• - Sürpriz bozan uyarısını bir iliştireyim de şuraya sonra demedi demeyin -


    İnsanların sınıflara ayrılıp "kuluçkadan" çıkarıldığı ve herkesin (bir kaç istisna dışında) sınıfını kabullenip görevini yerine getirdiği, hastalıkların, açlığın ve yaşlılığın olmadığı, cinselliğin "herkes herkes içindir" mottosuyla yaşandığı, en ufak bir can sıkıntısında yan etkisi olmayan soma isimli keyif verici hapların kullanıldığı, insanların asla yalnız kal(a)madığı bir dünya, MUTLU olmak için yeterli değil midir?


    Sokağa çıkıp rastgele on kişiye sorsak "mutluluğun formülü nedir" diye, ki daha önce soranlar oldu, o yaşlı amca denk gelmezse, popüler cevaplar; işim olsun, karnım doysun, her daim genç kalayım, şu romatizma derdinden kurtulayım, aşk acısı çekmeyim ya da sevdiğime kavuşayım, savaş olmasın barış olsun minvalinde olacaktır. E peki Huxley' in çizdiği dünya? Tıpatıp aynısı değil mi?

    Biz zannediyoruz ki bu istediklerimiz olsun ama biz yine biz olalım, aynı kalalım. Olmaz işte o iş arkadaş, nasıl ve neden olmayacağını da Huxley 1932'de anlatmış. Belki yazarın anlatmak istediği bu değildi, belki o günkü insanları eleştirmek ve geleceğe yönelik bir öngörüde bulunmaktı amacı ama ben kendi adıma bunu da çıkardım bu kitaptan.

    Mutluluğu isterken bir şeylerden, hatta bizim için oldukça önem arz eden bir şeylerden feragat etmek zorunda kalabiliriz. O düşlediğimiz "cennetvari" dünyaya kavuştuğumuzda bu günleri mumla arayabiliriz ya da o bilinçte bile olmayabiliriz. Ne diyordu Denetçi Mustafa Mond:
    "Şanslı çocuklarsınız! Sizleri duygusal açıdan rahatlatabilmek için- mümkün olduğunca duygulardan esirgeyebilmek için- hiçbir zahmetten kaçınmadık."(syf 67)

    Kısacası öyle bir dünyanın var olabilmesi için en basitinden duygularımızın olmaması ve bize dayatılan gerçekliğe sorgusuz sualsiz itaat etmemiz gerekir, böylece belki şirinleri bile görebiliriz.

    Karakterlere gelince; her biri ayrı derinlikli, ayrı ayrı katkı sağlayan karakterlerdi ama John(Vahşi) ve Mustafa Mond daha ön plandaydı ve roman için daha büyük önem arz ediyorlardı bana göre. John' un ikilemleri ve Mond'un konuşmaları olayları ve karakterleri daha iyi anlayıp empati kurabilmemiz açısından okuyucuya ışık tutar nitelikteydi.

    Kapanışı Margaret Atwood'un sunuş bölümündeki cümlesiyle yaparken; düşünen ve hisseden insanlar olarak kalmayı diliyorum.

    "Her şeyin ulaşılabilir olduğu bir dünyada hiçbir şeyin anlamı yoktur."
  • İnceliyorum.

    Öncelikle Kafka ve Milena hakkında bilgi vermek isterdim ama çoğunuz biliyorsunuzdur. Bu kitabı 2.kez okuyorum lise zamanında okumuştum ve fazla ağlak bulup bırakmıştım. Sonradan iğrenç popüler kültürün parçası haline gelip sağda solda paylaşılınca güzelliğini kaybettiğini düşünüp üzülmüştüm. Çünkü mektupları ve bana hissettirdiklerini severdim.Şimdi okuduğumda ise duygusal olarak yine pek ilerleme kaydedememişim sanırım çünkü fazla etkilenemedim :D Etkilendiğim birçok kitap olmasına rağmen neden ilk bu kitabı inceliyorum orasını ben de merak ediyorum ama fazla işsizim herhalde :D

    Kitabı edebi açıdan eleştirmek kesinlikle haddime değil çünkü Kafka'nın eşsiz ve kendine has uslübuna söyleyecek bir şeyim yok. Hem mektup okumayı sevdiğimden hem sürükleyici ve samimi anlatımı sayesinde gecelerimi aydınlattı diyebilirim.

