• 120 syf.
    ·3 günde·9/10
    Yine birçok şey öğrendiğim, son sayfasını kapattıktan sonra hemen bir dizi araştırmaya gireceğim ve bu sayede bilmediğim başka eserlere, filmlere ve yazarların dünyasına sürükleneceğim bir Zülfü Livaneli kitabı...
    Elia Kazan ile dostluğunu daha önceki kitaplarından biliyordum. Bu kitabı okurken bu adamı yine kıskandım. Yaşar Kemal'le canciğer, Elia Kazan'la kadim dost, Arthur Miller ile fikir alışverişi yapmış, Gorbaçov ondan nasihat alıyor... Ne muhteşem değil mi? Fakat Ömer Zülfü Livaneli'nin bu seviyelerde bir dünya insanı olmasının en büyük sebebi çocuk yaşlardan beri durmadan ama durmadan okuması...
    Örnek aldığım, okurluğunu yazarlığını, ve entelektüelliğini kıskandığım yazardır Ömer Zülfü Livaneli...
  • “Mersin limanında, rıhtımdaki Romen bandıralı konteyner gemisine yükleme yapılırken, kilidi kırılan konteynerden düşen bir piyano, oradan geçen çay yüklü bir kamyonun kontrolünü kaybederek denize uçmasına sebep oldu. Kayıp ve arama çalışmaları devam ediyor”

    Ne kadar saçma bir haber dedim kendi kendime ve televizyonu kapattım. Suratımda başarmanın verdiği tatmin nedeniyle oluşan çarpık bir gülümseme olsa da, o zaman neyi başardığımın farkında değildim henüz.

    Kimse yoktu evde, son bir yıldır benden başka kimse yaşamıyor zaten burada. Eşim kendisini aldattığımı öğrenince çocukları da alıp terk etti beni. Aslında tam aldatma değildi ya, öyle sandı. Hani insanın hayatında değişik dönemler olur, farklı şeyler hissetmek ister ara sıra. Anlayamıyor işte herkes, siz de anlamazsınız eminim beni. Anlatmaya da çalışmayacağım zaten kendimi boşu boşuna. Yalnız olduğumu bilseniz yeter.

    İnternet'ten 10 Numara sonuçlarına baktım, kaybetmiştim her zamanki gibi. “Neden hep kaybetmek zorundayım” dedim kendi kendime. Birisi cevap verecek mi diye baktım etrafıma, gerek yoktu. Biliyordum, kaybetmeye mahkumdum, üyesiydim ben de o kulübün.

    Kızıma bir hevesle aldığımız piyanonun başına oturup, bir şeyler çıkarmaya çalıştım. Müzik kulağı vardı bende, daha doğrusu öyle söylüyordu herkes, duyduğum her şeyi çıkarabiliyordum. Ama piyanoyla, yani bir müzik aletiyle bu yaşlarda tanışabildiğim için ancak, bir işime yaramıyordu – hiç bir özelliğimin bir işime yaramadığı gibi. “Çayelinden Öteye”yi, “Aaa, ne kadar kolay çalınıyormuş bu” deyip çıkardıktan sonra, kapattım onun da kapağını.

    Film mi seyretsem dedim kendi kendime, şöyle klasiklerden. Yalnızsanız sıkılmazsınız aslında hiç, yapacak çok şeyiniz vardır. Sadece yalnız yaparsınız o şeyleri, gerçi evliyken de (Aslında teorik olarak hala evliydim) fazla yalnız olmadığım söylenemezdi, ama görüntüde birileri vardı sonuçta yanımda.

    Baktım Netflix'e, severim Marlon Brando'yu, baba adamdır (bir an tiksindim kendimden, kaybeden olman normal dedim kendime). Rıhtımlar Üzerinde vardı, normal dedim – başka türlü olamazdı zaten. Açtım bilgisayarda, seyretmeye başladım. Dalmışım bir kaç dakika sonra, gözlerimi açtığımda film daha bitmemişti. Karl Malden piyano çalıyordu karşımda, daha doğrusu “Çayelinden Öteye”nin notalarını çıkarmaya çalışıyordu. Beceremiyordu bir türlü. Garip bir şey vardı.

    Kapattım ani bir tepkiyle filmi. Etrafıma baktım, aynıydı her şey. Sadece mutfaktan bir ses geliyordu. İki üç saat önce koyduğum çayın suyu bitmek üzere, kendi kendine kaynıyordu. Kapattım altını hemen, bilgisayarın yanına baktım, bitirdiğim Jack orada duruyordu piyanonun üstünde. Ben çayı ne zaman koymuştum ki?

