• 208 syf.
    ·6 günde·8/10
    Kitabın önsözünde yazarın distopik bir dünya içerisinde geçen bir hikaye yazmış olduğu üzerine yorumlar yapılmış. Evet; bu görüşe tümüyle karşı çıkıyorum. Kitapta anlatılan bütün yazınsal edebiyatın yakılarak insanlara geçmişinin ve kimliğinin unutturulması olgusunun, dünya tarihini incelediğinizde aslında bir klişeden ibaret olduğunu rahatça görebilirsiniz:
    M.Ö. 330 Persepolis Kütüphanesi’nin yakılması: Makedonya İmparatoru Büyük İskender ( ki kendisi bilime çok önem veren bir lider olarak bilinir) Persepolis Kütüphanesi’ni yakmıştır.
    M.Ö. 212 ‘de Çin’in mitolojik beş kraldan biri olan Chin Shin Huang Çin’le ilgili bütün kitapların ve edebi eserlerin yakılmasını emretmiştir. Büyük kraliyet kütüphanesi de dahil bütün kütüphaneler yok edilmiş ancak bazı metinler mağaralarda ve manastırlarda saklanmışlardır. 100 yıl sonra Wang Tao-Shih isimli Taocu bir rahip, bazı mağarada yer alan bu kütüphaneleri bulmuştur.
    M.Ö. 75’de Sibilli yazıtlarının yok edilmesi. Roma’da ki fanatik Apollan tarikatı rahipleri, bağnaz ruhlarını yakan ateşi, Sibilli yazıtlarını yerle bir ederek söndürmüşlerdir.
    M.S. 490 İskenderiye Kütüphanesi’nin yakılması: Romalı bağnaz rahipler, İskenderiye Kütüphanesi’ni ikinci defa yakmışlardır.
    M.S. 700 yüzyılda Katolik el yazmalarının yakılması: Cahil ve mutassıp papazlar ilk Katoliklerden kalma 10.000 ruloluk el yazmasını yakmışlardır.
    M.S. 783, Bizans kitaplıklarının yakılması: İsoryalı Leon Bizans kitaplığında ki 300.000 kitabı yakmıştır.
    M.S. 789, Torur, Nantes ve Toledo kitaplıklarının yakılması: Charlemagne, içinde binlerce kitap bulunan bu kütüphaneleri ateşe vermiştir.
    M.S. 1300 yıllarında Haçlıların İstanbul’da yaktığı kitaplar: İstanbul’a ele geçiren Haçlılar, İstanbul’u yağmalarken kitaplıkları da ateşe vermişlerdir.
    M.S. 13 yüzyılda Cengiz Han’ın yaktığı kitaplar: Moğol İmparatoru Cengiz Han ele geçirdiği yerlerde ki pek çok büyük kitaplığı ateşe vermiştir
    M.S. 13 yüzyılda Moğol Hülağü’nün Bağdat’ta ki Bâtini Kütüphanesi’ni yakması: Hülağü , önce Alamut Kalesi’ndeki Bâtıni Kitaplığı’nı daha sonra da Bağdat’ta ki elyazmalarını yaktırmıştır.
    M.S. 14 yüzyılda Ortaçağ Avrupası’nda Katolik Kilisesi’nin yaktığı kitaplar: skolastik düşüncenin kıskacında ki Ortaçağ Avrupası’nda, Katolik Kilisesi’nin doğmalarına aykırı bilgilerin yer aldığı binlerce kitap, bu kitapları yazanlarla birlikte yakılarak yok edilmiştir. * (Skolastik düşünce; dar düşünce, sınırlandırılmış düşünce demektir. Bilinen bir düşüncenin dışında hiçbir düşünceye hayat hakkı tanımamadır. Olaylara siyah beyaz bakmadır).
    M.S. 15 yüzyılda İspanyol Engizisyonu’nun yaktığı Endülüs kitapları: İspanyol Engizitörleri, çok değerli Arap Endülüs kitaplıklarını yakmışlardır.
    M.S. 16 yüzyılda İspanyolların Maya ve İnka elyazmalarını yakması: Amerika’nın keşfinden sonra gözü dönmüş İspanyol istilacıları ve bağnaz papazları (Diaga de Landa) gibi çok sayıda Maya ve İnka elyazmalarını yakmışlardır.
    ...
