• Ceketimi olduğu yerde bıraktım ve bir koltuğa gömüldüm. Sıfıra sıfır elde var sıfır. Boş çuval gibiydim. Çöp arabasına atabilirlerdi beni.
  • Mustafa Kemal her zaman bir milletin sadece askeri birliklerle değil, bilimle, eğitimle, kültürle ve sanatla güçleneceğini söylerdi. Ona göre Türk milleti de böyle güçlenerek büyük millet olmaya devam edecekti.
  • son derece başarılı sayılan yaşamı, aslında koskoca bir HİÇti; sıfıra sıfır elde var sıfır! boktan bir adamdı
  • 264 syf.
    ·3 günde·7/10
    "Evren- içinde yaşamanızı kolaylaştıracak bazı bilgiler.

    4. Nüfus: Yok
    Sonsuz sayıda gezegen olduğu bilinmektedir, bunun en basit nedeni onların içine sığabileceği sonsuz genişlikte bir uzayın var olmasıdır. bununla birlikte bu gezegenlerin hepsinde yerleşim yoktur ve bu da üzerinde yerleşim olan gezegen sayısının sınırlı olduğu anlamına gelir. Herhangi bir sonlu sayının sonsuz bir sayıya bölünmesinden elde edilecek sayı önemsenmeyecek kadar sıfıra yakın bir sayıdır, o halde Evrendeki bütün gezegenler dahil edildiğinde ortalama nüfusun sıfır olduğu söylenebilir. Buradan çıkarılacak sonuç, bütün Evrenin nüfusunun da sıfır olduğu ve zaman zaman karşılaşacağınız kişilerinse yalnızca hastalıklı beyinlerin hayal ürünü olduğudur."
  • 417 syf.
    Mükemmelsin Simone de Beauvoir...


    İncelememe başlamadan önce küçük bir tavsiye vermek istiyorum ki siz de benim düştüğüm hataya düşmeyin. Bu kitaba başlamadan önce Cinsiyet Belası kitabını okumaktaydım ve kitap gerçekten, yazar kimi yerlerde gayet rahat okunabilecek şekilde yazdığını belirtse de eleştirilerden sıkılarak, ağır bir akademik dille yazılmıştı. İlk defa duyduğum kavramları araştıra araştıra, kimi cümleleri birkaç kez okuma ihtiyacı hissederek okudum, kısacası okurken hayli yoruldum. Kitap gerçekten mükemmeldi fakat kesinlikle bu kitap okunmadan okunmaması gerekiyor. Beauvoir gibi çoğu feministin görüşünü kökten bir eleştiri niteliği taşıyordu kitap ve okumak için zamanlamam çok yanlış ve bilgim yetersiz olduğu için yarım bırakmak zorunda kaldım. Okumayı düşünenlere benim gibi aceleci davranmayın derim yani.

    Gerçekten ilk defa bir kitap için inceleme yapma gereği hissettim. Bu kitap için sadece iki inceleme yapılmış, aslında tek inceleme desek daha doğru olur çünkü sonraki tarihli incelemenin sahibi ilk incelemeden kopyala-yapıştır yapmış ve saygısızlık olmasın diye de yazım yanlışlarını bile düzeltmemiş.