    Saate baktım, yarım olmuştu. Uykum yoktu bir türlü, kitaplığa baktım. Yekta Kopan'ın “Aile Çay Bahçesi”, ne zaman aldığımı hatırlayamadım bir türlü. Alkol kötü bir şey, aldım kitabı elime, telefonda “Again”i açtım, “Archive”den. Okumaya başladım, gecenin bir yarısından sonra.

    “Komiser Ahmet, liman girişinde, müziği kısıp, görevlilere kazanın olduğu rıhtımı yerini sordu. Oldum olası alışamamıştı gemicilere. Sorusuna cevap alınca teşekkür bile etmeden ayrıldı yanlarından. Açtı tekrar radyoyu, “Çayımın Şekeri” çalıyordu. Seviyordu doksanların şarkılarını, özellikle de Ayna'yı. Birkaç dakika sonra düşen piyanonun yanına gelmişti. Kamyonun lastik izleri çok net bir şekilde görünüyordu, bu kirli zeminde bile. “

    Attım kitabı elimden, bir şeyler oluyordu, gerçek olamazdı hiç bir şey. Rüyaydı, evet her zaman rüya olurdu bu- kitaplarda, filmlerde, her şeyde. Bana hiç denk gelmemişti ama böyle acayip rüyalar. Filmlerden öğrendiğim şekilde bir çimdik attım koluma. Acıdı tabi, rüya olsa da acırdı zaten diye düşündüm önce, sonra da çimdiğin gereksizliğini.

    Nasıl uyanacaktım peki gerçekten rüyaysa -ki hiç kuşkusuz öyleydi- uykumdan. Hiç deneyimlememiştim böyle bir şeyi, kastım biraz kendimi- zorladım, ıkındım. I ıh, olmuyordu. Böyle bir şey değildi uyanmak. Her zaman yaptığım gibi akışına bırakacaktım her şeyi. Madem bu bir rüya, keyfini çıkarmalıydım. Ne düşünürsem olurdu mesela. Birisini düşündüm hemen, gelmedi yanıma haliyle.Rüyada bile imkansız dedim demek ki, o zaman.

    Sonra dışarı çıktım, rüyadaydım nasılsa, şu kazanın olduğu rıhtıma gitme isteği duydum. Mersin'de bile oturmuyordum halbuki. Rüyalarda kaybeden olmaz nasılsa diye düşündüm, biraz önceki hayal kırıklığımı görmezden gelerek. Cep telefonuma mesaj geldi o zaman. Bir sevkıyat çıkmıştı Mersin'e. Evin önündeki Çay Kamyonuna atlayıp sürmeye başladım oraya doğru. Ben kamyon şoförü müydüm , C sınıfı ehliyetim var mıydı hiç bilmiyorum. Ama anahtarı cebimdeydi kamyonun, demek ki doğruydu.

    Yolda iki ayrı antitez birbiriyle çarpışıyordu kafamda. “Ömürün bitip yolun bitmemesi” ile “Rüyalardaki şeylerin su gibi akıp geçmesi” kavramları kafamın iki yanından baskı yapıyorlardı bana. Ama ben dirayetli birisiydim her zaman. Yolda bir yerde mola verip düşündüm, tipik bir kamyoncu mola yeriydi burası. Karl Malden piyano'da “Çayelinden Öteye”yi çalıyordu, bu kez beceriyordu kerata. Sonra Mahsun isimli bir kamyoncu kendisini itip “One More Cup of Coffee'”ye başlayınca, rüyanın sonlarına doğru yaklaştığımı anladım. Hemen kalkıp devam ettim yola ve ömrümden pardon rüyamdan önce bitirdim.

    Mersin limanına girerken radyoda Ayna çalmaya başlamıştı, Çayımın şekeri. Şekersiz içerim çayımı gerçi ben, sevdiğimden değil ama, öyle alıştım artık dört beş yıldır. İlk bırakınca şekeri diyorlardı, çayın gerçek tadını alacaksın diye. Bilmiyorum çayın tadını aldım mı gerçekten, ama o zamandır hayatın tadını kaybettim ben.

    Rıhtıma vardığımda büyük bir vinç, konteynerları Romanya bayraklı bir gemiye yüklüyordu. Geminin ismine baktım, Elia Kazan'dı. Yine gülerek kamera olduğunu farz etiğim rüyanın dışına doğru baktım. Bu dördüncü duvar olayına alışmıştım rüyaya başladığımdan beri. Tahminlerim doğruysa birazdan piyano düşecek, rüya da sona erecekti. Hızlandım, hızla geçtim vincin altından, durdum sonra. Bir şey olmamıştı. Geri geri gittim, tekrar denedim – hala yoktu.

