• 256 syf.
    Bir aşk hikayesi zemininde dönemin aydınlarını eleştiren ve insan ruhunun karanlıklarını irdeleyen kasvetli bir psikolojik roman İçimizdeki Şeytan. İnsanlığın iki yüzlü ahlak anlayışını gözler önüne seriyor, yozlaşmayı ve toplumsal baskıyı iliklerinize kadar hissettiriyor.
    İdealist olmasına karşın, eylemsizliği ve yozlaşmaya ayak uydurması nedeniyle bazen baş karakter Ömer’e çok kızdım; fakat en azından kendi kendisine karşı bu kadar dürüst olduğu ve nefsinin farkında olduğu için anlayabildim onu. O hakikatlerden kaçmayıp samimi oldukça, ben de kabullendim onu ve acziyetlerini. Çünkü; Ömer ve içindeki o şeytan, bütün insanlık oldu, ben oldum günün sonunda...
    Macide’nin mektubu, veznedarın o son konuşması, Bedri’nin cemiyetle ilgili fikirleri, Ömer’in aşka, tabiata ve ilk insana dair tespitleri, irade, iyilik, kötülük üzerine sorgulamaları ve içe bakışı, Nihat’la kuvvet ve toplum üzerine dialogları... romandan bağımsız, herhangi bir zamanda, açılıp tekrar ilgiyle okunabilecek bölümlerdi bence. Bir erkek yazar tarafından kadın karakter Macide’nin bakış açısının bu denli iyi yansıtılması da ayrı bir başarı.
    Olay örgüsü çok çok sürükleyici değil, ancak Sabahattin Ali’nin o naif kalemi, romanın güçlü sosyal yönü ve derin ruhsal tasvirler büyük bir okuma keyfi sunuyor. Göndermeler yaptığı iddiasıyla çok tartışılmış, yazarın hayatında davalara varan süreci başlatmış önemli bir roman. Mutlaka okuyun!
  • STALİN'LE WELLS’İN RÖPORTAJ

    Stalin: Burjuvazinin iyiliğine inanmıyorum; başkanlar gider, başkanlar gelir...

    1934 yılında HG Wells, o dönem başkanı olduğu Uluslararası PEN kurumuna dahil olmakla ilgilenen Sovyet yazarlarıyla buluşmak için Moskova’ya gelir. Burada bulunduğu sırada Stalin onunla bir röportaj yapması için izin verir. Wells’in röportaj sırasındaki saygılı ve uyumlu tarzı JM Keynes ve George Bernard Shaw gibi kişiler tarafından eleştirilir. Aşağıdaki görüşme ilk kez New Statesman’ın 27 Ekim 1934 günkü özel ekinde basılmıştır.

    Wells: Bay Stalin, beni kabul ettiğiniz için size müteşekkirim. Yakın zamanda ABD’deydim. Başkan Roosevelt ile uzunca bir görüşmem oldu ve onun belli başlı fikirlerinin neler olduğunu anlamaya çalıştım. Şimdi size de dünyayı değiştirebilmek için neler yaptığınızı sormak istiyorum…

    Stalin: Çok bir şey değil.

    Wells: Dünyada sıradan bir insan gibi dolaşıyorum ve sıradan bir insan olarak etrafımda olup biteni gözlemlemeye çalışıyorum.

    Stalin: Sizin gibi önemli insanlar “sıradan insan” değildir. Elbette şu önemli kişinin veya bu meşhur kişinin gerçekte ne değerde olduğunu ancak tarih gösterebilir; her durumda siz dünyaya “sıradan bir insan” olarak bakmıyorsunuz.

    Wells: Gereksiz tevazu göstermiyorum. Söylemek istediğim, dünyayı sıradan bir insanın gözleriyle görmeye çalışıyorum, bir siyasi partiye mensup bir politikacı veya sorumluluk sahibi bir yönetici gözüyle değil. ABD’ye yaptığım ziyaret beni oldukça heyecanlandırdı. Eski finans dünyası çöküyor; ülkenin ekonomik hayatı yeni bir şekilde düzenleniyor. Lenin, kapitalistlerden işletmeye dair öğrenmemiz gereken şeyler var demişti. Bugün kapitalistler sizden öğrenmek zorunda, siz sosyalizmin ruhunu özümsemiş durumdasınız. Bana kalırsa ABD’de yaşananlar çok derin bir yeniden yapılanma, planlı yani sosyalist bir ekonominin oluşturulması arefesinde. Siz ve Roosevelt iki farklı noktadan başlıyorsunuz. Ancak Moskova ile Washington arasında bir ilişki, fikirsel bir yakınlık yok mu? Washington’da gördüklerimi görünce çok şaşırdım; yeni ofisler kuruluyor, devlet işleyişini düzenlemek için kurumlar oluşturuluyor, uzun süredir eksikliği çekilen bürokrasiyi yeniden ele alıyorlar. Onların ihtiyacı olan, sizin de ihtiyacınız olan yönetmek becerisi.

