• 656 syf.
    İlyada Destanı, bilindiği üzere Truva(Troya) savaşını konu edinir. Sanıyorum ki bu konu üzerine ne yazılsa spoiler değeri taşımaz. Eğer Truva Savaşı ile ilgili hiçbir şey bilmiyorsanız bu uzun inceleme yazısını da okumayabilirsiniz. Lakin başlarda, ki uzun bir kısım bu kitapta yer alan olayları değil öncesinden bilgiler yer alacaktır. Çünkü Homeros'un İlyada Destanı, Troya Savaşının sadece son 51 gününü anlatır. Savaşın nedenini ve öncesinin barındırdığı hikayeleri değil. Bu nedenle kitabı bir mitoloji sözlüğü veya google amca eşliğinde okumak daha sağlıklı olacaktır diye düşünüyorum. O zaman başlayalım.


    Zeus'un kardeşi ve ilk eşi tanriça Hera'nin yetiştirdiği, deniz kızlarının en güzeli Thetis'ten Poseidon ile Zeus zamanında etkilenmisler ve evlenmek de istemişler lakin ondan olacak çocuğun babasından daha güçlü veya babasının yerine geçeceği yönündeki rivayet nedeniyle bu isteklerinden vazgecmisler. Bununla birlikte Zeus, işini bir nevi garantiye almak için Thetis'i bir ölümlüyle evlendirmek istemiş. Thetis'in gönlü olmasa da, yarışmalar düzenlenmiş ve bunların sonucunda Peleus, Thetis ile evlenme hakkı kazanmış.

    Peleus ile Thetis'in düğünü Olimpos'ta, Tanrılar arasında olmuş ve buraya nolur nolmaz denilerek kavga(nifak) tanricasi Eris davet edilmemiş. Bundan bir şekilde haberdar olan Eris, intikam almak için üzerinde "en güzeline" yazan altın elmayı (ki bu elmayı da bir yerden, bahçeden alıp getiriyor, o da başka bir hikaye) düğünün ortasına bırakmış.

    "En güzeline" yazan bu elmaya en güzel tanrıçalar; Athena, Hera ve Afrodite talip olmuş yani bu elmanın kendisine verilmesini arzu etmişler. Adaletin de tanrısı olan Zeus bile bu seçimden çekinmiş ve bu topun altına girmemiş. Oğlu Hermes'ten bu elmayı, İda dağında çobanlik yapan Aleksandros'a yani Paris'e götürmesini ve seçimi onun yapacağını söylemiş.

    Paris, çobanlik yaparken karşısında tanrı ve tanrıçalari bulmuş. İlk şokun etkisinden sonra zor bir tercih karşısında kaldığını anlamış. Paris'e Hera, Asya Krallığini, Athena sonsuz akıl ve başarıyı, Afrodit ise dünyanın en güzel kızını vaat etmişler. Paris de elmayı Afrodite'i layık görmüş. Bundan sonra Afrodite'le birlikte önce Troya'ya gelmiş. Burada Paris, bir çobanın oğlu değil Troya'nin kralı Primaros'un oğlu prens Paris olduğunu öğrenmiş. Hatta bunu öğrenmeden önce kardeşleriyle dövüşürken onların elinden kendisini, kız kardeşi Kassandra lanetlenmek uğruna kazandığı bilicilik yeteneğiyle tanır ve onu kurtarıp babasına götürür. Bu esnada Kassandra demişken; o, bilicilik yeteneğini bilgelik, akıl, sanat işlerinde ehil tanrı Apollon'dan onla evlenme vaadiyle almış lakin vaadini yerine getirmeyince Apollon tarafından, bilicilik yeteneğinin yanısıra kendisine ceza(lanet) olarak kimseyi bildiği şeylere ikna edememe özelliği verilmiş. Bundan dolayı Kassandra, en baştan Troya'nin başına ne geleceğini bilse de kimseyi ikna edememis ve her şeyi bilmesine karşılık eli kolu bağlı şehrin acı akıbetini görmek zorunda kalmıştır.