    Durdum indim aşağıya, baktım yukarı, o anda köşeden bir araba çıktı. Üzerime doğru süratle gelirken bangır bangır çalıyordu Ayna'dan “Çayımın Şekeri”. Ben şekersiz içerim aslında, ama bir umut atladım arabanın önüne. Sert bir frenle yanımda durdu ne yazık ki. Uzun boylu kalıplı bir adam çıktı arabadan dışarı. Komiser Ahmet olduğunu söyleyip, kaza hakkında bir şeyler sormaya başladı.

    Raydan çıkmıştı her şey, rüyaların bile bir mantığı olması gerekiyordu, yoksa niye görmek için çaba sarf edelim ki diye düşündüm. Zamanlar, insanlar , kavramlar iyice karışmaya başlamıştı ki, Komiser Ahmet bağırarak sertçe itti beni. Yere düşerken son gördüğüm Ahmet'in başının üstündeki dev kuyruklu piyanoydu.

    Korkarak açtı gözlerini Ahmet, uzun zamandır böyle garip bir rüya görmemişti. Baktı sağına, hala uyuyordu eşi, öptü yanağından. İçeri geçti mutfağa, bir bardak sallama çay koydu kendine. Gülümsedi çayı düşününce. Neden böyle olduğunu biliyordu aslında, bütün gece bir şeyler düşünmüştü. Telefonda açtı 1000kitap uygulamasını. Al işte, 11 kişi yazmıştı bile hikayelerini, kendisi de bir şeyler bulacaktı yakında biliyordu. Rüya olmazdı ama çok saçmaydı. Şu etkinliği düzenleyen adama küfrederek kapattı uygulamayı. Tuvalete gitti, Kayıp Rıhtım dergisindeki hikayeleri incelemeye başladı telefonunda.
  • 120 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Zülfü livanelinin bu kitabı Newyork da ünlü sinema yönetmeni ve kitab yazarı olan Elia Kazan ın biyografisi ve yazarımız olan zülfü livanelinin hayatından kesitlerini okuyup ögreneceksiniz...
  • 120 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Zülfü Livaneli'nden yine muhteşem bir kitap okudum. Zaman zaman gözlerim yaşardı. Elia Kazan Anadolu'dan , Kayseri'den Abd'ne göç etmiş bir Rum ailenin çocuğu. Anadolu'lu ve bizden biri.Dört yaşında Abd'ye göç ettiği halde Anadolu köylü şivesiyle Türkçe konuşan,üstün başarılıları olan bir yönetmen. Kitabı kesinlikle tavsiye ediyorum. Herkese iyi okumalar.
  • 120 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10
    Bu kitabı ilk gördüğümde Livaneli ne zaman kitap çıkardı dedim.Tabi ki bu benim gündemi iyi takip etmediğimden dolayı oldu.Kitap Livaneli'nin olunca hemen okumak istedim çünkü daha önce kitaplarını okumuş biri olarak kitaplarını farklı ve orijinal buluyorum.
    Öncelikle Elia Kazan'ı tanımıyordum.Kitabı okumadan önce araştırmak istedim.Kendisinin aslen Kayserili olduğunu ve Amerikada sinema tarihine yön veren bir yönetmen olduğunu öğrendim.Sonra kendime acaba Kayserili olan ve bu kadar ünlü biri neden Türkiyede pek tanınmıyor sorusunu sordum.Acaba rum olmasının bir etkisi var mı yoksa ben mi öğrenmekte geç kaldım diye ikilemde kaldım.Kitabı okumadan önce Elia Kazan'nın kim olduğunu öğrenmenizde fayda görüyorum.Elia Kazan hakkında Livaneli bana baya genel kültür kattı diyebilirim.
    Kitaba değinecek olursak bana göre kitabı hem biyografi hemde otobiyografi olarak ele alabiliriz.Bence Livaneli böyle önemli bir kişinin hayatına değinirken kendi hayatından da birşeyler katmak istemiş.Kitabın konusu yaşlı bir insanın ölmeden önce anne ve babasının bastığı topraklara basmak istemesini anlatıyor ama ara ara yazar başka konular hakkında da bilgilendirmeler yapıyor.Kitabı iki bölümde ele alabiliriz.İlk bölümde yazar Elia Kazan'nın kim olduğunu,başından neler geçtiği,karakteri,nelerden hoşlandığı,aralarındaki dostluk ilişkisi gibi bir takım bilgileri okuyucuya veriyor.İkinci bölümde yolculuğa çıkıyorlar.Aslında ikinci bölüm ilk bölüm gibi biraz daha dolu olabilirdi.Belli bölümlerde duyguları daha fazla okuyucuya verebilirdi.Kitapla ilgili kafamda kalan tek soru işareti bu diyebilirim.
    Ben bu kitabı Livaneli'nin diğer kitaplarından ayrı tutuyorum çünkü;bu kitap bir arkadaşa,bir dosta olan sadakati içeriyor.Dil diğer kitaplarındaki gibi ama üslup bakımından diğerlerine hiç benzemiyor.Keyifli bir kitaptı ara ara çıkan resimler de çok güzeldi. Beğenerek okudum.Herkese tavsiye ederim.
  • 120 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Ne zaman kitap okusam, kitabın insanı içine çeken kokusu ile o meçhul gizemli aleme dalıveriyorum. Zaten vicdansızlığın, cinayetin, riyakârlığın kol gezdiği şu fani dünyada kim yaşamak isterki. Bende hem vicdanları kuruyarak içleri kokuşmuş, sevgi göstermekten aciz insan robotlarının yaşadığı boğucu havadan kurtulmak, hem de kafamın içindeki o dayanılmaz gürültüden kaçmak  için kitapların yaşadığı alemi kendime mesken etmeye başlamıştım. Yine bir gün kitap alemine yolculuğa çıkmak istediğimde, Livaneli'nin Elia ile yolculuğunu duydum ve ben de bu iki münevver insanın arasına katılarak yola çıktım.

