18 Mayıs 1944
18 Mayıs, Kırım Türkleri'nin sürgün edilişlerinin 74. yıldönümü. Bilmeyenler için açıklıyorum; Stalin'in emriyle 2. Dünya Savaşı'nda Almanya saflarında yer alarak Sovyetler Birliği'ne karşı savaştıkları iddiası ve gerekçesiyle Kırım Türkleri vatanlarından sürgün edilmişlerdir. Bu sürgün sırasında on binlerce kayıp verilmiştir. Surgün sırasında hayatını kaybedenlere Allah'tan rahmet diliyorum.
Almanya saflarında savaşa katılıp katılmama hususunda ayrılan fikirler mevcut. Kırım Türkleri "Aktoprak" adını verdikleri Türkiye'den gerekli desteği göremeyip yanlış yònlendirilince Almanlarla birlikte savaşa katılmışlar. Bütün bu dönemi birebir yaşamış ünlü Kırım Türkü Cengiz Dağcı'nın, Korkunç Yıllar ve Yurdunu Kaybeden Adam romanlarını okursanız siz de aynısını düşüneceksiniz. Haa bu savaşın en büyük kaybedeni kim derseniz, bana göre Kırımlılar derim.
Bu sürgün ile ilgili bilgilere http://www.surgun.org sitesinden ulaşabilirsiniz.
Ayrıca arama motorundan 18 Mayıs 1944 şeklinde arattığımda Ekşi Sözlük'ten altta bağlantısını paylaştığım girdiyle karşılaştım. O dönemki hükümetin bu konuyla ilgili tavrını ortaya koyması bakımından okunmaya değer bir yazı diye düşünüyorum. https://eksisozluk.com/entry/10872757

Gökçe Ünlütepe, Deccal'in Hatırı'ı inceledi.
16 May 04:17 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Sezgin Kaymaz'ın okuduğum ılk kitabı... Aşık oldummmm... Bu kitaptan sonra, bütün Sezgin Kaymaz kitaplarını okumaya ahdettim.
Bir akşam internette, "hayat" ile ilgili bir söz arıyordum ki; kitabın başındaki bölümü Ekşi Sözlük'te okudum ve tutuldum... Eline, fikrine, yüreğine sağlık Sezgin Kaymaz

cyrano-cm-ekşi sözlük
"continue game" 

bu ara acayip seviyorlar beni, 
sorarsan, kucaklara yatmalıyım, dizlerin dibinde uyumalıyım, 
gözelerin dibinde dinlenmeli, her elini uzatanla arazi olmalıyım, 
maytaplarda gülüşmeye, hamaklarda sevişmeye, mehtaplarda uluşmaya çağırıyorlar, 
sıtma, sahtekâr adamların bana saygılarına şaşırıyorum, 
fahişeler sana bedava diye bağırıyorlar, 
kibrit tek çakışta yanıyor, ayakkabılarım eğilmeyeyim diye, hemen ayağıma oturuyorlar, 
sallamaz şoför ibo, "gideceksen bırakayım abi" diye yanıma kadar geliyor bu ara, 
nobel tylol hot getirdi, "sen seversin" diye, 
inci dişlerini temizletmiş "yakından gör"memmiş tek derdi, 
niyeyse bu ara acayip seviyorlar beni, 
iyi de, ben bu dünyanın sizine, oyunlarına kanacak adam mıyım, 
nazlı yarim, ömrüm, ölümüm, şarabım dururken bir yanda, 
gelir miyim ulan yolunuza, girer miyim koynunuza. 
zira zaten dayanamadım daha fazla bu arsızlığa 
çıkardım ayakkabılarımı, 
kapattım telefonu, her kapıyı kapattım, 
sakince soyundum sonra, 
evvela bir halay çektim tek başıma, ağzımda cigara, 
sonradan oturdum championship’in başına, 
tek başıma şampiyon oldum, 
tek başıma 

