• Tarihin değerine derinden inanıyorum. Tarihsel bilginin kusurlarının gayet farkındayım ve ona bu değeri kazandıranın tam da bu kusurlar olduğunu düşünüyorum. Tarih müspet bir bilim değildir. Eksik, parçalı, tutarsız, çoğunlukla çelişkili ve boşluklarla dolu kanıtlara dayanır ve tam da bu yönüyle insanlığın açmazlarını yansıtır.
    Bernard Lewis
    Sayfa 159 - Arkadaş Yayınevi, e-kitap
  • Friedrich Nietzsche... Pos bıyıklı filozof.
    Nietzsche herkes tarafından okunur ama,
    Herkes tarafından anlaşılamaz maalesef.
    Tanrı'nın öldüğünü iddia eder,
    "Tanrınız öldü ve sadece cahiller ağladı. Ve eğer cehenneme inanıyorsanız, o zaman orada görüşürüz!" der.
    "Görüşürüz be dostum!" demek isterdim bende senin yüzüne.
    Tanrı'ya inanmamanın insanı coşkuya sürükleyeceğini iddia eder,
    Ama nedense kendi yaşamında o coşkunluğu bir türlü yakalayamaz.
    Yakalanacak gibi değil ki, yakalansın.

    Neyse gelelim kitaba,
    Harikulade bir iş çıkarmış Irvin D. Yalom.
    Nietzsche'nin hayatının bazı kesitlerini muhteşem sunmuş.
    Tam bir görüşler şöleni var.
    Aforizmalar havada uçmuş, durmuş.
    İçindeki düşünceler çatışması,
    İnsanı sığ, çelişik bir perspektiften almış,
    Her gün yeniden doğmuşçasına zincirlerini bir bir kırdırmış,
    Tutarlı bir çerçeveye sığdırmış.

    İnsan filozof bile olsa, kadının şehvetine bırakıyor kendini.
    Sonra gelsin semptonlar, ümitsizlikler,
    Gitsin hastalıklar, ağrılar, sızılar.
    Kendini görüyor, kendini tanıyorsun okuyunca adeta.

    Şu üçleme beni mest etti.
    Josef Breuer, Friedrich Nietzsche, Sigmund Freud...
    Ne muazzam tartışmalardı öyle.
    Bazı yerlerinde akıl tutulmaları yaşadım.
    Masadan kalktım, kafamı ovdum, geri oturdum çoğu kez.

    Sonuç olarak;
    Bu kitabı okumadığınız sürece, hep bir tarafınız eksik kalacak...

    Saygılarımla,
  • Divan’ül Lügati’t Türk

    Dr. Fahri SOLAK
    Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi


    Dünya üzerinde bir kitap, basımı için bu kadar çok sayıda bilim adamının can vermesine sebep olmamıştır. Bu kitabın ismi; Divanü Lügati’t Türk, yazarı da büyük bilgin Kaşgarlı Mahmud…Bu sene 1000′nci doğum yılı kutlanan ve 2008 yılı da kendi yılı ilan edilen Kaşgarlı Mahmud’un Türkçe’nin ilk büyük sözlüğü ve ilk Türk ansiklopedisi olan Divanü Lügati’t Türk, tam 800 yıl boyunca ortada yoktu; tıpkı bir diğer kitabı Kitab’ül Cevahir gibi…

    Divan-ı Lügat’it Türk, geçtiğimiz yüzyılın başında, Ali Emiri tarafından bulundu.

    Avrasya Yazarlar Birliği Genel Başkanı Yakup Deliömeroğlu, kitabın bulunuşunu şöyle anlatıyor:

    “Kitabı sahaflarda Ali Emiri Efendi buldu. Ali Emiri Efendi, kitabı satın aldığında duyduğu sevincini şu şekilde dile getirir: ‘Bu kitabı aldım; eve geldim. Yemeği içmeği unuttum… Bu kitabı sahaf Burhan 33 liraya sattı. Fakat ben bunu birkaç misli ağırlığındaki elmaslara, zümrütlere değişmem.’Büyük bir coşku içinde olan Ali Emiri Efendi kitabını kimseye göstermek istemedi. Hem kitabı kıskanıyor ve hem de kaybolmasından endişe ediyordu. Devrin ünlü simaları Ziya Gökalp ve Fuad Köprülü gibi şahıslar, Ali Emiri Efendi’nin Divanü Lügati’t Türk’ü bulduğunu işitmiş ve görmek istemişlerse de Ali Emiri Efendi onları kitaba yanaştırmamıştı; Kitabı sadece çok güvendiği Kilisli Rıfat Efendi’ye gösteriyordu.