    AMERİKA VE RUSYA

    Stalin: ABD, bizim SSCB’de hedeflediğimizden farklı bir yöne doğru ilerliyor. Amerikalıların izlediği hat, ekonomik zorluklardan ve krizden kaynaklanıyor. Amerikalılar ekonomik altyapıyı değiştirmeden, bireysel kapitalist faaliyetin temel krizinden kurtulmak istiyorlar. Halihazırdaki ekonomik sistem tarafından yaratılmış olan çöküşün ortaya çıkardığı zararı azaltmaya çalışıyorlar. Biz burada ise, bildiğiniz gibi, eski harap ekonomik sistem yerine yepyeni bir ekonomik temel kuruyoruz. Amerikalılar size hedefledikleri amaca nasıl yaklaştıklarını, örneğin zararı nasıl aşağılara çektiklerini anlatsalar da kapitalist sisteme içkin olan piyasa anarşisinin kökünü kurutamazlar. Sonunda ne yaparlarsa yapsınlar üretim anarşisine yolaçacak olan ekonomik sistemi koruyorlar. Böylece en iyi durumda yaptıkları ne toplumu yeniden düzenlemek, ne anarşi veya krize yolaçan eski sosyal sistemi alaşağı etmektir, sadece aşırılıkları törpülüyorlar. Belki Amerikalılar öznel olarak toplumlarını yeniden düzenlediklerini sanıyorlar ancak nesnel olarak yaptıkları toplumun halihazırdaki temelini korumaktır. Bu yüzden nesnel olarak toplumlarında yeniden bir düzenleme de gündemde değildir. Planlı ekonomi de olmayacaktır. Planlı ekonomi nedir? Özellikleri nedir? Planlı ekonomi işsizliği kaldırmayı amaçlar. Bir an için bunun olabildiğini varsayalım, yani kapitalist sistemin varlığını koruduğu koşullarda işsizliğin en aza indirilebileceğini varsayalım. Ancak herhalde hiçbir kapitalistin işsizliğin tamamen ortadan kaldırılmasına, iş piyasasına baskı yaparak ucuz işgücü sağlayan işsiz yedek işgücü ordusunun lağvedilmesine onay vereceğini düşünmüyorsunuzdur. Halkın ihtiyaçlarının karşılanması adına kârını azaltarak kendi kendisini zarara uğratması yönündeki uygulamaları hiçbir kapitaliste yaptıramazsınız. Kapitalistlerden kurtulmadan, üretim araçlarındaki özel mülkiyeti kaldırmadan planlı bir ekonominin kurulabilmesi imkansızdır.

    Wells: Söylediklerinizin çoğuna katılıyorum. Ancak belirtmek istediğim bir şey var, eğer bir ülke topyekün şekilde planlı ekonomi prensiplerini benimserse, eğer bir hükümet adım adım bu prensipleri uygulamaya başlarsa, finans oligarşisi sonunda alaşağı edilecektir ve sosyalizm,



    kelimenin Anglosakson anlamıyla, gelecektir. Roosevelt’in “New Deal” adı verilen fikirlerinin etkisi çok güçlü ve bana göre bunlar sosyalist fikirler. Bence iki farklı dünyanın karşıtlıklarını ortaya çıkartmaktan çok halihazırdaki konumda yapıcı güçlerin ortak iletişimini sağlayabilecek bir dil tutturmalıyız.