Yazan : Romica | Ekşi Sözlük
35 YAŞINDA BEKAR KADIN OLMAK

20 gün sonra 36 yaşına girecek bir ablanız olarak kabul edin sözlerimi. Ben hayatı tersinden yaşadım. 18 yaşıma basana kadar barlara girmeye çalışıp, reşit olduğum gün duruldum. 19 yaşımda beraber yaşamaya başladığım adamla 21 yaşımda evlendim. 22 yaşımda anne oldum, 24 yaşımda ikinci çocuğum oldu. İkinci çocuğumu emzirirken üniversiteye döndüm. okudum, çalıştım, çocuklarımla ilgilendim. 30 yaşıma gelip yurt dışında burs kazandığımda, 1 yıllığına çocukları anneme emanet edip gittim. Döndükten bir süre sonra da boşandım.
En çok bana veriyorlardı bu mesajı: Boşandın, hayatın bitti, orta yaşlısın artık, iki çocuğun var diye… Ben de bu durumu kanıksamaya başlamıştım artık. Ne de olsa artık genç değildim. Bundan dolayı normalde özgüvenim yüksek olsa da hayatımdaki kişiyi memnun etmek için saçma sapan şeyler yaptım.
Şubat ayının sonunda birden bir aydınlanma yaşadım. Karşımdaki adam kaşımdan gözüme, kılığımdan kıyafetime, saçımdan makyajıma kadar her şeyimi eleştiriyordu. İncir çekirdeğini doldurmayacak bir “Ben kıvırcık saç sevmiyorum, o saçların hep toplu olacak!” tartışmasından sonra banyoya gittim. Aynaya baktım ve “ne yapıyorum ben?” diye sordum kendime… Bütün hayatını kendi dilediği gibi yaşamış, hep seven ve sevilen biri olmuştum. Aynanın karşısındaki kişi ise ben değildim artık. Yalnız kalmaktan korktuğu için sürekli taviz veren bir kadın vardı karşımda ve ben o kadından hiç hoşlanmadım.
O aynanın karşısında saçlarımı kökünden kazıdım. O “ne yaptın sen??!” diye bağırırken adamın karşısına geçip eline saçlarımı verdim ve dedim ki “İster fön çek topla, ister kıçına sok bunları, hadi hoşçakal!”
Sonrasında pişman olur muyum acaba diye düşünmüştüm ama açıkçası şu güne kadar herhangi bir pişmanlık yaşamadım. 36’ya merdiven dayamış, kocaman çocukları, 1,5 metrelik boyu, subay traşı saçları olan bir kadının bile her gün bir şekilde iltifat alabileceğini gördüm.
KİMSEYE MECBUR DEĞİLİZ HEMŞİRELERİM.
Hayatımız bitiyor falan değil. Özgüveninizi zedelemeye çalışan kara propagandalara aldanmayın. Biz kendimizi sevip beğenince başkalarının da beğeneceğini unutmayın. Özgüveninizi sağlam tutun, yürüyüşünüz bile değişir. 30 yaşında kadın genç kızlıktan kadınlığa daha yeni terfi etmiştir. kendini keşfetme sürecinin en başındadır. İyi insanlara karşı iyi ve mütevazi olurken, egosunu zedelemeye çalışan terbiyesizlere karşı da “bastığım toprağı, soluduğum havayı şereflendiriyorum!” mesajını vermelidir.
Ayrıca “30 yaşına gelmiş kadın çok rerörerö!!” diyen adamların hiçbiri bir biscolata erkeği değil, lütfen bunu unutmayın. Çoğu benim bakkal hüseyin efendi’ye benziyor…
– Ne yaptın hocam sen ya? yakışıyor mu hiç bu yaşta? "Bayan" dediğin uzun saçlı olur!
+ baymayan olmaya karar verdim.