    Gelelim bu kitabın neden bu kadar mükemmel olduğuna...
    İlk olarak kitaba ilk başladığınızda, yani yaklaşık olarak ilk yüz sayfasında gerçekten dolu dolu, oldukça fazla bilgiye maruz kalıyorsunuz. Yazarın bilgisine, kültürüne hayran kalmamak elde değil. Kimilerimiz vardır fazla ismin, fazla kitap adının, örnek verilen olayların fazlalığından dolayı sıkılabilir, yani ilk başlarda sıkılma ihtimaliniz ortaya çıkıyor. Kimilerimiz vardır okuduğu her yeni şeyi derinlemesine araştırmak ister, araştırdıkça keyiflenir, kitap daha akıcı ilerler; bu da kitaba hayran kalma ihtimalinizi ortaya çıkarıyor.
    Kitabın alt başlığı da olduğu üzere "öteki cins" tanımlamasının nasıl ortaya çıktığını, bu tanımın neler doğurduğunu ya da ne gibi sosyal, dinsel, iktisadi durumların bu tanımı ortaya çıkardığını ve malesef ki nasıl günümüze kadar geçerliliğini koruduğunu, hem kadının hem erkeğin bu tanımın ortaya çıkmasındaki etkenlerini bilimsel, tarihsel ve ruhçözümsel verilere dayandırarak oldukça sade bir anlatımla aktarıyor bize yazar.
    Öteki cinsin nasıl ortaya çıktığını anlatırken toplumdaki yeri itibarıyla kadın ile zenci arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları göstererek bol bol karşılaştırma da yapmış yazar kitap boyunca ayrıca.
    Hatta aklıma gelmişken de belirteyim yazarın da belirttiği ve birkaç yerde alıntısını yaptığı Engels'in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni kitabını da okumanızı tavsiye ederim; aile, evlilik gibi kavramlara karşı bakış açınızı etkileyeceğinden hiç şüphem yok.

    Bu kitabı okurken kafanızda büyük ihtimalle şöyle sorular ortaya çıkacak ya da okuduktan sonra bu gibi sorulara cevap verebileceksiniz:

    Öteki cins nedir, kadın neden ötekileştirilmiştir, bunda sadece erkeğin ve toplumun mu suçu vardır?
    Gerçekten "cinsiyet" var mıdır, cinsiyet ile toplumsal cinsiyet birbiriyle örtüşük müdür yoksa aslında ikisi de aynı şey midir?
    Kadının nesneleştirilmesi ne gibi süreçlerle oluşur, bu onun kaçınılmaz bir yazgısı mıdır?
    Kadının edilginliğinin sebebi salt fiziksel nedenlerden mi kaynaklanır?
    Ataerkil toplum yapısında kadın-erkek eşitliği imkansız mıdır, değilse bu nasıl gerçekleştirilebilir?
    Kadının öteki cins oluşunun doğal olduğunu kanıtlamak için veri olarak sunulan mitler ve efsanelerin altında yatan gerçek sebepler nedir?
    Öteki varlık tarihsel süreçte neden bu kavramın çürütülmesi adına kayda değer bir gelişme gösterememiştir?
    Analık neden kutsal olarak görülür?
    İnsan çocukluk döneminde cinsiyetinin farkında olabilir mi, kimliğini nasıl keşfeder, aile içerisinde kimleri nasıl rol model olarak alır?
    Kızın ve erkeğin çocukluk ve gençlik dönemlerinin cinsiyetle ilgili sarsıntıları nelerdir, birbirinden ne gibi konularda farklılıklar ve zorluklar gösterir?
    Kadının ilk yabancılaşması hangi dönemlerde gerçekleşir?
    Aybaşı rahatsızlıkları kadın üzerinde ne gibi ruhsal, fiziksel değişimlere daha doğrusu yıkımlara yol açar?
    Kadının kendisi dahi kendini nesneleştirebilir mi?

    Okumadan önce de meraklandırabileceği ve kitabı okumaya teşvik edebileceği için yazdım... Daha birçok ama birçok soru çıkarılabilir. Çünkü Beauvoir aklınıza gelebilecek her konuya el atmış mükemmel bir şekilde.

    Bu kitabı kimler okumalı?
    Tabiki HERKES okumalı... Hatta zorunlu ders olarak okutulan din kültürü dersine mis gibi bir alternatif ders olarak bunu sunabilirim. Hatta ders demişken bu kitabın konusuyla ilintili olan güzel bir dizi tavsiyesi de sunayım.
    Sex Education:
    https://youtu.be/o308rJlWKUc

    Bir incelemeden ziyade tavsiye mektubu oldu ama her neyse...