    Ali Emiri Efendi satın aldığında, kitap hırpalanmış ve yıpranmış bir vaziyetteydi. Şirazeleri çözülmüş, formaları dağılmış, sayfaları birbirine karışmış ve numaraları da yoktu. Bu sebeple kitabın eksik mi, tam mı olduğu belli değildi. Ali Emiri Efendi bunun tespitini Kilisli Rıfat Efendi’ye yaptırdı. Kilisli Rıfat Efendi, iki ay müddetle kitabı üç kere okudu, karışmış sayfaları yerli yerine koydu ve numaralandırdı. Daha sonra da kitap Matbaa-i Amire’de üç yıl süren bir maceranın ardından basıldı.” Yakup Deliömeroğlu, kitabı kendi dillerine tercüme etmek isteyen çok sayıda Türk bilim adamının da bu yolda Rus ve Çinliler tarafından şehit edildiğini söylüyor. İşte Rus ve Çinliler tarafından katledilen Türk bilim adamları…

    Dîvân ü Lügati’t Türk’ün Türk Dünyasında ilk tercüme girişimi, Azerbaycan’da oldu. Sovyet Bilimler Akademisi’nin Azerbaycan Şubesi, bu iş için Halid Said Hocayev’i görevlendirir. Hocayev, 1935-37 yıllarında bu görevi tamamlar. Fakat Hocayev ve yardımcılarının başarısının mükafatı, ölüm olur.

    1937 yılında bu kez meşhur Uygur şairi Kutluk Şevki ve eğitimci şair Muhammed Ali Dîvân ü Lügati’t Türk’ü Uygurcaya tercüme ettikleri için katledilirler ve bütün çalışmaları yakılır. Kutluk Şevki, hac yolculuğu sırasında uğradığı İstanbul’ dan Kilisli baskısını alarak ülkesine götürmüştür. Bilim dünyasına hizmet için giriştikleri iş, kendi sonlarını hazırlar.

    Uygurlar, 1944 yılında Şarki Türkistan Devletini kurduklarında, ilk iş olarak Dîvân ü Lügati’t Türk’ün tercümesi işine girişirler. Bu iş için meşhur alim İsmail Damollam görevlendirilir. Birinci cildin tercümesi tamamlanmıştır ki. Rusya ile Çin anlaşarak Şarki Türkistan Devleti ortadan kaldırılır ve İsmail Damollam öldürülür.Şarki Türkistanın Kızıl Çin tarafından işgal edilmesinden sonra Uygur bölgesinde Sinjang Özerk Yönetimi kurulur. Kaşgar bölgesinin Valisi Seyfulla Seyfullin, maddi kaynak da ayırarak tanınmış şair ve tarihçi Ahmed Ziyaî’yi Dîvân ü Lügati’t Türk’ün tercümesi için resmen görevlendirir. 1952-54 yılları arasında Divanın tercümesi tamamlanır ve Pekin’ e basılması için gönderilir. Baskının giderleri de Kaşgar valiliği bütçesinden ayrılmıştır. Ancak Pekin “karşı devrimcilik ve milliyetçilik” suçlamaları ile Ahmet Ziyaî’yi 20 yıl ağır hapse mahkum eder ve Ziyaî cezaevinde işkence altında can verir, divanın bütün tercümeleri de yakılır.

    Yılmayan Uygurların bir başka girişimi, 1960-63 yıllarında, Çin İlimler Akademisi Şincang Bölümü Müdür Yardımcısı Uygur Sayrami tarafından hayata geçirilir. Fakat hem Sayrani yardımcılarıyla birlikte öldürülür hem de tercümenin metinleri yakılır.

    Uygurların Divan’a merakı bütün bu olanlara rağmen azalmamakta aksine artmaktadır. Halkın ve aydınların yoğun isteği ile Dîvân ü Lügati’t Türk İbrahim Muti’in yönetiminde Abdusselam Abbas, Abdurrahim Ötkür, Abdurra¬him Habibulla, Abdulreşit Kerim Sait, Abdulhamit Yusufi, Halim Salih, Hacı Nur Hacı, Osman Muhammed Niyaz, Emin Tursun, Sabit Ruzi, Muhammet Emin ve Mirsultan Osmanov’dan oluşan 12 kişilik komisyon tarafından tercüme edilir. Bu tercüme ile Divan, 1981-84 yıllarında Urimçi’de 3 cilt halinde ve 10 bin nüsha basılır.

