• Hırsızı, düşmüş kadını, aldatalmış bir budalayı anlatın, anlatın ama insanı da unutmayın. Sizin için insan diye bir şey yok mu? Yalnız kafanızla yazmak istiyorsunuz. Düşünmek için kalpsiz olmak gerekir sanıyorsunuz. Hayır, düşünmeyi besleyen sevgidir. Düşen adama el uzatın, mahvolan bir adamın haline ağlayın, onunla alay etmeyin. Sevin onu! Onda kendinizi görün ve ona kendinizmiş gibi bakın.
  • 64 syf.
    ·3 günde·9/10
    ~Amok Koşucusu|Stefan Zweig~
    İlk kez Stefan Zweig kitaplarıyla karşılaştığımda anlam verememiştim. Bütün hikayeleri neden bir kitapta toplamamışlar ki diye düşünmüştüm. Ancak okudukça anladım ki, yazarın muhteşem anlatımı sayesinde her bir hikaye tek başına büyük bir eser niteliğindeymiş.
    Amok Koşucusu doktor olarak yardıma ihtiyaç duyan bir insana el uzatmanın vicdani yükümlülüğüyle kendi karmaşık duyguları arasında sıkışıp kalan bir adamın hikâyesinden oluşuyor.
    Amok koşucusu yazara ait okuduğum 5. kitap oldu. Ve sanırım daha çok kitabını okumaya devam edeceğim.


    〰️ Kitaptan alıntılar:
    insan her şeyini kaybettiğinde, elinde kalan son şey için umutsuzca savaşır.
    Belki de insan her şeyi içine atmaktan boğuluyor zamanla...
    Eğer insan bir başkasını zor durumda görürse, elbette ona yardım etme mecburiyeti ortaya çıkardı...
    Sadece diğerine karşı görevi yok ki insanın, kendine karşı da var, devlete karşı da, bilime karşı da var...
    Kendi suskunluğumda boğulmak üzereyim...
    Bu denizde herkesin tekmelediği bir deniz kabuğusundur.
    İnsanın beynine sıkıştırdığı bir avuç bilgiyle herhangi birine hayatında bir parça nefes verebilmek, insanın tek mutluluğu...
    İnsanın bizzat kendisinin de yardım etmek için buna ihtiyacı vardı, başkasının size ihtiyacı olduğu duygusuna.
    birinin bir katile karşı uyarmak için diğerinin arkasından koşması ve diğerinin de bizzat onu katil sanması, bu yüzden de kendi mahvoluşuna doğru koşmaya devam etmesi gibi bir şey...
    söz konusu başkalarının derdi olunca nasıl da hep daha zeki ve daha nesnel oluruz
    Güvenin şartı samimiyettir, kayıtsız şartsız samimiyet.
    Herkes en azından bir parça delirir.
    istemediğim kadar yalnız oldum.
    Bir kişi kendinden başka herkesten kaçabilir..
  • İnsan "el âlem ne der" diye yaşamaya başlayınca, kendisi olmaktan vazgeçer. 
    Erdem Bayazıt
  • Tarihte ilk defa çok yemekten ölen insan sayısı, gıdasızlıktan ölen insan sayısından daha fazla. Enfeksiyona bağlı ölümler azalırken yaşlılığa bağlı ölümler giderek artıyor; askerler, teröristler ve suçlular tarafından katledilenlerin toplamından fazlası kendi canına kıyıyor. 21. yüzyılın başında ortalama bir insanın McDonald’s menüleriyle tıkınmaktan ölme ihtimali kuraklık, Ebola virüsü ya da El-Kaide saldırısında hayatını kaybetme ihtimalinden çok daha yüksek.
  • İnsan
    tek başına kendisini şekillendiren bir bütün değil. Ve dünya insan
    zekâsının fetihlerine rağmen, el ele tutuşup hep birlikte şarkılar
    söyleyebileceğimiz bir cennet olmaktan daha çok uzak. Duvarlar var
    insanların arasında ve daha uzun zaman da var olacak.
  • Küçüklüğümüzde 23 Nisan günleri, Ankara’da Devrim İlkokulu bahçesinde siyah önlüklerimiz, beyaz yakalarımızla toplanıp, “Bugün 23 Nisan neşe doluyor insan” diye diye Ulus Alanı’ndaki Atatürk Anıtı’na doğru yürürdük hep birlikte.

    – Bugün 23 Nisan, neşe doluyor insan…
    Bugün, ulusal egemenliğimizin kurulması yolunda atılan en güçlü adımlardan birinin yıl dönümü. Böyle bir günde,
    “Egemenlik” ve “IMF” sözcüklerini
    biraraya getirirseniz, ilkokullarda neşe dolan içinizin acılarla burkulduğunu derinden derine duymaz mısınız hiç?

    – Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik…
    Almanya’da Münih sokaklarını süpüren, Berlin’de, Frankfurt’ta, Duisburg’da
    en ağır işlerde çalışan yurttaşlarımızı gördükten sonra dilime hep ama hep
    bu dize takılıyordu.

    – Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik / Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik / Aktolgalı beylerbeyi haykırdı ilerle /
    Bir yaz günü geçtik Tuna’dan kafilelerle.

    Şimdi o “kafileler”, Alman kapitalizminin dişlilerinde. İki dilde dilsiz yetişen çocukları, her yüz kişisinden yirmisinin ülser hastalığına tutulmuş babaları, çocuklarına beş dakikalarını ayırmayan emekçi analarıyla geçiyorlar aynı yerlerden.

    23 Nisan Egemenlik ve Çocuk Bayramı… Dünün ve bugünün büyükleri,
    çocuklara nasıl bir dünya, nasıl bir
    Türkiye bıraktılar ve bırakıyorlar?
    Kanlı kaldırımları ile mutlu Türkiye; tamtakır hazinesiyle güçlü Türkiye;
    avuçiçi ülkelere el açan ekonomisiyle büyük Türkiye!..

    Öyleyse çalsın mızraklar, bandolar;
    öyleyse çocuk balolarında sevinç çığlıklarımızla kutlayalım bu başarıları… Mustafa Kemal Atatürk’ün ilk harcını attığı bağımsızlığı, kutsal bir bayrak gibi elden ele taşıdık; bu bayramları, bu törenleri hakettik çünkü; kutlayalım;
    kutlayalım hep birlikte:
    – Bugün 23 Nisan, neşe doluyor insan…

    NATO ile kutluyoruz; okyanusötesi ülkelerin silah ambargoları ile kutluyoruz; Amerikan üsleri, IMF ipotekleri ile kutluyoruz “Egemenlik ve Çocuk Bayramı”nı…

    Yedi milyar dolarlık borçlarımız kapıdaymış, aldırmyın; egemsiniz.
    Silah ambargolarının şantajı ile yaşarmışız, hiç sıkılmayın; egemeniz.
    IMF ipotekleri ile yönetiliriz, kızmayın,
    yine egemeniz!
    Bütün bunlardan sonra hiç sıkılmadan,
    ve hiç utanmadan “Atatürk” adını ağza alarak kandırın çocukları, egemensiniz;
    dış borçlarımızla, dilendiğimiz kredilerle, silah ambargolarıyla egemensiniz!..

    – Bugün 23 Nisan, neşe doluyor insan…
    Kutlayalım; Çocuk Bayramı’nı kutlayalım; kızamıktan ölen çocukların bayramını kutlayalım; bakımsızlıktan sakat kalan çocukların bayramını kutlayalım;
    okulsuz, öğretmensiz, yolsuz ve ışıksız bıraktığımız çocukların bayramını kutlayalım; tamirhanelerde, elleri yüzleri kirpas içinde çalışan parmak kadar çocukların bayramını kutlayalım;
    Pazar yerlerinde hammallık yapan, çocuk bahçelerinin önündesimit satan yedi yaşındaki çocukların bayramını kutlayalım; köprü altlarında düzenin kirli dolaplarına satılan çocukların bayramını kutlayalım; kutlayalım; “Egemenlik ve Çocuk Bayramı”nı kutlayalım; kutlayalım; çocukların, özgür ve egemen olacak çocuklarımızın bayramlarını kutlayalım!..

    Ellerine silahlar verip, birbirlerine kırdırttığımız çocukların bayramlarını kutlayalım; birbirlerinin mezar taşlarına düşman edilmiş gençlerimizin, çocuklarımızın bayramlarını kutlayalım; analarını, babalarını gözyaşlarına boğarak ölen ve öldüren çocukların bayramlarını kutlayalım; evet “Egemenlik ve Çocuk Bayramı”nı, neşe içinde,
    binbir neşe içinde kutlayalım!

    Ankara’da yıllar önce, Devrim İlkokulu bahçesinde toplanıp, siyah önlüklerimiz, beyaz yakalarımız ve bez pabuçlarımızla söylediğimiz şarkıları, artık bugün söyleyemiyorum. Çocuk olmadığım
    için değil, çocuklardan utandığım
    için söyleyemiyorum.