    Paris demişken; Paris'e hamileyken annesi, Troya'nin cayır cayır yandığı bir kabus görmüş ve bunu kocası kral Primaos'a söylemiş. Sonra da ikisi kahinlerin tavsiyesine uyup, Paris'ten kurtulmak istemişler. Bunun için onu birine vermişler lakin verdikleri kişi merhamete gelip onu öldürmeyip bir yere bırakmış. Bıraktığı yerden bir çoban onu alıp oğlu gibi büyütmüş. Yani meşhur hikaye yaşanır.

    Paris uzun yıllar sonra dönmüş olduğu şehri Troya'da mutlu günler geçirse de aklı fikri Afrodite'in vaat ettiği dünyanın en güzel kadınını bulmadaymış. Bunun için yolu Yunanistan'a düşmüş. Burada büyük kral Agamemnon'un kardeşi Melenaos'un sarayına konuk olmuş. Melenaos oldukça güzel bir misafirperverlikle onları ağirlarken önemli birinin cenazesine katilmak üzere saraydan ayrılmak zorunda kalmış. Bu sırada da Paris, Melenaos'un güzeller güzeli eşi Helene'i alıp kaçırmış. Helene zorluk çıkarmamis ve bu durum da birçok rivayete neden olmuş. Ama Paris'in bu işte başarılı olmasında Afrodite'in etkili olduğu mutlaktir.

    Helene demişken; Helene, küçük yaştan beri güzelliği ile dikkat çeken bir kızmış. Hatta bu yüzden çocukken kaçırılmis. Ardından da kardeşleri onu kurtarmış. Ancak babası başının bu yüzden derde gireceğini düşündüğünden Helene'i bir an önce evlendirmek istemiş. Bunun için çokça talip gelmiş. Bunlar arasında zekası ve sıkışılan konularda bulduğu çözümlerle ünlü Odyyseus da varmış ve o, talip sayısının fazla olmasından dolayı bu işten vazgeçmiş. Babaya bir teklifte bulunmuş; Helene'in yegeniyle evlenmesi karşılığında Helene'in talipleri arasından müstakbel kocasını kendisinin seçmesi one sürmüş. Bu kabul edilmiş ve Helene, Melenaos'u kocası olarak seçmiş. Seçimden önce talipler kendi aralarında, Helene'in seçimine uyacaklarini ve buna ek olarak ileride Helene'in veya müstakbel çiftin başına bir iş geldiği takdirde herkesin buna tepki vermek üzere birlesecegi konusunda görüş birliğine varmislar (Tabi, bu karar da Odysseus'un planinin bir parcasi, yani onun basinin altindan cikiyor) Nitekim Helene Paris tarafından kaçırılinca, Melenaos Yunan beylerini bu nedenle yardıma çağırmış. Bu arada sefere başka nedenden katılan tek isim İlyada Destani'nin kahramanı olacak Akhileus'tur.

    Thetis, istemeyerek Peleus'la evlenmiş demiştik. Thetis bu evlilikten olan çocuklarının ölümsüz olmasını istemiş lakin hiçbiri ölümsüz olmamış. Bunun için kendisi de uğraş vermiş; çocukları bir rivayete göre suya sokmuş(akla vaftiz töreni gelir) bir rivayete göre ise ateşe... Lakin bu uğraşları yüzünden tüm çocuklari ölmüş, son çocuğu Akhileus da olecekken Peleus onu Thetis'in elinden kurtarmış ancak bu seferki girişim işe yaramaktaymis ancak işlem yarıda kalır. Bu sebepten ötürü Akhileus topuklari dışında ölümsüz olmuş ve bu yüzden Paris tarafından ancak topuğundan vurularak öldürülebilmistir. Ateşli rivayette topuğundaki kemik bir hayvanın kemigiyle değiştirilmiş, bu nedenle çok hızlı hareket eden biri olmuş Akhileus bu arada. Thetis lanet edip terk etmiş kocasını ve denizlere dönmüş ama bir gözü ve kalbi, aklı hep Akhileus'ta olmaya, onu korumaya devam etmiş.

