Esra Koç, Aşkın Metafiziği'yi inceledi.
20 saat önce · Kitabı okudu · 4 günde · 7/10 puan

''Siz bilgeler, yüksek ve derin bilgili
Sizler ki derin düşünür ve bilir misiniz
Nasıl, nerede ve ne zaman, çiftleştiğini her şeyin
Niçin sevişildiğini, öpüşüldüğünü?
Siz ulu bilgeler, yüzüme söyleyin!
Kafa patlatın bakalım, bana ne olduğuna
Nerede, nasıl ve ne zaman,
Niçin başıma geldiğine bunların, hadi kafa patlatın!

Bu sözlerle aşkın metafiziği adlı kitabına başlangıç yapan Arthur Schopenhauer aşkı şöyle tanımlar: aşk, başta dizginlenebilir bir eğilimken sonrasında bir tutkuya tüm engelleri aşabilme gücüne ve tatmin edilmez bir duygu haline gelirse ölümü bile göze alabildiğine.

Schopenhauer; bu konuya neden felsefik bir yaklaşım getirdiğini ise şöyle ifade eder. Madem aşkın varlığından, gücünden eminiz bütün yazar ve şairlerin vazgeçilmez konusu aşkı neden bir filozof irdelemesin. Ayrıca aşkı konu olarak ele almasının nedeninin ona öncü olan düşünürlerin tezini çürütmek olmadığını, aşk konusunun onun dünyasına nesnel olarak dayatıldığını söyler.

Schopenhauer aşka dair düşüncelerini beş bölümde incelediği kitaba gelecek olursak;

Birinci Bölüm:
Bu bölümde aşk Schopenhauer 'e göre istediği kadar dünyevilikten uzak, saf tanımlansa bile o bireyselleşmiş cinsel dürtüdür. Birçok insan için zihinlerinin yarısını sürekli meşgul ettiği, en ciddi meselelerde kararları etkilediği, evrakların el yazmalarının arasına saç buklelerini yerleştirmeyi başardığı, en feci kavgaları körüklediği, bazen zenginliği bazen statü ve rütbeyi kendine kurban seçtiği, her şeyi yıkmaya çalışan, altüst eden bu tutkuyu önemli kılan tüm bu gayret ve süreçte yaşanılanlardır. Bu çabanın altında yatan neden ise cinsellik olsa da nesnel bir hayranlık olarak insana kendisini sunar. Bu bir savaş hilesidir. Tüm bu bireyler arasında uygun eşi bulma, seçme ayıklama, aşk oyunlarının amacı sadece bir şeye hizmet eder. Gelecek kuşağı (türü) meydana getirmek. Doğanın kişilere kamufle ederek sunduğu bu amaç doğrultusunda bireyler birbirlerine ne kadar uygunsa aralarındaki tutku o denli fazla, ortaya çıkacak türde o oranda sağlıklı genler taşır.