    En etkilendiğim bölümü "Çocukluk Dönemi" oldu. Çocuğun yavaş yavaş erginliğe geçişinde cinsel organına karşı tepkisi, bakışı, aile içerisinde cinsiyetinden dolayı maruz kaldığı tepkilere karşı bilinçaltında oluşturdukları, edindiği fikirleri uyguladığı hal ve tavırları okurken gerçekten sarsılıyorsunuz...
    Okurken çocukluğuma gittim, ilk regl olduğum an geldi aklıma ister istemez. Şu kesin ki, hiçbir kadın ilk regl olduğu anı öyle gururla (ki gururlanacak bir tarafı yok) anlatamaz ya da hafızasında güzel bir yer edinmez o anı. Unutamadığım kötü bir andır o benim için mesela. Okuldaydım ve kanı farkettiğimde ağlayarak eve kaçmıştım. Önceden bununla ilgili ablamdan birkaç şeyler duymuştum ama bilgi vermek amaçlı söylenen şeyler değildi duyduklarım... Kendime dair ne olduğuna karşı hiçbir fikrim yok, şimdi ben ne oldum sorusu var kafamda, bu beni abimden uzaklaştırır mi endişesi de vardı hepsinden daha beter olarak. Tek kelimeyle sarsılmıştım. Sizce bu sarsılma gerçekten de reglin kötü bir şey olmasından mı?

    Bizim toplumumuzda gözümüz gibi baktığımız mis gibi tabularımız vardır. Öyle cinsellik falan konuşulmaz çocuklarla. Ayıptır çünkü, anlamaz çocuk. Çocuk çünkü o...
    Ama regl olursun, hooopp koca bir kız oldun artık derler. Sünnet olursun, birden kocaman bir adam olursun.
    Çocuklara karşı yaptığımız en affedilmez hata onları sadece sevmemiz. Saygı sıfır... Onlara karşı hissedilen sorumluluğun kapsamında sadece, ağlamalarını engellemek, sevildiğini hissettirmek ve hayatta kalmasını sağlamak var... Çocuğun eğitim hayatının yedi yaşında, üniformasıyla başladığını düşünenlerin çoğunlukta olduğunu da bildiğimize göre durum vahim. Çocuklar iyi bir insan yetiştirme gayesiyle değil, kız gibi, erkek gibi yetiştiriliyor.


    Burcu konudan daha ne kadar sapacaksın merak ediyorum diyorsanız, merakınızı şimdi gidecereceğim...


    Çocukluk hayatımda tabiki cinsiyetim konusunda kimi çatışmalara maruz kaldıysam da bilinçaltımda, rol model alarak aldığım kişi sayesinde tabulardan fazla etkilenmediğimi düşünüyorum. Rol model aldığım kişi abimdi, şimdiki kelimelerimle belirtmek gerekirse onu son derece, özerk, özgür, güçlü buluyordum. Bunlar sadece erkek olduğu için değildi ve ben de onun yanında bir kız gibi değildim. Gerçekten özgür ve öyle negatif bir özgürlük değil aksine sorumluluklarının gayet farkında olan bir özgür insan olarak hissediyordum. Abimin bana öğrettiği önemli derslerden biri; sürekli, her fırsatta kendi vücudumu aşmam gerektiğiydi. Bunun ne kadar önemli olduğunu o zamanlar farkedemesem de bu kitabı okuduktan sonra farkettim ve aynı zamanda ne kadar şanslı olduğumu bir kez daha anladım. Sürekli abimle vakit geçirişim, sadece onunla oynayışım, onun yaptığı işleri yapışım ve böylelikle fiziksel olarak güçlenişim bana bugüne dek benden asla çıkmayacak bir etiket yapıştırdı: Burcu erkek gibi kızdır...

