• Aydınoğlu:
    - Soljenitzin'in bir kitabında okumuştum. Stalin'in yanına herkes, başıma acaba ne gelecek diye korku içinde girermiş. Eğer Stalin içeride bağırıp çağırırsa, adamlara hakaret ederse durum gayet iyi demekmiş. Tecrübeliler bunu çok iyi bilir ve içeride küçük düşerlerse, hakarete uğrarlarsa yanından mutlu bir biçimde sevinçle çıkarlarmış. Ancak, eğer içeride iltifat ve güleryüz görürlerse, başlarına mutlaka bir şey gelirmiş.
  • Herhalde, önce yoklukları yok ederek vatandaşta güven duygusu yaratmak şarttır.
  • Yokluklar kaldırılmalı, karaborsa önlenmeli, akaryakıt bulunmalı, enflasyon dizginlenmeli...
  • Türk ekonomisi 1970'li yılların başında açmaza girmeye başlarken, bu sorunun çaresi hep yabancı ülkelerden ve uluslararası kuruluşlardan aramıştır.
  • Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi, 28 Şubat darbe davasında gerekçeli kararını açıkladı. 28 Şubat cuntasının sadece askerî kanadının yargılandığı davada, dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, darbenin güdücüsü Orgeneral Çevik Bir olmak üzere 21 sanığa ağırlaştırılmış hapis cezası verilmişti. Hatırlayalım, müebbet hapis ceza alan sanıklar, yaşlarından dolayı cezaevine değil evlerine gönderilmişlerdi. Bu kadar da hassas bir yargımız var!

    Darbecileri evlerine gönderen Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nin yazdığı gerekçeli kararda görüyoruz ki, “Somut olayda haklarında mahkumiyet kararı verilen sanıklar ve haklarında soruşturma devam eden diğer faillerin, fikir ve eylem birliği içinde ve bir organizasyon dahilinde atılı suçu işledikleri” sabit bulunmuş.

    Gerekçeli kararı okumaya devam edelim: “Dava konusu olayda, hükümeti cebren ıskat veya vazife görmekten cebren men etme eylemini gerçekleştirmek üzere, bir kısım sanıkların önceden gizlice ittifak etmiş oldukları anlaşılmaktadır.”

    Buraya kadar olanı maddelere dökersek, 28 Şubat’ta:

    1- Fikir ve eylem birliği içinde…

    2- Gizlice ittifak etmiş…

    3- Hükümeti cebren ıskat veya vazife görmekten cebren men etme eylemini gerçekleştirmek üzere…

    Gerekçeli karardaki ifâdeyle, “Bir organizasyon” kurulmuş. Hani bizim “cunta” dediğimizden!

    Peki bu cunta/organizasyon ne yapmış? Onu da gerekçeli karardan okuyalım: “Bu ittifakın sağlanmasından sonra, amaç suçun 4 Şubat 1997 tarihinde tankların yürütülmesiyle icrasına başlanmasından zararlı netice olan 54. Cumhuriyet Hükûmeti'nin başbakanının istifa etmek zorunda bırakılmasına kadar bir süreç halinde planlanıp tedricen uygulandığı, amaç suç bakımından öngörülen neticeye ulaşılmasını sağlayacak çalışmaların tamamlandığı, geriye sadece fiziki kuvvet kullanmaya bağlı maddi cebri içeren hareketlerin kaldığı anlaşılmaktadır.”

    Mevcut sistemin meşru gördüğü yollarla iktidara gelen 54. Cumhuriyet Hükûmeti, türlü entrikalarla ve nihayetinde tankların yürütülmesiyle ilga edildi. Tabiî ki sadece hükûmetin lağvedilmesiyle kalınmadı. Batıcı 28 Şubat cuntası, ordu içinde illegal olarak kurduğu “Batı Çalışma Grubu” adlı istihbarat yapılanmasının hazırladığı raporlara göre, başta orduda olmak üzere devlet kademelerinde görev yapan binlerce Müslüman Anadolu evladını tasfiye etti. Hâkim ve savcılara verilen brifing/direktiflerle zindanlara atılanların, JİTEM ve Emniyet sorgu hücrelerinde işkencelerden geçirilenlerin sayısı bilinmiyor…

    28 Şubat cuntasının askerî kanadının, beni tatmin etmese de defteri dürüldü. Aslında bakarsanız acele edip de hemen kanaat belirtmek de istemiyorum. Çünkü Yargıtay safhasında bizleri nasıl sürprizler bekliyor bilemiyor; yalnız şunu biliyorum, Türkiye sürprizler ülkesi!..

    Tamam, cuntanın askerî unsuru yargılandı ve hüküm kesildi. Yalnız mevzu böylece kapatılacak mı? Cuntanın diğer unsurları darbede yaptıklarının hesabını vermeyecekler mi? 28 Şubat’ın Kandil’i olan Doğan Medya’da o dönem yöneticilik yapanlar hesaptan kurtulacak mı? Medya grubunu satmakla her şey tamam mı oluyor?