    Bunlarla birlikte Akhileus'la ilgili iki önemli nokta daha vardır. Akhalara(Yunanlar, Agamemnon ve muritleri) rivayet edildiği üzere seferin başarılı olabilmesi için Akhilleus'un sefere kesinlikle katılmasi gerekiyor. Diğer noktada ise Thetis, hayatta kalan son çocuğunun ölmesini istemez. Yani çocuğunun üzerine titreyen anne faktörü vardır. Thetis bunla birlikte, zamanında Zeus'u, kardeşlerinin (Poseidon..) tuzağından kurtarmıştir ve bu nedenden ötürü Zeus tarafından çok seviliyor. Bundan dolayı, kaderinde bu seferde öleceği yazılı olan Thetis'in oğlu Akhileus'a kendi kaderini kendisinin belirleme şansı verilir. Ya bu sefere katılıp ölecek, karşılığında ün sahibi olup adı sonsuza kadar yaşayacaktir ya da sefere katılmayıp güzel bir kadınla evlenip uzun(ölümsüz?), mutlu ama sıradan bir hayatı olacaktır. Akhileus ilkini seçer.


    Başta da belirttigim üzere İlyada da bu öncül hikayeler sonucunda meydana gelen ve on yıl süren savaşın son 51 gününün anlatıldığı destandir. Destan, Troya dışında bir yere yapılan (belli ki) bir yağma hareketinin sonucunda elde edilmiş olan ganimetlerin paylaşımındaki bir tartışma sonucunda (Agamemnon, Akhilleus'un ganimeti bir kadına el koyar) Akhileus'un, artık savasmayacağını deklare etmesi ile başlayıp; Akhileus'un, dostu Partoklos'un Hektor tarafından öldürülmesi üzerine sinirlenip savaşa dönüp Hektor'u öldürmesi ve Hektor'un cenaze töreniyle noktalanir. Dolayısıyla savaşın başlangıcı ve sonu(meşhur at ile şehre girilip tüm Troyalilarin öldürülmesi -biri hariç-, ve şehrin kaybı) geçmez. Şimdi, destanla ilgili dikkatimi çeken belli başlı faktörlere geçeyim.

    Destana, bence hakim olan ana faktör "kader" kavramidir. Öyle ki savaşın başlamasından hatta daha öncesinden itibaren birçok şeyin nasıl noktalanacagi bellidir lakin buna rağmen mücadele edilmeye devam edilir. Hatta bu kadere tanrılar ve onların başı Zeus bile boyun eğiyor gibidir. Tabi bu nokta tartışmaya açıktır. Çünkü; sanki Zeus, her şeyi baştan planlayip hem diğer tanrı ve tanrıçalar ile hem de Akhalar ve Troyalilarla oyun oynuyor gibidir. Bunda etkili olan ana neden belki de Thetis'in topugu hariç ölümsüz olan oğlu Akhileus'un, kendisine(iktidarına) bir tehdit olabilecegi korkusu ve bundan dolayı onun yok edilmesi düşüncesidir. Bu kadar senaryoya ne gerek var, Zeus bir şimşek yollayip halleder diyebiliriz ama Thetis'e olan sevgi ve vefa duygusu söz konusudur.