    Eğer kadınsanız, güçlüyseniz, hakkınızı aramasını biliyorsanız ve genel olarak erkeklerin yaptığı işlerde başarılar göstermişseniz erkek gibi kadınsınızdır.
    Eğer erkekseniz, kırılgansanız, korkarsanız, her iş elinizden gelmezse tam erkek gibi olamamışsınızdır.

    Ne güçlü kadınlara izin verilir, ne de korkak erkeklere...
    Mesele sadece insanın cinsiyetine hapsedilmesi de değil, daha birçok şeye cinsiyet atfediyoruz.
    Oyunlara, oyuncaklara, mesleklere, kıyafetlere... Davranışlara bile. Mesela en kaba bir örnek olarak: karı gibi ağlama derler...
    Her neyse fazla yormayayım.
    Sadece bunlardan da bahsetmiyor mükemmel yazarımız. Kadın ve erkeğin cinselliğe bakış açısını, kadın ve erkeğin cinsel yaşamında takındığı hal ve tavırların neye göre şekillendiğini, ilk cinsel deneyimin kadın ve erkek üzerindeki ruhsal ve fiziksel etkilerini, bu etkilerin kadında oluşturduğu köklü değişiklikleri birçok kitaptan alıntılar ve gerçek hastaların söylediklerini sunarak aktarıyor. Çok fazla alıntıyla beslemiş kitabı yazar. Büyük ihtimalle bazısı okuduğunuz kitaplardan olacak ve belki de bu kitapta tekrar okuduğunuzda "Ben hiç bu yönden ele almamıştım." diyeceksiniz. İşte bu yönü de çok güzel olacak.

    Ayrı bir tartışma konusu da kitabın kapağı olmuş... Beuvoir'ın kitaplarını incelediyseniz farketmişsinizdir çoğu kitabında güzel, genç ve yarı çıplak kadınlar vardır. Bunun yeterinden fazla tartışıldığını görünce aklıma tabiki kadının çıplaklığına olan o garip tavrımız daha doğrusu tabumuz aklıma geldi. Kimileri kitabın daha çok satılması için yapıldığını söylemiş, kimi kadın çıplaklığını normalleştirmek için... Eğer farklı bir fikriniz varsa bu konuyla ilgili yorum olarak paylaşabilirsiniz.

    İncelememin bu kitap için ne kadar eksik, zayıf ve doyurucu olmayacağını bildiğim için de size güzel bir video bırakıyorum. Biraz da Beauvoir'ın ağzından dinleyin:
    https://youtu.be/VUWOl61uG5s

    Son olarak ve her zaman arkasında duracağım bir şey söylemek istiyorum. Bu kitabı hatta Beauvoir'ın bütün kitaplarını mutlaka okuyun ve okutturun. Daha önce hiçbir kitabını okumamışsanız şöyle bir tavsiye verebilirim. Şimdiye dek bu kitapla birlikte sadece dört kitabını okudum ve tavsiyem Bir Genç Kızın Anıları'ndan başlamanız gerektiği. Bunun, yazarın fikirlerinin nasıl bir ortamda filizlenmeye başladığını ve yazarı daha doğru tanımanız adına sizin için doğru olacağını düşünüyorum.

    Buraya kadar okuyan koca yürekli insan... Teşekkür ederim...
  • Aslında hepimiz biriz, biriciğiz. Tıpkı matematiksel işlemlerde "elde var bir" dediğimiz gibi önce "elde var ben" diyebilmeyi öğrenmeliyiz. Çünkü beni bana yar etmek için önce beni keşfetmeli sonra sıfırlar veya daha büyük rakamlar eklemeliyiz sağına. Fakat ille de sağına. Çünkü sola eklenen sıfır ya da diğer rakamların ne anlamı olabilir ki; eğer ortada izzetle duran bir ben yoksa. Sonra hedef belirlemeli ki, aslında genetik kodlarımız o hedefe kitlenmiş durumda. o şifreyi çözmeli, şifre bu, zor, çözemem dememek için bir rehberden yardım almalıyız.