• Bir insan, bir insana elbet yeterdi.
    ama bu çağda yetmiyordu ..
  • Ankara... Başkent... Adında geçen heceler belki de insana karanlık bir an hissi verebilir. Ancak içerisindeki kara hecesi bana hep şunu hatırlatıyor; O da Ankara'nın yazı ve de ayazı. Doğduğum ve büyüdüğüm, büyüdükçe sokaklarında anılarımı biriktirdiğim bir şehir Ankara. Ezberledik okulda Ankara'yı. Kâh başkent oluşu ile kâh meclis ile... Belki yoktu denizi, insanın içini açan bir Karadeniz yeşili ama sokakları bize yeterdi. Belliydi insanların hafta sonu zevki, diğer şehirlerdeki kadar olmasa da geniş sosyal yelpazesi en güzeli; mahalle piknikleri, kaldırım sohbetleri, yüksek tepelerden Ankara silüeti, gençlik parkı, Ankara kalesi, Hacı Bayram Veli camii,... Evet alternatif bir kaç bir şey daha eklenebilir elbet. Sinema, tiyatro vb. gibi. Ancak giden belli gidemeyen belli. Aramazdı insan sinemayı tiyatroyu arayamazdı. Herkes gidemezdi o yerlere. Giden belli gidemeyen belli. Bir fastfood dükkanından reklamlarda bile göremediğiniz bir yerden alacalı bulacalı çocukların hayalini süsleyen, onlar için adeta masalsı bir yiyecek gibi gösterilen meşhur hamburgerlerden-hele bir de yanında varsa süper kahraman bir hediyesi- yemek için hayal kurmaktan öteye gidemezdi. Kızılay... Ankara'nın Ulus'tan sonra en meşhur alanı. Ortaokul bitimine kadar görmekte hayal kurulan dersane serüveniyle Ankara'da yaşayan çocukların görmeye alışır hale geldiği ve sıradan bir yer haline gelen bölgesi. Nerede o masalsı hayaller, nerede gerçekler. Sıradanlaşan her şey gibi büyüsü kalmıyordu artık. Çünkü her gün herkesin gidebildigi bir yer haline gelmeye başlamıştı. Ulus... Kadim bir semt. Tarihin akışının değiştiği, Ankara'nın kahrını çeken, nice insanın haritasında, hatırasında yer edinmiş, çoğu anıya tanıklık etmiş, okul zamanı çocukların kırtasiye macerasından, sevgililerin buluşma yerine, esnaf lokantalarından meşhur hal pazarına, bir de yokuşundan çıkmaya herkesin cesaret edemediği kale kapısına... Güzel şeyleri paylaşmak ister her zaman. Kötüyü anmak sanki kötülük insana. En azından benim için öyle. Onca şeyin arasından neden gidip kötüyü seçer ki insan. Belki şeytanın vesvesesi diye nitelediğimiz bir durum belki de içimizdeki ümitsizlik. Kötülükler insanın var olduğu sürece bitmez tükenmez bir gerçek. Neden heba edelim geçici olan şu dünyada her gün yorulmaya mahkum bedenimizi, ruhumuzu. Biz iyisi mi güzel bakıp güzel düşünüp güzel görelim. Nerede kalmıştık. Evet Ankara. Aslında hiç gitmedik. Size hep Ankara'yı anlatıyorum. Herkes Ankara'yı kendi penceresinden anıları nispetinde hisleriyle harmanlayıp anlatabilir. Elbette herkes aynı his ve düşüncede olamaz. Ama ortak bir kanı varsa o da Ankara yazı ve de ayazıdır. Ankara'nın ayazı pistir. İliginize kadar hissedersiniz. Sabah güneş açsın, öğlen kan ter içinde kalın, gününüz üşümeden geçsin. Akşam vakti girip seher vaktine kadar kemikleriniz dahi üşür ki yaşayan bilir. Yaz... Evet bir Doğu ili kadar sıcak olmasa da sıcaktır Ankara. Ama daha çok ikliminden ziyade o yil içerisindeki hengame ve kalabalıktan, gürültüsü korna sesi bitmez trafiğinden bir rahatlama yasar Ankara yaz aylarında. Malum okullar kapanmış yaz tatili için insanlar köylerine yanıklarına tatil beldesine adeta göç etmiş. Koyu olmayan, bir tatil beldesi için gidecek fırsatı maddi manevi yakalayamayan benim gibi nice insan sadık bir dost gibi ayrılmaz, ayrılamaz bu şehirden. Dedim ya en basta ben Ankara'yı sokaklarıyla sevdim diye. Çoğu yerini bilmem görmedim Ankara'nın. Kimine göre bu utanılacak bir durum adeta. Neden öyle düşünürler onu da aklım hiç almaz. Bir insan bir şehri yaşadığı süreçte karşılaştığı okul, iş, arkadaş, düğün vb. Vesilelerle tanır. Bizimkisi merkez yaşantısı. Gitmediğim sokakları keşfettikçe yeniden yaşıyorum şehri. Bir seferde her yeri bilmek sıkıcı olurdu zaten. Bazen bir insan sevdirir size şehri, bazen şehir bir insanı. Ben şehri sevdim sonra insanları. Son zamanlarda yaşanılan çağın hastalıklarından Muzdarip- diğer şehirler de aynı durum hasıl aslına- bir halde eskiyi arar oldum. Çağımızın vebası avmler. Her yerdeler. Vazgeçilmezimiz olmuş Adeta orada yatıp kalkıyoruz. Biliyorsunuz işte fazla anlatmaya gerek yok. Ben bilmem avm kültürünü, kafe kültürünü. Saatlerce oturup bir meşhur marka kafelerde bir kahveyle elimde belki bir kitapla oturamam. Oturmam. Samimi gelmiyor bana. Herkesin aynı eyi yapması bana itici geliyor, samimiyetsiz buluyorum. Ayda yılda bir gittiğim zaman bile oturmak için oturuyorum. Bir kere ben kahve içmiyorum. Sevmiyorum, sevemedim.suçum sevmemek galiba bilmiyorum. Saatlerce mağaza mağaza gezip envai çeşit ürüne dokunup almamak belki suçum. Vakit öldürmemek belki. Kapalı ortamda sayısız insanın nefesini suratımda hissetmemek, karşıdan gelebilecek insanlar carpışmamak için çabalamamak. Kapısından belki her gün geçtiğim bir yere bir vesile ile girdiğimde- burayı nasıl bilmezsin ya da hmm orayı ben yıllardır biliyorum ifadesiyle karşılaşınca sonuç olarak bilmemek mi suç öğrenmemek mi diye soruyorum kendime. Ama umrumdışı deyip yürümeye devam ediyorum. Kimi insan eksik hissettir sana kendini. Yetersiz aciz, belki de cahil. Ama son zamanlarda öyle bir insan girdi ki hayatıma Ankara Ankara oldu. Ben ben. Geçmişim geleceğim hevesim nefesim hayatımın miladı o oldu. O olmaya da devam etsin istiyorum. İnşaallah Ankara bizle bize şehir olmaya devam edecek.
  • Bir insan bir insana elbet yeterdi.!
    Sabittin Ali

