfa 16-17-18-19-21-48-) ama nedir günler nedir aylar? Benim için bir önemi yok onların; mezardan olan için zaman, anlamı kaybeder. İki yıl dört aydır bu oda, benim hayatımın ve düşüncelerimin mezarı oldu. Sayfa 51
    Günden güne zayıflıyordum, aynada bakıyordum kendime: Yanakalrım kızarmıştı, kasap dükkanında asılı etlerinrengiydi bu. Çok ateşim vardı ve gözlerimde baygın sönül acılı bir ifade. Sayfa 49
    Çenesinde üç tel sakal, hekimbaşı geldi, afyon içmeme izin verdi. Çektiğim cefalara bundan değerli deva mı olurdu? Sayfa 60
    Hekim söylemiş, sen ölecekmişsin, senden kurtulacakmışız. Ölmek nasıl olur? Sayfa 81
    Süpürme bitince aşağı, odama indim ve bir karar verdim, korkunç bir karar: Bitişik odaya geçtim, kutumdaki kemik saplı bıçağı cıkardım, eteğime sildim, temizledim yüzümü yastığımın altına soktum. Sayfa 67
    Korkunç keyifli bir hava. Bense biliyorum niçin yere eğilmiştim; böyle havalarda hep ölümü düşünürüm. Ama ançak şimdi, ölümün bana kanlı yüzünü gösterdiği, kemikli ellerini boğazıma doladığı şu anda vermiştim kararımı: Ardımdan ‘’ Allah rahmet eylesin, rahata erdi! ‘’ dedirtmemek için, kahpeyide beraber götürecektim. Sayfa 67
    Delirdiğini sanıyordum. O keşmekeş içinde, elimi uzattım nasılsa ve elimdeki bıçağın vücudunun bir yerine saplandığını hissettim. Sicak bir sıvı, yüzüme fışkırdı. Bir cığlık kopardı o, ve beni bıraktı. Avucumda sicak bir şey vardı, ona dokunmadım, elimi yumruk yaptım. Bıçağı attım, bıçaksız elimi vücudunda gezdirdim, katılaşmıştı. Ölmüştü o. Sayfa 84
    Ama ben onlardan bir tanesini anlatmakla yetineceğim, başımdan geçti bu ve beni öyle sarstı ki asla unutamam. Sayfa 15
    Çalışacağım yazmaya, aklımda kalanları, olaylar zincirinden zihnimde kalanları yazmaya. Sayfa15
    Yazmak bir ihtiyaçtı, zorunlu bir görevdi benim için. Uzun süredir bana işkence eden devi öldürmek istiyordum, çektiklerimi kağıda geçirmek istiyordum. Sayfa 38
    Beni yazmaya da o resim zorluyor. Sayfa 71 ( Bahsettiği resim Sayfa 17- 18-19-34-35-55-59-71)
    Üç aydan beri, hayır, iki ay dört gün var ki onun izini yitirdim, ama o büyülü gözlerinin, o gözlerdeki öldürücü parıltının anısı hayatımdan silinmedi; onu nasıl unutabilirim ki, hayatıma öylesine bağlanmış. Sayfa 16
    Vazgeçebilir miydim tamamen? Ama onu tekrar görmek, benim elimde olan bir şey değildi Azap çeken bir ruh gibi bekliyor, kolluyor, arıyordum, lakin boşuna! Evin çevresini dolaştım, araştırdım. Bir gün, iki gün değil, belki iki ay dört gün, cinayet yerlerinde dönen katiller gibi, döndüm dolandım evin çevresinde. Sayfa 21
    Onu yitirdim yitireli, aramızda bir taş duvar, ıslak bir set, deliksiz pencere, kurşun gibi bir taş duvar yükseldi yükseleli hayatım ebediyen boş ve kayıp bir hayat olduğunu kavramıştım. Sayfa 22
    Onu kendi tenimin Sıçaklığı ile ısıtmak istedim, ona kendi sıcaklığımı verip ölümün soğukluğunu ondan almak istedim. Ola ki ona kendi ruhumu üflerim diye soyundum, yanına uzandım. Ağzı bir salatalığın içi gibi buruk ( bu ifade Sayfa 25-57-76-83 teyit ederek geçmektedir.)ve serinletici. Bütün teni buz gibiydi, damarlarımdaki kan dondu, bu soğukluk ta kalbime işledi. Boşunaydı bütün çabalarım. Karyoladan indim, giyindim. Hayır, yalan değil, işte odama, yatağıma gelmiş, vücudunu bana teslim etmişti, teninin ve ruhunu, ikisini de bana vermişti. Sayfa 25
    Ben bu ölüyü ne yapacaktım, cürümeye başlamış bu cesedi? Önce odamda gömmeyi düşündüm, sonra alıp götürmek geldi aklıma; götürüp bir kuyuya, etrafında mavi gündüzsefaları olan bir kuyuya atmak geldi. Ama bu işi kimse görmeden yapmak, az düşünce, az zahmet, az ustalık mı isterdi! Sayfa 28

    Bu kez teredüüt etmedim, küçük odadaki kemik saplı bıçağı aldım, (Sayfa 67-79-80) önce büyük bir dikkatle, vücudunu bir örümcek ağı gibi hapsetmiş ince, siyah entariyi, üstündeki tek giysiyi uzunlamasına kestim. Uzamıştı adeta, gözüme eskisinden daha boylu göründü. Sonra başını kestim, birkaç damla soğuk pıhtılaşmış kan sızdı gırtlağından. Sonra kollarını bacaklarını kestim. Gövdeyi, kol bacakları düzgün ve tertipli bavula koydum. Sayfa 29
    Hamal arıyorsun ben varım işte! Ya! Dedi ihtiyar. Cenaze araba da var. Ben her gün ölü taşır, götürür, gömerim, ya! Tabut da yaparım, ölcüsü ölcüsüne, tam tamına. Şu anda hazırım ben, ya! Sayfa 29
    Gelirken kazma kürek de getirmişti, cevabımı beklemeden kazmaya başladı. Bavulu yere bıraktım, uyuşuk cansız duruyordum. Kamburihtiyar işinin eri gibi becerikli çalışıyordu. Sayfa 31