    – Bugün 23 Nisan, neşe doluyor insan.
    Çocukluğumuzun bu şarkısı yerine
    bir başka bir başka şarkıya,
    bir başka türküye takılıyor dilim.
    Rahmetli babamın, “Biz bu türküyü Kurtuluş Savaşı’nda söylerdik”
    dediği türküyü.
    İşçilerle, köylülerle, aydınlarla,
    bir acı çığlık gibi,
    hep birlikte söyleyelim bu türküyü:
    Ankara’nın taşına bak /
    Gözlerimin yaşına bak /
    Uyan uyan Gazi Kemal /
    Şu dünyanın işine bak.
    Uğur Mumcu
    Cumhuriyet - 23 Nisan 1979
  • 1

    Ben “Özel mülktür girilmez!” yazısının asılı durduğu dikenli telleri keserken, Scully de el fenerini tutuyordu. Ay son dördün halindeydi. Ama yağmur bulutlarının arkasına gizlendiği için neredeyse zifiri karanlıktaydık. Dikenli telleri kesip içeriye girdikten sonra, arabayı bıraktığımız yerde başlayan çürümüş et kokusu gittikçe artmaya başlamıştı. Scully kusmamak için burnunu paltosuyla kapatırken, ben de mümkün olduğunca nefes almamaya çalışarak iç cebimden maske çıkartmaya çalışıyordum.

    Scully maskesini takarken: “Kahretsin Mulder! Havadaki çürümüş et kokusu gittikçe dayanılmaz bir hâl almaya başladı. Buraya değil maskeyle, oksijen tüpüyle bile zor girilir. Açık havada nefes alamıyoruz!” dedi.
    Maskemi ağzıma geçirip, bir nebze de olsa burnuma gelen kokuyu azalttıktan sonra: “Bu da doğru iz üzerinde olduğumuzu gösteriyor,” dedim.
    “Sen bu yaratığın…”
    “Yaratık değil, köstebek.”
    “Yaratığın! Geceleri avlandığından emin misin?”
    “Elbette ki yüzde yüz emin değilim. Ama köstebeklerin görme duyuları, diğer duyularının aksine çok zayıftır. Gözleri de ışığa karşı çok hassas olmalarına karşın ancak ışığı hissedebilirler. Bu yüzden geceleri daha rahat avlandığını düşünüyorum.”
    “Bu yaratığın ısrarla köstebek olduğunu neden iddia ediyorsun? Elimizde tamamen parçalanmadan ulaşılan tek bir ceset var, o da bir köpeğe ait.”
    “İzler, Scully. İzler.”
    “Ne izleri Mulder?”
    “Köpeğin bulunduğu yerdeki izler. Topraktaki tümsekler, köstebeklerin yeri kazarken oluşturduğu tipik tümseklere benziyor.”
    “Tek bir farkla!”
    “Evet, tek bir farkla. İçine 15-20 cm boyundaki bir canlının sığabileceği gibi değil de, 170-175 boylarında bir insanın sığabileceği büyüklükte.”
    “Yani köstebek aslında bir insan mı?”
    “Toprak altında köstebek gibi yaşayabilen bir insan olduğundan şüpheleniyorum.”
    “Mulder koku gittikçe artmaya başladı ve bu maske bile bir işe yaramıyor.”
    “Bence işin sonuna yaklaşıyoruz. İzleri buraya kadar takip etmeyi başardık. Bu köstebekadam buralarda bir yerde olmalı.”
    “Mulder! Dikkat!”
    “…”

    2 (Flashback)

    Scully olay yerinde bulunan köpeğe otopsi yaparken, ben de köstebekler hakkında birkaç ekstra bilgi edinmiş olarak içeriye girdim.

