• Mustafa Kemal, kadınları hep yüceltiyordu. Kadınları dışlayan bir milletin çağdaş olamayacağını; uygar bir ülkede kadınların erkekler kadar önemli bir rol oynayacağını vurguluyordu. Kadınları toplum dışı tutmak, onları aşağılamak eğilimi, o sözümona "demokrat" partinin iktidara gelmesi ve gericiliğe ödünler verilmesiyle ancak 1950'den sonra başladı. Bir tek örnek vermekle yetineceğim: İkisi de çok gençken, dayımın karısı, aile dostu bir delikanlıyla kırıştırdı, dayımı aldattı. Bunun üzerine, ailenin kadınları harekete geçtiler. Anneannem, annem ve teyzem, perişan bir halde olan dayımı karşılarına aldılar. "Karın sana karşı çok kötü davrandı, bunu biliyoruz" dediler. "Ama o, senin üç yaşındaki oğlunun anasıdır. Çirkin durumlar olmamalı, adı lekelenmemeli. Onun için, suçu kendi üstüne alıp hemen boşanacaksın." Bu üç güçlü kadına karşı dayıcığım ne yapabilirdi ki? Hemen boşanmaya razı oldu zavallı. Derken, boşanmadan sonra aynı üçlü anaerkil heyet, aile dostu delikanlıya gittiler. Onu da karşılarına alıp dediler ki: "Sen, bu genç kadının hayatını mahvettin, boşanmasına neden oldun. Şimdi tek yapacağın şey, onunla bir an önce nikâhlanmaktır." Aile dostu delikanlının da bu karara boyun eğmekten başka çaresi yoktu elbette. Gerçi yengemin ikinci evliliği ancak bir iki yıl sürdü; ama çok güç bir durumdayken imdadına yetiştikleri için, büyük bir minnet duydu bizim anaerkil ailemizin kadınlarına. Onları her zaman görmeye geldi, büyük bir saygı gösterdi onlara. Onlar "kadınlar eziliyor" diyorlar. Ben, "böyle adaletsiz bir toplumda, böyle bozuk bir düzende kadınlar da ezilir, erkekler de" diyorum. Hattâ, erkeklere bir sorumluluk duygusu verildiği, "sen ailenin babasısm, çoluğunu çocuğunu sen geçindireceksin" denildiği için, erkeklerin kadınlardan belki daha da çok ezildiğini söyleyince,
  • DAPHNE ile APOLLON'un Öyküsü!

    Antik Yunanlılar doğayı betimlemek için mitolojilerinden faydalanmışlar, doğayı mitolojileri ile açıklamaya çalışmışlardır. Yunan mitolojisinde bulunan birçok hikayeden biri de Apollon ile Daphne(Defne)‘nin hikayesidir. Mitolojide bu hikayenin geçtiği yer ise Antakya’nın Harbiye ilçesidir.

    Apollon mitolojide güneşin, ışığın, şiirin, müziğin, okun, kehanetin tanrısıdır. Zeus’un oğlu, Artemis’in kardeşi Apollon çok iyi bir okçudur.
    Daphne ise nehir tanrısı Peneus’un kızıdır. Çok güzel olmasıyla ünlü olan bu su perisine aşık olan birçok erkek olmuştur. Ancak Defne hayatı boyunca evlenmemeye kararlıdır ve bu nedenle hiçbir evlenme talebini kabul etmemiştir.

    Günlerden bir gün Apollon dört tanrısal atın çektiği arabasıyla gökyüzünü gezerken kendisi gibi bir okçu olan aşk tanrısı Eros ile karşılaşır. Eros o sırada insanları aşık etmek için kullandığı ok ve yayı ile ilgilenmekle meşguldür. Yakın zamanda bir ejderha öldürmüş ve zaferinden dolayı kibirlenmiş olan Apollon Eros’a seslenir:
    - Ey aşkın tanrısı! Bu savaş araçları senin eline hiç yakışmıyor. Onları bana verirsen, uygun olan yerde, yani savaş meydanlarında kullanırım. Bilirsin benim attığım ok yerini bulur, bu konuda benim üzerime yoktur.