    Bavulu koyarak kaldırdım, çukura indirdim, tamamı tamamına sığdı çukura. Fakat son defa görmek istedim ölüyü, bavuldaki ölüyü. Çevreme bakındım, hiçbir canlı görünmüyordu. Cebimden anahtarı çıkardım, bavulun kilidini açtım. Fakat siyah entarisinin kenarlarını açıp da sızmış kanlar ve kaynaşan kurtçuklar arasında, onun bana anlamsız şaşkın bakan ve derinliklerinde bütün ömrünün boğulduğu o iri, kederli gözlerini görünce, hemen kapattım bavulu. Üzerine topraklar atım, toprağı çiğnedim, sımsıkı pekiştirdim. Gittim, o kokusuz, mavi gündüzsefalarından topladım, mezarının üstüne diktim. Sonra bütün izleri yok etmek, tanımasını imkansızlaştırmak için de kum çakıl serpiştirdim mezara. Bu işi öyle sağlam yaptım ki, artık neresiydi yeri, ben bile ayırt edemiyordum. Sayfa 32
    Uyandığım yeni dünyada çevreyi, durumları yakından tanıyor, kendimi onda, eski hayatımı oluşturan çevredekinden daha rahat hissediyordum. Bu benim asıl hayatımın bir yansımasıydı sanki. Bir başka dünya idi, ama aşınası olduğum için, kendimi hemen gene alışageldim eylemler içinde buldum.Ben bir başka, çok eski bir dünyaya doğmuştum, ama bu daha yakın, daha doğaldı bana. Sayfa 37

    Her kitap kurgusunda olduğu gibi Kör Baykuş kitabını Anlatıcı Mekan ve Zaman olarak incelemek gerekir.
    Anlatıcının mekanı ve romanın tamamındaki bakış acısı farkılıklar gösterebilir. Sadık Hidayet Kör Baykuş romanı Anlatıcı ve Roman kahramanı acısından bunların tamamını kapsamaktadır. Birinci şahis olarak anlattığı gibi üçüncü şahsın ağzında anlattığı bölümler ve paragraflar var olay kurgusunda hatta ve hatta Anne ve Babasının hikayesin de başka bir anlatıcının arkasına sığınıp hikayesine devam ederken bir taraftanda halasının ağzından hikayesine devam etmektedir. Gerçeklik düzeyinde ise roman kahramnalarının bağlantısı ve dönüşümleri ile ilgili kitabında şunu ( İnanmış inanmamış başkaları sayfa 15) yazmıştır. Bir çok yerde aynı tipler ama farklı karakterler olan Baba, amca mezarcı, hurdacı ve roman kahramanının birbirlerine dönüşümler. (Ben ihtiyar hurdacı olmuştum sayfa 84)
    Mekan olarak baktığımda ise Kendi evinin odası gibi görünsede bu noktada bir çok farklı mekan ve sapmalar var ( Issız sokaklara sapmıştım. Yol üstünde acayip, garip geometrik sekilerde, kübik, prizma biçimi, koni kesiği, kül rengi evler görülüyordu. Basık karanlık pencereli evler. Harap, sahipsiz, eğreti, pencereler. Bu evlerde hiçbir zaman canlı varlık oturmamıştı sanki. Sayfa 54-66 ) ( Çevreme bakındım: Tepelerle, mor sıradağlarla çevrili bir yöredeydim. Sayfa 32 )
    Olaylar, Anlatıcı ve roman kahramanlarının dönüşümleri mekan ve zamanla gidip gelmekte ve karışmaktadır.. Yazıldığı dönem ve İran Edebiyatı açısından baktığımda ise gözüme çarpan çümleler var.
    (Tek ilaç şarap yardımıyla unutmaktır; afyonun ve uyuşturucu maddelerin sağladığı sahte uykudur. Sayfa 15)
    (Hemde ne aşıklar! İşkembi, fakih, ciğerci, müftü, tüccar, feylesof, ki isimler ve lakaplar değişik, ama hepside bir sürü fasarya adam. İşte bunları bana tercih etmişti. Sayfa 48)
    İnsanı duyguların ise bu örgüye yayılmasını ise gerçekten çok başarılı buldum ama bununla birlikte Kör Baykuş Kitabının anlaşılmaz olduğunu asla düşünmüyorum.


    Okuduğum kitapları düşündüğümde ve bu kitapların diğerlerine göre daha farklı bulduğumda bunu kendimce hep şuna bağlamışımdır. Ya kendi dönemlerinde yasaklanmış, ya da kendi ülkelerinde basılmamış, ya da revacta olmamış ve değerleri sonraki zamanlarda anlaşılmıştır. Bu tamamen kendi düşüncem olmakla birlite okuduğum bu kitaplarda gözlemlediğim kurgular ya da yazım şekli o zamana ait aykırı bir düşünceyi anlatıyor ya da kurgular ve düşüncelerde farklılıklar yaratıyorlar ya da döneme sosyolojik ve psikolojik bakış acısından farklılıklar içeriyor… Sadık Hidayet’de Kör Baykuş kitabı bana göre bu tarz bir kitap ve zaten ülkesinde o dönem yasaklanmış ve kendisi başka bir ülkede yaşamış ve Paris’de intihar etmiştir. Kör Baykuş konu ve tema olarak düz mantıkla körü körüne hayata, yaşama, anılara deneyimlere bağlı bir kitap değildir bunlar olsa bile kurmaca her açıdan olağan üstü taşarlanmış kitabın başlangıcında beklide duygular basit anlaşılır görünsede kitap vardığı noktada karmaşıktır. Kurmacayı, duyguları başa bir şeye dönüştürmek başka bir noktaya götürmekzaten bana göre büyük yazarların büyük kitapların işidir. Kör Baykuş bu acıdan uzun süre okunabilecek bir kitap olma özelliğini göstermektedir. Kitaplarda konular duygular basit olabilir ama yazım şekli tarzı isyankar ve kurmacası ile olan uyumu onu başka kitaplardan ayırır. Kar Baykuş Sadık Hidayet’in iç dünyasından çıktığını düşündüğümde (Kendisi bizzat kitabında belirtmiştir …Beni yazmaya o resim zorluyor. …Yazmak bir ihtiyactı.) hayal dünyasından üretilen içindeki duygu ve karamasarlığı kurguya çok iyi işleyip hepimizi kurgunun gerçekliğine inandırmıştır. Sonuçta roman kavramı kurmacaların, yalanların, hayalgücünün ürettiği kandırmacaların bize gerçekmiş gibi gösterilmesidir. Biz bu gerçekliğe inandığımızda işte bu noktada bu kitaplar sonsuzluğa doğru yola çıkarlar.