    AK Parti’ye karşı darbe ortamının hazırlandığı, Genelkurmay sitesinden e-muhtıranın yayınlandığı (2007) günlerde, “Hayat tarzıma müdahale olursa dağa çıkarım” diyen Ertuğrul Özkök’ten hesap sorulmayacak mı? 28 Şubat’ta dağa çıkmadı ama genel yayın yönetmenliğini yaptığı Hürriyet’te attığı manşetlerle Müslümanları hedef gösterdi, linç ettirdi. Şimdi bu Batı çocuğuna hiç mi soracağınız soru yok Sayın savcılar, hâkimler ve diğerlerine (Zafer Mutlu, Ali Kırca, Uğur Dündar, Emin Çölaşan vb. Batı çocuklarına)…

    Askerleri yargılayarak 28 Şubat’la hesaplaşılmadı, hesaplaşma yolunda sadece bir adım atıldı!

    28 Şubat’ın üssü (Kandil’i) Gölcük değil, İstanbul’daki medya plazalarıydı. Darbeyle hesaplaşmak mı istiyorsunuz, adresler de belli isimler de, lütfen önden buyrun…
  • "Tayyip'in oğlu kırmızı ışıkta hızla geçiyor. Peşine siren çalarak ekip takılıyor. Kaçarken, yaya geçidine 5 metre kala eşime çarpıyor. 30 metre sürüklüyor. Eşim 6 gün sonra vefat etti..

    Yakalandığında polislere Tayyip'in oğlu olduğunu söylüyor. Zaten o andan itibaren her şey değişti. Karakola gittik, çocuğun ehliyetini sormuyorlar. Polislere bunu hatırlattığımızda, "Siz ukalalık etmeyin, biz ne yapacağımızı biliriz"dediler. Kazadan hemen sonra caddemize belediye arazözleri geldi. Tarihte ilk kez, caddemiz baştan aşağı yıkandı. 35 metre fren izi vardı ve her şeyi bir anda yok ettiler. Çocuğun ehliyeti yoktu. Kazadan sonra 3 ay önce verilmiş gibi ehliyet düzenlediler. Mahkeme başladı, çocuk bir kez olsun gelmedi. Babası tarafından yurtdışına gönderlmişti.. AmaTayyip'in adamları hep oradaydı. Karımın hakkını ararken bir şey söysöylediğimizde dirsek yedik, tehdit edildik, tacize uğradık. Hakime çocuğun ehliyeti olmadığını, kazadan sonra babasının forsuyla düzmece ehliyet verildiğini söydekiğimizde, "Ned demek yani, siz koskoca belediye başkanını sahtecilikle mi suçluyorsunuz" diye azar işittik.. Sakin bir insanımdır ama o anda elimde bir şey olsaydı, kafasına fırlatırdım.

    Olayın oluşunu gören takıkların hepsi tehdit edildi ve korkutuldu. Buna bir yakınımız dahildir. Sadece bir tek genç kız tanıklık yapmakta direndi. Fakat işin rengi değişmişti. Şişli Karakolu'nda çocuğun ehliyetini sormayan polislerin ve sahte ehliyet veren trafikçilerin aileleri dava görülürken defalarca geliğ yalvardılar, işin üzerine gidersek kocalarınn görevine son verileceğini, aç kalacaklarını söylediler. Ondan da şikayetçi olmadık...

    Kapımızda her gün belediye araçları durur, Tayyip'in adamları önümüze çıkardı. Tanıklara olduğu gibi bize de, uğraşmayalım diye en az 20 rica geldi. Tayyip belediye başkanıydı. O zaman anladık ki, karşımızda bir 'dev' vardır ve onunla baş etmek mümkün olmayacaktır. Bizde bu durumda aile meclisi olarak toplandık ve işin ucunu bırakmaya karar verdik...

    Çünkü bir sonuç çıkmayacaktı. Onlar çok güçlüydü. Sonuçta efendim, mahkeme kararını verdi! 8'de 4 kusurlu olan çocuk 3 ay hapis cezası aldı. Bu da paraya çerfildi. 1998 yılının parasıyla toplam 540 bi lira ceza ödediler. Bugünün parasıyla 2 milyon eder."

    (17 Haziran 2001 Hürriyet Gazetesi Emin Çölaşan Röportajından)
    Mustafa Hoş
    Sayfa 85 - 17 Haziran 2001 Hürriyet Gazetesi Emin Çölaşan Röportajından
  • Kemal Kılıçdaroğlu ağır yenilginin sebebini araştırıyormuş.
    Numara yapıyor!
    Çünkü sebep kendisi.
    PKK'lı Cemil Bayık, seçim öncesi Kandil'den CHP'ye çağrı yaptı:
    "MHP ve AK Parti bize düşman, HDP'nin barajı aşması için CHP'nin desteği şart" dedi.
    Bunun üzerine Kemal CHP'li her evden HDP'ye oy verilmesini sağladı.
    Doğu ve Güneydoğu'da bitmek üzere olan HDP'de, batıdan gelen oylarla barajı geçti.
    Kılıçdaroğlu yalandan araştırma yaptırmasın.
    Yenilginin sebebi kendisidir!