İkinci Bölüm:
Schopenhauer 'e göre iki cinsin inançları, düşünceleri, karakterleri ve zihinsel eğilimleri uyuşuyorsa aralarında cinsel sevgi etkisi olmaksızın bir dostluk kurulabilir. Ancak bunların evliliği çok mutsuz, doğacak çocukta zihinsel ve bedensel düzlemde uyumsuz olacaktır. Bunun tam tersi için düşünecek olursak cinsel tutku var, ancak uyum yoksa bunların evliliği de mutsuz olur.
İnsanın doğasındaki bencillik türün devamını sağlayacak bakış açısını bir yerde engeller. Fakat bireyin aklına bir şüphe kuruntu yerleştirilirse gerçek sadece tür için en iyi olanın onun için de iyi olacağı gibi görünür. Bu kuruntunun adı içgüdüdür. Cinsel hazzın tatmininde ise türün çirkinliğine, güzelliğine bakılmaz, hiç bir bağ yoktur bu bağlamda. Seçim tamamen ortaya çıkacak yeni türün tipinin olabildiğince katıksız ve doğru korunması ile ilgilidir. Buna göre herkes en güzel bireyleri, kendi varlıklarında türün katıksız olmasını sağlayacak bireyleri şiddetle arzu edecektir. Diğer bir nokta ise bu seçimde öteki bireyde kendi kusurlarını örtecek özellikler aramasıdır. Örneğin kısa boylu erkekler iri kadınları ararlar, sarışınlar esmerleri severler vb…
Erkek kendisine uygun güzellikteki bir kadına baktığında türün damgasını vurduğu o kadınla sürdürmek istediği türün tipinin korunmasına dayalı eğilimdir. Demek ki insanın içinde taşan hazza verdiği cevap bu çekimle ilgili değil, tür için iyiye yönelmiş bir içgüdüdür. İnsanın seçtiği kişiye ulaşmak için yaptığı tüm rezillikler şan, şöhret, para, onur vs. kaybetme pahasına katlandığı eziyetler doğanın her yerdeki bağımsız iradesine uygun olarak türe hizmet eder. Erkek ulaşmak için kırk takla attığı kadına ulaşınca türe hizmet ettiğini hissettiğinden evlilik dışı her olayda kötü yeni bir bireyin oluşumundan çoğu zaman iğrenir, engellemek ister. Ve o hazza ulaşınca aslında herhangi bir kadınla yaşayacağı hazdan farklı olmadığını görüp hezeyana uğrar. Kendisini aldatan, bireyin bilincine girmeyen türün irade gücüdür.
Aşkta erkek ve kadının doğası belirgin farklar taşır. Erkek doğası gereği vefasız, kadın ise sürekli sadakate eğilimlidir. Erkeğin aşkı doyum bulduğunda azalırken, kadının aşkı o andan itibaren artmaya başlar. Erkeğin gözü hep başka kadınlardadır. Kadın ise tek bir erkeğe sımsıkı sarılır. Bundan dolayı erkeğin eşine sadakati yapay, kadının ki doğaldır.

Üçüncü Bölüm:
Bu bölüm Schopenhauer ‘in aşkta bireylerin seçimlerinin altında yatan nedenleri incelemesini içermekte. Ona göre seçimlerde öncelikle yaşa bakılır. Doğurganlıktan dolayı 18-28 yaş arası idealdir. Güzellikten yoksun gençliğin gene de çekici olduğu ancak gençlikten yoksun güzelliğin çekici olmadığını ifade eder. İkinci bakılacak unsur sağlıktır. Sağlıklı olmayan bireyler hastalıklarını türe aktaracağı için tercih edilmemelidir. Üçüncü unsur iskelet yapısıdır. Kemik yapısı türün tipinin temelidir. Bu yüzden önemlidir. Dördüncü etken kadının belirli bir dolgunlukta olması ceninin beslemesi açısından önemlidir. Beşinci etken ise yüz güzelliğidir.
Kadınlar ise erkek güzelliğine çok az önem verirler. Erkeğin kuvveti buna bağlı cesareti cesur bir koruyucusu olması açısından önemlidir. Kadınlar kendi güzelliklerini aktaracakları için çoğunlukla çirkin erkekleri severler. Bir kadının bir erkeğin kültürüne, entellektüelliğine aşık olması gülünç bir iddiadır. Bir annenin çocuğuna güzel sanatlar vs. eğitimi vermesinin sebebi ise güzel kalça ve dolgun göğüsleri yapay yollardan destekleyen bir zekayı ortaya çıkarmaktır.
Ayrıca tüm bu etkenlere bakılırken her bir birey bedeninin her bir uzvundaki eksiklik ve zaafları karşı cinste düzeltilmesini kovalar, üstelik söz konusu parça ne kadar önemliyse bu arayışta o kadar kararlı ve ısrarlı olur.
Eğer bir adam çok çirkin bir kadına aşık olursa cinsellikten kaynaklıdır ve kendini eksik görmediği için türe aktarılacak özellikleri kendi tamamlayacağını düşünür ve bu çok üst mertebede aşıklık halidir.