    Sizi tarihle sıktığımın farkındayım belki, fakat yukarıda saymış olduğum bu örnekler bu romandaki hikayenin distopik olmadığının kanıtıdır. Yalnızca eserlerin yakılması değil elbette, içinde bulunduğumuz bilgi çağı, bilgi tembelliği çağıdır; gereksiz bilgi çağıdır da aynı zamanda. Tabiki bilgiye kolay ulaşım anlamında çok güzel bir çağda yaşıyoruz bunu reddedecek kadar da bağnaz değilim. Ancak özellikle sosyal medyada her gördüğü habere inanıp araştırmaktan yoksun, işin kolayına kaçarak “devrim” adı altında gerçekleşen ayaklanmalarla neye hizmet ettiğinin bile farkında olmayan, devlet yıkıp hükümet deviren ve sonunda yıllar süren iç savaşlarla durumun farkına varıp ne biçim bir hata yaptığını anlayan insancıklar topluluklarını çokça duymuşsunuzdur. Bu bilgi kirliliği ve araştırmanın unutturulmuş olması, kitap yakmak ile eşdeğerdir. Ne diyelim; neye hizmet ettiğini, neye karşı çıkıp neyi savunduğunu çok iyi bilen bir toplumun değerli bireyi olmak dileğiyle sevgili 1000k okuyucuları. Keyifli okumalar...
  • 96 syf.
    Kütüphanede kitap avına çıktığımda karşılaştım bu kitaba. İlk elime aldığımda kitabın başlığına elbette şaşırdım. Daha sonra kitabın içeriğini gerçekten merak ettim. Kitap kesinlikle başlığı ile yargılanacak bir kitap değil. Doksan yaşında hayatı boyunca hiç bir kadını sevmemiş sadece onlarla para karşılığında birlikte olmuş bir adamın aşkı ilk defa keşfetmesinin hikayesini anlatıyor bu kitap.
    Hayatı boyunca hiç aşık olmamış olan bu amcamız yaptığı bu aşk keşfiyle aslında bize aşkın tenden öte bir his olduğunu öğretir.
    Hikaye her ne kadar bu adamın cinsel bir arzusu ile başlasa bile aslında olaylar çok farklı gelişir.
    Belki de hüzünlü olan kadınlar sevgisiz kaldıkları için hüzünlüdür, bilemeyiz bu benim görüşüm.
    Kitabı okumayı düşünen okurlara tabiki tavsiye ederim, çünkü yazar bu kitapta aşka farklı bi açıdan bakmış ve bu gerçekten etkileyici.
    Herkese iyi okumalar dilerim, kitapla kalın :)
  • 336 syf.
    ·3 günde·7/10
    Bence Kitabın en şaşırtıcı bölümü delicesine endişeli bölümüydü. Yani bir anne çocuğunu elbette önemser ama çocuğu tıp okuyor diye neden oda bütün tıp kitaplarına çalışır bilemiyorum. Bu çok büyük bir takıntı. Ama kitabın anlatımını çok beğendim. Akıcı bir anlatımı var. Tabiki bazı yerlerde çeviri hatası var. Türk dilindeki söz kalıplarını sanki onlar söylüyormuş gibi bir durum çıkmış ortaya. Neticede hiç bir yabancı "tabana kuvvet" terimini eminim kullanmıyordur. Ama bunu kötülemek için söylemiyorum. Onun dışında yaşanmış çok güzel ve sıradışı olaylar var. Okumanızı tavsiye ederim.
  • 351 syf.
    ·Beğendi·10/10
    "Gabo Film İftiharla Sunar" diye bir giriş yapmak hiç ama hiç yanlış olmaz. Çünkü bu kitabı okumadım da adeta bir film izledim. Uyuşturucu çetesi (büyüklüğünden ve nüfuz alanlarının genişliğinden dolayı 'Uyuşturucu İmparatorluğu' daha doğru bir tabir olabilir), suç örgütü, kaçırılan insanlar, rehine ve esaret hayatı, kaçırılanların yakınları, koşuşturmaca, maskeli insanlar, gizli yerler, kaçıranların telaşı vs.; kısacası bir aksiyon-suç-psikolojik gerilim filminde ne ararsanız hepsini bu kitapta toplamış benim biricik Gabo amcam.

    Başarılı bir gazetecilik hayatına sahip bir yazar olarak hepimizin artık çok yakından tanıdığı Márquez hakkında aklınıza, "Eğer bu mesleğinden dolayı sahip olduğu araştırmacılık ve tabiki hayranlık duyduğumuz eşsiz edebi yeteneklerini, aralara kurgusal dehasının ürünlerini de serpiştirerek birleştirirse nasıl bir eser ortaya çıkar?" gibi bir soru gelirse, tek yapmanız gereken, bu muhteşem kitabı elinize alıp tek solukta okumaktır.

    Kolombiyalı bir gazeteci olarak Márquez'in, gelmiş geçmiş en büyük uyuşturucu karteli olan Pablo Escobar'ı konu edecek bir kitap yazması elbette ki kaçınılmazdı. Yaşanmış gerçek bir olayı en ince detayına kadar araştırarak, kaçırılanların yakınları ve bizzat kendileri ile görüşme sonucu elde ettiği bilgileri, kendine has tarzı ile harmanlayıp bizlere sunması, yaşattığı edebi şölenin yanında sanki kaçırılan veya kaçıranların yerinde kendiniz varmış gibi heyecan, endişe ve korku duymanıza da sebep olmaktadır.