    Sevgili Milena'ya olan aşkını ise kıskanmadım değil. Ama belki Kafka hayatındaki diğer kadınlara da bu şekilde yazıp hissediyordu kim bilir ? Bana öyle geliyor ki mektuplarla başlayıp mektuplarla biten bu aşk hikayesinde eksik bir şeyler vardı. Ya da benim aşka bakış açım yetersizdi. Hayır zaten sabırsız bir insanım. O kadar güzel şeyler yazıp 2 yılda 2 kez görüşmek nedir ?Ama günümüz şartlarına göre düşündüğüm için de olabilir.Belki de tamamlanmaması gerekiyordu. Mektuplarda neden gitmiyor yanına hala neden bu korkusu ? deyip kızsam da yer yer içimi kasvet fırtınaları kavursa da bu kez daha keyifle ve sonuna kadar okuduğum için mutluyum. Siz de okuyunuz.
  • Kitabın içeriğinden önce yazarın dilini eleştirmek gerekirse, kendisi iflah olmaz bir Öztürkçe sevdalısıdır diyebilirim. Dilimizde kalıplaşmış ve benimsenmiş yabancı kökenli sözcükleri kullanmayarak alışagelmedik sözcükleri kullanması kitabın okunmasını epey bir zor hâle getirmiş. Örneğin ıra, hısım, göze, ergin gibi...

    Kendisine yöneltilen ''Darwin'in teorisini anlatan popüler bir kitap çevirmeyi de düşünür müsün?'' sorusuna cevaben ''Öyle bir kitap çevirmektense yazarım'' diyerek bu kitabı kaleme almış. Böyle bir kitabı çevirmektense kendisinin yazması çok isabetli olmuş çünkü kendi toplumunun Darwin'e karşı olan tutumunu bildiği için kitabında pek fazla maymun kelimesi kullanmamış. Şakası bir yana Türkiye'nin içtimai şartlarında büyümüş insanlar için böyle bir kitabı yazması gerçekten akıllıca ama yine de kitaba pek fazla rağbet yok anladığım kadarıyla. Oysa zannımca Darwin'in Türlerin Kökeni kitabından önce bir okuyucunun bunu okuması daha sağlıklı olacaktır.

    Kitabın içeriğine gelecek olursak eğer, bizim gibi eğitim kurumları ve sistemleri tarafından cahil denilebilecek düzeyde yetiştirilmiş insanlar için biçilmiş kaftan. Yabancı bilim insanlarının kitaplarını okuduğunuz zaman kitabın belirli kısımları karanlıkta kalıyor, kolay anlaşılamıyor. Çoğu bilim meraklısı okur için geçerlidir bu. Bu yüzden başlangıç seviyesi bir kitap denilebilir. Bunların yanısıra Darwin'den yaptığı alıntılara dayanarak Tür nedir, nasıl ortaya çıkmıştır gibi temel konuları anlatıp yaratılış dogmasını da es geçmemiş. Daha sonra Darwin'in hayatını kısa ve öz olarak ele almış. Ardından tekrar evrimle ilgili konulara açıklayıcı ve kısa başlıklar altında değinmiş. Doğal seçme, değişim, mutsayon, eşeysel seçme, güdük organlar, yerbilimsel belgeler, insanın vücut yapısı gibi başlıklarla kitabın sonuna gelmiş ve Darwin ile Malthus, Lamarck, Wallace, Marx, Engels arasındaki ilişkiyi aktarmış.