1000Kitap'ı kurtarma projesi adı altında...
Şu son günlerde saçma sapan iletiler fazlasıyla paylaşılıyor. Yok ben intihar edecem de, yok sevgililer günüymüş de, yok görücü usulü mü falan filan, yeter arkadaşım sıktı artık böyle saçma ve gereksiz konular. Böyle bir siteye gelme amacım diğer sosyal platformlarda olmayan bir nezih ortam vardı. Ancak son zamanlarda popüler kültürün bir parçası olmaya başladı.

Bu yüzden bu tür kullanıcılara tavsiyem; amacınız dikkat çekmekse, bu tür iletileri paylaşmak ya da ciddiyseniz o sorduğunuz sorularda (ki sanmıyorum ciddi olduğunuzu) dolayısıyla bu tür iletilerinizi Twitter ve sorularınızı da ekşi sözlük gibi mecralarda araştırmanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Ben çok yoruldum, diğer site kullanıcıları da ve moderatörler de...

(Bunu konuda uyarı üslubumun biraz ağır olduğunun farkındayım ne yazık ki genel olarak mizacım böyle, ancak böyle olmasının daha etkili olduğunu düşünüyorum. Fazlasıyla tepki toplayacağımı biliyorum ama hiç umrumda değil.)

zeyneb, Kalbin Kararı & İlahiler ve Neşideler'i inceledi.
 14 Şub 20:08 · Kitabı okudu · 5 günde · 8/10 puan

"ekmek sıcak, Allah güzel, sen iyi"

Bundan yıllar önce Ramazan ayındayız, vakit ikindi. İnternette dolanırken bir sayfada karşılaşmıştım bu dizeyle. Bir fotoğrafın altına yazmışlardı, hiç unutmuyorum; yemyeşil bir arazi, gök pırıl pırıl. Küçük bir kız çocuğu elinde uçurtmasını uçurarak koşuyordu, Alp Dağlarının eteklerindeki çıplak ayaklı Heidi misali çimenlerin üzerinde. Ne sevmiştim bu dizeyi ama. Tekrarlamıştım içimden “ekmek sıcak, Allah güzel, sen iyi.” Hemen Google a yazıp araştırmıştım. Ramazan ayı, ikindi vakti, orucum. Hop, ilk sayfada beliriyor mavi mavi “İlk Oruç Şiiri – Ahmet Murat”. Şiiri çok severim hele tevafukla birleşirse daha bir çok… İşte ben böyle tanıdım Ahmet Murat’ı, kendimce bir tevafukla. O zamandır takip ettiğim şairler içine girmişti.

Kalbin Kararı da uzun zamandır almak isteyip de sahaflarda bulamadığım nadir kitaplardandı. Şükür ki birkaç ay önce Batman’daki kitap fuarında ulaşabildim kendisine. Kitap kapaklarına çok fazla önem vermem ama kapağına bayıldığımı söylemeden geçemeyeceğim. Tüm kapağı muhteşem kuyruğunun güzelliğiyle saran tavus kuşu, içinde gizlediği şiirleri özetler gibi. Heybetli fakat naif bir güzellik.

Yazar şiirlerini İlahiler ve Neşideler olarak iki kısma ayırmış. İlahiler kısmı şairin daha çok Allah’a duyduğu sevgi ve muhabbeti içeren, tefekkür zeminli şiirler. Neşideler ise daha çok manzum tarza yazılmış, şiirin içinde şairin kendisini görebildiğimiz şiirlerden oluşuyor.

Kitap ilk olarak ismini de aldığı Kalbin Kararı şiiriyle başlıyor. Bu şiirle başlamakla şair çok doğru bir seçim mi yapmış yoksa… Bilemedim. Keza şu dizeleri okuduktan sonra ben birkaç ay diğer sayfayı çeviremedim.

"Önce sola, sonra sağa, yine sola
Bakan akıldır, kalp uzatmaz
Akıl iki kere ikiyi iyice bilir
Kalp ikiyi inkar edecektir.