    Eros Apollon’un bu küçümseyici tavrına çok sinirlenmiş. Apollon'a demiş ki:
    - Ey Güneşin, müziğin, okun tanrısı güçlü ve akıllı Apollon. Söylediklerinde elbette ki doğruluk payı var. Senin okların her şeyi vurur mutlaka. Ama unuttuğun bir şey var ki o da benim oklarım seni bile vurabilir. Benim işimi neden böyle küçümsüyorsun.

    Eros sözlerini bitirdikten sonra Apollon'un yanından hızla uzaklaşmış, ancak Apollon’a zamanı geldiğinde ders vermeye yemin etmiş.

    Apollon günlerden bir gün yeşillikler içindeki ülkesinde oturmuş lirini çalarken, ormanda yalnız başında dolaşmakta olan güzeller güzeli su perisi Daphne'yi görmüş. Onu görür görmez bütün vücudunu bir titreme almış. Kendinden geçmiş bir halde tanrıçaları bile kıskandıran bir güzelliğe sahip olan bu su perisini izlemeye başlamış. Ancak onları izleyen birisi daha varmış: Aşk tanrısı Eros. Eros, Apollon'un kendisini küçümsemesinin intikamını almanın vaktinin geldiğini görünce sevinmiş ve biri altın, biri de kurşun olan iki ok hazırlamış. Altın oku Apollon’a fırlatıp, onu tam kalbinden vurarak Daphne’ye aşık olmasını sağlamış. Kurşun oku ise Daphne’ye fırlatıp onun da Apollon’dan ölesiye nefret etmesini sağlamış.

    Apollon artık hergün bu güzeller güzeli su perisini görebilmek için gökyüzündeki krallığından inip Daphne’yi gizli gizli izliyormuş. Artık ne savaşlardaki başarısı, ne avdaki keskin nişancılığı, ne de ustaca çaldığı lirin tanrısal ezgileri tatmin etmiyormuş güneşin ve okun tanrısı Apollon'u. Hergün ormana gidip kalbini esir alan Daphne'nin tanrıları kıskandıran güzelliğini izliyormuş. Günler geçtikçe onu uzaktan uzağa izlemek yetmez olmuş. Kendi kendine demiş ki:

    - Ben ışığın ve müziğin tanrısı güçlü, yakışıklı, korkusuz Apollon’um. Niye çekiniyorum ki? Gidip şu ormanın güzel kızıyla konuşayım. Aşkından dalgalanıp, göğsümü delen şu kalbimin acısını bastırayım.

    Kendi kendine böyle cesaret verdikten sonra güzeller güzeli Daphne'nin karşısına çıkmış Apollon. Daphne aniden karşısına çıkan Apollon'u görünce korkmuş ve ondan kaçmaya başlamış. Apollon da onun peşinden koşuyormuş. Bir yandan da Daphne'ye, O'na olan aşkını haykırıyormuş.

    - Dur, kaçma benden güzeller güzeli peri kızı. Ben Apollon'um, güneşin, müziğin ve ışığın tanrısı. Senin düşmanın değilim. Bütün bu yeryüzünde bana aşık olmayacak tek bir canlı bile yokken sen niye benden kaçıyorsun.

    Daphne'nin durmaya hiç niyeti yokmuş. Tam aksine kalbindeki nefret okunun etkisiyle Apollon'un bu aşk sözlerinden daha da korkmuş ve ciğerlerini yırtarcasına kaçmaya devam etmiş. Apollon çaresizlik içinde Daphne'yi kovalamaya devam ediyormuş. Bir yandan da şöyle sesleniyormuş ona:

    - Kaçma benden ne olursun ey güzeller güzeli. Bak ben ışığın tanrısıyım ama senin aşkından gözlerim kör oldu, okun tanrısıyım ama kalbime saplanan bu aşk okunun dermanı yok bende. Dur ne olur kaçma benden, beni senin peşinden koşturan aşktır, düşmanlık değil!