Dördüncü Bölüm:
Eğer aşk bir kişiye yönelmiş ise bu kişiye kavuşamama durumunda dünyanın bütün nimetleri hatta hayatın kendisi bile değerini kaybedip intihara kadar gidebilir. Tür bireyden daha önemlidir. Bu yüzden sevenler çokça çabalar ve bu çabayı yüce ve haklı görür. Aşkın çoğu zaman kişiyi trajik, komik durumlara sokmasının nedeni aşık erkeğin ruhunu türün ele geçirmiş ve hakimiyeti altına almış olmasıdır. Türün istediği gerçekleşince kaybolup giden, geride kalan nefret edilen bir eşin mantığı böyle açıklanabilir. Çoğu zaman aklı başında bir erkeğin canavar ruhlu bir kadınla evliliği buna örnektir. Eskilerde bunu aşkın gözü kördür diye nitelendirir.
Aşk evliliğinde de uyumsuzluklar çıkınca yine mutsuzluk gelir. Bir İspanyol atasözü der ki ‘’ Aşk nedeniyle evlenen acılar çekerek yaşamak zorundadır. ‘’ Anne baba tavsiyesi ile evlilikte de değerlendirilmiş yönler başta mutlu etse de sonrasında sorunlu bir mutluluk olarak kalır. Bu durumda bir evlilik ya ortaya çıkacak türe ya da sadece bireyin çıkarlarına ters düşer.

Beşinci Bölüm:
Bu bölümde ‘’oğlancılığı ‘’ ele alan Schopenhauer oğlancılığı yolu sapmış içgüdü olarak tanımlar. Hem doğaya aykırı hem de tiksinti uyandırıcı bu içgüdü yozlaşmış insanların yapacağı tek tük rastlanacak eğilimken aksine dünyanın hemen hemen her yerinde yaygın ve modadır. O dönemin filozof ve yazarları ozanları da bu işe bulaşmışlardır. Platone ve stoacılar bu aşktan başka aşk tanımazlar. Asya ‘da Galliler ‘de hatta islam toplumlarında, hint çin toplumlarında da yaygın olan bu sapkınlığı ölüm cezasına çarptırılarak durdurmaya çalışılsa da gizli saklı varlığını korumaya devam etmiş.
Schopenhauer ‘e göre oğlancılık insanın doğasından kendiliğinden doğmakta fakat doğaya aykırı olarakta bir paradoks oluşturmaktadır. Bu paradoksu Aristotales ‘in çok genç ya da çok yaşlı kişilerin çocuklarının zeka ve bedenen geri olacağını bu yüzden çocuk yapılmaması gerektiği tezi üzerinden açıklamaktadır. Yaşlı erkeklerin çocuk meydana getirmemesi için var olan cinsel dürtülerinin genç oğlanlara yönelimi zayıf, çelimsiz, olgunlaşmamış türlerin meydana gelmesini önler. Yani doğa kendince böyle bir çözüm yolu bulur. Doğa iki kötüden daha az kötü olanı tercih eder ve yine türe hizmet etmiş olur.
‘’ Doğa sadece fiziksel olanı bilir ve tanır ahlaki olanı değil ‘’ … (syf 86)


Etkinlik kapsamında bu kitabı okuyarak Arthur amcayla tanışmamı sağlayan Quidam ‘a çok teşekkür ediyorum. Schopenhauer ‘in aşka dair felsefesini ince bir kitabı dört günde okuyarak, yürek çatlatan uzunluktaki incelememi de iki günde yazarak özümsediğimi düşünüyorum :)) Kitapta yer alan fikirlerin bir çoğuna katılmasam da Arthur amcanın akıl yürütmelerine hayran kalmamak elde değil.
Felsefe severlere keyifli okumalar...

Küçük Bir Çaba
1000 Kitap sayesinde tanıştığım değerli arkadaşım Roquentin ile geçen günlerde bir çaba içerisine girdik. Bu çabamızda başarılı da olduğumuz için sizlere anlatmak istiyorum.

Roquentin eski adıyla Çocuk Esirgeme Kurumu, yeni adıyla Yetiştirme Yurdu'nda sosyolog olarak görev yapmakta. Daha önce de hatırlarsanız, Li-3'ün yaptığı kampanya ile buradaki çocuklara bir yardım kampanyası düzenlenmişti.

Aslında bu çocuklar, sosyal devlet olma prensibi gereğince devletin güvencesinde ve sorumluluğundalar. Koskoca devletin sorumluluğunda olan çocuklara bizim vatandaşlar olarak el uzatmamız veya yardım etmemiz biraz komik görünüyor ilk başta. Ancak her ne kadar devlet güvencesi ve sorumluluğu altındaymış gibi görünseler de gerçek bu şekilde değil.