İnsan uykudadır, ölünce uyanır
Günün adamıdır ve karşılanır
Can uyanır ve karar anıdır kalp için
Allah sürprizdir, Rabbül âlemin

Kalbin kararını akıl tartar
Bu şuna benzer: akıl esnaftır
Şuna da: akıl yaralanır
Kalp yaralanmaz çünkü yaradır" (Kalbin Kararı, sf.11)

Öyle etkiledi ki bu şiir beni, kitabı her elime aldığımda şu dizeleri sindirip bir şiir daha öteye gidemedim. Akıl, yara, esnaf, ikikereiki, kalp… Günlerce dolandı zihnimde bu imgeler. Aklıma Yeraltındaki Notlar'da Yeraltı Amcamızın iki kere iki üzerine yaptığı beyin yakan diyalogları geldi, yeraltı adamımızın da işin içinden çıkamayışları...

Şair kalp ve akıl arasındaki gelgitlerimizi, olaylar karşısında kalp ve aklın tutumunu öyle iyi anlatmış ki kelimeleriyle. Bu şiirle anladım ben; şöyle dışarıdan bakınca görünüşüyle tavuktan farksız bir tavus kuşunun, kuyruğunu açınca içinde gizlediği muhteşem güzelliği. Evet Ahmet Murat şiirinde tam olarak bunu görürsünüz. Kitaptaki her şiir bir kere olağan bir akışla okunduğu zaman gösterişsiz, dertsiz görünür size. Gayret eder içini açarsanız, derinindeki o tavus kuşu heybetine varırsınız. Gözleriniz kısılır ve kalbiniz kamaşır.

İlk bölümde Kalbin Kararı, Yol, Kendi, Bugün Dışarda, Son Hutbe şiirlerini çok sevdim. Şair bu bölüme, içinize naif dokunuşlarla işlediği dizelerini, size inceden bir dokunmasıyla dahi yaranızın dikişlerini patlatıveren iki eleştiri şiiriyle son vermiş.

"cemaat! yürüyen merdivenli minber dubai’de
yapsınlar ve cennet simülatörü- hazırlık niyetine
din dilini yenileyin dediydi diyanet, işte yenisi
lâ havle ve lâ kuvvete, lâ havle ve lâ kuvvete" (Son Hutbe şiirinden, sf. 23)

“hep yoksulların çocukları ölüyor azizim,
oysa israf haramdır.” (Le Charme Discret de la Bourgeoisie şiirinden, sf.24)

İkinci kısımdaki şiirler ise daha manzum yapılı. Sanki şair içinde ne varsa uzun uzun anlatmak istemiş. Ben ikinci kısımdaki daha çıplak gördüm. Hani şair içinde ne varsa başta acziyeti olmak üzere kızdığı, kırdığı, kırıldığı, ümit ettiği ne varsa sanki şair yükünü sırtından atıp, bir benî âdem olarak safça sıralamış dizelerini. Özellikle Muhayyer Münacat şiiri, bu bölümdeki en sevdiğim şiir oldu.

Allahım biraz konuşabilir miyim bağışla
Konuşuyorsun sen, duymuyorum ben ah bağışla
Ben de konuştum çok, çoğu boş, boşlukları doldurdum
Yarım kalmış bir çay gibi soğuttum kendimi,
İçime şeker attın, tatlanmadım yine
Seni anlayamadım, tişört yazıları, sokak isimleri,
Plaka harfleri, medet umdum tümünden, bir tıkız idrakle tıkandım,
Yağmurları anlamadım, karlarda üşüdüm, bilirsin
Şemsiyeseverim, o uçarı, o gizemli şiirseverler aksine
Lodosta başım ağrır, malum sinüzit, alerjim de var yağmura iyi mi
Benden şair yaptın ya, bu senin kudretin, memnun musun desem
Sana seslenmeye yarıyor, memnunum bense. (Muhayyer Münacat, sf.31)

Yazar yine bu bölümü de sağlam gözlemli bol hicivli bir şiirle kapatmış. “Ikea” şiiri. Hani bildiğimiz ikea, şu evimizin her şeyi olan, rahat bir ev hayatımız olması için her şeyi düşünen ikea.