    Bir diğer faktör; Akhileus'un yaptığı tercihtir. İnsan hep hayatının bir anlam ifade etmesini hatta her şeyin odak noktasını teşkil eden bir anlam ifade etmesini arzular. Anlamsiz; hiçten gelip hiçe giden bir hiç olma fikri ona dayanılmaz gelir. Sanat, savaş, çocuk yapmak ve daha birçok şey de aslında insanın bu yönde attığı birer adım olarak yorumlanabilir. Akhileus aslında tüm insanlık adına bir tercih yapar ve o tercih yaparken biz, okurlar da onunla birlikte "Ben hangi yolu secerdim veya secerim?" sorusunu aklımızdan geçiriyor, hangi yolu aklımızda tercih ettiysek de Akhileus'un da o yolu tercih etmiş olmasını arzu ediyoruz. Peki siz, Akhileus'un yerinde olsanız hangi yolu seçerdiniz: Uzun, mutlu ama sıradan bir yaşam mı yoksa kısa veya öleceğinizi bilerek ün sahibi olup adınızın sonsuza kadar yaşayacağı bir yaşam mi?

    Akhileus ile devam edelim; birazdan belki çok zorlama bir yorum olarak göreceğiniz bir noktayı ele alalım. Akhalar, Troyalilar karşısında üst üste mağlup olup çok zorda kalınca, Agamemnon, Akhileus'a birçok hediyeler göndererek onun tekrar savaşa katılmasını sağlamaya çalışsa da Akhileus çok cazip hediye ve teklifleri elinin tersiyle geri çevirir. Bu esnada Akhileus'un sarfettigi sözlerde, insanın her çağda dillendirdigi ve çektiği bir acıyı ve sorunu ele alır. Bu sözlerde, emeğinin karşılığını alamayan, aksine emeğinin karşılığı ve fazlası ondan kral veya muktedirler tarafından alınan/çalınan insanın(emekcinin) öfkesi ve acısı vardır.Aynı sözlerde Akhileus, bu savaşın nedenini de sorgular ve kendisinin Troyalilar ile hiçbir derdi olmadığını ifade eder ve benim veya bir başkasının da eşleri; kralın eşi kadar önemli değil mi diye sorar. (Agamemnon- Akhileus = Kral, muktedir- halk, insan veya emekçi mücadelesi)

    Yine Akhileus üzerinden varilabilecek diğer nokta dostluktur. Tüm koca Yunanistanin (akhalar) toplanıp geldiği seferde, Kralların kralı Agamemnon'a karşı gelip savaşmayan Akhileus'u savaşa tekrar katılmaya ancak dostu Partoklos'un kaybı ikna ediyor. Kral veya muktedir için değil, dostum için savasirim diyor bir nevi Akhileus. Tabi, bu noktada ikircikli bir olay var; Akhileus ün ve adının sonsuza kadar anılmasi için katılmıştı savaşa ama bir yandan da ancak dostu için tekrar başlıyor savaşa. Genel olarak bakıldığında da zaten Akhileus'un iyi-kötü unsurları birlite en çok barındıran karakter olduğunu görüyoruz.

    Destanda görülen diğer faktör; işgal- vatan savunması konusudur. Her ne kadar görünürdeki nedenden dolayi Akhalar haklı gibi görünse de hem konuyla ilgili yapılan yorumlarda hem de aklımizin bizi götürdüğü noktada böylesine koca bir savaşın ardında güç mücadelesi (Akdenize, boğaza hakim olma vs) olduğudur. Haliyle de işgale gelen kuvvetlerle vatanıni savunan kuvvetler karşı karsiyadir. Bunla birlikte Azra Erhat, kitabın giriş kısmında belirttiği düşüncelerinde, Homeros'un kaleminin Akhileus'tan yana ama gönlünün Hektor'dan yana olduğunu ifade eder. Nitekim bana destanda Hektor'un adının Akhileus'tan daha çok geçti gibi geldi. Salt adının geçmesi mevzusu da değil; genel olarak Hektor yurdunu savunan kişi konumundadir. Her ne kadar birkaç yerde savaşı sanki Hektor istiyor gibi gosterilse de bunun nedeni başkadır. Zira şu da önemlidir; destan, vatanıni savunan şanlı komutan Hektor'un cenaze merasimiyle, ona akitilan gözyaslari ve ona edilen ağitlar ile noktalaniyor.