Roquentin'den öğrendiğim kadarıyla devlet tarafından çocuklara aylık bir miktar para veriliyormuş ve bu para ile koca bir ay geçinmeleri gerekiyormuş. Tam rakamı bilmemekle birlikte, ergenlik dönemindeki çocuklara yetmeyecek bir rakam olduğuna emin olabilirsiniz. Tabii devlet tarafından verilen bu paranın çok büyük bir kısmı da çocukların zaruri ihtiyaçlarına gittiğinden eğlence-kültürel gelişim gibi yönleri bir hayli eksik kalıyormuş. Sinemaya veya tiyatroya verecek paraları kalmayan çocuklar, kültürel olarak birçok arkadaşından geri kalıyormuş. İçimizde anne-baba olup da çocuklara harcanan paranın ne boyutlara varacağını bilen okur arkadaşlarımız da vardır... Roquentin ile sohbet ettiğimiz zamanlarda bana bu konudan muzdarip olduğunu birkaç sefer dile getirdi. Hatta arkadaşımızın birçok defa maaşının önemli bir kısmını çocukların kültürel olarak gelişmeleri için harcadığını da biliyorum. Buna engel olmak için, site içerisinden para toplamayı teklif ettim; ama haklı olarak böyle bir riskin altına girmek istemedi. Sonuçta biraz elimiz kolumuz çaresiz kaldı.

Benim ise Kültür ve Turizm Bakanlığı'nda çalışan bir uzaktan akrabam var. Kendisi gerçekten de yardımsever birisi ve her karşılaşmamızda bana istediğim zaman istediğim sinemaya, tiyatroya veya müzeye ücretsiz gidebileceğimi söyler. Yaklaşık 1 ay önce kendisiyle yine bir ortamda karşılaştım ve bu teklifini yineledi. Benim de aklıma hemen Roquentin geldi ve akrabama konuyu açtım. Elbette yardımcı olacağını ve bundan mutluluk duyacağını söyledi. Akabinde ben aradan çekildim ve Roquentin'e akrabamın telefon numarasını verdim.

Geçen hafta, Roquentin Kültür ve Turizm Bakanlığı'na gitti ve görüşme sağladı. Bu görüşme neticesinde, çocukların her hafta istedikleri bir sinemaya veya müzeye ücretsiz bir şekilde girebilmelerini sağlamış olduk.

Yani arkadaşlar, devletin en başından yapması gereken ve sorumluluğunda olan bir işi, yine devletin bir kurumunu kullanarak gerçekleştirdik. Aslında bu açıdan baktığınızda ne kadar acı değil mi? Olsun, sonuçta başarıya ulaştık ve bu mutluluğumuzu sizlerle paylaşmak istedik.

Allah buyurmuştur «Yaptığından sorulmaz.(9) Kadi Beyzavi (ks) şöyle demiş Azametinden, yetkisinin kuvvetinden, uluhiyyet ve zat! saltanatında tekliğinden dolayı yaptığından sorulmaz. Gizli olmadığı üzere bu manadan zulüm kokusu geliyor. Çünkü eğer sormaktan korkmak, azametinden ve büyüklüğünün kuvvetinden ileri geliyorsa o halde sormanın mümkün olduğunu, ancak azametinden dolayı sorulmadığını; yahut Allah sormayı yasak ettiği için sorulmadığını söylemek lazım gelir. Fakat bu fakirin zevkine göre yaptığından sorulmaz. Çünkü O, her şeyi hikmetiyle yapar. Ama bu hikmeti keşif ehlinden başkalarının aklı anlıyamadı. Ne zaman ki Hak Teala'nın: «Yaptığından sorulmaz) hikmeti insanlara açılırsa ancak o zaman anlıyabilirler. Çünkü soru kalmaz ki. Zira O'nun hikmeti, bütün mahlukatına olan
rahmetini, sehasını, keremini ve lutfunu eksiltmez. Şöyle ki: Allah Teala mahlukati yaratmış, her şeyi tam yerli yerince koymuştur. Bir kul, Allah'ın fiillerinden kendi ilmine, zevkine ve tabı'na aykırı olan bir şeyi sormak isterse Allah Teala onun basiret gözünü açar ve kul Allah'ın o şeydeki hikmetini görür. Bu suretle kul, olarak kalbinden niçin, nasıl sorularını çıkarır ve artık ondan hayret etmez. Onu yerine layık görür. Artık hiçbir şeyin sinek kanatları kadar fazla yahut eksik tarafını dahi Rabbına sormayı kendine yakıştıramaz. Elbette bir hastalığın, bir kusurun, bir eksikliği, bir fakirliğin, bir zararın, bir cehlin, bir küfrün kaldırılmasını doğru bulmaz. Allah'ın insanlara ezelere taksim ettiği rızkı, eceli, kudreti, aczi, taati ve masiyeti değiştirrmeyi istemez. Eşyayı olduğu gibi görür. Bunların hepsini, içinde hiç zulüm olmıyan, sırf adalet ve eksiksiz sırf kemal, hiç bozukluğu, eğriliği büğrülüğü olmıyan tam doğru kabul eder. Her şer sandığının altında "bir hayır vardır ve her zarar sandığı şeyin sonunda bir fayda vardır."