    Bunu yazmamın sebebi roman kahramanı, mekan, zaman kurgusuna cevap verebilmek için (yukarıda yazdıklarım benim adıma düşünce notları olmakla birlikte açıklama adına önemli.) için önemliydi. Her romanda bir anlatıcı vardır ve bu anlatıcı bu romanı yazan yazar olmak zorunda değildir. Her romanda olan bu anlatıcı romandaki kahramanların, karakterin işleyişini ve ruhunu ifade eder. Bu anlatıcı yazar olmamakla birlikte roman devam ettiği sürece kitabın tüm sözcüklerinde varlığını sürdürür ve kitabın son noktasında kitapdan ayrılır. Benim adıma ise en önemli karakterlerden bir tanesi bu anlatıcı karmaşıklığı olan bu tarz kitaplardır. Bu noktada zaten anlatıcı bir roman kahramanıdır. Bir anlatıcısı olmayan bir roman olmayacağı gibi bir kahramanı olmayan bir romanda bana göre yoktur. (Bir anlatıcısı olmayan bir roman varmıdır?) Roman kahramanının anlattığı romanlar, Mekanın dışında olan anlatıcı ya da belirsiz bir anlatıcı kitaplarda olabilir. Bu farklı durumları Sadık Hidayet Kör Baykuş kitabında kullanmıştır. Bu anlatıcı bazen bulunduğu mekanda bazen mekanın dışında bazende tamamen dışarıda yani yukarıdan bakılan bir mekandan anlatabilir. Kör Baykuş bu noktada çoklu anlatıcı ile devam eder ve bu çoklu anlatıcılar kurguda farklılıklar ve zaman kayması yaratmakla birlikte Roman kahramanlarının birbirlerine ve iç içe olan döngü ve dönüşümleri Kurguyu sona gerçeklikle bağlar.(Ben ihtiyar Hurdacı olmuştum.) Anlatcının dönüşümü Kahramanın dönüşümü ve bunların bakış acısı saklanması Romanı Kahramansız yaparmı ?
    Mekan olarak baktığımda ise Kendi evinin odası gibi görünse de bu noktada bir çok farklı mekan ve sapmalar var ( Issız sokaklara sapmıştım. Yol üstünde acayip, garip geometrik sekilerde, kübik, prizma biçimi, koni kesiği, kül rengi evler görülüyordu. Basık karanlık pencereli evler. Harap, sahipsiz, eğreti, pencereler. Bu evlerde hiçbir zaman canlı varlık oturmamıştı sanki. Sayfa 54-66 ) ( Çevreme bakındım: Tepelerle, mor sıradağlarla çevrili bir yöredeydim. Sayfa 32 ) Anlatıcının olduğu farklı Mekanların olması ile birlikte bir Roman Nasıl Mekansız Olabilir ?
    Sadık Hidayet’in Kör Baykuş romanı zaman açısından da iç içe ve farklı bakış acısından ilerlemektedir. Anlatıcı aynı zaman diliminde olduğu gibi şimdiki zamandan bakarken geçmiş zamanda olan olayları şimdiden, geçmişte olan olaylarıda şimdiki ve gelecek zaman şeklinde ilerlerken rüya ve halisünasyonlarla da inci gibi işlemiştir. Rüya ya da gerçek olup olmadığıni bize şimdiki zamanda belirtir. Bu durumları bu şekilde anlatması bu Kör Baykuş kitabını zamandan mahrum etmek olabilir mi ?
  • Desem ki vakitlerden bir Nisan akşamıdır,
    Rüzgârların en ferahlatıcısı senden esiyor,
    Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini,
    Ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim,
    Senden kopardım çiçeklerin en solmazını,
    Toprakların en bereketlisini sende sürdüm,
    Sende tattım yemişlerin cümlesini.

    Desem ki sen benim için,
    Hava kadar lazım,
    Ekmek kadar mübarek,
    Su gibi aziz bir şeysin;
    Nimettensin, nimettensin!
    Desem ki...
    İnan bana sevgilim inan,
    Evimde şenliksin, bahçemde bahar;
    Ve soframda en eski şarap.
    Ben sende yaşıyorum,
    Sen bende hüküm sürmektesin.
    Bırak ben söyleyeyim güzelliğini,
    Rüzgârlarla, nehirlerle, kuşlarla beraber.
    Günlerden sonra bir gün,
    Şayet sesimi farkedemezsen,
    Rüzgârların, nehirlerin, kuşların sesinden,
    Bil ki ölmüşüm.
    Fakat yine üzülme, müsterih ol;
    Kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini,
    Ve neden sonra
    Tekrar duyduğun gün sesimi gökkubbede,
    Hatırla ki mahşer günüdür
    Ortalığa düşmüşüm seni arıyorum.