    "Bunun nedeni başka" dediğim nokta da şudur; destanda hangi taraf veya hangi komutan kibre düşse, başarılarda ana pay sahibinin Tanrılar olduğunu unutsa hemen savaşta geri plana düşüyor olmasıdır. Hakimiyet Zeus'undur ve yeryüzünde hakimiyet değnegini de ancak Zeus verir. Bu degnegin sahibi hükümdar ve onların komutanları da hem Tanrılari hem de karar alırken başkalarının fikirlerini yoksayip salt kendi kafalarının dikine giderlerse hemen akıllarınin başına geleceği kötü olaylar olmaktadır ve ısrarla başkasından fikir almanın, danışarak karara varmanin, mantıklı fikre uymanin yani ehliyetin önemi vurgulanıyor.

    Son faktör ise Batı- Doğu mücadelesi denilebilir. En azından birçok insan, bunu bu şekilde yorumlamis ve destanin insanların yaklasimlariyla bu noktaya getirildigini ve Batılı, Doğulu kimliklerin, sınırlarının alt zeminini oluşturduğunu ifade etmişlerdir. Bana da destani okurken böyle geldi. Tabi bunda salt destandan yaptığım çıkarımlar etkili olmamıştır.

    Bu şekilde ifade edilen noktaların dışavurumu olan olaylara sadece bir örnek olarak Çanakkale Savaşinda, İtilaf Devletlerinin en büyük savaş gemisinin adının Agamemnon olması verilebilir. Bu gemi vurularak batirilmistir. Hatta (ne kadar doğru bilmiyorum) M. Kemal Paşa'nın "Hektor'un intikamını aldık," dediği iddia edilir. Aynı şekilde Fatih'in de bunu dediği rivayet edilir. Bunlara ek olarak Troya'da herkes katledildi, bir kişi hariç demiştim, o kişi de daha sonra Roma'ya geçip orda "Roma şehrine temel olacak yeni bir yurt kurduğu" rivayet ediliyor. Bunun nedeni gerek Roma İmparatorluğu'nun gerekse ondan sonrakilerin kendilerine tarih ve meşruiyet arayışı olduğu belirtilir. Keza benzer şekilde Fatih de İstanbul'u aldıktan sonra kendisini Roma'nin varisi olarak görüp Kayzeri Rum unvanıni alır. Bir yerde Julius Sezar'in, Julius adını kullanmasının nedeninin de bu adın Troya'nin bir başka adıyla ilgili olduğu ve haliyle Sezar'in kendisini Troya'dan göstermek; haliyle meşruiyet bağlantısı kurmaya çalıştığı belirtilmisti.

    Tabi, bu ve benzeri iddiaların, konuların ve rivayetlerin gerçek olup olmadığı ya da ne kadar doğru olduğu ikincil onemdedir. Çünkü onemli olan nokta insanlarin bu ve benzeri hikayelere yukledikleri manalardir. Bunla beraber her imparatorluk(krallik vs) her saltanat ailesi veya her ulus kendisine bir tarih, hatta daha dogru ifadeyle şanlı bir tarih, bir 'kök' bulmak veya oluşturmak ister. Keza aynı şekilde bir ideoloji veya meşruiyet de... Troya(Ilyon) Savaşı da zengin içeriği ve en eski bu tarz metinler olması gibi etkenler nedeniyle hukumdarlarin, ailelerin, ulusların beslendiği ve kendilerine rol biçmeye veya pay almaya çalıştıkları önemli bir olay olmuş ve olmaya devam etmektedir.


    Akhalar ile Troyalilar mücadelesi

    Grek(Yunan) orduları, halkları ile Anadolu orduları, halkları mücadelesi

    Batı ile Doğu mücadelesi

    ...

    GS ile FB mücadelesi =))

    ...


