Görüntüsü ve dokunduğunda üzümsü, aynı zamanda yendiği andan itibaren kekremsi tadıyla ağzın tüm lezzetini alıp götüren bir şey diye düşünmüştü aşkı. Aşkın kalbine bir anıt gibi dikilme biçimi, onu hem şaşırtmış, hem korkutmuş hem de çaresiz bırakmıştı.
Kalbine atanmayı öyle isterdim ki. Güçlü, beyaz bir elin beni omuzlarımdan tutup senin kalbine bırakmasını... Bir beyaz atlı prens olarak değil ama. Ölümün gölgesinden henüz kurtulmuş bir mülteci gibi. Yüreğine inkişaf edilirken ne yürüyüşümden etkilenmeni ne de bakışlarımın inceliğinin değişmesini isterim. Yalnız yüreğimdekiyle sana gelmek isterim. Ama sanırım sen karanlık şehirlerin kuytu ve pis köşelerinden çıkıp gelen siyah yüzlü insanların elinden tuttun. Üzgünüm. Keşke sen de üzülebilsen.
Seni buraya çağırdım çünkü. Çünkü yüzün. Çünkü ellerim. Çünkü şiir. Çünkü yüreğim. Kitabımın ilk sayfasını senle açmak istedim. Durdurmak istediğim zamanı anlatmaya çalıştıkça yazdıklarımın yaşadıklarımdan çok uzakta, zamanın ötesinden üflendiğini bununla bir minnet altına girdiğimi hissettikçe yazmaktan soğuduğumu, soğudukça öfkelendiğimi daha çok sevdiğimi gördüm okuduğum her şiirde. Hayatı seyretmekten bıktım. Onlar gibi olamadım. Senin gibi. Senin gibi de olamadım. Olamadım çünkü seni sevdim. Oysa sevdiğine benzer onlar. Küflü ekmek parçaları. Senin olmanın, onlardan olmaktan geçtiğini biliyorum.