tara brach'ın dediği gibi: "hayatlarımızdaki en büyük trajedi belki de, özgürlük mümkün olduğu halde yıllarımızı aynı eski kalıpların içinde tutsak kalarak geçirmemiz... insanları çekincesizce sevmeyi, sahici olmayı, çevremizdeki güzelliklerin tadını çıkarmayı, dans edip şarkılar söylemeyi isteyebiliriz. ama biz her günümüzü hayatımızı eksilten iç sesleri dinleyerek geçiriyoruz."
en derin korkumuz yetersiz olmak değil. en derin korkumuz hesapsız bir gücümüzün olması. bizi korkutan karanlığımız değil, ışığımız. kendimize sorup duruyoruz: ben kimim ki muhteşem, harika, yetenekli ve müthiş olayım? aslında neden olmayasın ki? sen tanrının çocuğusun. kendini küçümsemenin kimseye faydası yok. çevrendekiler kendini güvensiz hissetmesin diye küçülüp durmanın aydınlanmakla ilgisi yok. bizler, çocuklarımız gibi parlamak için varız. içimizdeki tanrıya ait görkemi sergilemek için doğduk. bu sadece bazılarımızda değil, hepimizde var. ve ışığımızın parlamasına izin vererek bilinçdışı şekilde başkalarına da aynısını yapma izni vermiş oluruz. korkularımızdan özgür kaldıkça varlığımız diğerlerini de özgürleştirir.
gelişimin her aşamasında, kız çocukları annelerinin yıllar içinde yaydığı olumsuz mesajları ve hisleri içselleştirmeden edemezler. tam olayları ve duygusal travmaları unutmuş olabilirsiniz ama kendinizi baltalayan o mesajları ezberlemişsinizdir. biz kız çocukları bunları yetişkin yaşamımıza taşırız. bu mesajlar bilinçdışı duygusal ve davranışsal döngüler yaratırlar, bunlar sorunlara sebep olur ve üstesinden gelmek çok zordur. bu mesajların nereden geldiğini ve sizi nasıl etkilediğini anladıktan sonra, onları susturup kendinizle ilgili sağlıklı inançlar oluşturabilirsiniz.
"patricia," dedi annem, kaşlarını çatarak, "üzerine bir gömlek giy!"
"çok sıcak" diye mızmızlandım, " başka kimse de giymiyor ki."
"sıcak mıcak, üzerine bir şeyler giymenin zamanı geldi. sen artık genç bir kız olmak üzeresin."
coşkuyla itiraz ettim; sadece kendim olmak istiyor ve peter pan klanından geliyordum. biz asla büyümezdik.