    Divan’ül Lügat’it Türk, Kazakistan ve Azerbaycan’da ise SSCB’nin yıkılışından sonra yayınlanabildi.
  • Sanki, dedi, bak tam şuramda, sol yanımda, kalbimin altında bir yer eksik kalıyor. Sonra bu kadarla kalmıyor, o eksiklik bütün ruhuma doluyor. Ne yapsam eksilmiyor ne yapsam dolmuyor...
  • Elini göğsünün üzerine koydu.
    Sanki dedi; bak tam şuramda, sol yanımda, kalbimin altında bir yer eksik kalıyor. Sonra bu kadarla da kalmıyor, o eksiklik bütün ruhuma doluyor. Ne yapsam eksilmiyor ne yapmasam dolmuyor...
  • Eksik veya kusurlu siyasal rejimler ise tam tersine ahlâki açıdan eksik ve kusurlu hayatlara yol açar.
  • "Tümer, sen misin yeğenim?"
    "Benim İsmet amca, nasılsın?"
    Tümer, yıllar sonra döndüğü mahallesinde kendisini tanıyanları görünce şaşırıyor, kendisinin de onları tanıdığını fark edince daha çok şaşırıyordu. Mahalleye gelirken mahallenin çok değiştiğini düşünmüştü. Yapısal olarak değişmişti mahalle, yeni apartmanlar yapılmış, mevcut apartmanların rengi değişmişti, ancak insanları hala aynı insanlardı.

    Avurtları çökmüş, kendisinden küçük kahvehane arkadaşlarını bile toprağa vermiş yaşlı kurt İsmet amcanın, Tümer'den 5 yaş küçük torunu Halil de Tümer'den hemen sonra kahvehaneye girdi. Halil, masasında yalnız kalan İsmet amcanın ara sıra yoldaşı, kahvehane arkadaşı oluyordu.
    "Tümer, ağabey hoş geldin."
    "Hoş bulduk Halil."
    "Nasılsın ağabey, vay be, yıllar sonra döndün ha!"
    "İyiyim Halil, gel oturalım önce."
    Tümer ve Halil, İsmet amcanın oturduğu masadaki boş sandalyelere geçti.
    "Sen nasılsın Halil? Ne yapıyorsun, evli misin bekar mısın?
    "Ben de iyiyim ağabey, organize sanayide bir fabrikada depo şefiyim, 7 sene evvel de evlendim. Ellerinden öperler, bir oğlum bir kızım var. Sen nerelerdeydin ağabey, sen onu anlat hele. Kaç yıldır yoksun?"
    Çocukluklarını beraber geçirmiş, şimdilerde otuzlarında olan bu iki insan kısa bir süre sesiz kalarak birbirlerine baktılar.
    "Duymuşsundur, Ankara'daydım."
    "Ağabey, kusura bakma, tabii onu duyduk, mahallede dedikodudan geçilmiyor zaten. Ama niye gittiğini, ne yaptığını bilen yok. Kimisi dedi mafyaya katılmış, kimisi dedi sevdalandı birine peşine düştü, uydurdukça uydurdular anlayacağın, peki gerçeği ne ağabey?"

    Tümer geriye yaslandı, derinden bir soluk verdi. Tam cümleye gireceği sırada kahvenin önünde bir bağırtı koptu. Üstünde, bazı yerlerinde lekeler bulunan kirli bir gri kumaş pantolon, kirden grileşmiş beyaz bir gömlek, onun üstünde kişiye çok bol gelen yeşil bir ceket; elinde, kapağı yırtılmış, sayfaları yıpranmış eski bir kitap olan orta boylu, kirli sakallı kel bir adam, bir opera sanatçısıymış gibi 'o sole mioo!' diye bağırarak içeri girdi. Tümer, Halil'e dönerek "Reco değil mi bu?" diye sordu. Halil, "Bizzat o ağabey. Her şey değişir, mahallenin delisi değişmez," deyip güldü. Kahvehane sahibi "Bağırma lan Reco," dedi, "çay içiyor musun?" Mahallenin delisi 'Reco' kafasını sallayıp "Hee!" dedi, Tümerlerin oturduğu masanın yanındaki bir masaya yerleşti, elindeki kitabı masaya koyup, kitabı izlemeye koyuldu. Halil, "Ne okuyorsun Reco, delilik dili ve edebiyatı mı? Reco da bu sıralar elinden kitap eksik etmiyor ağabey," dedi. Halil'le beraber Tümer de güldü. Reco, "Yook, kitap okuyorum," dedi, gülmeye başladı. Halil, "Kaç para verdin kitaba, pahalı bir şeye benziyor Reco?", dedi, Tümer'e dönüp ekledi: "Çöplükte kitap bulunca alıyormuş Allah'ın delisi." Reco kahkahayı bastı, "Kitap parasız. Kağıt 1 milyar olsa bile bana bir şey olmaz ki, ben hep bedavaya alıyorum, okuyacan mı sen de?" deyip kitabı Halil'e doğru uzattı. Halil elini kaldırıp, "Dursun Reco," dedi, "sen önce çayını iç, sonra kitabını oku, olur mu?" Reco, kafasını çok hızlı bir şekilde salladı, ardından masasına koyulan çayı içmeye başladı.