    Scully ağız maskesini ve gözlüklerini çıkartarak: “Köpeğin otopsi sonucuna göre, boğazındaki ve vücudundaki tırnak daha doğrusu pençe izleri köstebek ile eşleşiyor. Ayrıca diş izleri de köstebek ağzına uygun.” dedi.
    “Sana bunun bir köstebek olabileceğini söylemiştim.”
    “Bu yaratık her neyse köstebek olamaz Mulder. İzler eşleşmesine rağmen bunun bir köstebek tarafından gerçekleştirilebileceğine inanmıyorum.”
    “Neden ama?”
    “Çünkü köstebekler insan boyutunda olamazlar Mulder.”
    “Ama ya…”
    “Mutasyon geçirdi ise, mi diyecektin?”
    “Kesinlikle.”
    “Peki, ama neden köstebek olsun bir insan?”
    “Belki de mecazi anlamda olamadığı için, gerçek anlamda olmayı tercih etmiştir!”
    “Mulder, şakanın sırası değil. Üstelik de çok yorgunum.”
    “Peki öyleyse. Soruna cevap vereyim. Olmaması için de bir neden yok çünkü. Mesela Ninja Kaplumbağalar. Onlar da böyle insan olmamış mıydı? Ya da Splinter Usta, nasıl bir fareye dönüşmüştü?”
    “Mulder, bahsettiğin şey bir çizgi film ve tamamen bilimkurgu. Ayrıca sen bu kanıya nasıl vardın?”
    “Çizgi filmlerde olan şeyler gerçek hayatta da olabilir. Bu kanıya nasıl vardım, güzel soru. Çünkü bir kere köstebekler çok keskin ve güçlü tırnaklara sahip, tıpkı bu zavallı hayvana saldıran da olduğu gibi. Ancak bir farkla, burada sadece toprağı kazmak için değil öldürmek için de kullanıyor.”
    “Başka?”
    “Onlar da bizim gibi memeli hayvanlar. Bizden ilk temel farkları, biz primatlar takımına dâhilken, onların böcekçiller takımına dâhil olmaları.”
    “İşte bu yüzden köstebek olamaz. Böcekçil takımına dâhil olduklarını kendin söyledin.”
    “Belki de böcek sevmeyen bir köstebek olduğu konusunda ısrar ediyorum.”
    “Böcekçil ama böcek sevmiyor?”
    “İki nedenden dolayı. Bir, bu canlının mutasyon geçirdiğini unutuyorsun. İki, muhtemelen insan boyunda olan bir köstebeğin küçük böcekler ve solucanlarla karnını doyurması için oldukça fazla uğraşması gerekir.”
    “Yani böcek ve solucan yemiyor mu?”
    “Belki de atıştırmalık olarak yiyor olabilir. Hani senin film izlerken yemeyi çok sevdiğin krakerlerden atıştırman gibi.”
    “Mulder, iğrençsin!”

    3

    “Mulder! Mulder? İyi misin?”
    “Kahretsin neredeyse boğazıma tırnaklarını saplıyordu!”
    “Yüzüne el feneri tutmayı nereden akıl ettin?”
    “Çünkü gecenin bu karanlığında el fenerini tutmadan başka türlü ateş edebileceğimi sanmıyordum.”
    “Ateş eden sen değildin zaten, bendim.”
    “Teknik detaylara takılmayalım yine de.”
    "Karanlığın içinde kayboldu."

    El fenerlerimizle etrafı taramamıza rağmen hiçbir iz göremiyorduk. Yağmur yağmaya başlamıştı. Bu da tamamen bizim dezavantajımıza olan bir durumdu. Geldiğimiz yerden çıkmak için geri dönmeye karar verdik. Tam kestiğimiz dikenli tellere yanaşmıştık ki, etrafımız bir anda onlarca asker ile çevrildi. Gözaltına alınarak, hızlıca bölgeden uzaklaştırıldık ve o canlının akıbetini öğrenemedik. Buna rağmen emin olduğum tek bir şey vardı. O canlı mutasyona uğramış bir insan veya köstebekti.

    4

    “Oldukça ilginç bir vaka, değil mi? Bay, ee isminiz neydi? Fakat bir dakika, bu alanda sigara içilmesi tamamen yasaktır.”
    “Sizden sigara içmek için izin istemedim, tek istediğim bu adam hakkında bildiklerinizi anlatmanız.”
    “Evet, her neyse. Adamın adının James Wallace olduğunu, yıllarca kimyasal deneyler yapan bir laboratuvarda çalıştığını ve mutasyon sonucunda bu hâle geldiğini biliyoruz. İnsan içgüdülerini neredeyse tamamen kaybettiği anlaşılıyor. Avlanma ve hayatta kalma içgüdüleri de tamamen bir köstebeğinkine dönmüş. FBI ajanlarının ettiği ateş sonucu hafif yaralanmış olduğu anlaşılıyor ancak ölümcül bir yarası yok.”
    “Olabilir. Fakat bu köstebekadamın derhal yok edilmesini istiyorum.”
    “Fakat nasıl olur? Bu adam çok önemli bir kanıt ve denek olabilir.”
    “Çünkü bu adam bizim gizli çalışmalarımız sonucunda bu hâle geldi. Bu yaratığı bulduğunuz yerde yakalanan FBI ajanları bir daha bu yaratıktan veya bu konudan bahsetmemeli. Sizin de çenenizi sıkı tutmanız kendi faydanıza olur. Verdiğim emir derhal yerine getirilsin.”