    İlgisi olanlar okumadan geçmesin.
  • Olayın baş kahramanlarından biri Baron, tatile gittiği bir yerde takılmak için bir kadın arar. Gittiği otelde bir kadın gözüne çarpar. Ona ulaşmak için Edgar adında küçük bir çocuğu kullanır. Önce çocukla samimi olur. Süreç işlediğinde ise en sonunda çocuğun annesiyle yakın ilişkiler kurmaya başlar. Bu süre zarfında Edgar, kendi duygu ve düşünce dünyasında birtakım duygular hisseder.
    Ah şu duygular… İnsanın karşı koyamadığı ‘davranış kontrol santralleri’

    Zamanla gördüğü ilgisizlik ve aşağılayıcı tavırlar onda kötü düşüncelere yol açtıktan sonra, pusuda yatan o efsanevi duygu gün yüzüne çıkar ve yüzündeki en ince çizgilere varıncaya dek kendini belli eder. “Nefret…”

    İnsanın değer verdiği, sevdiği, güvendiği ve ona baktığında gerçekten mutlu hissettiği bir insana karşı bu denli bir nefret beslemesi…
    Eleştirmek ya da yorumlamak? Bilmiyorum…
    Edgar bu duygusunda ya da hissettiklerinde fazlasıyla haklı değil mi zaten?
    Sahte sevgiler, yalandan gülümsemeler, samimi olmayan ve farklı bir amaç için alınan hediyeler, yapmacık davranışlar ve dahası…

    Bir çocuğun dünyasından vermiş yazar bunların hepsini.
    Fakat insan insandır.
    Küçük de olsa büyük de olsa hisler aynıdır.

    Kim olsa böyle bir sahtekârlığı ve ikiyüzlülüğü kaldıramaz.
    Zarar gelmesin diye etrafına çitler ördüğü sevgi bahçesini hiç çekinmeden nefret ateşine teslim ediverir.

    Nefret etmemek, her şeye rağmen sevgi nazarıyla bakmak ahmaklık değil de nedir?
    Sevgi ve nefret… Doğru şekilde kullanıldığında, insanın kime karşı nasıl davranması gerektiğine dair kılavuz olurlar adeta.

    Sevin seveni sizi,
    Fakat, ihanet çemberine düştüğünüzde
    Doldurun en katı nefretle masum yüreğinizi…
  • “BU BİR DENEME KİTABIDIR.”
    İncelemeye başlamadan önce bunu buraya yazarak, bu gerçeği kendime tekrar hatırlatmak istedim, çünkü cümlelerimi törpülemeliyim.

    Öncelikle dilinden bahsedeyim ne çok basit ne çok karmaşık. Oldukça soyut. Yazar kelimelerle bir resim çizmeye çalışmış, deneme yazmaya değil. Bu sebeple işler biraz karışmış.

    Üsluba gelince; balkon konuşması yapar gibi yazmış, karşısında binlerce insan varmış ve kendisi de çok çok önemli, yer yer gizli bazı şeyleri söyleyecekmiş, o kitleyi bir uykudan uyandıracakmış gibi konuşmuş. Ses tonu oldukça yüksek, fakat kitap 277 sayfa sürünce bu yüksek olan ses tonu insanın canını epey bir sıkıyor. İnişler çıkışlar yok, yani tek düze bir anlatıma sahip. Sı-kı-cı.

    Konuya gelince; kitap standart bir sistem eleştirisi kitabı. Herkesin okuyabileceği, öncesinde bilgi sahibi olunması gerekmeyen, “Al başla.” Kitabı.
    Totalitarizmin gündelik hayatımızı çepeçevre sardığını, bizi bazen mahkûm bazen de gönüllü köle kıldığını anlatmaya çalışıyor.
    Peki nedir totalitarizm? Ben size şöyle açıklayayım, çünkü yazar bu konuda açık ve net ifadelere yer vermemiştir. Totalitarizm temelde bir yönetim biçimidir.Tüm yetkilerin merkezîleştirildiği, devlete mutlak itaat beklenen, diktatörlükvari yönetimdir.