    ***

    İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, katledilen köy bakkalı için HDP'li Pervin Buldan'a, "Teröristleri yakalayacağım.
    Sizi bu defa CHP de kurtaramayacak" demesinde de, Şehit cenazelerine CHP il başkanlarını almamakta da haklıydı.
    Çünkü CHP'liler ister kabul etsin, ister etmesin.
    "CHP" denilince artık akla PKK geliyor!
    Soylu az bile yaptı.
    Bunların hem suçlu hem de güçlü hallerine sinir oluyorum.
    Edepsizlikte de Everest'i geçtiler.

    ***

    Soylu'nun bu çıkışını PKK yoldaşı Cemal, beyaz Reno hikayesine benzetti.
    "Yeniden suikastler, faili meçhul cinayetler mi geliyor?" dedi herif.
    Soylu'nun Buldan'la yaptığı o telefon konuşması böyle yorumlandı.
    CHP'li başkanlar kızmış!
    HDP'ye oy verirken aklınız neredeydi lan!
    PKK'nın partisi HDP'nin Meclis'e girmesi mümkün değilken;
    Kılıçdaroğlu sayesinde mümkün oldu.
    Düşünsenize…
    Meclis'te terör partisinin olmadığı bir Türkiye'nin; Batı için ne kadar tehlikeli olacağını…
    Yani CHP, PKK'yı Meclis'e taşıyarak; Türkiye düşmanlarına hizmet etti.

    ***

    Zekeriya Öz ve Adil Öksüz gibi azılı FETÖ'cüleri kaçıran Alman BND ajanları tam Eren Erdem'i kaçıracakken karşılarında Türk polisini buldu.
    Kılıçdaroğlu bunu da;
    "Kimsenin can ve mal güvenliği yok" şeklinde millete kakalamaya kalktı.
    Adam da numara çok!
    Yani İçişleri Bakanı, durduk yerde CHP'ye o lafları etmedi.
    Vahşice infaz edilen köy bakkalı Mevlüt Bengi ile Fevzi Ertik'in katilleri Buldan'ın toz kondurmadığı örgüttendi.
    PKK'yı Meclis'e sokan CHP'de suçüstü oldu.
    Örneğin:
    Demirtaş, İstanbul Kadıköy'den 8 bin oy aldı, HDP ise 43 bin oy…
    Aradaki fark CHP'nin PKK'ya verdiği desteğin belgesidir!
    Bir örnek de İzmir'den.
    Demirtaş, Karşıyaka'da 7 bin, HDP ise 25 bin oy aldı.
    Tuzu kuru CHP'lilerin memlekete yaptığı kötülük budur işte.
    Kılıçdaroğlu, sırtını PKK'ya yasladı.
    Türkiye'nin bir numaralı sorunu bu adamdır!' Nokta!
    CHP ve HDP nedense, PKK'nın gariban bakkal ve temizlik işçisinin infazı ile ilgili tek kelime etmiyor.
    Utanmadan Soylu'ya laf yetiştiriyorlar ama.
    Malum kalemler de şimdi afişe olan CHP-PKK işbirliğini aklamaya çalışıyor.
    Emin Çölaşan gibi söz de Atatürkçülerin terör örgütüne açık açık oy istemesine rağmen hem de.
    Kılıçdaroğlu ve Bülent Tezcan'ı bekleyen bir başka tehlike de Eren Erdem'in ötme ihtimalidir.
    Eren Erdem itirafçı olup öterse kirli çamaşırları ortaya dökülecek.
    Neyse.
    HDP bu yıl Şeyh Sait mesajını Kürtçe yayınladı.
    PKK'nın partisi yazıda herkese lanet okudu.
    Kılıçdaroğlu, ne büyük iş yaptı görsün işte!

    ***

    Yelda Cumalioğlu…
    Sabah Ankara ve Sabah Güney'in tam sayfa röportajcısıydı…
    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve eşi Emine Hanımla ilgili röportajları dillerdedir hala.
    Yelda kardeşim, çok başarılı bir yayıncı.
    Yüzlerce yazar onun 'Destek'i ile çalışıyor.
    Bu yüzden kıskanılıyor da...
    Geçenlerde bir personeli tarafından sabote edildi.
    Düşmanlarına gün doğdu tabii…
    O eleman internette yayınladığı iş ilanında "Türbanlı adayların CV'leri dikkate alınmayacaktır" şeklinde ayrımcı bir dil kullandı.
    Yani içten vurdular!
    Kıyamet böyle koptu.
    Bu ifade benim tanıdığım Yelda'ya o kadar uzak ki.
    Asla tasvip etmeyeceği bir durum üstelik.
    Yelda ilanı yayınlayan personeli işten çıkardı.
    Ama yaygara bitmedi ki.
    Yıllarca birlikte çalıştık…
    Sabah için sayısız röportaj yaptı…
    Özel sohbetlerimizde dahi türbanla ilgili olumsuz bir lafını duymadım.
    Tanıdığım Yelda'nın lügatinde siyasi görüş, dinsel inanç, cinsiyet ve felsefi görüş gibi ayrımcılıklar yazmaz.
    Yapılan baştan sona bir provokasyondur.
    Ben Yelda'ya kefilim.