“Şöyle demişsin bir yerde: “Hafızalı süngerden
üst katman vucudunuzu sarıyor”
Bunu hakikaten dedin mi? İnanılmazsın biliyorsun değil mi?
Sonra şu: ‘Vatkalı kolçaklar ise herkesi
tembelliğe davet ediyor.’ Sen Ikea, ah sen…” (Ikea, sf. 46)

Şiirin altındaki dipnottan anladığım kadarıyla şair, bu şiiri ekşi sözlükteki bir sözlük yazarının ikea için girdiği bir açıklama üzerine yazmış. Bize bizi öyle güzel anlatmış ki bu şiirde, öyle ince yerleri yakalamış ki ben şapka çıkardım karşısında. Sabır gösterip mutlaka bir okuyun derim.

"Ikea sana maruz kalmak istiyoruz, bu çok normal.
Sömürgeci çizgilerin yok. Stilin yalın, kuzeyli, ölçülü.
Ataların Vikingler miydi lan doğru söyle şimdi
Patates seven, sosis kemiren, bir daha patates seven,
Sosyal bir devletsin etliye sütlüye destek veren." (Ikea, sf. 47)

Ve yine şunu anladım, şiirin güzelliği burada yatıyor aslında; sen sokağa çık, istediğin kadar bağır çağır, sosyal medyadan istediğin kadar klavye savaşçılığı yap, duyar kas. Yok kardeşim, bunlar değmiyor kalbe. İnanın değmiyor. Batıyor insanın gözüne, samimi gelmiyor. Bağırdığın değil, içine samimiyetini koyduğun, derdiyle dertlenerek ortaya çıkardığın ürün; ister şiir olsun ister bir şarkı fark etmez, bu gerçekten muhatabını buluyor. Ben buna inanıyorum.

Hasıl kelam Ahmet Murat her bir dizeyi nakış gibi işlemiş. Bize sunmuş. Keyifle okudum, keyifle düşündüm; keyifle dertlendim, keyifle duruldum.

Okuyunuz efendim, kalbinizde naif dokunuşlar yer bulsun…

Bu da bonus olsun nacizane; kalp yaradır, demiştik ya. Yaranıza gülümseyin her sabah, yaranızı önemseyin. Gerisini ben bilmem artık Kalben söylemiş, dinleyiverin. :)

https://youtu.be/ePHisc6xsrE

Kitabı okuyacak olanlar ya da şu an okumakta olanlar okumak istemeyebilir. Sürpriz bozan olmayacak yazımda ancak bazı hataları örneklendirirken hikâyeye dair parçalar kullanmak zorundayım. Bunları bilerek okumak istemeyebilirsiniz.

İskender Pala bundan önceki romanı Karun Ve Anarşist’ ten sonra beni bir kez daha hayal kırıklığına uğrattı. Bir kere baştan şunu belirteyim: Bu bir Hz. İbrahim romanı değil, alt başlığa aldanmayın. Bundan önceki alt başlıklar kitapların içeriğiyle uygundu; bir Yunus romanı, bir Barbaros romanı gibi. Bu kitabın Hz. İbrahim’le pek ilgisi yok. Sadece zemin oluşturmak için kullanılmış. Ekşi Sözlük’ te Hz İbrahim’ le ilgili daha çok bilgi vardır tahmin ediyorum. Hikâye günümüzde geçen bir casus romanı.

