Yazıldığı dönemin Amerikan işçi sınıfını, kokuşmuş burjuva demokrasisinin yolsuzluklarını ve bu şartlar altında şekillenen kötü yaşam koşullarını; klasik ‘Amerikan Rüyası’ parolasıyla Litvanya’nın ormanlarından gelip Chicago’ya yeni yerleşmiş göçmen bir ailenin üzerinden sert-gerçekçi ve sıfır uyuşturma ile başarılı bir şekilde yansıtmasının yanısıra günümüzdeki çok çok önemli bir noktaya da hala cevap verebildiğini düşünüyorum; zihinlerimizde hala yaşatılmaya çalışılan, özellikle de son yıllarda hemen hemen her alanda maruz bırakıldığımız postmodern liberalist safsatalar, şato filozoflarının içi boş, temelsiz, uygulanamaz soyut, bireysel, korkak felsefi yaklaşımları...
‘Yazdıklarını ne kadar dikkate almalıyız?’ sorusunun cevabı konusunda da yaşamına, dönemin yozlaşmış politikacılarını kızdıran şöhretine bakmamız yeterlidir.
Ayrıca Amerika’daki sosyalist işçi sınıfı hareketlerinin ayak seslerini tüm Amerika’da duyuran Upton Sinclair, kazandığı seçimlere de hile karıştırılarak kaybetmiş gösterilmiştir.