    Bu sırada Olympos'taki tahtında oturan tanrıların tanrısı Zeus bütün bu olan biteni izliyormuş. Oğlunun düştüğü bu içler acısı duruma üzülüyormuş ancak olaylara da müdahale etmek istemiyormuş. Daphne kaçmaya, Apollon da onu kovalamaya devam etmiş. Bir an gelmiş ki Daphne artık Apollon'un yakıcı tanrısal nefesini hissetmeye başlamış ensesinde. Yorgunluktan iyice titreyen bacakları artık gövdesini taşıyamayacak hale gelmiş. Birden durarak ayağı ile toprağı eşelemiş ve nehir tanrısı babasından yalvararak yardım istemiş. Daphne'nin içten yalvarışını duyan babası, kızına dönüşüm yeteneğini kullanarak yardım etmiş. Daphne’nin vücudu birden ağırlaşmaya başlamış. Ayakları toprağın derinliklerine doğru kaymış, yeryüzündeki bütün kadınları kıskandıran bedeni kabuk bağlamış, kokusundan bütün canlıların başını döndüren saçları da yapraklara dönüşmüş. İnce, narin kolları uzamış ve dallara dönüşmüş ve güzel Daphne bir defne ağacına dönüşmüş.

    Gördükleri karşısında şaşkınlıktan ne yapacağını şaşırmış genç ve güçlü Apollon. Üzüntüden bol bol gözyaşı dökmüş ve defne ağacına sarılmış. Güzelim yapraklarının kokusunu doyasıya içine çekmiş. Apollon Defne ağacına şöyle demiş:

    - Ey güzeller güzeli, ben seni çok sevdim. Sen beni istemedin ve benden kaçtın. Oysa ki ben sana ne kadar aşıktım ve şu yeryüzünde beni reddedecek başka bir canlı yoktu. Ben seni karım yapacaktım. Madem ki benim karım olamadın o zaman benim onur ağacım olacaksın. Bundan böyle ben ve tüm kahramanlar senin ağacının dallarıyla süsleyecekler kendilerini. Kokulu saçlarından olan bu ağacın yaprakları yaz ve kış yeşil kalacak ve ben onları taç yapacağım başıma.

    Bu içten ve tatlı sözler üzerine, defne ağacına dönen Daphne saygıyla eğilmiş Apollon'un karşısında. İşte bu tanrısal aşk hikayesinin geçtiği yer bugünkü Antakya'nın Harbiye'sidir. Ve derler ki; Harbiye'nin şelaleleri de güzel Daphne'nin döktüğü gözyaşlarıdır !
  • Nouman Ali Khan.Kendisinden “a beginner qur’an student” Türkçe karşılığı ile “acemi Kuran öğrencisi” şeklinde bahseden, bu cihetten mütevazı, Pakistan asıllı bir hatip. Anlatıyor bir zaman: “En küçük oğlum Halid kalp ameliyatı olacaktı.Yoğun bakım ünitesine gittim. Yanında oturup saatlerce Kuran okudum.Sadece oğlum yoktu, onun gibi kalp hastası olan başka çocuklar da vardı odada. Bir ara hemşire gelip bana dedi ki: “Odadaki tüm çocukların kalp atışları normale döndü. Siz hangi şarkıyı söylüyorsunuz?…”

    Tam 1400 yıldır aynı şarkıyı söylüyoruz.Ve inanan kimseler için yeryüzünde bir tek dert yoktur ki, bu şarkı maneviyat ikliminden devşirdiği nağmeleriyle derman olmasın.