    İyi okumalar
  • Televizyon eğer kültürel fast-food öneren, önceden hazmedilmiş, önceden düşünülmüş kültürel gıda öneren belli sayıdaki fast-thinker'ları ayrıcalıklı kılıyorsa, bunun nedeni, yapımcıların yalnızca bir adres defterine, esasen hep aynı olan bir adres defterine (Rusya konusunda. Bay ya da Bayan X., Almanya'yla ilgili olarak Bay Y.) sahip olmaları değildir (beri yanda, ivediliğe boyun eğmenin de bir parçasıdır):

    her zaman serbest ve demeçlerini yumurtlamaya ya da mülakatlarını vermeye hazır medya müdavimleri el altında dururken gidip de aranması gereken gerçekten söyleyecek bir şeyleri olanı, yani çoğu kez, gençleri, henüz tanınmayanları, kendi araştırmalarına gömülmüş olanları, medyayla ilişki kurmaya pek yatkın olmayanları aramaktan kurtaran zorunlu konuşmacılar vardır.

    Bir de şu olgu vardır ki, hiç kimsenin artık düşünmediği koşullar altında "düşünmeye" muktedir olabilmek için, özel tipte bir düşünür olmak gerekir.
  • Hadi bir dua edelim,
    Manevi elimizi uzatalım.

    Kardeşim Ya Sabır,
    Allah Teala El Hafız,
    Rabbim sizi korusun,
    Yar ve yardımcınız olsun,
    Allah Teala El Adl,
    Rabbimin adaleti yakındır,
    Adaleti tecelli olsun,
    El Kahhar olan o dur.
    Nasıl bir gazap var onlara,
    Kardeşim canını hiç sıkma,
    Rabbim cezalarını verecek,
    Sen hiç merak etme,

    El Kahhar' sın Rabbim,
    Gazabını yağdır,
    Kardeşim zulm altında,
    Zulmedene yağdır.
    Sonsuz güç sahibi sensin,
    Sensin El Muktedir,
    Allahım!
    Sana emanet ettim kardeşlerimi,
    Onları koru, kolla, bağışla.
    Allahım!
    Sana emanet ettim zulmedeni,
    Onları zelil et, yok et,
    Hem bu dünya da,
    Hem de ahirette,
    El Kahhar İsminin ile,
    Perişan eyle, zelil eyle....
    ...Amin...
  • "önce güçlü bedeni, sağlam ahlâkı, derin tefekkürü olan, çalışmaya ve kazanmaya muktedir, akidesi pürüzsüz, ibadetine düşkün, nefsi ile mücadele edebilen, vaktine titiz, İşleri düzenli, başkalarına, toplum ve devletine yararlı Müslüman yetiştireceğiz."
    Nureddin Yıldız
    Sayfa 181 - tahlil yayınları.
  • Bütün diktatörler biribirilerine benzer

    Marcoslar vardı Filipinlerde… Ferdinand Marcos ‘sandık’la muktedir olsa da esas gücünü otoriter rejimden aldı… Daraldıkça yetkilerini ve baskılarını arttırdı… ‘Komünistler’i göstererek sıkıyönetim bile ilân etti… Bütün diktatörler gibi başkalarına güvenmediğinden devletin önemli mevkilerine karısını ve akrabalarını getirdi… 21 yıl yönettiği Filipinlerde yolsuzluklar ve baskı dayanılmaz boyutlara ulaşmıştı… 1986 yılındaki seçimlere açık hile karıştırıp yeniden kazandığını ilan edince ülke iç savaşın eşiğine geldi… Son olarak ABD’nin de desteğini çekmesinden sonra Hawai’ye kaçmak zorunda kaldı… Tabii asla hesaplanamayan büyük bir servetle… Bugün karısı Imelda’nın binlerce çiftten oluşan dünyaca ünlü ayakkabı koleksiyonu başkent Manila’da sergileniyor ‘ibret’ için…