  • Bir sabah, yaşlı Susıçanı kafasını deliğinden dışarı çıkardı. Parlak, boncuk gibi gözleri, sert boz bıyıkları vardı, kuyruğu da uzunca, siyah bir kauçuk parçası gibiydi. Sarı kanaryaları andıran ördek yavruları küçük gölde yüzüyor, kıpkırmızı bacaklı, bembeyaz anne Ördek de, onlara suda nasıl amuda kalkılacağını öğretmeye çalışıyordu. “Amuda kalkamazsanız, hiçbir zaman yüksek sosyeteye giremezsiniz,” deyip duruyordu yavrularına; ara sıra, nasıl amuda kalkılacağını gösteriyordu. Ama yavru ördekler ona hiç kulak asmıyordu. O kadar miniktiler ki, sosyeteye girmenin ne kadar önemli olduğunu bilmiyorlardı. “Ne laf dinlemez çocuklar bunlar!” diye haykırdı yaşlı Susıçanı. “Suda boğulmayı hak ettiler doğrusu.” “Hiç öyle şey olur mu!” diye cevap verdi Ördek. “Zamanla öğrenecekler; anne babaların, çocuklarına karşı çok sabırlı davranmaları gerekir.” “Ya! Ben anne babaların duygularını hiç bilmem,” dedi Su Sıçanı; “ben aile babası değilim. Hayatımda hiç evlenmedim, evlenmeye niyetim de yok. Aşk iyi güzel de, dostluk çok daha yüce bir şey. Doğrusunu isterseniz, bence bu dünyada vefalı bir dost kadar soylu ve az bulunan bir şey yoktur.” Yakındaki bir söğüt ağacında oturan Yeşil Ketenkuşu, konuşmaya kulak misafiri olmuştu; “Pekâlâ, sizce vefalı bir dostun görevleri nelerdir?” diye sordu. “Evet, ben de bunu merak ediyorum,” dedi Ördek ve gölcüğün karşı tarafına kadar yüzüp yavrularına iyi örnek olmak için amuda kalktı. “Ne saçma soru!” diye haykırdı Susıçanı. “Vefalı bir dosttan, bana karşı vefalı olmasını beklerim elbette.” Küçük kuş, incecik, gümüşi bir dalda sallanıp minik kanatlarını çırparak, “Peki karşılığında siz ne yaparsınız?” dedi. “Ne demek istediğinizi anlayamadım,” diye cevap verdi Susıçanı. “İsterseniz size bu konuyla ilgili bir öykü anlatayım,” dedi Ketenkuşu. “Öykü benim hakkımda mı?” diye sordu Susıçanı. “Eğer öyleyse, dinlerim, çünkü hayal ürünü öykülerden çok hoşlanırım.” “Size uyarlanabilir,” diye cevap verdi Ketenkuşu; sonra ağaçtan aşağı uçup gölcüğün kenarına konarak Vefalı Dost öyküsünü anlatmaya koyuldu. “Bir zamanlar,” dedi Ketenkuşu, “Hans adında, dürüst bir adamcağız varmış.” “Seçkin bir şahsiyet miymiş?” diye sordu Susıçanı. “Hayır,” dedi Ketenkuşu, “seçkin olduğunu hiç sanmıyorum; iyi kalpliliği ve yusyuvarlak, aydınlık, komik yüzü dışında bir özelliği yokmuş. Ufacık bir kulübede tek başına yaşar, her gün bahçesinde çalışır dururmuş. Koskoca köyde onunki kadar güzel bir bahçe daha yokmuş. Bahçesinde hüsnüyusuflar, karanfiller, çobançantaları, düğünçiçekleri açarmış. Şam gülleri, sarı güller, eflatun safranlar, altın sarısı, mor ve beyaz menekşeler yetişirmiş. Hasekiküpesiyle şebboy, mercanköşkle fesleğen, bataklık nergisiyle zambak, fulyayla bahçe karanfili, aylar birbirini takip ettikçe, sırayla tomurcuklanıp açar, bir çiçeğin yerini yenisi alırmış, yani her zaman bakılacak güzel bir şeyler, koklanacak hoş rayihalar olurmuş bahçesinde. Küçük Hans’ın birçok dostu varmış, ama en vefalı dostu, koca Değirmenci Hugh imiş. Zengin Değirmenci, Hans’a o kadar bağlıymış ki, ne zaman bahçesinin yakınından geçse, duvarın üstünden uzanıp iri bir buket çiçek veya salatalık bir demet ot toplar, meyve mevsiminde ceplerini erikle, kirazla doldururmuş mutlaka. Değirmenci, ‘Gerçek dostlar her şeyi paylaşmalıdır,’ dermiş hep; küçük Hans da başını sallayıp gülümser, böyle soylu fikirlere sahip bir dostu olduğu için çok gururlanırmış. Gerçi komşuları, değirmeninde istif edilmiş yüz çuval unu, altı ineği, bol yünlü koca bir koyun sürüsü bulunan Değirmenci’nin, küçük Hans’a, bahçesinden topladıklarına karşılık hiçbir şey vermemesini garip karşılarmış; ama Hans bu meselelere asla kafa yormazmış. Değirmenci’nin, gerçek dostların cömertliği konusunda söylediği harika sözleri dinlemek, onun için hayattaki en büyük zevkmiş. Küçük Hans bahçesinde böyle uğraşır dururmuş işte. İlkbahar, yaz ve sonbahar mevsimlerinde çok mutluymuş, ama kış gelip de pazara götürecek meyvesi veya çiçeği olmadığında, soğukla, açlıkla mücadele eder, çoğu gece, akşam yemeği olarak birkaç kuru armut veya sert ceviz yermiş sadece. Ayrıca kışın çok da yalnızlık çekermiş, çünkü Değirmenci kış mevsiminde ona hiç uğramazmış. ‘Kar yağdıkça küçük Hans’ı ziyarete gitmem saçma olur,’ dermiş Değirmenci karısına, ‘başı dertte olan insanı rahat bırakmak, ziyaretlerle rahatsız etmemek gerekir. En azından ben dostluktan bunu anlarım, haklı olduğumdan da eminim. Onun için, bahar gelinceye kadar bekleyeceğim; baharda onu ziyarete giderim, o da bana iri bir sepet dolusu çuhaçiçeği verir ve böylece çok mutlu olur.' Çam kütüklerinin gürül gürül yandığı şöminenin karşısındaki rahat koltuğunda oturan Değirmenci’nin Karısı, ‘Başkalarına karşı çok düşüncelisin,’ diye cevap vermiş, ‘müthiş düşüncelisin. Senin dostlukla ilgili konuşmalarını dinlemek ne büyük zevk! Eminim rahip bile senin kadar güzel konuşamaz, üç katlı bir evde oturduğu ve küçük parmağına altın yüzük taktığı halde.’ Değirmenci’nin küçük oğlu, ‘Peki ama, küçük Hans’ı buraya çağıramaz mıyız?’ demiş. ‘Zavallı Hans’ın başı dertteyse ben ona çorbamın yarısını verir, beyaz tavşanlarımı gösteririm.’ ‘Sen ne salak çocuksun!’ diye haykırmış Değirmenci. ‘Seni okula gönderiyoruz da ne oluyor, bilmem. Hiçbir şey öğrenemiyorsun. Oğlum, küçük Hans buraya gelse, sıcacık şöminemizi, güzel soframızı, koca kırmızı şarap fıçımızı görse, kıskanabilir; kıskançlık feci bir şeydir, herkesin kişiliğini bozar. Hans’ın kişiliğinin bozulmasına izin verecek değilim. Ben onun en iyi dostuyum, onu daima kollamaya, baştan çıkarılmasını engellemeye niyetliyim. Hem Hans buraya gelirse, benden veresiye un isteyebilir, ben de böyle bir şey yapamam. Un başka, dostluk başka; ikisini karıştırmamak lazım. Zaten iki ayrı kelime, anlamları da çok farklı. Bunu kim olsa anlar.’ ‘Ne kadar güzel konuşuyorsun!’ demiş Değirmenci’nin Karısı, kendine koca bir bardak sıcak bira doldurarak. ‘Gerçekten, uyumak üzereyim. Tıpkı kilisedeki gibi.’ ‘Birçok insan güzel davranışlarda bulunur,’ diye cevap vermiş Değirmenci, ama pek az insan güzel konuşur; bu da, konuşmanın çok daha zor ve çok daha makbul olduğunu ispat eder.’ Sonra da kaşlarını çatıp masanın karşısında oturan küçük oğluna bakmış; oğlan kendinden o kadar utanmış ki, başını önüne eğmiş, kıpkırmızı kesilmiş ve gözyaşları çayına dökülmüş. Siz yine de, çok küçük olduğu için affedin onu.” “Öykünün sonu mu bu?” diye sordu Susıçanı. “Yok canım,” dedi Ketenkuşu, “bu daha başı.” “Öyleyse siz çağın pek gerisinde kalmışsınız,” dedi Susıçanı. “Artık öykü anlatmayı bilen herkes, öykünün sonuyla başlayıp, sonra başını anlatıyor, ortasıyla da bitiriyor. Yeni usul bu. Geçen gün gölün etrafında bir delikanlıyla birlikte dolaşan bir eleştirmenden duydum bunu. Bu konuda uzun uzun konuştu; söylediklerinin doğru olduğundan eminim, çünkü mavi gözlüklü ve kel kafalıydı; ayrıca delikanlı ne zaman bir şey söyleyecek olsa, ‘Hıh!’ diye cevap veriyordu. Neyse, siz öykünüze devam edin lütfen. Değirmenci’den çok hoşlandım. Ben de böyle yüce duyguları olan biriyim, aramızda büyük benzerlik var.” Ketenkuşu kâh bir ayağının, kâh diğerinin üzerine sıçrayarak devam etti: “Kış mevsimi biter bitmez, çuhaçiçeklerinin uçuk sarı yıldızları açmaya başladığında, Değirmenci, küçük Hans’ı ziyarete gideceğini söylemiş karısına. ‘Ah, ne kadar iyi kalplisin!’ diye haykırmış karısı. ‘Hep başkalarını düşünüyorsun. Çiçekler için büyük sepeti yanına almayı unutma.’ Değirmenci, değirmenin kanatlarını demirden, sağlam bir zincirle bağlayıp koluna sepeti takmış ve yamaçtan aşağı inmiş. ‘Günaydın küçük Hans,’ demiş Değirmenci. ‘Günaydın,’ demiş Hans, küreğine yaslanarak, ağzı kulaklarında. ‘Kışı nasıl geçirdin bakalım?’ diye sormuş Değirmenci. ‘Beni düşünmen büyük incelik, çok büyük incelik gerçekten,’ demiş Hans heyecanla. ‘Doğrusu epey zor geçirdim kışı, ama artık bahar geldi, mutluyum, çiçeklerim de iyi durumda.’ ‘Kış boyunca senden sık sık söz ettik Hans,’ demiş Değirmenci, ‘ne âlemdesin diye merak ettik.’ ‘Çok iyi kalplisin,’ demiş, Hans; ‘ben de acaba beni unuttun mu diye korkuyordum birazcık.’ ‘Hans, böyle konuşmana şaşırdım,’ demiş Değirmenci; ‘dostlar asla unutmaz. Dostluğun en güzel tarafı da budur, ama korkarım sen hayatın şiirselliğini anlamıyorsun. Laf aramızda, çuhaçiçeklerin de pek güzelmiş!’ ‘Evet, gerçekten çok güzeller,’ demiş Hans; ‘bu kadar bol oldukları için de şanslı sayılırım. Onları pazara götürüp Belediye Başkanı’nın kızına satacağım, o parayla da el arabamı geri alacağım.’ ‘El arabanı geri mi alacaksın? Yani satmış mıydın? Ne aptalca bir şey yapmışsın!’ ‘Mecbur kaldım da ondan,’ demiş Hans. ‘Çok kötü bir kış geçirdim, ekmek alacak param kalmamıştı. Ben de önce bayramlık ceketimin gümüş düğmelerini sattım, arkasından gümüş zincirimi, sonra iri pipomu, en sonunda da el arabamı. Ama şimdi hepsini geri alacağım.’ ‘Hans,’ demiş Değirmenci, ‘ben sana el arabamı veririm. Pek sağlam durumda değil; bir kenarı eksik, tekerleklerin de onarılması lazım; her şeye rağmen el arabamı sana vereceğim. Çok cömertçe bir davranış olduğunu biliyorum, birçokları el arabamı verdim diye beni aptallıkla suçlayacaktır, ama ben herkese benzemem. Bence cömertlik, dostluğun temelidir; ayrıca ben kendime yeni bir el arabası da aldım. Evet, hiç merak etme, el arabamı vereceğim sana.’ ‘Gerçekten çok cömertsin,’ demiş küçük Hans ve o komik, yusyuvarlak yüzü sevinçten ışıl ışıl parlamış. ‘Ben onu hemen onarırım, evde bir kalasım var nasılsa.’ ‘Kalas mı!’ demiş Değirmenci. ‘Benim de ahırın damını onarmak için bir kalasa ihtiyacım vardı. Damda koskocaman bir delik var; kapamazsam mısırlar sırılsıklam olacak, iyi ki söyledin! İyilik yap, iyilik bul demişler. Ben sana el arabamı verdim, sen de bana kalasını vereceksin. El arabası kalastan çok daha değerli elbette, ama gerçek dostlar böyle şeylerin üstünde asla durmazlar. Hadi hemen getiriver şu kalası da ahırı onarmaya bugün başlayayım.’ ‘Hemen,’ diye atılmış Hans ve kulübeye koşup kalası sürükleyerek dışarı çıkarmış. ‘Pek iri bir kalas sayılmaz,’ demiş Değirmenci, kalası inceleyerek; ‘korkarım ben ahırın damını onardıktan sonra senin el arabasını tamir etmen için bir şey artmayacak, ama bu da benim kabahatim değil. Eh, ben sana el arabamı verdiğime göre, eminim sen de karşılığında bana biraz çiçek vermek isteyeceksin. İşte sepet, ağzına kadar, iyice doldur.’ ‘Ağzına kadar mı?’ demiş küçük Hans üzgün üzgün, çünkü sepet gerçekten çok büyükmüş; sepeti doldurursa pazara götürecek çiçek kalmayacakmış, gümüş düğmelerini geri almak için de çok sabırsızlanıyormuş. ‘Doğrusu,’ demiş Değirmenci, ‘ben sana el arabamı vermişken, birkaç çiçeğin lafı olmaz diye düşünüyorum. Yanılıyor olabilirim, ama bence dostluk, gerçek dostluk, bencillikten tamamen arınmış olmalıdır.’ ‘Sevgili dostum, can dostum!’ diye haykırmış küçük Hans. ‘Bahçemdeki bütün çiçekler sana feda olsun. Seni memnun etmek benim için gümüş düğmeden çok daha önemli.’ Hemen koşup güzel çuhaçiçeklerinin hepsini koparmış ve Değirmenci’nin sepetine doldurmuş. Değirmenci, ‘Hoşça kal küçük Hans,’ deyip omzunda kalası, kolunda iri sepetiyle yamacı tırmanmaya başlamış. Küçük Hans, ‘Güle güle,’ diyerek, neşe içinde toprağı kazmaya koyulmuş, el arabasına çok seviniyormuş çünkü. Ertesi gün, hanımellerini verandaya çivilerken, yoldan kendisine seslenen Değirmenci’nin sesini duymuş. Hemen merdivenden aşağı inip bahçeyi koşarak geçmiş ve duvarın üzerinden bakmış. Değirmenci, sırtında iri bir un çuvalıyla duruyormuş. ‘Sevgili Hans’çığım,’ demiş Değirmenci, ‘şu un çuvalını pazara taşıyıverir misin?’ ‘Ah, kusura bakma,’ demiş Hans, ‘ama bugün gerçekten çok işim var. Bütün sarmaşıklar çivilenecek, çiçekler sulanacak, çimler biçilecek.’ ‘Doğrusu,’ demiş Değirmenci, ‘benim sana el arabamı vereceğimi düşünürsen, reddetmen pek dostluğa sığmıyor.’ ‘Lütfen öyle deme,’ diye haykırmış küçük Hans, ‘dostluğa sığmayacak bir şey yapmayı hiç istemem.’ Hemen içeri koşup kasketini almış ve iri çuvalı sırtına yükleyip zar zor yürümeye koyulmuş. O gün hava çok sıcakmış, yol da toz toprak içindeymiş, Hans daha onuncu kilometre taşına gelmeden o kadar yorulmuş ki, oturup dinlenmek zorunda kalmış. Ama gücünü toplayıp yola devam etmiş ve sonunda pazara varmış. Biraz bekledikten sonra bir çuval unu çok iyi bir fiyata satmış ve hemen eve dönmüş, çünkü fazla gecikirse, hırsızların yolunu kesmesinden korkuyormuş. Küçük Hans yatmaya hazırlanırken, ‘Amma yorucu bir gün oldu,’ demiş kendi kendine, ‘fakat Değirmenci’nin isteğini geri çevirmediğime memnunum, o benim en iyi dostum, hem el arabasınıverecek bana.’ Ertesi sabah, Değirmenci erkenden, bir çuval unun parasını almaya gelmiş, ama küçük Hans o kadar yorgunmuş ki, hâlâ yatıyormuş. ‘Bu ne tembellik!’ demiş Değirmenci. ‘El arabamı sana vereceğimi düşünürsen, daha fazla çalışman gerekir bence. Aylaklık büyük günahtır, ben dostlarımın aylak olmasından, uyuşuk olmasından hiç hoşlanmam. Seninle açık açık konuştuğum için kusura bakma. Dost olmasaydık, katiyen böyle konuşmazdım elbette. Ama düşündüğünü aynen söylemedikten sonra, dostluğun ne anlamı kalır? Hoş sözleri herkes söyler, herkes pohpohlar, iltifat eder, ama gerçek dost daima acı konuşur ve dostunu üzmekten korkmaz. Hattâ gerçek dost, dostunu üzmeyi tercih eder, çünkü ona iyilik ettiğini bilir.’ ‘Çok özür dilerim,’ demiş küçük Hans, gözlerini ovuşturup gecelik takkesini çıkararak, ‘ama o kadar yorgundum ki, yattığım yerden kuşların ötüşünü dinlemek istedim biraz. Kuş seslerini dinleyince daha iyi çalışıyorum, biliyor musun?’ ‘Buna sevindim işte,’ demiş Değirmenci, küçük Hans’ın sırtına vurarak, ‘çünkü giyinir giyinmez değirmene gelip benim ahırın çatısını onarmanı istiyorum.’ Zavallı Hans’çık, çiçekleri iki gündür sulanmadığından, kendi bahçesinde çalışmak için sabırsızlanıyormuş, ama çok iyi bir dost olan Değirmenci’nin isteğini geri çevirmek de istemiyormuş. Çekingen, ürkek bir sesle sormuş; ‘Çok işim olduğunu söylesem sence bencillik mi olur?’ ‘Doğrusunu istersen,’ diye cevap vermiş Değirmenci, ‘sana el arabamı vereceğime göre, fazla bir şey istemiş sayılmam; ama hayır dersen gidip kendim yaparım tabii.’ ‘Yo, olmaz, katiyen,’ demiş küçük Hans ve yataktan fırladığı gibi giyinip ahıra yollanmış. Orada bütün gün, güneş batıncaya kadar çalışmış, gün batımında Değirmenci ne durumda olduğuna bakmak üzere gelmiş. ‘Damdaki deliği aktardın mı küçük Hans?’ diye sormuş neşeyle. ‘Evet, aktardım,’ demiş küçük Hans ve merdivenden inmiş. ‘Ah!’ demiş Değirmenci, ‘Başkası için bir iş yapmaktan güzel bir şey var mıdır?’ ‘Senin konuşmanı dinlemek en büyük zevk,’ demiş küçük Hans, oturup alnının terini silerek. ‘Korkarım ben hiçbir zaman senin kadar güzel fikirler düşünemeyeceğim.’ ‘Düşünürsün, düşünürsün,’ demiş Değirmenci, ‘ama daha uğraşman lazım. Şu anda dostluğun sadece pratiğini biliyorsun; ileride teorisini de öğrenirsin.’ ‘Gerçekten öğrenir miyim sence?’ diye sormuş küçük Hans. ‘Eminim öğreneceksin,’ diye cevap vermiş Değirmenci, ‘ama artık damı aktardığına göre, eve gidip dinlensen iyi olur, çünkü yarın koyunlarımı dağda otlatmanı istiyorum.’ Zavallı Hans’çık bir şey söylemeye korkmuş; ertesi sabah Değirmenci erkenden koyunlarını kulübeye getirmiş, Hans da koyunları alıp dağa çıkmış. Gidip dönmesi bütün gününü almış; eve o kadar yorgun dönmüş ki, iskemlesinde uyuyakalmış ve gün ışıdıktan sonra ancak uyanmış. ‘Bahçemde ne güzel çalışacağım,’ demiş ve hemen işe koyulmuş. Ama çiçekleriyle bir türlü ilgilenemiyormuş, çünkü dostu Değirmenci sürekli gelip onu uzak yerlere gönderiyor veya değirmende işe koşuyormuş. Küçük Hans, çiçekleri unutulduklarını zannedecekler diye kahroluyormuş bazen, ama Değirmenci’nin, can dostu olduğunu düşünüp teselli buluyormuş. ‘Ayrıca,’ diyormuş kendi kendine, ‘el arabasını da verecek bana, ne kadar cömertçe bir davranış!’ İşte küçük Hans bu şekilde Değirmenci için çalışıp duruyor, Değirmenci de dostluğa ilişkin güzel sözler söylüyormuş peş peşe; Hans bunları bir deftere yazıp geceleri okuyormuş, iyi bir öğrenciymiş çünkü. Bir akşam vakti, küçük Hans ocağının başında otururken kapı hızlı hızlı vurulmuş. Dışarıda fırtına varmış, rüzgâr, evin etrafında öyle bir gürleyip esiyormuş ki, Hans’çık önce sesi fırtınaya yormuş. Ama sonra kapı ikinci defa, sonra üçüncü defa, iyice hızlı vurulmuş. ‘Zavallı bir yolcu olsa gerek,’ diye düşünmüş küçük Hans ve kapıya koşmuş. Kapıyı açınca, bir elinde fener, öbür elinde iri bir sopayla Değirmenci’yi bulmuş karşısında. ‘Sevgili Hans’çığım,’ diye haykırmış Değirmenci, ‘başıma geleni sorma. Benim küçük oğlan merdivenden düşüp yaralandı, Doktor’u çağırmaya gidiyorum. Ama çok uzakta oturuyor, hava da çok kötü, benim yerime sen gitsen çok daha iyi olur diye düşündüm. Biliyorsun el arabamı vereceğim sana, karşılığında senin de benim için bir şey yapman gerekir.’ ‘Elbette,’ diye atılmış küçük Hans, ‘sana yardım etmek benim için şereftir, hemen gidiyorum. Yalnız bana fenerini ver de bu karanlıkta hendeğe düşmeyeyim.’ ‘Kusura bakma,’ demiş Değirmenci, ‘ama bu feneri yeni aldım, başına bir şey gelirse çok üzülürüm.’ ‘Peki, önemli değil, fenersiz giderim,’ demiş küçük Hans; hemen kalın kürk ceketini, kırmızı yün beresini kuşanıp boynuna bir atkı dolamış ve yola düzülmüş. Dışarıda müthiş bir fırtına varmış. Etraf zifiri karanlık olduğundan Hans’çık önünü göremiyor, rüzgârın şiddetinden ayakta zor duruyormuş. Her şeye rağmen, metanetini kaybetmemiş ve üç saat kadar yürüdükten sonra Doktor’un evine varıp kapısını çalmış. Doktor yatak odasının penceresinden kafasını çıkarıp, ‘Kim o?’ diye bağırmış. ‘Doktor, ben küçük Hans.’ ‘Ne var küçük Hans?’ ‘Değirmenci’nin oğlu merdivenden düşüp yaralanmış, Değirmenci hemen gelmenizi rica ediyor.’ ‘Tamam!’ demiş Doktor; atını hazırlatmış, aşağı inip iri çizmeleriyle fenerini almış ve Değirmenci’nin evine doğru sürmüş atı; küçük Hans da peşinden düşe kalka yürüyormuş. Ama fırtına gittikçe şiddetleniyor, yağmur sel gibi boşanıyor, Hans’çık ne önünü görebiliyor, ne ata yetişebiliyormuş. Sonunda yolunu kaybedip bataklığa dalmış; burası çok derin çukurlarla kaplı, tehlikeli bir araziymiş, zavallı Hans’çık orada boğulmuş. Ölüsünü ertesi gün keçi çobanları bulmuş, büyük bir su birikintisinde yüzüyormuş; alıp kulübeye getirmişler. Küçük Hans’ı herkes çok sevdiği için cenazesine herkes gitmiş; Değirmenci cenaze alayının başındaymış. ‘Ben onun en iyi dostu olduğuma göre,’ diyormuş Değirmenci, ‘en önde benim bulunmam gerekir.’ Uzun siyah peleriniyle cenaze alayının başını çekiyor, ara sıra iri bir mendille gözlerini siliyormuş. Cenaze töreni bittikten sonra, herkes handa rahatça oturmuş, baharatlı şarap içip pasta yerken, Nalbant, ‘Küçük Hans’ın ölümü hepimiz için büyük kayıp,’ demiş. ‘En azından benim için öyle,’ diye cevap vermiş Değirmenci. ‘Tam ona el arabamı vermek üzereydim, şimdi elimde kaldı, ne yapacağımı bilemiyorum. Evde çok ayak altında, öyle de kırık dökük bir halde ki, satsam para etmez. Bir daha hiçbir eşyamı hibe etmem. İnsan ne zaman bir cömertlik yapsa başına dert açılıyor.’ ” “Ee, sonra?” dedi Susıçanı, uzun bir sessizliğin ardından. “Sonrası yok, bu kadar,” dedi Ketenkuşu. Susıçanı sordu: “Peki Değirmenci’ye ne olmuş?” “Bilmem ki!” diye cevap verdi Ketenkuşu. “Umurumda da değil zaten.” “Belli ki pek şefkatli bir mizacınız yok,” dedi Susıçanı. “Korkarım siz öykünün ana fikrini anlayamadınız,” dedi Ketenkuşu. “Neyini, neyini?” diye bağırdı Susıçanı. “Ana fikrini.” “Yani öykünün bir ana fikri mi var?” “Gayet tabii,” dedi Ketenkuşu. “Pes doğrusu!” dedi Susıçanı gayet öfkeli bir tavırla. “Anlatmadan önce söyleseydiniz ya. Söyleseydiniz hayatta dinlemezdim öykünüzü; hattâ o eleştirmen gibi, ‘Hıh!’ derdim size. Mamafih, şimdi de diyebilirim: Hıh!” diye bağırıp kuyruğunu şöyle bir savurdu ve deliğine geri döndü. Birkaç dakika sonra suda ayaklarını çırpa çırpa gelen Ördek sordu: “Susıçanı’nı nasıl buldunuz? Birçok meziyeti var, ama ben şahsen bir anneyim, ne zaman bir müzmin bekâr görsem, gözlerim dolar mutlaka.” “Korkarım onu kızdırdım,” diye cevap verdi Ketenkuşu. “Ona ana fikri olan bir öykü anlattım.” “İşte bu, daima son derece tehlikelidir,” dedi Ördek.
    Ben de aynı fikirdeyim doğrusu.
  • Ekmek şarap sen ve ben
    bir de sabahın dördü
    dışarda kar
    odamız ılık
    gözlerin ılık ılık damlarken boş kadehe
    anlattın bana ağzı sarımsak kokan bir oğlanla yattığını
    aşkı tattığını, karım dediğini ve aldattığınıkıskandım Gogen’i Tahitilim
    terlemiş vücudunu silerken
    cüzzam mikrobunu ve yaktığı kulübesini
    saçların bağlamıştı ellerimi muz kokulum
    güneşi doğurmuştu ölü cisim
    martı çığlıklarıyla bir sahil kayalığında
    nefesin vücudumu yakıyordu yer yer
    sam yelim sahra-i kebirim
    kahrettim her şeye o gün
    babanın şarap çanağına,
    Gogen’e,
    kadere,
    sana,
    bana,
    bir de gittiğin arabanın tekerinene diyordum arkadaş….
    diyordum ki ben bu zıkkımı içmek için içerim
    ama içerken düşünmem neden içiyorum diye
    daha sonra yaparım hayatın felsefesinisırayla olurum Fatih, Selim, Kanuni
    bazen kadın hamamında tellak….
    bazen Christoph Colomb
    Napolyon’ken düşünürüm Elbe’de geçen günleri
    Timur’ken Beyazıt’ı yenişimi….
    bir kere Aristo’nun hocası olmuştum
    ona verdiğim dersle gurur duymuştum
    bazen Jan Dark’ı kurtarmak için çalışan bir kahraman
    bazen odunun ateşleyen bir cellat olurumeğer daha da içersem
    Shakespare halt etmiş derim karşımda
    salyalı dudaklarımdan yayık sesimi dinlerim de
    işte Mozart’ın aradığı melodi bu diye gülerim
    enayiymiş be Platon…
    bir içsin de görsün….ne felsefesi varmış bu hayatın
    anlasın geçmişi kınalı dünyanın kaç bucak olduğunuıslak kaldırımlarda yürürken acırım
    önde yalpa vuran sarhoşun zavallı haline
    ukalalık işte derim neme lazım senin
    kendine bak; sende bir serserin bir sarhoş….
    ve yavaş yavaş kaybolur acı kahkalarım
    şehrin izbe sokaklarında
    yavaş yavaş kaybolur benliğim…
    İhsan Yüce