• Peki ya yoksullar? Onlar neden isyan etmiyor? Tufan olduğunda bedeli onlar ödeyecek, ekonomik durağanlığın yükünü sırtlanan da yine onlar olacak. Kapitalist bir dünyada yoksulların hayatı sadece ekonomi büyüdükçe iyileşebilir. Bu yüzden de yoksulların bugünün ekonomik büyümesini yavaşlatarak ekolojik tehlikeleri azaltacak herhangi bir adımı desteklemeleri beklenemez. Çevreyi korumak hoş bir ideal ama kirasını ödeyemeyenler haliyle buzulların erimesinden çok kredi kartı borçlarını dert ederler.
  • Eğer Avustralya'daki yok oluşlar istisnai bir durum olsaydı, insanların lehine şüphe ederdik. Fakat tarihsel kayıtlar Homo Sapiens'in bir ekolojik seri katil olduğunu gösteriyor.
  • Harari'nin ilk iki kitabını okuduğumda çağımızın vebasının insanın sorgulama, düşünebilme ve cehaleti kabul etme yetilerinin körelmesi olduğu ayırdına vardım ve hemen beynimdeki ampulü yaktım. O yüzden yazarın bir deha ve zihin açıcı olduğunu kabul etmekle birlikte bu kitabı diğer iki kitabın tekrarı olarak görmekten ileri gidemedim. Mesleki evrim, yapay zeka, ekolojik çöküş, kurumlar ve anlatılar. Zaten diğer iki kitabında da belirttiği konuların altını bir kez daha çizmiş. O açıdan beni fazla beslediğini söyleyemem. Yine de farkındalığımı pekiştiren bir kitap oldu.
  • Çoğu geleneksel din, evrensel değerleri benimseyip kozmik ölçekte geçerlilik iddiasında bulunsa da günümüzde çoğunlukla çağdaş milliyetçiliğin yardakçısı rolünde kullanılıyorlar. (...) Bu yüzden milli farkları aşmayı ve nükleer savaş, ekolojik çöküş ve teknolojik sıçrama gibi tehditlere küresel çözümler getirmeyi daha da zorlaştırıyorlar.
  • Homo sapiens binlerce yıldır ekolojiyi hedef almış bir seri katil gibi davranıyor ama artık ekolojik anlamda kitlesel katliamlara yönelmeye başladı. Bu yoldan ilerlersek, sadece birçok yaşam türünün kökünü kazımakla kalmaz, medeniyetin temellerini de yıkarız.
  • Ne var ki ekonomik büyüme küresel ekosistemi kurtarmayacak, aksine ekolojik krizin sebebi. Ekonomik sistem teknolojik sıçramanın getirdiği sorunları çözemeyecek, aksine varlığı, sıçrama yaratacak teknolojiler icat edilmesine bağlı.
  • "Türkiye’de köylüler artık ormanın içindeki kuru odun, çalı çırpı, kuru yaprak ya da meyve toplanması gibi geleneksel olarak yüzlerce yıldır sahip oldukları haklarından faydalanamayacaklar. 1830’lu yıllar Almanya’sında olduğu gibi…

    2017 yılında vizyona giren, R. Peck’in yönettiği “Genç Karl Marx” filmini izleyenler filmdeki, pis ve yırtık pırtık kıyafetler içindeki kadın, erkek, çocuk köylü-proleterlerin ormanda, kurumuş ağaç, çalı çırpı, kuru yaprak toplarken atlı polislerin saldırısına uğrayıp bazılarının kılıçtan geçirilip öldürüldükleri, diğerlerinin ise yakalanarak götürüldükleri ilk sahneyi hatırlarlar.

    1830’lu yıllarda Almanya’da köylülerin ormanları kullanması suç sayılmaktadır. Öyle ki 1836 yılında sadece Prusya’da 150 bin civarında köylü bu nedenle tutuklanarak muhtelif cezalara çarptırılırlar. Sadece kuru dal, kurumuş ağaç, çalı, çırpı ya da yaprak değil, yere dökülen meyvelerin dahi toplanması hırsızlık sayılmaktadır.[1]

    Böyle bir gelişmenin nedeni ise para kazanma derdinde olan küçük tüccarların ormanlara el koymaları ve adeta bir tür “çitleme” yaparak bu hakkı kendi tekelleri altına almalarıydı. Marx daha sonra bu gelişmeyi, Kapital’de ilkel sermaye birikiminin bir örneği olarak sunar.

    Benzer olaylar benzer sonuçlara yol açar

    Tarih kuşkusuz ki tekerrürden ibaret değildir. Diğer taraftan tarihin değişik dönemlerinde bir birine benzer olaylar ortaya çıktığında, farklı bir zaman diliminde de olsa birbirine benzer sonuçlar ortaya çıkabilir.

    Nitekim son 15 yıllık AKP iktidarları döneminde siyasal iktidarın ve onun yol verdiği sermayenin hem emek, hem de doğa ile kurduğu ilişki onları sonsuz bir kâr hırsı için tahrip etme yönünde oldu.