       Livaneli'nin "Kardeşimin Hikayesi", "Huzursuzluk" ve "Serenad" adlı her biri buram buram melal kokan kitaplarını okuyunca 'Elia ile Yolculuk' kitabını tereddütsüz okumaya başladım. Bu kitabı okurken New-york'da ünlü sinema yönetmeni ve kitap yazarı olan Elia Kazan'ın biyografisini okuyacak, aynı zamanda sinema yönetmeni, şair, kitap yazarı, şarkı besteleri yazan Ömer Zülfü Livaneli'nin hayatından kesitlere tanık olacaksınız. Sadece bu iki ünlü adamın yolculuğuna katılmakla kalmayacaksınız. Anadolu'nun çetin günlerinin geçtiği yolculuğa da katılacaksınız. Tehcir kanunu ile göç eden Ermenilerin çetin yolculuğundan mı bahsedeyim yoksa imzalanan Lozan ant. ile  Türk-Rum mübadele göçünün kimlerin hayatından neler aldığından mı bahsedeyim. Elia'nın yaşamının bir kısmı ile bu yıllara gidip gelmiş olacaksınız.

    Elia kazan  Rumların Yunanistan'a zorunlu yapılan mübadele göçünde giden ailenin 4 yaşındaki bir çocuğu idi. Kendisi ellerinin ve ayaklarının çizgileri ile koca bir çınar gövdesini andırıyor, bu çizgilerini oluşturduğu yılları New york'ta geçirmişti. Ama kendisi kendini bir Anadolulu gibi  hissediyordu. Bakın sevgili okur dostlarım bu adam sadece 4 yılını İstanbul'un Kadıköy ilçesinde geçirmiş. Buna rağmen Anadoluluyum diyor. Yurt bildikleri yerden zorla götürülmelerine rağmen bunu söylüyor ise gerçekten Anadolulu olsa gerek. Zaten bakın kitaptan cok beğendiğim bir alıntıyı da ekleyeyim burada da göreceksiniz nasıl seviyor bir zamanlar anasının babasının yaşadığı ülkeyi.

    Alıntı:
    “Ne zaman yola çıkacağımızı soruyor. İki güne kadar, diyorum. Önce Ankara’ya uçacağız sonra da uçak değiştirip Kayseri’ye. Olmaz diyor başını inatla sallayarak kesinlikle olmaz. Arabayla gidelim, uçak istemiyorum. Arabayla gidelim ki Anadolu’yu görebileyim. Ama çok uzak diyorum zaten yorgun ve bu seyahat için yaşlı olan adama Üzülüyorum onun için, aynı zamanda bir şey olacak diye korkuyorum.
    Arabayla elbette gidebiliriz, diyor. Böyle olmasını istemiyorum. Anadolu’yu hissedebileceğim bir yolculuk olmalı, uzun sürmeli , yavaş yavaş yaklaşmalıyız gideceğimiz yere.
    Erciyes Dağının başındaki karları uzaktan görmeliyiz. Sanki cennete gider gibi konuşuyorsun, diyorum. Kuşkun mu var, diyor. Elbette cennete gidiyoruz, Cennetin Doğusuna.”