(29) Enbiya Suresi: 23.

Vahdetname, Niyâzî-i Mısrî (Sayfa 30)Vahdetname, Niyâzî-i Mısrî (Sayfa 30)

Krizler Bağlamında Say Yasasının İşlerliği
Klasik iktisat öğretisinin kabul ettiği Jean Baptiste Say'in söylemiş olduğu 'her arz kendi talebini yaratır' görüşü ticari, kapitalist ve modern gelişim aşamasında ne kadar işlemektedir?

Bu yasanın geçerli olmayabileceği görüşü 1929 Krizi baş gösterdiğinde ekonomide müdahaleci fikirleriyle tanınan ünlü iktisatçı John Maynard Keynes tarafından ortaya konmuştur. 1929 Krizi'nin esas nedeni temelde finans sektörünün gelişmesi ve 'sınırlarını' aşması ile alakalıdır. Keynes'e göre finansal sektör reel sektörün yanında sadece reel sektöre katkı sağlayacak kadar, yardımcı olacak kadar gelişmeliydi. Fakat reel sektörün yanında finans sektörüne gerekenden fazla ağırlık verilince büyük bir balon oluştu. Bu balon aslında insanların talep etmesi gereken birikimlerin finansal anlamda değerlendirilmesi ile oluşmuştu. Yani ortada çok büyük bi' arz fazlası oluşacaktı. Sonunda finansta gerçekleşen aşırı yoğunlaşma Büyük Buhran'ı yarattı. Buradaki finanstan kasıt borsa ve gayrimenkule verilen ağırlıktır.

İnsanlar neden gayrimenkul ve borsaya yatırım yapmaya başlamışlardı?
Burada, sanayinin gelişmesi, kapitalizmin gittikçe dünyada hakimiyet kazanması ve insanların daha çok sahip olma güdüsü devreye girmişti. Tüm bu amaçlar içinse temelde bir birikim oluşması gerekiyordu. İşte tam da burada Malthus'u konuşabiliriz. Malthus, nüfus ilkesi ile tanınan siyasal klasik iktisatçıdır. Klasiklerin aksine yaşadığı dönemde tıpkı gelecekte Keynes'in de reddedeceği gibi 'her arz kendi talebini yaratır' görüşüne inanmadığını belirtmiştir. "Çünkü ona göre ekonomide 'genel mal bolluğunun' yani toplam arzın toplam talebi aştığı durumların oluşması olasıdır. Malthus özellikle tasarruf etme ve para istifleme eğiliminin yükseldiği yani harcama eğiliminin düştüğü dönemlerde ekonominin aşırı üretimden, eldekilerin satılamaması nedeniyle arz fazlasından kaynaklanan krizlerin, depresyonların oluşacağını ilk öngören kişiydi."*

Tarihte bu Malthusyen-Keynesyen öngörünün bir kez daha doğru olduğunun en yeni versiyonu 2008 Krizi'dir aslında. 2008 Krizi de birikim, yatırım amaçlı yapılan ve elbette derin bir hırs, kazanma tutkusu barındıran insanların borsaya ve özellikle gayrimenkule yüklenmesi ile oluşmuş finansal bir krizdi. Wall Street bankacılığı ile iyice alevlenen, finans sektöründe çok farklı, daha önce hiç rastlanmadık finansal türev ürünlerin üretilmesi, yüksek riskli mortgage kredilerinin insanlara adeta "dağıtılması" ve bunlara yapılan diğer riskli yatırımlar krizin temel nedenlerindendi. Tüm bunlar nedeniyle balonlaşan finansal sektörün patlak vermesi kaçınılmazdı sonuç ise derin bir kayıp, yıkım olmuştu.