    Özet olarak, bu belgesel veya film tadındaki eseri tüm Gabo hayranlarına şiddetle tavsiye ediyorum. İyi ki bu dünyadan Márquez gibi bir usta geçmiş...
  • 147 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Jorge Luis Borges külliyatından bir kitabın daha büyülü dünyasına daldım. Sağdakiler sırasını bekleyenler olarak bana bir an önce okumam için göz kırpıyorlar; ama zamana yayarak, sindire sindire, özleye özleye okumak elbette daha iyi olacaktır.
    Şimdi bu görsele bakanların içinden veya dışından sarf ettikleri söz ve düşünceleri duyar gibi oluyorum “Adam kafayı Borges’e takmış; ne buluyor ki bu Borges’te; bir kitabını okudum zor bitirdim, bir daha da okumam; Borges manyağı” veya “Ooo keşke benim olsa; vay bee hepsi var adamda; 🤤; ; ️” gibi söz ve düşünceler bir bir geliyor taa buralara kadar. Gelsin tabiki. Gelmeli de. Çünkü bu Borges; çünkü o benim için edebiyat dünyasının zirvesindeki isim. Olympos’un Zeus’u veya Asgard’ın, Valhalla’nın Odin’i ne ise, Borges de edebiyatın osudur. Kalemiyle olsun, uçsuz bucaksız, hesap edilemez edebi bilgisiyle olsun, onun eşi benzeri yoktur. (Dante var tabiki ama onu kategori dışında tutuyorum️) Neyse, geldiğim gazı kenara bırakıp Atlas kitabını yorumlayayım.
    Atlas, eşi Maria ile birlikte yapmış oldukları geziler esnasında Borges’in aldığı notlardan oluşmaktadır. Tabiki Borges’in aldığı bu notlar, öyle bilindik gezi notları şeklinde değil. Borges her şeyi edebiyata mal ettiği gibi bu geziler esnasında da gördüklerini edebiyatla ilişkilendirerek bizlere düşüncelerini aktarmış. Gördüklerinden aldığı esin ile yazıp aralara serpiştirdiği şiirleri ile de karşılaşıyoruz. Kendi veya eşinin çektiği fotoğraflarla da süslenen bu kitabı okuyunuz. Gerçi Borges ne yazdıysa okuyunuz.
    Sevgilerimle...
  • 282 syf.
    ·Beğendi·10/10
    “Kayıp Zamanın İzinde” serisinin 6’ncı kitabı olan “Albertine Kayıp”, artık bize gerçek anlamda Marcel Proust’un, biz normal insanlardan daha fazla duyuya sahip olduğunu kesin bir şekilde kanıtlıyor. Gördüklerini, duyduklarını, hissettiklerini ve hatta hayal ettiklerini, hepimizden farklı bir biçimde yorumlayarak derinlemesine analiz etmesi ve bambaşka anlamlara taşıması tüm okurları hayretler içinde bırakmaya fazlasıyla yetiyor. Hatta bu anlam taşımaları, aynı olay veya hisler üzerinde bir anda o kadar değişken olabiliyor ki, hayret ve hayranlık seviyesini arşa ulaştırabiliyor.
    Bu kitaptaki en dikkat çekici değişkenliği ise, Marcel’in ölüm karşısında duyduğu hisler oluşturuyor. Daha önceki kitaplarda anneannesinin ölümü karşısındaki o yoğun duygusallığı hatırlarsınız; öyle bir duygu yüklemesi yapmıştı ki, bizlere adeta kendi yakınımızı kaybetmişiz gibi hissettirmiş, oturup ağlatacak kadar duygulandırmıştı. Ama bu kez ölüm karşısındaki duruşu ve hisleri çok farklıydı. Elbette üzüntüsünü yine hissettiyor; ancak bu üzüntü sadece kaybetmenin verdiği duygusallık değil de, “Keşke hayatta olsaydı da benden sakladıklarını öğrendiğimi bir bir yüzüne vursaydım!” tarzındaki bir ‘yüzleşme-hesap sorma-intikam alma’ niteliğindeydi.
    Doğal olarak insanoğlu, bir yakınını kaybettiğinde hatıralara sarılır. Marcel Proust da bu kitabında, bol bol geçmişe dönüşler yapıyor. Yaptığı bu geçmişe yolculuklarda, yaşadıklarını analize devam ediyor. Yeni öğrendiği bazı gizli kalmış olayları, geçmişteki olaylar ile karşılaştırıp serinin başından beri anlaşılmamış noktaları ve düğümleri çorap söküğü gibi bir bir çözümlüyor.