    ( ama yetmedi ! )
  • Kısa masal: “Yorgunluktan ölüyorum” dedi arı. “Ben de ölmekten yoruluyorum” dedi kelebek.
    - Ocak 09, 2016



    "Hıh! Tam da onu diyecektim." dediğimiz cümleler olur ya, benim için öyleydi bu cümle. Son on yıldır benim çevremde bahsi geçen arılardan cok var, yorgunluktan ölüyorlar. Farklı farklı yorgunluklardan. Bazen çok güzel yorgunluklar oluyor ben hayran bi kelebeğe dönüşüyorum karşılarında. Bana sorarsanız "bir güne" bunları sığdırmaları inanılmaz. Bi köşede yığılıyorlar, ben seyredebiliyorum birazını, bazen nasıl da yorgun olduklarını anlatıyorlar, ben dinleyebiliyorum, birazını. Ben yıllardır sanki her şeyin "birazını." Birazını, birazına, birazcık hani hiç tam değil.


    Bir arkadaşım yıllığıma şöyle yazmış "Sürekli koşuşturmasına rağmen her yere geç kalan arkadaşım". Gülerek susuyorum ya da susarak gülüyorum buna. Mükemmel tespit. Bi yerlere koşuşturuyorum ama hep "birazına" yetişiyorum. Bilenler bilir nasıl rahatsız bi durum olduğunu. Hiçbir şey yapmamış değilsinizdir ama yetersizlik söz konusu. Bi iç gıcıklanması "ay tam olmadı bu hissi". Sürekli plan yapmalar, ucu ucuna yetişmeler "ya söz yarın erken uyancam"lar, üç gün plana uyup dördüncü gün bozmalar.. Kendinle bi yarış ama ona da bi yetişememe.. Son yıllarda benim en büyük sorunum kesinlikle buydu. Baktığımda ne bi insana, ne bi yere, ne bi duruma sürekli bir kızgınlık hissedebiliyordum. En yakınımda olup bitenler bile beynimdeki sadece kendime açık olan karargahıma çoook uzak. Benim bütün derdim"an"la, anı yakalayamamak, zamana yenilmekle. ( Gece uyumak bilmemek, sabah uyanmak bilmemekle- anneleri öpüyoruz bu cümlede-, her şeyi son dakikaya bırakmakla, yumurtayı o kapıya illa ki dayandırmakla, istisnasız gidilen her buluşmaya geç kalmakla..) Yani kendimle!Çok uzun zaman ben bunu sorun bile etmedim, her şey son derece şuursuzca gitti. Yapım gereği hırslı bir insan değilimdir "olduğu kadarı" bana bu konuda hep yetti daha doğrusu buna kendimi inandırdım. Hatta hiç değişmeyecek fikrimdir, spontan ve plansız yaşanan şeyler harikadır, olay biter tadi kalır. Zaten beni rahatsız eden, hayatın böyle bir başıboşluk için fazla ciddi bi mevzu olduğunu farketmem oldu, daha fazlasına ulaşmak değil.