Yani klasik iktisadın 'her arz kendi talebini yaratır' görüşü her zaman geçerli değildi. Hatta denebilir ki ancak kontrolle geçerlidir. Müdahale, kontrol ise esasen Say Yasa'sının doğrudan savunucuları olan klasik iktisatçıların doğrudan reddettiği bir durumdur. Dolayısıyla geçerlilik görecelidir. 'Her arz kendi talebini yaratır' ancak, birikimin olmayacağı bir ekonomide tam anlamıyla geçerlilik, işlerlik kazanacak bir yasadır.
Oysa günümüzün riskli, yarını belli olmayan dünyasında birikim insanların en büyük güvencesidir. O halde denebilir ki, her arz her zaman kendi talebini yaratamaz.

*Fikret Şenses, İktisada Giriş, İletişim Yayınları, s.67


Not: 2008 Finansal Krizi pek çok ayrıntı içeren, geçmişi derin olan, yakın bir kriz. Dolayısıyla ne kadar bahsetsek de bir şeyler hep eksik kalır. Bu krizle ilgili daha fazla, ayrıntılı bilgi edinmek istiyorsanız eğer aşağıdaki filmlere bakmanızı öneririm:
• Too Big to Fail
• Inside Job
• The Big Short
• Margin Call

Fırat Mişe, bir alıntı ekledi.
19 May 13:25 · Kitabı okudu · Puan vermedi

 "Tütünümü, anahtarımı aldım, evden tam çıkıyorum, bir şeyin eksik olduğunu, eksik olanın ruhum olduğunu fark ettim. Önemsemedim. Yol, bana uygun bir ruh önerebilirdi. Kapıyı çektim, kilidin dili yuvasına otururken “Nereye?” dedi. Aldırış etmedim, çıktım."

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku, İlhami AlgörFakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku, İlhami Algör

Günaydınn
Bir gün sen çıktın geldin , daha öncekilerin ve daha sonrakilerin asla dolduramayacağı boşluğa dokundun bende, içimde benim bile haberdar olmadığım bir yere...
Bana eksik yanımı gösterdin ; sadece seninle kapanacak yarayı..... “ Bak” dedin “ işte tam burası ... burası Benim evim artık” der gibiydi bana gelişin.. Yüreğimin bütün kapılarını açtım sana. Bekledim... Sonu mutlu bitecek bir hikayem olsun falan da istemedim, sadece yaşanacak bir hikayem varsa seninle olsun istedim.
Şimdi öyle yanılgılar ortasındayım ki, her hatırlayış yeni bir yanlışlık oluveriyor. Oysa sende bir hayal bile olamadım hiç, işte buna kırıldım hep.
Artık bildiğim birşey var;
.....,,,,

İrem Ceylan, bir alıntı ekledi.
17 May 22:20 · Kitabı okuyor

Tütünümü, anahtarımı aldım, evden tam çıkıyorum, bir şeyin eksik olduğunu, eksik olanın ruhum olduğunu fark ettim.

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku, İlhami Algör (Sayfa 7)Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku, İlhami Algör (Sayfa 7)

Mayıs 2018 Etkinliği : Hikaye 31
Yazar: NigRa
Hikaye Adı : Zaman Kapsülü
Link: #29698676

Beklenen gün geldi çattı ve ben hala hazır hissetmiyorum kendimi. Ne yapacağım? Onca zaman sonra ya bocalarsam? Ya karıştırırsam? Ya unutursam? Ya devam edemezsem? Hayatın devam ettiğine inandırdım kendimi, ya ben devam edebiliyor muyum gerçekten? Kurtulmalıyım bu ruh halinden. Normalde böyle endişeler yaşamam pek ama bu kez farklı, burası özel, burası çoktan zihnimin bir köşesine atıp unuttuğum anılarla dolu açılmayı bekleyen bir zaman kapsülü. Ya o kapsül tam da açılmaması gereken zamanda açılırsa…

Hani bazı zamanlar olur, zihnimizdeki yapbozun bazı parçaları eksik olduğu için düşüncelerimizin resmini netleştiremeyiz. Sonra hiç beklemediğimiz bir anda duyulan bir ses, bir koku, hatırlanan başka bir anı eksik parçayı yerine oturtur da resim netleşir. Bugün öyle bir gün ve ben her adımda hatırlamanın ağırlığıyla çöken ruhumla günün sonunda ne yapacağımı bilemiyorum.