    Bu gelişme aslında, özellikle de düzenlemelerin, denetimlerin neredeyse tamamen ortadan kaldırılıp sermayenin önündeki tüm engellerin kaldırılması anlamında tam serbestlik demek olan neoliberal kapitalizmin tipik bir özelliği.

    Türkiye’deki sermaye de kâr çıkarım alanı olarak gördüğü doğaya ait ne varsa talana varırcasına onu tahrip etmekte sakınca görmedi. Özelleştirmeler adı altında bu talan meşrulaştırıldı. Halka ait, kamuya ait ne varsa adım adım adeta yeni bir çitleme hareketiyle büyük sermayeye devredildi.

    Bunun özellikle de 20 Temmuz 2016’dan sonra OHAL altında ve sonrasında artık kurumlaşmış bir otoriter rejim altında daha da hızlanarak yapılması ise tesadüf değildi.

    Ormanların, su varlıklarının ve toprakların büyük sermaye tarafından gaspı kolaylaşıyor

    Böyle bir çitleme ya da modern ilkel sermaye birikimine izin veren bir kanun bu yılın Nisan ayında yayımlandı.[2] Kısaca söylemek istersek, bu kanun ile tüm su varlıklarının Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nün (DSİ) kontrolüne verilerek, ardından da özelleştirilmesi, ormanların imara açılması, arazi toplulaştırma işlemlerinin yine DSİ’ye verilerek köylülerin arazilerine el konulması yasalaştırılıyor.

    Sırasıyla:

    -Doğadaki su kaynakları ve su havzalarından yapılan tarımsal sulamanın işletme ve bakımı, yani suyun dağıtımı özelleştirilecek.

    -DSİ tarafından zorunlu arazi toplulaştırma ve tarla içi geliştirme hizmetleri yapılacak. Böylece köylülere ait arazilere önce devlet tarafından el konulacak, ardından hektarlar düzeyinde toplulaştırılan bu arazileri yoksul köylüler ve küçük toprak sahipleri satın alamayacağı için (küçük köylünün satın alamayacağı kadar yüksek fiyatlar nedeniyle) bunlar DSİ tarafından özel şirketlere satılacak. Böylece küçük köylülüğün tasfiyesi hızlandırılmış olacak.

    -Hazine arazileri (tarıma uygun olsalar dahi) enerji, maden, imar rantı gibi amaçlarla özel şirketlere devredilecek.

    Ormanlar köylülere kapatılacak

    Ama asıl düzenleme ormanların kullanımıyla ilgili. Öncelikle orman alanları Hazine’ye takas yoluyla devredilip her türlü imara açılacak. Böylece halihazırda orman içinde gördüğümüz lüks villalara ve malikânelere yenilere eklenecek.

    Dahası, kanunun 18. Maddesi’nde:

    Devlet ormanlarında, odun kömürü, terebentin, katran, sakız gibi işletilmesinde ağaç kullanılan ocakların açılmasına, balık üretmek üzere tesis kurulmasına ve göl, baraj ve deniz yüzeyinde yapılan balık üretimi için karada yapılması mecburi tesislere ve yeraltında depolama alanı kurulmasına Orman Genel Müdürlüğü’nce bedeli alınarak yirmi dokuz yıla kadar izin verilebilir.

    ve 30. Maddesi’nde:

    Devlet ormanlarından elde edilen dikili ağaç da dâhil, orman ürünlerinin piyasa satışlarında açık artırma esastır.

    hükümleri yer alıyor. Böylece orman içlerine, göl ve baraj göletlerine balık üretme çiftlikleri, ormanlarla deniz ve göl kıyılarına balık tesisleri kurulabilecek. Ormanlardaki ağaçların altı metrelerce oyulup sebze ve meyve ya da tehlikeli kimyasal atık saklamak üzere depo haline dönüştürülebilecek.[3]

    Ayrıca, ormanlardaki dikili ağaçlar özel sektöre satılacak ve ormanlar dikili ağaçları satın alacak şirketlere 29 yıllığına kiraya verilecek. Tıpkı Turgut Özal sonrasında kıyıların Yap-İşlet-Devret Modeli altında 29 yıllığına kiraya verilip sonra mülkiyetlerinin özel sektöre devredilmesi gibi, ormanlar da 29 yılın sonunda özel sektörün malı olacak.

    Şimdi bu gelişmenin neden olacağı felaketleri sıralamaya çalışalım.

    Öncelikle bu, ormanları doğrudan tahrip edecek ve zarar verecek bir yıkımın artık yasalaştırılması demektir.

    Bir bölgenin, kentin akciğerleri anlamına gelen ormanların metalaştırmaya ve ticarileştirmeye konu edilmesi ya da satılması iklim değişikliklerinin, aşırı ısınmanın ve ardından gelebilecek ekolojik felaketlerin nedeni olacaktır.