    Az evvel yaşadığım bir hadiseden bahsedeyim.Cadde alabildiğine kalabalık.Birbirinin ardınca dizilmiş arabalar.İnsanların yüzünde donuk bir ifade.Anlaşılan o ki; düğün dernek mevzu değil bu. “İyi ama…” diyorum kendi kendime, “ağlayan da yok?” Ne olduğuna anlam veremeden devam ettim yoluma.Eve gelip de yazının başına oturduğum şu esnada bir sela verildi. “Düğün yok ama ağlayan da yok” keşmekeşine tokat gibi cevap olacak bir sela: “Falanca kişi Karşıyaka Şehit Mezarlığı’na defnedilecektir…” Ardından bir sela ve bir sela daha.“Buyur işte” diyorum kendi kendime, “Senin bir dertle yola çıkıp kaleme aldığın şu yazıda sana asıl dert ne imiş hatırlatacak bir dert yanıbaşında.Hemen şuracıkta…” Dudaklarımda Fatiha, aklım anne babaya takılıp gidiyor bir an.Varsa eşi, evladı onları düşünüp ayrı hüzünleniyorum sonra.Dert bu ya, dedik ki madem derman da bellidir, söylemeye başlıyorum şarkımızı. Hani şu hasta çocukların kalp atışlarını normale döndüren, bir mânâ büyüğünün kendisi için “Kalbî, bedenî, dünyevî ve uhrevî tüm hastalıklara şifadır” dediği 1400 yıllık şarkı. Şöyle diyor bakın: “Eğer Allah yolunda öldürülürseniz, mutlaka Allah’tan mağfiret ve rahmet vardır. Bu da onların topladıklarından (dünya malından) daha hayırlıdır.” (Al-i İmran Suresi 157. ayet-i celile) Derman demek yetmez yalnızca, kutlu bir müjde, bir ferahlık.Fâni olan dünya hayatındansa, bâki olan alemde ebedi bir saadeti muştuluyor Allah.Peki ya sebep olanlar?Elbette onlara da yaptığının karşılığı vardır!

    Çık şehidin evinden, cadde boyu yürü, kapı kapı dolaş, derdini sor kapıyı açan ilk kişiye.Söyleyecek bir şeyleri olacaktır mutlaka. Ya da otur evinde, al eline kumandayı ve sadece birkaç dakika haberleri izle. Haberler dedim sahi. Derdin yoksa dahi, ekran karşısında geçirdiğin o birkaç dakika itibariyle dert sahibi oluveriyorsun bir anda.Arabanın arkasına bağlanmış sürüklenen zavallı bir köpek, hayvanlara zevk için işkence eden sözde insanlar, kaybolan evladının vefat haberiyle feryat figan ağlayan anne ve daha nicesi.Herkes için bir başka dert dediğin şey ve tam olarak böyle bir yer dünya dediğin.Neyse ki o hayvanlara yaptıkları zulmü reva gören sözde insanlar için de yaptığının karşılığı var.Yeni aldığı kıyafetinin etiketi canını acıtmasın diye giydirmeden evvel etiketini sökmeyi ihmal etmeyen anneyi, evladından ayıran hayvanlar için de.Ve neyse ki tüm bunlara tanıklık ettikçe dünyanın gidişatını gözü yaşlı seyreden, merhamet sahibi kimseler için de bestelenmiş bir şarkı var, evladının kokusunu cennette doyasıya içine çekecek olan anne için de!…


    NOUMAN ALİ KHAN
  • Hırslı olmadığı gibi aşağılık kompleksli, kıskanç biri değildi; aşırı önyargıları, güçlü takıntıları, koyu siyasi görüşleri olan biri de değildi. İnsanın kişiliğinin dengesini bozan şeyler, en azından göründüğü kadarıyla, onda yoktu. Etrafındakiler onun samimi, sosyal, iyi aile terbiyesi almış, görgülü yanlarını, neşeli halini ve olumlu tavırlarını seviyorlardı. Ve onun bu erdemleri, özellikle kadınlara –ki dünya nüfusunun yarısı kadın– karşı her zaman etkili oldu. Kadınlara karşı ince düşünceli tavırları ve özenli davranışları, onun mesleğini yapan biri için kaçınılmaz bir gereklilikti, ama Tokay’ın durumunda bu, gereklilikten doğan zorlama bir tarz olmayıp doğuştan kendinde bulunan bir özellikti. Güzel sesli, uzun parmaklı olmak gibi. Bu yüzden de (elbette buna ilaveten yetenekli bir doktordu da) işlettiği klinik çok iyi kazanıyordu. Gazetelere ilan verme gereği duymadan tüm randevular doluyordu. Muhtemelen okuyucuların da bildiği gibi, bu tarz “toplumla uyumlu” kişiler, genelde derinlikten yoksun, banal ve sıkıcı insanlardır. Ama Tokay hiç de öyle biri değildi. Hafta sonları onunla bira içerek geçirdiğim bir saatlik zamandan hep keyif almışımdır. Tokay, hem hoş sohbetti, hem de onunla bir sürü değişik konuda konuşabilirdiniz. Esprileri kafa karıştıran cinsten değildi. Estetik ameliyatlar hakkında gerçek, ilginç öyküler (elbette hastanın özel bilgilerinin gizli kalması prensibini ihlal etmeden), kadınlarla ilgili çeşitli şeyler anlatırdı. Ancak bu tür konuşmaları asla bir tür dedikodu şeklinde yapmazdı. Kadınlar hakkında konuşurken onlardan hep saygı ve sevgiyle söz eder, kişilerin özel bilgilerini gizlemeye özen gösterirdi
  • 240 syf.
    "ESKİYİ GETİR, YENİYİ GÖTÜR" YA DA BİR DÖNGÜNÜN ANATOMİSİ