    Vassaf’ın bu konuyu ele alış şekli ise; gündelik hayatımızdaki her ama her şeyin (!) totalitarizmin etkisinde olduğunu bizlere göstermektir. Fakat hızını alamayıp bazı “bilimsel” sınırları aşmıştır. “Bir şeyler söyleyeceğim, iddiamı doğrulayacağım.” Anlayışı uğruna uygunsuz cümleler kurmuş, yine uygunsuz örnekler vermiştir. Bunların tamamı “kategori hatası” olarak değerlendirilebilir.
    Örneğin; kitabın bir bölümünde “ev ve oda” konusu ele almıştır. Mekân kavramını, işlevinin gerekliliklerine göre düzenlendiği için eleştirmiştir.
    Bakınız: “Yirminci yüzyılın totaliter evleri, mekânı fonksiyonel biçimde düzenlemelerinin yanı sıra, özgürlüğün kendini en çok hissettirdiği mekanlardan da yoksundurlar.”

    Kitabın genelinde de yaptığı şekliyle bir nostalji güzellemesi olarak, evlerin eskiden daha az odası olduğunu, bu durumun ev halkını birbirine bağladığını, daha sıcak ve samimi ortamlar oluşturduğunu vs. anlatmış.
    “Eskiden hemen hemen tüm evlerin, tavan arası, kiler ya da bodrum gibi “gizli” yerleri vardı. Pek çok insan için tavan arası bir yığın zengin, çılgın, nostaljik, gizemli çağrışımlar uyandırır hala.”

    “Geleneksel İsveç mutfaklarında, anne ve çocuklar bulaşık yıkarken babanın rahatça piposunu tüttürmesi, sonra da şekerleme yapması için bir tahta sıra vardır. Burada önemli olan şekerleme yapan kişinin cinsiyeti değil, insanların bir arada bulunmasıdır. Yirminci yüzyılın kullanışlı mutfağında böyle bir sıraya yer yoktur.”

    Amma velakin avcı toplayıcılıktan günümüze kadar süren ve durmadan değişen bir “şey” var. Adına her ne dersek diyelim ister evrim diyelim ister gelişim diyelim ister uygarlık diyelim, fark etmez. İnsan canlısı uyum sağlama yeteneği sayesinde hayatta kalabilmiştir. Bu süre içerisinde ortaya koyduğu “şeylerin” çok büyük bir kısmını onun ihtiyaçları belirlemiştir.
    Nobert Elias “Uygarlık Süreci” adlı eserinde insan canlısının, nasıl olup da uygarlaştığını anlatır. Bilimsel bir eserdir, karşı koymak isteyenler kaynaklara başvurabilir. İnsan önce mağaraya yerleşmiş, sonra kendine ait tek odalı (mağaravari) bir yapı inşa etmiş, sonra onu odalara bölmüştür, çünkü nüfus artmış, ilişkiler değişmiş, ihtiyaçlar farklılaşmıştır. Yani diyebiliriz ki uygarlık, ihtiyaçlar çerçevesinde şekillenmiştir. Yani çok odalı evler kişileri birbirlerinden uzaklaştırmaktan ziyade; kişisel gelişimin sağlanması için kişisel alan oluşumuna, mahremiyete, saygıya zemin hazırlamıştır. Aynı zamanda ensest probleminin “tek odalı evlerde yaşam” noktasına kadar indiğini göz ardı etmiş. Nostalji güzellemesi yapacağım derken bilime kafa tutmak da ayrı bir dava.