    Pehlevî hanedanı da iyi götürmüştü… Şah Rıza Pehlevî’nin 70’li yılları zulmün iyice yükseldiği yıllardı… İçeride ve dışarıda kuvvetlenen muhalefeti bastırmak için çok sert tedbirlere başvuruyordu… Ama muhalefet yılmadı ve kitlesel katliamlara rağmen monarşiye direndi… ‘Allah’ın yeryüzündeki gölgesi’ unvanlı Şah 16 Ocak 1979’da bir daha dönememek üzere ülkesini terk etti… Önce ABD’ye, sonra Panama’ya… Kaç ton olduğu bilinmeyen altınlar ve İran hazinesinden emilerek Avrupa bankalarına evvelce serpilmiş büyük paralarla…

    Kral Faruk’un da akıbeti farklı olmadı… 1948’deki İsrail’le olan savaşın kaybedilmesi ezik Arap milliyetçiliğini güçlendirmiş, Mısır’da kralın tahtı sallanmaya başlamıştı… Abdünnasır önderliğindeki Hür Subaylar Hareketi Faruk’u tahttan indirdi… Kral Faruk da kaçmak zorunda kaldı… Yeni ülkesi Fransa’ydı ve doldurduğu ‘küp’üyle beraber artık orada yaşayacaktı…

    Somoza Debayle Nikaragua Devlet Başkanı’ydı… 43 yıl ülkeyi yöneten Somoza ailesinin son diktatörüydü… İktidara gelir gelmez ilk işi, bir yandan rejimi daha da otoriter hâle getirirken, diğer yandan aileye ait büyük serveti katlamak olmuştu… Baskı rejimine, bir de deprem için gönderilen dış yardımların zimmete geçirilmesi iddiaları eklenince ülkedeki gerilim iç savaşa dönüştü… Sonunda bir ABD klasiği devreye girmiş, destek kesilmişti… Somoza için 1979’da istifa etmek ve ülkeyi terk etmekten başka çare kalmamıştı… Hortumladığı büyük paralar kendisini kurtarmaya yetmeyecekti… Çünkü ABD onun sığınma talebini reddedince, Paraguay’a sürgün olarak gitmiş, orada öldürülmüştü…

    Son yüzyılda, bunlar gibi ‘ibretlik’ yüzlerce hikâye var… Neredeyse bütün monarkların ve diktatörlerin ortak özelliği, kendilerini ülkenin sahibi gibi görerek, şahsî servet depolamaları… Sanki ense köklerinde hep ‘gelecek korkusu’yla yaşıyor ve buna göre tedbir alıyorlar!.. Bir gün kaçmak zorunda kalacaklarını biliyorlarmış gibi bir psikolojiyle hayat sürüp, para ve altın stoklamak, giderken boş gitmemek veya bir kısmını önceden dışarıya çıkarıp garanti altına almış olmak, mutlaka aileleri de bu işin içine katmak, diktatörlerin genel karakteri galiba!..

    Murat Bardakçı’nın babası rahmetli İlhan Bardakçı üniversitede hocamızdı… O anlatmıştı, Vahdettin’in ülkeyi terk ederken, onların devlete ait olduğunu söyleyerek, kol düğmelerini bile yanına almadığını… Bardakçı’ya göre bizim ‘en tartışmalı’ olanımız bile böyle hassasiyet göstermişti… Hanedan mensupları sürgün yıllarını yokluklar içinde, kimisi mezar bekçiliği, kimisi kapıcılık yaparak geçirecekti… Bu tahmin ediyor olmalarına rağmen, başta Vahdettin olmak üzere hiçbirisi hazineye el sürmemişti… Bardakçı bu görüşlerini Tercüman’da da kaleme almış, ‘Tarihten Geleceğe’ adlı eserinde o yazıları toplamıştı…

    Bolşevik Devrimi’nin tuttuğu yerde kurşuna dizdiği, Batı Avrupa’ya kaçanların kurtulduğu Romanovlar’ın bile yaşamadığı akıbeti Osmanlı hanedanının yaşamış olması demek ki herkes için ibret olmamış!.. Belaları def etme, umera hakkı, gelecek korkusu, makamda kalmayı para gücüyle sağlama dürtüsü, mal hırsı veya her ne gerekçeyle olursa olsun bu durum sadece siyasetin değil, aynı zamanda psikolojinin ve ilahiyatın konusudur…