Sahil yolu boyunca bir piyanonun tuşları gibi özenle dizilmiş çay bahçelerini bu endişelerle geçerken, içlerinden birinden gelen şarkı sözü ile sıyrıldım düşüncelerimin sebep olduğu dalgınlığımdan.

Buraya vardığıma göre epeydir yürüyor olmalıydım, düşünürken farkına varmadan bilinçaltım beni buraya sürüklemiş olabilir. Şarkı devam ederken, şarkının çaldığı çay bahçesine doğru yöneldim. Bir çay içer, çay içtiğim sırada kafamı toparlarım belki diye düşündüm, düşüne düşüne iyice bunaldığım günlerden sonra kendimi bugün, kaldığım otelden dışarıya atmış, yürümek iyi gelir karamsar ruh halim dağılır biraz diye düşünmüş fakat yürümeye başladıktan birkaç dakika sonra aynı düşünceler kafama üşüşmüş, düşüne düşüne buraya kadar gelmiştim. Düşüne düşüne buraya vardıktan, çay bahçesinin daha az kalabalık tarafı olan sahile yakın masalarından birisine oturup, kendime bir çay söyledikten sonra düşünmeye devam ettim. Şarkıyı en son ne zaman dinlediğimi hatırlamaya çalıştım, başarısız bir girişim oldu. Ahh ne de çok sever bu şarkıyı, severdi yani… Artık olmadığına göre onunla ilgili her eylem geçmiş zaman ile kurulmalı. Benim inanamıyor oluşum, onun artık hayatta olmadığı gerçeğine etki etmiyor.

Yıllar önce yine burada birlikte gerçekleşen bir programda yollarımız kesişmişti, başlangıçta sadece birer yabancı, bir meslektaş, sonrasında arkadaş, dost, sırdaş, kardeş olmuş; dertlerimizi, hayal kırıklıklarımızı, sevinçlerimizi birbirimizle paylaşır olmuştuk. Benim derdim onun derdi, onun mutluluğu benim mutluluğum olmuştu. Çok özel bir bağ yakalamış, birbirimizde kendi aksimizi bulmuştuk. O beni bana gösteren bir aynaydı, yolumu kaybettiğimde kendime geri dönmemi sağlayan yol işaretimdi. Şimdi bu büyük kayıpla ne yapacağım ben? Anıları tekrar tekrar yaşamak, tekrar tekrar anlatmak yetecek mi? İlaç olacak mı zaman? Hepsinden önce bu akşam yıllar öncesinin hayali benimleyken ne yapacağım?

Günlerdir düşüncelere gark olmuş şekilde yaşıyorum, yemek yiyemiyorum, uyku tutmaz oldu; kafamda nedenler, nasıllar cevapsız kalıp çaresizlikle kıvranıyorlar. Aslında onu kaybetmediğimizi, onun bize şaka yaptığını, tüm bunların gerçek olmadığını anlatan rüyalardan derin bir ferahlamayla uyanıp gerçeğin kabusuyla yüzleşmek zorunda kalıyorum, sanki olanları engelleyememek benim suçummuş, yaşamakla ona ihanet ediyormuşum hissi bırakmıyor yakamı.

Onu kaybetmenin acısı boğazımda düğümlenmiş bir hıçkırık, sesim çıkmadığı için atamadığım bir çığlık günlerdir. Bir ağlasam, ağlayabilsem gözlerim rıhtıma yükünü boşaltan bir gemi olup içimde biriken tüm isyanı, tüm acıyı dışarıya boşaltacak. Bunu da başaramıyorum, hala şoktayım belki de. Faydası yok bu düşüncelerin.