    Geç kalmak, zamanı ayarlayamamak bekletmelere ve sevdiklerimin incinmesine sebep oluyordu, kendilerini değersiz hissediyorlardı. Bu değişimin gerekliliğine yeterdi. Zaman dediğimiz kelimeyi yıllarca yanlış yorumladığımı da "geç" fark ettim ben çünkü. Hayat felsefem şuydu: "Bi sürü sey hedefleyelim ve hepsini yapalımm !, ııııı tamam çoğu, yarısı da olur, üf niye yetişmedi ya" Önceliklerini daha ortaya koymamış bi insan için yukarıdaki cümle felakettir, yine yaşayan bilir. O gün yapmanız gereken en önemli iş x'tir ama siz işleri yapmaya a'dan başlamışsınızdır, öyle bir durum. Çünkü yaptığınız (yapamadığınız) hesaplara göre hepsi yetişecektir. Ama olay şöyle gider; a işini yapmaya koyulursunuz sıkılıp b'ye gecersiniz o arada arkadaşınız arar hayır diyemeyeceğiniz bir teklif sunar, muhakkak hayır diyemez ve araya onu da sıkıştırıp c'den devam edersiniz yaklaşık g gibi uykunuz falan gelir, gün orda biter, sonrası sinir, stres, baş ağrısı. Her günün sonunda "ölmek", hani o kelebeğin dediği gibi, benim kafamda tam olarak bu. Var olan gücünü boş yere harcamak insanın bir gün daha öldürmüyor da napıyor?

    Ölüm sanılanın aksine bir anda olmaz bence ölüm hem fizyolojik manada hem ruhsal olarak bir süreçtir, zıttı olan yaşam gibi. Ömrümüzün günleri sayısınca yasarız ve aynı günlerin sayısınca kez ölürüz. (Dini bağlamda uykunun ölüme benzetilmesi çok doğru gelir bu nedenle bana. Güzel bi uyku çekemeyen yeni gününde(yaşamında) sıkıntı çeker ya hani. Hani kabus, kabir azabı olamaz mı, olabilir.) Sadece her fani şey gibi bir gün ölüm de biter, o kadar hem de yasamla aynı an'da. Böyle baktığımdan beri gecen her an kıymetli, bu his bende çok yeni, ondan önce gözden çıkarılmış "günler" bile vardı benim için, şimdi saniyeler bile yok. Umarım bu farkındalık için 23 yaş geç değildir. Nolursa olsun 24 yaştan iyidir? Bu mantıkla zamanı en güzel şekilde geçirmenin yollarına düştüm. Denenmiş başarı öykülerini okudum. (Evet bu büyük bir başarıydı bana göre.) Tavsiyeler dinledim. Hedefler koydum. Vazgeçtim. Tekrar hedefler koydum. Yaptım. Bazen yapamadım. Gözlem yaptım. Bana en doğrusu "sadeleşmek" gibi geldi, gerekli olduğundan emin olmadığım her şeye uzak durmak, hayır demek, daha çok düşünmek ve ilginç bi şekilde güzel zaman geçirmek için daha hızlı değil bilakis, daha "yavaş" hareket etmek bana faydalı göründü. Miktarını bilmediğimiz bir zaman dilimini geçirmenin en güzel yolu, eminim ki en sade biçimde geçirmek. Hayatı ciddiye almak biraz garanticilik de getirecek elbet. Az ama öz diyorlar hani öyle. Zen felsefesi bunu şöyle ifade ediyor; "Otururken otur, yürürken yürü, çalışırken çalış." Her şeyi bir arada yürütmeye çalışırken hiçbir şeyi tam yapmadığını hisseden benim gibilere ilaç gibi cümle. Bu mantıkla ilk maddeme "uyurken uyu" dedim ben. Uyurken düşünme, uyurken yorulma, uyumadan önce ağlama, uyurken sadece uyu ve uykuyu amacına ulaştır. Yıllarca ayışığında yaşamış, gün ışığında uyumuş biri olarak uykuya artık hak ettiği önemi vermelisin artık. Ruhun bedene eşlik edememesinin en büyük sebebidir uyku sorunları, buna eminim. Önce uykumu, sonra geri kalan her şeyi düzenlemeye karar verdim. Gereksiz her şeyi bir kenara atıp sadece düzenli uyuyabilmeye odaklanmanın hiç de saçma bi şey olmadığını anlatmayacağım uzun uzun, en azından şimdi değil . Ben bu hareketime "mini(k)malizm" dedim. Belki bi dahaki yazımda da bununla ilgili saçmalarım. En büyük kavgası zamanla olanlara benden selam olsun..
    Zeynep Sevde
  • Hayatımda olması gereken tek bir kişinin yerine, o kadar gereksiz, sıkıcı, yorucu, menfaatçi, yararsız kişiler vardı ki.
  • İnsanlar,
    insanların içinde,
    insana hasret yaşarlar..
    Özdemir Asaf

    Ama;

    Bir insan, bir insana elbet yeterdi.
    Sabahattin Ali