    Tüm topluma ve bu ormanların içinde yaşayan hayvanlara ait olması gereken bu müşterek kullanım alanlarının sermayenin kâr hırsına terk edilmesi ve bunlar üzerinden bir haksız servet birikimi demektir.

    Yeni tür bir çitleme

    Orman köylüleri açısından ise daha vahim bir durum söz konusudur. Kışın yakacağını kurumuş ağaç, dal, yaprak ya da yere dökülmüş meyve veya toplanabilecek meyve gibi (örneğin kuşburnu) gibi toplayarak doğa ile ücretsiz bir alışveriş içinde olan (en azından böyle olmasını beklediğimiz) yoksul köylüler artık bundan mahrum edilecekler ve yakacak odunlarını satın almak zorunda kalacaklar. Bu da onların yoksulluğunu daha da artıracaktır.

    Çünkü özelleştirme yoluyla çitlenmiş orman alanlarına artık hiç giremeyecekler. Buralarda sadece bu şirket ucuz işçi aradığında çalışmak için birbirleriyle yarışacaklar. (Nitekim bu durum 13. Madde ile düzenlenmiş.)

    Tarihin “tekerrür” kısmı burada da devreye giriyor. Çünkü daha önce çıkartılan Büyükşehir Belediyeleri Kanunu ile köylülerin müşterek alanları (su kaynakları, otlak, yaylak ve meralar) imara açıldıktan sonra köylüler bu hizmetler için para ödemek zorunda kalmışlardı.

    İmara geçirilen tarım arazilerini satıp, üç-beş yıl içinde parasını tüketen köylülerin çoğu bu arazilerde yükselen konut inşaatlarına bekçilik yaparak hayatlarını kazanmaya çalışmışlardı. Bu arada azalan tarım arazisi nedeniyle artan tarımsal ürün fiyatları yüzünden iyiden iyiye yoksullaşıp, yoksulluk yardımlarına sığınmışlardı.

    Doğa ile kurulan ücretsiz faydalanma ilişkisi yok ediliyor

    Oysa binlerce yıldır insanların ilk üretim ve dönüştürme faaliyetinin doğa ile kurduğu ücretsiz ilişkinin (karşılıksız olarak doğadan alma faaliyeti) üzerinde temellendiği biliniyor.

    Bu da onlara su kaynaklarını, toprağı, ormanları ve daha birçok yeraltı ve yerüstü varlığını ücret ödemeden kullanmak gibi geleneksel bir hak veriyor. Bu hak doğadaki diğer canlılar için de olmalıdır.

    İşte bu kanun ile su varlıklarını, ormanları özelleştirerek ve arazileri kapitalist bir zihniyetle toplulaştırarak ve binlerce yıldır gelenek haline gelen kullanma haklarını yok ederek insanların doğa ile kurdukları doğal ilişkisi artık yok ediliyor.

    Yani köylüler artık ormanın içindeki kuru odun, çalı çırpı, kuru yaprak ya da meyve toplanması gibi geleneksel olarak yüzlerce yıldır sahip oldukları haklarından faydalanamayacaklar.

    ‘Genç Karl Marx’ ile bitirelim. Filmde, dönemin meşhur ideoloğu Proudhon’un “mülkiyeti hırsızlık olarak ilan ettiği” bir sahne var. Dinleyiciler arasındaki Marx söz alır ve “Hangi tür mülkiyet hırsızlıktır? Burjuva mülkiyeti mi?” diye sorar. Proudhon “Bütün mülkiyet türlerinin hırsızlık” olduğunu söylediğinde, bunun çok soyut bir yanıt olduğunu söyleyerek itiraz eder.

    Marx, kullanım/faydalanma hakkı (appropriation) ile istimlak (expropriation) arasında fark olduğunu ve orman köylülerinin sadece kullanım haklarını kullandıklarını ileri sürer.[4]

    Yani Marx’a göre, köylülerin ormanda kuru ağaç, dal, yaprak ya da meyve toplamaları hırsızlık değildir. Özellikle de yere dökülen meyvelerin toplanması çocuklar açısından geleneksel bir haktır. (Bizde de aslında buna benzer ve daldaki meyveler için dahi geçerli bir geleneksel hak vardır: “Göz Hakkı”.)

    Bunlar yoksulların geleneksel olarak sahip olduğu haklardır ve ellerinden alınamazlar. Ona göre yoksulların ölü orman ürünlerine erişim hakkı onların genel yoksulluklarının bir yansımasıdır ve onların doğa ile olan geleneksel ilişkilerini bir sonucudur.

    Bu yüzden de filmin başlarında, gazetedeki odasında arkadaşlarıyla konuyu tartışırken köylülerin Prusya devletine ve onun liberal sanayici destekçilerine karşı mücadele etmekten başka çarelerinin olmadığını hararetle savunur. Çünkü köylü proleterler hırsızlık yapmamakta, geleneksel haklarını kullanmaktadırlar."

    http://sendika62.org/...stafa-durmus-509283/