“Eğer insan milyonlarca ve milyonlarca yıldızın İçinde tek bîr örneği bulunan bir çiçeği severse, o yıldızlara baktığında mutlu olur. Kendi kendine şöyle der: İşte benim çiçeğim bunlardan birinde...* Ama eğer koyun ansızın o çiçeği yerse, bütün yıldızların ışığı söner Ama bunun senin İçin hiçbir önemi yok, öyle değil mi?”
Küçük Prens, büyüdükçe nasıl yavaş yavaş körleştiğimizi anlatan bir kitap. Görmeyi değil, ölçmeyi; hissetmeyi değil, saymayı öğreten bir dünyaya sessiz ama sert bir itiraz gibi. Kitaptaki yetişkinler her şeyi rakamlarla anlamaya çalışır: yaş, kilo, para, statü… Çünkü onlar için “önemli” olan budur. Bir evin güzelliğini penceresindeki sardunyada değil, değer etiketinde ararlar.
Oysa Küçük Prens bize şunu fısıldar: Bir şeyi tanımak için ona bakmak yetmez, onu hissetmek gerekir. Sesi nasıl, neye gülüyor, neyle mutlu oluyor… Bunlar büyüklere göre gereksiz ayrıntılardır ama insanı insan yapan da tam olarak bu “gereksiz” görülen şeylerdir.
Kitabı okurken insan ister istemez kendine soruyor:
Ben ne zaman sardunyaları görmezden gelip frankları sormaya başladım?
Ne zaman birini gerçekten tanımak yerine, onu tanıdığımı zannetmeye başladım?
Küçük Prens’in asıl acısı burada yatıyor. Çocukça değil; aksine fazlasıyla gerçek. Ve bu yüzden insan kitabı bitirdiğinde mutlu olmuyor, uyanıyor.