    Yazar her söyleminde sisteme, kurallara, genel düzene, normalleştirilen her bir duruma eleştiri getirir. Her şeyi eleştirmek ve akabinde reddetmek onu anarşist bir konuma sürükler. Hatta bazı noktalarda ince ince nihilizme dokunur kendisi. Fakat eleştirdiği her durumun hemen akabinde kendi fikirlerini, “olması gereken budur” şeklinde dikte etmesi onu önce nihilistlikten alıkoyar, sonra anarşistlikten. Ve hatta bunca “dikte söylemler” onu alır, eleştirdiği o “totalitarizmin” göbeğine oturtur. Eee ne oldu şimdi sevgili yazar? Ava giderken avlanmışsın sen.

    Aynı zamanda tüm bu eleştiriler karşısında sunduğu alternatifler o kadar ideal, o kadar mükemmel ki, insan doğasına aykırı. Bu eseri okurken aynı zamanda Asimov’dan birkaç kitap daha okuyordum. Asimov’un temel sancılarından biri insanın mükemmel olmayışına karşı, mükemmel robotlar yaratmaları ve günün birinde mükemmel robotların, insanların yerini almasıdır. Estetik, etik, ahlak, hukuk tartışılır bu çerçevede ve Asimov şunu söyler; insan mükemmel değildir, fakat hiçbir robot da insandan mükemmel değildir. Asimov bunu 3 farklı seri, onlarca öykü ve onlarca yıldan sonra söyler. Yani düşünür, düşünür, düşünür, yazar, çizer, kurar, sorar, cevaplar; ömrü böyle geçer. Ve sonunda bunu söyler.

    Yani insan, hataları olan, yanlışlar yapan, felaketlere yol açabilen, mükemmel olduğu iddia edilen varlıklara karşı biraz daha yavaş ilerleyen ve yavaş yaşayan bir canlıdır. Süreç içerisinde vardır ve ancak o şekilde var olabilir. Onu süreçten çıkarıp, varlığında hiçbir katkısının olmadığı bir sonuca sürüklemek onun doğasına aykırıdır. Kurallar, düzenler, amaçlar, bazen teslim almalar, bazen susmalar, kabullenmeler vs. bunlar insana dairdir. İnsan mükemmel olmadığı için, mükemmel bir düzende de yaşayamaz. Vassaf’ın sunduğu bütün o alternatifler, daha başından uygunsuzdur.

    Kitapta gözlemlediğim tüm tutarsızlıkların, çelişkilerin, eksik değerlendirmeler ve işe yaramaz alternatiflerin; kapsamlı bir analiz yapılamamasından kaynaklandığını düşünüyorum.
    Psikoloji bilimi insanı tek başına ele alır, onu inceler, anlamaya ve davranışlarını öngörmeye çalışır. Fakat insan her şeyden önce toplumsal bir canlıdır. Toplum içerisindeki insan ile, kendini toplumdan soyutlamış insan arasındaki fark bile oldukça büyükken; bir psikolog olan Vassaf’ın değerlendirme tarzının bu denli eksik, yanlış ve tutarsız oluşunun bundan kaynaklandığını sezinliyorum. Ele aldığı bütün bu konular, çok daha geniş bakabilmeyi gerektiriyor.

    Kitap, açılmış bir zihni çok da etkilemeyecektir fakat okuma serüveninin başında olan taze zihinler için tehlikelidir, çünkü bazı söylemler o kadar keskin ki; kurduğu cümlenin nereye gideceğini, ucunun nereye değeceğini "ya hiç düşünmemiş ya da düşünmüş ve bunu bilerek yapmış.” Hiç düşünmeden yazdığını ummak istiyorum, zira ikinci ihtimal çok çirkin.

    En basitinden kahramanlık konusunu ele aldığı “Kahramanlar totaliterdir” bölümünde şu cümlelere yer verir:
    “Kahramanlar, içimizdeki totalitarizmin karakteristik örnekleridir. Onlar aynı zamanda, totaliter yönetimler için de vazgeçilmezdirler.”
    “Kahramanlar insanın görüşünü sınırlar.”
    “Totaliter bir toplum, kahramansız olamaz. Özgür bir toplum ise kahramanlarla var olamaz.”