    Stalin: Kapitalizmin ekonomik altyapısını korurken planlı ekonominin prensiplerinin hayata geçirilmesinin imkansızlığından bahsederken kesinlikle Roosevelt’in girişkenliği, cesareti ve kararlılığı gibi olağanüstü kişisel özelliklerini küçümsemek amacında olmadım. Hiç şüphe yok ki Roosevelt modern kapitalist dünyanın liderleri arasında en öne çıkan güçlü bir isim. Bu yüzden bir kez daha yinelemek istiyorum, kapitalizm koşullarında planlı ekonominin imkansız olması yönündeki düşüncem, Başkan Roosevelt’in kabiliyet ve cesareti gibi özellikleri konusunda şüphelerim olduğu anlamına gelmez. Ancak eğer koşullar elverişli değilse, en becerikli lider bile hedeflenen yere varamaz. Teorik olarak elbette kapitalizm koşullarında aşama aşama, yavaş yavaş sizin Anglosakson anlamı çerçevesinde sosyalizme doğru ilerlemek imkansız değildir. Ancak bu “sosyalizm” nasıl bir sosyalizmdir? En iyi ihtimalle kapitalist sömürünün en sınırtanımaz temsilcilerinin belirli bir seviyeye kadar kontrol altına alınmasıdır, ulusal ekonomide denetimin bir miktar artırılmasıdır. Buraya kadar gayet güzel. Ancak ne zaman ki Roosevelt veya modern burjuva dünyasındaki herhangi bir lider, kapitalizmin temellerine yönelik bir müdahalede bulunsun, derhal ve kesinlikle tasfiye edilecektir. Bankalar, fabrikalar, büyük kuruluşlar, büyük çiftlikler Roosevelt’in elinde değildir. Bütün bunlar özel mülkiyettedir. Demiryolları, ticaret filosu hep özel mülkiyetindir. Son olarak kalifiye işçi ordusu, mühendisler, teknisyenler Roosevelt’in değil özel kurumların denetimindedir, hepsi kendi patronları için çalışmaktadır. Burjuva dünyasında devletin yapısını da unutmamalıyız. Devlet, ülkenin savunmasını ve “düzenin devam etmesini” örgütleyen bir kurumdur; vergi toplayan bir araçtır. Kapitalist devlet ekonomiyle kelimenin tam karşılığı anlamında ilgilenmez, ekonomi devletin kontrolünde değildir. Tam tersine, devlet kapitalist ekonominin elindedir. Bu yüzden tüm enerjisi ve kabiliyetlerine rağmen Roosevelt bahsettiğiniz hedeflere ulaşamaz, eğer hedefi gerçekten buysa. Belki de bu hedefe ulaşabilmek için nesiller boyunca çalışmak gerekir ancak şahsen ben bunun olası olduğunu düşünmüyorum.

    SOSYALİZM VE BİREYSELCİLİK

    Wells: Belki ben siyasetin ekonomik ele alınmasına sizden biraz daha meyilliyim. Keşifler ve modern bilim sayesinde daha iyi bir işleyiş, toplumun daha verimli hale gelmesi, yani sosyalizm amacıyla çok büyük bir enerji biraraya getirilmiş durumda. Organizasyon ve bireysel eylemin denetimi sosyal teorilerden bağımsız bir şekilde mekanik zorunluluk haline geldi. Eğer bankaların devlet tarafından kontrol edilmesiyle başlarsak, sıra büyük sanayi kuruluşlarına gelecek, sanayiden ticaret vb alanlara doğru genişleyecek, bu çaplı bir kontrol ulusal ekonominin tüm kollarında devlet mülkiyetine denk düşecek. Sosyalizm ve bireyselcilik siyahla beyaz gibi birbirine zıt değildir. Aralarında çok sayıda kademe mevcuttur. Haydutluğa yaklaşan bireyselciliğin karşıtı disiplinli örgütlülük sosyalizme eşdeğerdir. Planlı ekonominin hayata geçirilmesi, çoğunlukla ekonomiyi örgütleyen, kalifiye teknik kesime dayanır. Bu kesim sosyalist organizasyon prensiplerine dahil edilebilir. En önemlisi budur çünkü organizasyon sosyalizmden önce gelir. Önemli olan bir faktör bu. Organizasyon olmadan sosyalizm fikri sadece bir fikir olarak kalacaktır.