Çayımdan son bir fırt çekip, çayın parasını masaya bırakarak kalktım. Düşünmemeliyim öyle olsaydı böyle olsaydı diye artık, olan olmuş, zaman ileriye doğru akmış, geri dönmek artık imkânsız. Acı ama gerçek… Hiç bir keşke ya da zihnimde oluşturduğum yeni bir son olanları değiştiremeyecek.

Yürüye yürüye, olanları gözden geçire geçire otelime geri döndüm. Odama vardığımda neredeyse akşam olmuştu, vakit gelmişti, kimse benim bunalımımı, kederimi umursamayacak; daha önceden yapılan plana uymaya gayret ederek iki saatliğine de olsa olanları arka plana atacağım. Başarabilirim... O da burada olsa saçmalamayı kesip oraya gitmemi, günlerini göstermemi söylerdi.

Hazırlanıp odadan çıktım. Programın gerçekleşeceği salona indiğimde konuklar çoktan gelmişti, alkışlar eşliğinde sahneye yürüdüm. Bir panik dalgası yükselir gibiydi içimde, hala ya öyle ya böyleleri yenememiştim tam.

“Çok teşekkür ederim, hepiniz hoş geldiniz. Müsaadenizle öncelikle sizlerle paylaşmak istediğim bir şey var. Hepinizin bildiği gibi geçtiğimiz haftalarda çok yakın dostum olan ünlü müzisyen, benim için kardeş kadar yakın olan arkadaşım hayatın yükünü daha fazla taşıyamadı.”

Duraksadım, kelimeler boğazıma batıyordu, içim sızlıyordu, herkes konuşmanın devamını bekleyerek bana bakıyordu.

“Mmm bunları konuşmak benim için gerçekten zor kusura bakmayın, hayatın yükünü daha fazla taşıyamadı ve yükünden kurtulacağı rıhtıma kadar sabredemeyerek hayatına son verdi. Siz sevenleri için ne kadar zorsa inanmak benim için bir o kadar daha zor oldu, hala daha zor itiraf etmem gerekirse. Hayat dolu bir insandı aslında, insanları sevgiyle kucaklayışına, pek çok insanın hayatına dokunuşuna yüzlerce kez şahitlik ettim, müziğini konuşturduğunda gözlerindeki parıltı, heyecan inanılmazdı. Son dönemlerdeki depresyonunu atlatamayıp, hayatını sonlandırmış olması yaptığı en saçma hareketti. Bunu hala kabullenebilmiş değilim, öyle yakındık ki birbirimize çok büyük bir parçam eksilmiş gibi hissediyorum.

Bilen vardır aranızda belki yıllar önce yine burada olmuştu ilk tanışmamız kendisiyle, burada birlikte çalmıştık, kimyamızın o kadar uyuşması ikimizi de çok heyecanlandırmış sonrasında da sağlam bir dostluk kurmuştuk zamanla. Bu sabah o zamanları yâd ederek yürüyordum ki sahildeki çay bahçelerinden birisinden gelen şarkıyı duyduğumda dondum kaldım. En sevdiği şarkılardan birisi olan şarkının nakaratında şöyle diyor:

“Bir ben miyim perişan gecenin karanlığında
Yosun tuttu gözlerim yalnızlar rıhtımında.
Bütün gece ağladım dalgalar kucağında
Yosun tuttu gözlerim yalnızlar rıhtımında.”

Ben aslında bu akşam sizler için hareketli bir parça çalarak başlamayı planlamıştım öncesinde, fakat bugün bu parçayı duyduktan sonra “Artık kimse onun gibi şarkı söyleyemeyecek!” diye düşündüm. Bu beni daha da hüzünlendirdi bu yüzden ilk parça birlikte yazıp bestelediğimiz, onun onuruna çalacağım bir parça olacak. Umarım her neredeyse orada daha mutludur, şimdi sonsuza kadar hoşçakal deme vakti...”

Piyanonun başına oturdum, gözlerimi kapadım, piyanonun tuşlarında ellerimi gezdirmeye başladım. Bıraktım zaman kapsülü açılsın. İçinden çıkan ne varsa, gülüşler, hüzünler, kızgınlıklar, hissettiğim acı, duyduğum öfke sos oldu çaldığım parçaya.

Parça bittiğinde salonda alkışlar kopuyordu ve ben gözyaşlarımı tutamıyordum.