    Pekâlâ bu söylemlere bakarak şunları söyleyebiliriz; öncelikle sevgili yazar, kahraman nedir, kimdir, kime denir? Bu konuda anlaşmalıyız. Zira senin yaptığın bu tanımlamaların bizdeki karşılığı kahraman değildir; olsa olsa diktatör olur, tiran olur.
    Çünkü biz kahraman derken; baskıya, haksızlığa, eşitsizliğe, adaletsizliğe ve hainliğe karşı çıkan; “insanı” koruyan ve yaşatan, etik ve ahlaki değerlere sahip, geleceğe dokunan insanlardan bahsediyoruz. Mesela biz kahraman derken Atatürk’ten bahsediyoruz. Parçalanmış bir imparatorluğu ve yok olmanın eğişine gelmiş onlarca milleti, kendisini padişahın kulu olarak görmekten başka hiçbir şekilde tanımlayamayan on binlerce kişiyi bugüne taşıyan, zihinlerini açan, onları insan yerine koyan ve kendilerini de insan olarak görmelerini sağlayan bir insandan bahsediyoruz. Biz, görüşümüzü sınırlayana değil, açana kahraman diyoruz. Sevr ile değil “esir”, yok olmanın eşiğinden, “özgür” bir toplum olarak doğuşumuzu kahramanımız olan Atatürk’e borçluyuz.

    Vassaf’ın kahraman kavramına yaptığı tüm bu atıflar, tanımlamalar, özellikler aslında “tiran, diktatör” kavramının içini doldurur. Bence Vassaf kavram karmaşası yaşıyor.

    Bence Vassaf “deneme” türü altında, “sistem eleştirisi” etiketiyle gayet de kendi fikirlerini dikte ediyor. Bu, sistemi eleştirmek değildir. Bu anarşizm de değildir, nihilizm de değildir. Hatta bu yer yer at gözlükleriyle bakmaktır. Nostalji güzellemesi ile bir kitleyi elde tutmaya çalışmaktır. Bazı bir takım temel değerlere gelişi güzel bıçak sallamaktır.
    Kendime bir kez daha hatırlatıyorum, “BU BİR DENEME KİTABIDIR.”
    Yazar denemiştir, ama bende olmamıştır.

    Peki benim bu yaptığım nedir?
    İnceleme?
    Değil.
    Sağlıcakla, iyi okumalar.
  • Evet evet! İyiki tanıştık. Başlangıç için:

    https://youtu.be/5r2MzXLlvlo

    Atatürkçülük Nedir? Cevabını bulabileceğiniz bir kitap elbette.
    Falih Rıfkı Atay, Atatürk'e olan yakınlığının yanı sıra, ne kadar hayran, sadık, bağlı olduğunu göstermiş ve onun yolunda ilerlemeyi vazife edinmiş birisi.

    Tarihi okuyunuz. Gerçekten tarafsız olan kişilerden öğreniniz tarihi. Herkes kendi tarafına öyle güzel çekiyor ki olayları, Atatürk din düşmanı (!) diyenlere inanan cahillerden olmayın. Atatürk komünist (!) diyenlere de itibar göstermeyin.

    Atatürk ; eşitlikçi, çağdaş, Türk Cumhuriyetini ilerletmeye çalışan, genç nesile bilimi aşılamayı amaç edinmiş ve öyle karışık bir dönemde, dağılmaya yüz tutmuş olan devleti diriltmiş bir lider ki, bunu bir kez daha anladım. Tekrardan hayran kaldım.

    Sorularla gidelim:

    1) Medreseler neden kalkmıştır?