İskender Pala türü dışına çıktığından olsa gerek çok acemice yazmış. Baştan savma, savruk geldi bana. Böyle bir kitabı Ahmet Ümit’ in çok iyi yazacağını düşünüyorum. Bazı işler hiç olmayacak şekilde gerçekleşiyor. Örneğin bir CIA ajanı üzerine yerleştirilen dinleme cihazını fark etmiyor. CIA’ in üst düzey yöneticilerinden biri (Susan Stone) kendisinden bilgi almak istediği Ürdünlü bir Müslüman bilim adamını etkileyebilmek için kadınlığını bile kullanmaya çalışıyor. Hatta ona içki ikram ediyor. Tabiî adam içki içmediğini söylüyor. Bu bir Müslüman içki içmez demek için kurulmuş ancak olmamış. Bu seviyede bir ajan, bu kadar ciddi bir işi olduğu adamın içki içip içmediğini bilir. Ayrıca aksiyon sahneleri de çok beceriksizce yazılmış. Bildik Hollywood klişeleri dolu bu sahneler ancak okurken zihnimde bir şey canlandıramadım. Tipik Indiana Jones sahneleri de bol bol var ama bunlar çok basitçe geçiştirilmiş. Örneğin Zara’ nın morgdan kaçış sahnesi. Çırılçıplak kadın görevlinin ceketini ve bulduğu bir hasta bakıcı önlüğünü giyip çıkıyor ve şehrin öbür ucuna bu halde, ayakkabısız gidiyor ve hiç dikkat çekmiyor. Tipik Battal Gazi filmi klişeleri çok. Düşman beldenin yiğit güzeli örneğin: Zara. Aslında Müslüman ve iyi biri, kaçırılıp kandırılmış ancak tıpkı Elonora gibi içinde doğruyu hissediyor ve taraf değiştiriyor. Hayret sonunda Selim’ le evlenmediler. Tabiî düşmanların hepsi hain, bizimkiler saf, kusursuz, adil, süper kahramanlar. Yer yer Türke Türk propagandası da hamasi bir şekilde yer bulmuş hikâyede. Kişiler bu şekilde kullanılınca hiç karakter de oluşturulamamış. Kişilerin hepsi basma kalıp tipler olarak kalmış.

Bazı teknik hatalar da gözüme çarptı. Bir iki örmek vereyim. Navigasyon/konum belirleme teknolojisi için GPS yerine GPRS demek. Şarjörlü silah boşken birden çok kez, silahı yeniden kurmadan, tetiği çekebilmek bunlardan bazıları. Sayfa 418’ de Noah kasayı tuşlara basarak (dijital şifre sistemi) açıp, kapatırken şifre halkasını çeviriyor (mekanik şifre sistemi). Sayfa 359 ve 399’ da kullanılan resimlerle, resimlerin yanındaki açıklamalar arasında tutarsızlık var. Bunlar bu tür hataların bazıları, emimin başkaları başka hatalar da görmüştür.

Birkaç söz de kitabın dili ve üslubu üzerine edelim. Hiç Pala’ nın edebî dil ve üslubunu beklemeyin. Okuma zevki vermiyor. Belki türüyle uyumlu ancak yazar adına sadeden aşağı, basite kaçan bir üslup ve dil var. Bazıları basım hatası olabilir ancak Pala’ nın, bir Türk Dili ve Edebiyatı profesörünün uğraşsa yapamayacağı dil yanlışları var. Neredeyse sosyal medyanın anlaşılmaz dili. Paylaşmak kelimesini sosyal medyada kullanılan tüm saçma ve yanlış anlamlarda kullanmış. Zaten kitapta genel bir dağınıklık var. Birbirini takip eden cümleler yeni bir şey söylemiyor, sadece yazıyı uzatıyor. İçerik de çok şişirilmiş. Gereksiz yere ansiklopedi gibi bilgiye boğmuş. Gerçi bunu yaparken hiç ipin ucunu kaçırmamış. Dağınıklıkta mantık hatasına, kurguda ve akışta kusura rastlamadım. Yer yer kitabı İskender Pala’ nın yazmadığını, bir ekip tarafından yazılıp onun adıyla yayımlandığını bile düşündüm. Kişilerin kendi kendilerine konuşmaları, zihinlerinden geçirmeleri şeklinde kendi düşüncelerini vermeye çalışmakta önceki kitaptaki gibi yine başarısız olmuş. Neredeyse tamamı dam üstünde saksağan tarzında ilgisiz ve yersiz olmuş.