    Bol keyifli okumalar dilerim sevgili okur dostlarım
  • “Sakın üzülme” diyor. “Beni dinle ve sakın üzülme! Bunun yerine iyice kız, şöyle dolu dolu öfkelen ama üzülme. Üzülürsen çürürsün. Kızmak sağlıklıdır. Ben hep öyle yaptım ve öfke beni ayakta tuttu.”
  • 120 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Elia Kazan ismini duydunuz mu? Yedinci Sanat ile haşır neşir olanların bilmesi çok olası. Bana sorarsanız, sinemayla o kadar içiçe olduğum halde, kendisi hakkında çok şey bilmememdi. Aslen İstanbul doğumlu, ailesi Kayseri'li. Anadolu'nun topraklarında gezinmiş bir kuşak.
    Kendisi ne kadar Amerikalı'da olsa, kitapta hiçbir zaman kendisini Amerikalı gibi hissetmediğini anlatıyor. Amerika'nın gözünde her zaman O ve Onun gibiler ezik göçmen konumunda. Ne kadar üç oskar almış, bir çok güzel filme imza atmış olsa bile. Ne demiş üstad; Bir önyargıyı ortadan kaldırmak, atomu parçalamaktan daha zordur!
    Çok geçmiş yıllarda yolları sevgili Zülfü Livaneli ile buluşmuş. Dostluklarını okurken çok keyif aldım. Bir de şunu bir kez daha anladım ki, dost olmak için kafaların, ruhların uyuşması yeterli. Çünkü Elia Kazan 42 yaşındayken, Zülfü Livaneli yeni doğmuş! Birlikte yolculuklara çıkmışlar. Yakın dostları Yaşar Kemal'de onlara eşlik etmiş. Eşleri dost olmuşlar. Elia, Zülfü Livaneli'nin kızı Aylin'i de çok sevmiş.

    Elia Kazan hiçbir zaman şöhret maskesinin altına gizlenmediğini yazıyor. O piyasanın birçok sanatçının ününü değil, ününün ardındaki kişiyi gördüğünü anlatmış. Hatta bir dönem ilişki yaşadığı Marylin Monroe için ona hiç aşık olmadığını, yakın arkadaşları yönetmen Martin Scorsese, Robert De Niro, yazar Arthur Miller hakkında da en içten hislerini çekinmeden yazmış. Zülfü Livaneli kendi düşüncelerini de belirtirken, sürekli ünlü yönetmende yakaladığı Anadolu esintilerinden sözediyor. Memleketinden ne kadar uzakta da olsa, derisine, kemiğine işleyen vatan emarelerinden... Gülüşü, bakışı, zevkleri.

    Elia da zaten yine topraklarına dönüyor. Kayseri'ye. Germir'e. Uçakla gitmeyelim diye tutturuyor başta. Arabayla gidelim. Anadolu'yu yakından görmek istiyor. Zülfü Livaneli panikliyor. Bu yaşta adam yollarda, nasıl olur diye :)

    Kitabın akıcılığına sözüm yok. Livaneli okuyanların alışık olduğu bir durumdur bu. Yazarın tarzı hiç ama hiç sıkmaz. Çok şey anlatsa bile, size iki dakikada okutur. Bilmediğiniz konulara o kadar ince dokunur ki, kafanızdaki yeri hep güzel kalır. Bu arada M.K.Perker'in çizmiş olduğu, aralara serpiştirilen illüstrasyonlara da ayrıca bayıldım! Okumak isteyenlere şimdiden keyifli okumalar.
  • 120 syf.
    Zülfü Livaneli'nden farklı bir kitap. Bir anı kitabı olarak fena olmayan okunabilen akıcı bir dile sahip bir kitap ama aman aman bir kitap değil. Pek çok bilgi edinebilirsiniz ama bir süre sonra kendini tekrar ediyor gibi. Birde Elia Kazan'ın son anları gibi bir kitap olmuş. Geçmişi ile ilgili pek bir şey öğrenemesek de son zamanları ile ilgili bilgiler mevcut. Çok hoş anılar olduğu gibi anılar haricinde olmasada olur tarzında anlatılar da mevcut. Bu kitabı okumasam da olurmuş açıkçası.