    Bu psikolojiye esir olmuş insanlar tarafından yönetilen rejimlerin bekâsı, ancak daha da otoriterleşme ve baskıyla mümkün zannedilir… Baskı dozajı sürekli yükseltilerek, sözde tedbir alınır… Oysa alınan tedbirlerin o kaçınılmaz sonu yaklaştırdığı, tarihteki bütün örneklerden anlaşılmak durumundadır… En büyük risk, bu gerçeği kabullenmek istemeyen diktatörlerin çılgınlık yaparak ülkelerine zarar vermeleridir…

    Servet Avcı
  • "Eğer kişi bir insan olarak varoluşunda, hayvanî ya da şehevî nefsinin onu en iyi şekilde kullanmasına, kendisinden dilediği gibi faydalanmasına ve neticede Tanrı’nın yasakladığı ve hoşnut olmadığı işleri yapmasına müsaade ederse veyahut da Tanrı’ya inancı tamamıyla reddederse o zaman tabiatıyla, akleden nefs olarak Tanrı’yla andlaşma yaparak onayladığı O’nun Rububiyyetini inkar etmiş ve dolayısıyla da andlaşmasını bozmuş, akdi feshetmiş olur. Ve tıpkı yaptıgı anlaşmayı bozan insan nasıl belaya duçar olursa aynı şekilde haksızlık ya da kötülük yapan, Tanrı’yı reddeden, O’na itaat etmeyen kişi de mhunun Tanrı’yla yaptığı anlaşmayı bozmuş ve dolayısıyla kendi ruhuna karşı adaletsizlik, haksızlık (zulm) etmiş ve yine dolayısıyla kendi ruhuna karşı yalancı (kazib) olmuş olur.

    Bu açıklamanın ışığında İslâm’da yeniden dirilmeye olan inancın neden temel olduğunu anlamak çok önemlidir. Çünkü dünyadaki bedeni ile tekrar oluşturulan ruh, bedenin yaptıklarını yalanlamaya kadir olamayacaktır. Çünkü kendi gözleri, dili, elleri, bacakları ahlâkî ve manevî davranışlarının organları hepsi kendilerinin yine kendilerine karşı olan adaletsiz (haksız) hareketlerine şahitlik edeceklerdir.79 İslâm’da, adaletsizliğin (zulm) insan ile Tanrı, insan ile insan ve insan ile nefsi 'arasında cari olduğu görülürse de, hakikatinde adaletsizlik yalnızca insanın kendi nefsine karşıdır.
    -----

    79 Buna kıyasla, adaletin temel bir kaidesi olan “habeaus corpus” (bedenine sahip olmalısın) hukuki terimi belki de sadece gelecek dehşetli ve reddedilemez bir yargılanmamn tamam olmayıp bir yansımasıdır. Ruhun, gayri adil anlaşmaları reddetmeye muktedir oldugu A’raf (7) Suresi 172-173’de belirtilmektedir. Bu âyetlerde ruhun, iyi ya da kötüyü elde edeceği (iktesebe), bunlara dogru meyletme kuvvetini kullanma gücünde (vus’at) aldugunun açık delilleri görülmektedir. Yukarıdaki resmolunan Islâmi adalet ve zulm kavramında, insanın iyi veya kötü flillerine yine bir zat kendisinin şahid olması gerçegi çok manidardır. Bkz. Nur, 24.
  • Miskinlerin ve iktidarın kölesi olan, ibadetlerin azıcık ihmaline karşı halk içinde dedi-kodu kopartan, kaderciliği ve dünyadan el etek çekmeyi yeğleyen bir İslâm’a dönüşen bu İslâm, açık ve yaratıcı doğuş İslâm’ı gibi, artık parıldamaya muktedir bir itici-fikir olamıyordu.
    Roger Garaudy
    Sayfa 53 - 2. basım ekim 2000