Şimdi yazacaklarım belki öküz altında buzağı aramak türünden ancak önceki romanı Karun ve Anarşist’ i okumamış olsam bunları düşünmeyebilirdim. O kitap tamamen siyasi propaganda için sipariş üzerine yazılmış gibiydi. Onun kadar değil ama bu kitapta da benzer parçalar var. Bazı bölümler haber bülteni gibi. Hangi televizyonu açsanız aynı ses sürekli aynı şeyleri tekrar ediyor zaten. Bunun bir Hz İbrahim romanı olmadığını söylemiştim; günümüzde Orta Doğu’ da yaşanan olaylara karşı bazı bakış açılarını empoze etme çabası gibi geldi bana. Bazı yerler de ayrıca çok saçma olmuş. Elin Amerikalısı, Yahudisi, ilk kez geldiği İstanbul’ da, kendi aralarında konuşurken, zihninden geçirirken, uzun uzun 15 Temmuz Şehitler Köprüsü diyor. Ne yol bilirler, ne yer ama bunu kendi kendilerine bile düşünebiliyorlar. Sanırım kitap bitmek üzereyken İBB sponsor falan olmuş. Bir de belediyenin reklâmı var. Japon komiser, o da hayatında ilk kez İstanbul’ a geliyor, Keiko’ nun ruhuyla (yani kendi kendine) konuşurken, İBB’ nin Beltur Cafe’ sinden, metro inşaatlarından ve yine 15 Temmuz Şehitler Köprüsü’ nden bahsedebiliyor.

Karun ve Anarşist’ te olduğu gibi yine işin ciddi yanı kültür ve tarih üzerine söylemeye çalıştıkları. Bu konuda ki görüşlerini yine destekliyorum. Ancak bunlar ayrıntıda kalıyor ve öykünün içine yedirememiş bu kitapta da. Ayırca Batı’ nın her şeyi kendilerinin saydığı, Doğu’ nun geçmişini kendine mal ettiği ya da yok saydığı bilgisinin doğru olmadığını düşünüyorum. Artık dünyanın her yerinde herkes bunu açıkça söylüyor. Bu kandırmaca eskide kaldı.

Beklediğimi bulamadım ancak İskender Pala okumaya devam edeceğim kendi tarzına döneceği umuduyla. Son iki kitabı hariç her eserini baş yapıt saydığım ve hayranı olduğum bir yazardan bu tür sıradan işler okumak beni hayal kırıklığına uğratıyor. Daha mı kolay acaba bunları yazmak ya da daha mı çok para kazandırıyor? Yoksa sipariş üstüne yazmak zorunda mı kalıyor?

Uğur, Şiir Denizi 1'i inceledi.
20 Oca 21:52 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Pek bir şey söylemeye gerek yok aslında. Ümit Yaşar Oğuzcan kült şairlerimizdendir. Genelde aşk şiirleri yazmıştır. BU şiirler çoğumuzun canını yakmış, sosyal medya da saçma resimlerini altına meze olmuştur. Bazı şiirlerinin, okuyanın içinden geçtiği rivayet edilir, denenmiştir, doğrudur. Tüm şiirlerinin kitabının birinci cildidir. Bir bu kadar kalın ikinci cildi mevcuttur. Alınmaması ayıptır. Biraz ekşi sözlük yorumu gibi oldu ama fena da olmadı gibi. Bayanlar baylar her şeyi geçtim, şiir okuyunuz, lütfen. Şiir okumayan biriyle evlenmeyiniz. Saygılarımla :)