    Orhan Pamuk... Peşin peşin söyleyeyim, hakkında önyargılarımın olduğu, bazı kitapları ile alakalı, kültürüne, tarihine olan yabancılığı gerekçesiyle eleştirilen, olmayan soykırıma "Türkiye'de 1 milyon Ermeni öldürüldü" diyerek zıplayan ya da böyle zıplaması istenilen, böylece de tarihimizde Nobel alan ilk Türk olarak yer eden, bu argümanlar ışığında kendisini karakter olarak sevmediğim ve de sevmeyeceğim ("Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış" diyebilirsiniz, saygı duyarım) bir yazar kendisi. Gelgelelim, kendisini edebi yönden eleştirmek, hiç olmazsa kitapları hakkında bir iki kelam edebilmek adına yapılması gereken ilk işlem de neydi: Kitaplarını okumak. Ben de bana verilen, "Nobelli Yazar Okuma Etkinliği" görevine yazarın bu kitabını dahil ettim (Sonradan eklediğimi de belirtmek isterim. İlk listemde yoktu kendisi) ve ilk Orhan Pamuk kitabımı da okumuş oldum böylece. Beğendim mi? Beğendim, yalan yok, zaten puanım da bunu kanıtlar nitelikte.

    Kitap, yazarın eski eserlerinden. 92-94 arasında yazılmış. Dile kolay, 25 seneden fazla zaman geçmiş üzerinden. Kitabın başında, bilmem henüz olayı kavrayamamaktan mı dersiniz yoksa haklı olduğun noktalar var mı dersiniz, sanırım yolculukların başlangıcına kadar, anlatımı o kadar yavan buldum ki, karakterin mühendislik öğrencisi olmasını da fırsat bilerek kitabın "sayısalcı üslubu" ile yazıldığını düşündüm. Fakat tabii sonrasında o üslup şekillendi, rayına oturdu, (ya da trenler çokça zikredilse de yolculukların otobüs yolculukları olmasına atıfta bulunalım hadi) şeridinde ilerlemeye başladı.

    Buraya kadar her şey tamam. Bundan sonrası EPEYCE BİR SPOILER İÇERECEKTİR. DEVAM EDECEKLERİN BİLGİSİNE!!!

    Kitabımızın olayı: Arayış. Bir gün bir kitap okursun, hayatın değişir. Bazen hayatını değiştirecek kitabı, doğru olmayan bir zamanda okursun. Aceleciliktir bu ve hayatında olması muhtemel değişiklikler, basit bir unutuş veya gözden kaçışla birlikte kitaplığın tozlu raflarında hapsolur. Bazen de hayatını değiştirecek kitabı ömrün boyunca ararsın da bulamazsın. Lakin her arayışın sonu her zaman bir doygunluk veya bıkkınlık, sonrasında da arayışa başlangıç noktası olan o yere, yani monotonluğa gebedir. "Hayatın anlamı, hayatın anlamı" deyip duruyorlar ya hani, işte onlar hep zırva. İzahı yok hayatın anlamı denilen şeyin. E haliyle izahı olmayınca da mizahı oluyor işte

    https://images.app.goo.gl/AW42Zisqc7Tt3RwYA

    https://images.app.goo.gl/puhVGX4ReMsHnUuo7

    https://images.app.goo.gl/wuYMNZrWBJNPUkT67

    https://images.app.goo.gl/Q3RtCnKpnh4b66pV7 vee daha niceleri...