    " Akli ilimleri kapısından kovan ve yalnız şer'i ilimleri öğreten medrese, toplumun bütün dünya işleri üzerinde egemen olmak davasındadır. Batı'ya doğru bütün gelişmeleri önlemeye kalkışmaktan bir türlü vazgeçemez."(Syf.11)

    Şimdi Osmanlı'da medreseler ilim öğretmişlerdir zamanında. Osmanlının son yıllarında ise, Batının bizlerden(doğudan) öğrendiği bilgileri de üzerine katarak(bkz. İbn-i Sina, Farabi ) gelişip ilerlemesine, Osmanlı gerileyerek eşlik etmiştir. Bundan dolayı medreseler din istismarı yapıp dini silah olarak kullananların eline geçmiştir. Bu sayede geri kaldık. Bunun değişmesi için kaldırılması mı lazım diyenler olabilir. Evet! Kaldırılmalıydı. Dönem ne dönemi? Yıkılış... Her taraftan istila altında olan bir toplumda düzeltme nasıl yapılsın? Neresinden tutsan elinde kalır.

    Ek olarak:
    " Bugünkü Batı uygarlığının mayası, eski Yunan ilim ve felsefesidir. Temeli nedir bu ilim ve felsefenin? İnsan aklını aramakta, sormakta bilmek; anlamak, açıklamak ve yorumlamakla hür kılmak!"( Syf. 16)

    2) Öz Atatürkçülük?

    " Millet bütün dünya işlerinde ne şeriat ne de herhangi bir ideolojinin baskısı altında olmayarak, yalnız günün şartları içinde kendisi için en yararlıyı düşünerek karar verir." Öz Atatürkçülük " budur."( Syf. 21)

    Gelgelelim bir başka tartışmalı konuya:

    3) Atatürk sağa mı yakın sola mı?

    Atatürk ikisine de karşı.
    İkisi de birdir.
    İkisi de Türkiye'nin ilerlemesine engeldir.
    İkisi de Atatürk 'ü yok etmeyi amaç edinmiştir.

    Bu şekilde vurguluyor Falih Rıfkı Atay. Bu adamı çok sevdim. Benim yıllardır aklım fikrim buydu. Hiçbir yere ait değilim derken tam da Atatürkçüymüşüm!

    Şu alıntıları da bırakayım tam buraya :

    #31887761
    #31887823

    Araplaşmış bir topluma Türklüğü nasıl anlatabilirsin ki tekrar? Anlamak istemeyen anlamaz. Hala da böyle değil mi?
    Cumhuriyet kurulalı 95. yıl bitmek üzere ama ülke aynı kafa aynı.


    Batılılaşmaktan kastı şimdi Batıya özenmek olarak algılayanlar da var elbet. Hayır!!!
    Orada ilerlemek, orada çağdaşlaşmak vurgulanıyor. Bunu Doğu mu yaptı ? Tabiki hayır. Batı yaptığı için ondan örnek verilmekte. Somut olan o çünkü.

    Sizler şimdi yiyin birbirinizi zamanında dedeleriniz şöyle yemişler :

    - Yaşasın Fes!
    - Yaşasın Kalpak!

    Atatürk ise ne yapmış ? Alın size der gibi Şapka Kanunu'nu çıkartmış. Gel de gülme buna.:)

    Fes dinde varmışcasına günah demeye devam edenler hala var. Nedenlerini sorgulamadan...
    Ezan neden Türkçe okunmuş araştırıp niyeti bilmeden Atatürk 'ü dinsiz yapan...
    Bir şeyi eleştirmek için araştırmak lazım. Daha onu bile yapmadan bilmeden etmeden yer babam yer!!! Aynen böyle devam edelim güzel insanlar...

    İleri görüşlülük örneği olan Atatürk 'e sahip çıkmamız lazım. Hiçbir ideolojiye fırsat vermeden kimseye kaptırmadan!

    Söyleyecek çok şey var aslında ama kitap çıkar bunlardan o derece doluyum. Tutuyorum kendimi. Kusurum olduysa affınıza sığınırım. Kendi görüşlerim ile Falih Rıfkı Atay'ın görüşleri benzer olduğu için ortaya karıştırdım biraz. Sevgiler ve her daim lütfen saygılarla...
    https://youtu.be/pFTkk22CbAg

    ***SON***