    Halil ve Tümer tekrar birbirlerine döndüler. İsmet amca sessiz duruyordu, varlığı ile yokluğu bir gibiydi.
    "Nerede kalmıştık ağabey?" dedi Halil.
    "Niye gittin, neler yaşadın diye sormuştun Halil. En iyisi niye gittiğimle başlayayım, sonra olanları anlatayım. Buradan 22 yaşında ayrıldım. On dört sene olmuş, az değil. Hatırlarsın o zaman burada, Marmara Üniversitesinde iktisat okuyordum. Okuyordum okumasına ama bizimkilerin zoruyla gittiğim bir bölümdü, bir çok dersten de kalmıştım. Okula ilk başladığımda alışırım demiştim ama bir türlü alışamadım, sevemedim. Her genç gibi benim de ilgi alanlarım, hobilerim, sevdiğim işler vardı. Bunlardan biri de tiyatroydu. Bizim fakültenin tiyatro kulübüne gidiyordum zaten. Bir yerden sonra bunu meslek olarak yapmalıyım dedim. Ömrümün geri kalanını bir iktisatçı olarak geçirme düşüncesi beni kahrediyordu. Üçüncü sınıfın ilk yarısı bitmişti, bizim üniversitenin tiyatro bölümüne geçmeyi kafaya koydum. Nasıl söylerim, nasıl konuşurum derken bir akşam babama söyledim bu fikrimi. Bağırdı, çağırdı, birçok şey söyledi ama bir cümlesi beni Ankara'ya götürecek yolun başlangıcıydı:" Şebek mi olacan lan başımıza," dedi. Bu laf çok ağrıma gitti. Bu işi gizli yapacaktım anlaşılan. Evden de ayrılmam gerekecekti. Planım basitti: Bu dönemi de bitirip, yazın tiyatro kulübündeki arkadaşları ikna edip Kadıköy!de ev tutmaktı. Arkadaşlarla görüştüğümde hiçbiri buna yanaşmadı.

    Tiyatro okuyan tek bir tanıdığım vardı, o da Sezer'di. Bu fikrimi ona söylediğimde, tiyatroya geçmem konusunda beni destekledi ancak Kadıköy'de ki kiralardan bahsetti, ev tutmanın büyük sıkıntı yaratacağından da. Benim için o an her şey bitmişti. Köle gibi iktisada devam edecektim. İkinci yarıyıl başladı, Şubat ayıydı. Sezer ve arkadaşları ile takılıyordum. Bir gün Sezer bana şunu teklif etti: Kendisinin son senesi olduğu için mezun olunca Ankara'ya dönecekti. Hatta Ankara'da tanıdıkları vasıtasıyla bir tiyatrodaki yerini şimdiden hazır etmişti. Bana 'Şu içine ettiğimin İstanbul'unu bırak, benle Ankara'ya gel, hem Ankara Üniversitesi'nin tiyatro bölümü daha iyi, Ankara'da kiralar, yaşam İstanbul'a göre de daha ucuz. Sana bir de ev arkadaşı ayarlarız. Ne dersin?' dedi. Ben kısa bir an düşündüm, başta reddettim. Akşam eve gelip bizimkilerle bir daha tartıştık. Şu 'şebek' lafını bir daha duydum. Burada daha fazla durmanın gereği olmadığını anladım. Ertesi gün Sezer'e gidip, Ankara'ya gitmek istediğimi söyledim. Üç hafta sonra Ankara'daydım. Ankara'da ki hayatımın başlangıcı budur Halil."

    Halil bir rüyadan uyanır gibi silkindi, bir müddet şaşkınca baktı. "Vay be," der gibi ağzını araladı, çayından bir yudum aldı ve Tümer' baktı.
    "Eee ağabey, Ankara'da ne yaptın, nasıl yaşadın, şimdi ne yapıyorsun?"
    Tümer sırtını sandalyeye yaslayıp, "Hele bir dur, birkaç yudum çay içeyim, iki dakika soluklanayım, boğazım kurudu. Yine devam ederiz," dedi.