    Bu arada kitapla ilgili aldığım notları karman çorman ettiğim için bir başından bir sonundan şeylerden bahsediyor olabilirim. Kusura bakılmasın. Ne diyorduk? Arayış ve hayatın anlamı... Adını sonradan öğreneceğimiz Osman, annesiyle yaşadığı monoton hayatının içten içe değişimini arzularken karşılaşıyordu "Yeni Hayat" adlı kitapla. Benim düşüncem bu yönde. Ve hayatta yapılması zor hamlelerden biridir monotonluğu yıkmak, öyle kolay bir şeymiş gibi düşünmeyin. İçinde bulunduğunuz kabuğu kırmak, hamster çarkı misali hayatlarınızdan sıyrılmak, çarkın sabitleyici aksamını kırıp, kafes doğrultusunda yuvarlanarak uzaklaşmak... Bunu başardınız diyelim. O anlık özgürlük hissinin verdiği kafa karışıklığı (ya da sarhoşluk diyelim) ilk başlarda size bu soruyu sordurmaz belki ama sonrasında yüzleşeceksiniz kesinlikle: Nereye gideceğim ben şimdi? Osman da kitabın efsununa yorduğu bu uzaklaşma ve arayış haline bir kılıf uyduruyor ve itici gücünü de aşktan alıyor.

    Canan... Nam-ı diğer "sevgili". Arayış, başta her ne kadar yeni ve de güzel bir diyara yapılıyormuş gibi gelse de sonrasında odağın yer değil bir kişi olduğunu, Canan olduğunu hissettim. Canan ile olduktan sonra, eskisi yenisi fark etmez, her türlü hayatı kabul ederdi insan. Ama Canan, arayışta olduğu için, haliyle onun peşinde olan aşık da arayışın bir parçası haline geliyordu. Sonrasında ise tabii onu aramak, zamanla onun yokluğunu bilgece kabullenmeye evriliyor. Zaman her şeyin ilacı... Ayrıca bir şeylere rastlamak veya keşfetmek değil, zamanla bir şeylerin yokluğunu kabul etmek üzerine kurulu hayat. Kitap da bunu gösteriyor okuyucusuna. Uğruna gençliği tükettiğin şeylerin, ilerde, eğer şanslıysan o günlere dair hoşça bir anı; şansın yoksa da ömrünün en güzel yılları ardından sallanan beyaz bir mendil olduğunu görüyorsun. Yani hamster çarkının sabitleyici aksamı kırılsa da, fazlaca uzağa kaçamıyorsun, çok da maceraperest olma.

    Büyük Kumpas, Dr. Narin, saat isimleriyle kodlanan ajanlar, Yeni Hayat karamelaları ve üzerindeki melek, Ferah Nane Şekeri vs Yabancı menşeli şekerlemeler, Budak gazozu vs Coca Cola, Magirus vs yeni model otobüsler, köy kahveleri vs günümüz marka kafeleri ve daha niceleri... Her zaman olduğu gibi tokadı aynı suçluya yapıştırıp kıçımızı da aynı suçluya döneceğiz: Kapitalizm. Hepimiz severiz eskiye dair şeyleri. Belli bir yaş almış, hatırı sayılır mazisi olan her jenerasyonun, kendi döneminde olup da şimdi olmayan hemen her şeye dair özlemi mevcuttur. Lakin kapitalizmin getirdiği her türlü yeniliği de kabullenir. Bunu yermek için söylemiyorum, buna direnenler de vardır, takdir edilir, ama bu durumun etkisi altına girememek diye bir durumun söz konusu olacağına ben inanmıyorum. Yenilgiyi şöyle bir örnekle de izah etmek gerekirse, yeniyi ve kapitalizmin getirdiklerini ötelemeye çalıştığınız yerde dahi, kapitalizm size eskiyi "Vintage, Retro vs." gibi etiketlerle zaten yutturuyor. Eskiden beğenmediğiniz, yüzüne bakmadığınız Doğu Ekspresine aylar öncesinden rezervasyon yaptırtıyor, nenelerinizin, dedelerinizin antika gramofonlarını çöpe atıyor, eskiciye veriyorsunuz, sonrasında da moda diye size binlerce tl bayıltıp gramofon aldırtıyor, daha neler neler... Şekerci amcaya romantik bir dürtüyle hak vermek istese de içimiz, hepimiz de biliyoruz ve hatta o da biliyor ki, günü geldiğinde donuna kadar işleyen Batı, şeker tezgahını da ele geçirecek ve eskiye dönüş, hayal ettiği şekilde asla gerçekleşmeyecek.