    E tabiki alıştığımız ve hala büyük bir hayranlıkla izlediğimiz o mükemmel gözlem yeteneğine de bol bol şahit olmaya devam ediyoruz. Özellikle 3’üncü bölümdeki Venedik seyahati, bizlere kısa ama doyurucu bir Venedik turu yaşatıyor. Sürpriz isimlerin sürpriz evlilikleri sayesinde, yine Fransız yüksek sosyete hayatına dikteli dokunuşlar içeren cümleler ve sosyete hayatındak ahlaksızlıkların en büyüğü olan eşcinsel yaklaşımlara yaptığı yorumlar ile bizlere sosyolojik mesajlar vermeyi de ihmal etmiyor.
    Ayrıca Marcel bize kısacık da olsa edebiyat hayatına attığı ilk adımdan da bahsediyor. Zamanın Fransasının ünlü bir gazetesinde yayınlanan yazısı Marcel’e “ Hazzı sosyetede değil, edebiyatta bulacaktım artık.” cümlesini sarf ettirerek, yazarlığının nasıl başladığını ve edebiyat dünyasına yazar olarak girmesinin ilk adımını bizlere sunuyor.

    Son kitap olan “Yakalanan Zaman”da, bakalım Marcelimiz kayıp zamanın izini yakalayabilecek mi?
    Serinin son kitabında buluşmak üzere…
    Saygılarımla….
  • 656 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Şanla dolu tarihimizden ne güzel “Kemal”ler geçmiş değil mi?
    İlk anacağımız olanı elbette ki canımız, kanımız, her şeyimiz Mustafa Kemal... Hakkını hiçbir zaman ödeyemeyeceğimiz en kıymetlimiz..️🇹🇷
    Sinemamızdan ilk akla geleni, bizleri en kötü günlerimizde bile güldüren Kemal Sunal tabiki...
    Ve edebiyatımız... Namık Kemal, Yahya Kemal, Orhan Kemal, Yaşar Kemal ve Kemal Tahir... Hepsi de tartışmasız olarak edebiyatımızda altın izler bırakan çok kıymetli isimler olarak sürekli kalbimizde apayrı bir yere sahip olmuşlardır. Herbirinden söz etmeye ne zaman yeter ne de cümleler. Hem de uzun zamandır okumayı düşlediğim Kemal Tahir’in Devlet Ana kitabını buraya nasıl sığdıracağım diye düşünmek bile yeterince endişe yaratıyorken...
    Evet, Devlet Ana... Sadece dili bile sizi kendisine hayran bırakacak bir kitap ki zaten 1968 Türk Dil Kurumu Ödülü’ne layık görülmüştür.
    13’üncü yüzyıl halk Türkçesi ile tadına doyum olmayan bir tanışma niteliğinde okudum. Hele ki hemen hemen her konuşmada kullanılan deyim ve atasözleri tam bir halk ağzı şöleni niteliğindeydi. Açıkçası Orhan Kemal’den beri hiç bu kadar net ve halk ağzı konuşmaları okumamıştım. Sadece kullanılan dil için bile defalarca açılıp okunacak bir kitap demek hiç abartı olmaz.
    Diğer bir hayran olunası özellik ise; Kemal Tahir’in sosyolojik, kültürel, tarihsel ve kurgusal olguları birleştirmedeki ustalığıydı. Her ne kadar bazı unsurlar gerçek tarihimizi yansıtmasa da, dönemin kültürel ve sosyolojik özelliklerini ve tarih olgusunu kurguyla birleştirerek satırlara dökmesindeki yeteneği, ne kadar büyük bir yazar olduğunu fazlasıyla hissettiriyor.
    Ayrıca Kemal Tahir’in mizah anlayışı da beni oldukça etkileyen diğer bir özelliği oldu. Olur olmaz yerde karşılıklı konuşmalar içinde o kadar güzel espriler serpiştirmiş ki, o akıcı okumalar arasında sesli gülmemek imkansızdı. Dönemin kan, kangaşa, hile ve hükümranlık kavgaları ile dolu Anadolu’sunda, göçerlikten konarlığa geçmiş küçük bir beyliğin, töre-adalet-akıl-yiğitlik kavramlarına bağlılığı ile kısa bir süre içerisinde uçsuz bucaksız topraklara sahip olacağının belirtilerini o yıllarda bile hissedebileceğiniz bu kitap, tüm dostlarıma şiddetle tavsiye edeceğim eserler arasında en üst sıralardaki yerini aldı. Güzel dilimizin en önemli eserlerinden biri olan bu muhteşem kitabı mutlaka okumalısınız.
    Sevgiyle...