    Gelelim konuda takıldığım belli başlı yerlere... Mesela bariz bir mantık hatası vardı hikayede. Nahit'i Mehmet olma yoluna iten o kazada, yanan gencin cebine kendi kimliğini koyuyor Nahit. Gel gör ki adam yanmış, cebindeki kimlik sağlam. Olay yerini inceleyenlerin böylesi bir absürtlüğü fark etmemesi düşünülemez. Hadi diyelim Mehmet'e dönüşen Nahit, bir şekilde kaybettiği kimliğin yerine yenisini çıkarttırdı ama yanan arkadaşın sadece kimliğinin sağlam kalması ve bu şekilde de kimliğinin tespiti bana saçma geldi. Elbette ki eski zamandan bahsediyoruz, DNA testi veya dişten falan kimlik tespiti yoktur henüz. Ama cebinde kimlik buldum diye "hadi ölü de budur o zaman, kimlikte öyle yazıyor" deyip, sarıp sarmalayıp gömmek bana mantık dışı geldi.

    Osman'ın, sahte Osman'ı vurması sahnesinde ise gerçekten bir, çalınan hayatın öcünün alınması gayesi mi vardı yoksa kıskançlıkla gelen dürtü, o anki hareketi mi tetikledi? Her ne kadar ateş etme anından evvel gelen replik, ilk olasılığa işaret etse de ben, kıskançlığın ağır bastığına kanaat getirdim. Ne Cananmış arkadaş...

    "Bazen-Bazan" ikilemine gelecek olursak, kimileri tarafından bazan'ın "bazı an" tabirini çağrıştırması sebebiyle doğruluğu kabul edilse de TDK'yi baz alacak olursak, böyle bir kelime yok dilimizde. Orhan Pamuk bu tabiri sıklıkla kullanırmış, okuyucularının yalancısıyım ben de.

    Bir başka takıldığım noktaya gelecek olursak... E be Osman! Zeki olmaya çalışan öfkenle (senin sözüne ithafen söylüyorum bunu) okuyucuya kitabın dibinden dibinden sorular sorup, dikkatsizliğine laf ettiği için saldırgan ve alaycı diyebiliyorsun ama, birlikte oturduğunuz masadaki biranın markasına varana kadar görebiliyorsan (hem de öğle yemeğinde, yani bu kadar mı kör karanlık ortalık?), sana altı saattir bir şeyler anlatan adamın da kör olup olmadığını gör yani bir zahmet! Hiç mi dikkat etmedin adamın bakışlarına? Hem de "loş bahçeden düşen kurşuni ışıkta" yüzüne bakmışken?.. Neyse, dalgınlığına verelim hadi. Az badireler atlatmadın sen de...

    Ve son... Melek'e anlatılıyor izlenimine kapıldığım andan itibaren, hikayenin böylesi bir sonla biteceğine kanaat getirmiştim zaten. Yine de böylesi bir son beni üzdü. Keşke arayışını gençlik ateşinde yakıp kül etseydi de Osman, monoton da olsa hayatına devam edebilseydi, ardında bırakmış olduklarının hatrına. Ne de olsa hemen hepimiz bu türden hayatlar yaşamıyor muyuz?..
  • O kadar genç, o kadar tecrübesiz, o kadar iyimserdim ki, tarihin, gönlümüze göre akacağına inanıyordum. Elbette olmadı, elbette duvara tosladım. Çünkü tarihin vicdanı yoktu. Çünkü tarih insanları düşünmezdi. Ne insanları, ne aşklarını, ne de hayatlarını. Biz, ona yön vermeye çabalasak da, o kendi kafasına göre akmayı sürdürürdü. Ülkeler parçalanmış, milletler yok olmuş, şehirler yağmalanmış, insanlar katledilmiş hiç umrunda olmazdı.