    Stalin: Bireysel olanla kolektif olan arasında, tekil bir kişinin çıkarlarıyla kolektifin çıkarları arasında uzlaşmaz bir çelişki yoktur ve olmaması gerekir. Olmaması gerekir çünkü sosyalizm bireyin çıkarlarıyla kolektifin çıkarlarını bütünleştirir, ayrıştırmaz. Sosyalizm kendisini kişisel çıkardan dışlayamaz. Kişinin çıkarlarının tamamen güvence altına alınmasını sadece sosyalist toplum sağlayabilir. Bunun da ötesinde sadece sosyalist toplum bunu garanti altına alabilir. Bu anlamda kişisel çıkarla sosyalizm arasında uzlaşmaz bir çelişki yoktur. Ancak sınıflar arasındaki çelişkiyi inkar edebilir miyiz, mülk sahibi kapitalist sınıfla emekçi sınıf proletarya arasındaki çelişkiyi? Bir yanda bankalara, fabrikalara, madenlere, ulaşım araçlarına, sömürgelerdeki çiftliklere sahip olan sınıf var. Bu insanlar sadece kendi çıkarlarını düşünür, kârlarının peşinden koşarlar. Kolektifin iradesine boyun eğmezler; tersine tüm kolektifin iradesini kendi iradelerine itaate zorlarlar. Diğer yanda ise sömürülen, yoksul sınıf vardır, ne çalıştığı fabrika onundur, ne de bankalar, işgücünü kapitalistlere satarak hayatta kalmaya çalışır, temel ihtiyaçlarını bile giderecek kaynaklardan yoksundur. Bu karşıt çıkarlar nasıl uzlaşabilir? Bildiğim kadarıyla Roosevelt bu karşıt çıkarların uzlaşmasına dair bir yöntem bulmuş değil. Ayrıca deneyle sabit olduğu üzere bunu gerçekleştirmek imkânsızdır. Siz ABD’deki durumu benden daha iyi biliyorsunuz, ben orada bulunmadım, bilgim edebî eserlerdeki bilgiyle sınırlıdır. Ancak sosyalizm davası için verdiğim kavgadan dolayı biraz deneyimliyim, bu deneyime göre eğer Roosevelt kapitalist sınıfların aleyhine olacak şekilde proleteryanın çıkarlarına uygun bir adım atması halinde kapitalistler derhal onun yerine başka bir başkan koyacaklardır. Kapitalistler şöyle diyecektir: Başkanlar gelir başkanlar gider, ancak bizim iktidarımız süreklidir; eğer şu ya da bu başkan çıkarlarımızı korumayacaksa derhal başkasını buluruz. Başkan kapitalist sınıfların aleyhine ne yapabilir?

    Wells: İnsanoğlunun bu şekilde yoksul ve zengin olarak basitleştirilmiş şekilde sınıflandırılmasına karşıyım. Elbette bir insan kategorisi sadece kâr için çaba göstermekte. Ancak burada başağrısı olarak tanımlanan bu insanlardan Batıda da yok mu? Batıda kârı son hedef olarak algılamayan, bir miktar servete sahip olarak bundan belirli bir yatırım sonucu getiri bekleyen ancak sonal amacı kâr olmayan kişiler yok mu? Bence böyle çok sayıda kişi var, bunlar kapitalist sistemin yetersizliğini görerek, gelecekteki kapitalist toplumda büyük bir rol oynama potansiyeline sahipler. Son bir kaç yılda mühendisler, havacılar, askeri teknik kişiler vb arasında sosyalizm ve kozmopolit kültür lehine propaganda yapılması üzerine düşündüm ve yapmaya da çalıştım. Bu insanlara iki sınıflı sınıf savaşımı propagandasıyla yaklaşmak anlamsız. Bu insanlar dünyanın içinde bulunduğu durumu görebiliyorlar. Kanlı bir mücadelenin sürdürdüğünü anlıyorlar ancak sizin basitleştirilmiş sınıf savaşımı karşıtlığını saçmalık olarak değerlendiriyorlar.

    SINIF SAVAŞIMI

    Stalin: Zengin ve yoksul şeklinde yapılan ayrıma basitleştirilmiş gerekçesiyle karşı çıkıyorsunuz. Elbette arada bir bölme var, bahsetmiş olduğunuz teknik işlerle uğraşan aydınlar mevcuttur ve aralarında son derece iyi ve dürüst bireyler barındırırlar. Ancak yine aralarında namussuz ve kötü insanlar da vardır, her türlü insan vardır. İnsanoğlu ilk elden zengin ve fakir olarak bölünüyor, mülk sahipleri ve sömürülenler olarak. Kişinin kendisini bu temel ayrımdan ve zenginle fakir arasındaki bu çelişkiden azâde görmesi temel bir veriden kendisini soyutlaması anlamına geliyor. Çelişkide olan iki sınıftan bir tanesinin tarafını seçen veya süregiden kavgada tarafsız kalmaya çalışan ara bölmelerin olduğunu yadsımıyorum. Ancak tekrarlamak durumundayım, kişinin kendisini toplumdaki bu temel ayrımdan ve iki ana sınıf etrafında süren savaşımdan azâde görmesi gerçekleri görmezden gelmektir. Savaşım sürüyor ve sürecek. Sonuç ise işçi sınıfı tarafından belirlenecek.

    Wells: Ancak fakir olmamasına rağmen çalışan ve verimli çalışan çok sayıda insan da yok mu?

    Stalin: Elbette, küçük toprak sahipleri, zanaatkârlar, küçük ölçekli tacirler; ancak ülkenin kaderine yön veren bu insanlar değildir, toplumun tüm ihtiyaçlarını üreten emekçi yığınlarıdır.

    Wells: Ancak çok farklı tür kapitalistler mevcuttur. Sadece kârını ve zenginliğini düşünen kapitalistler var, öte yandan fedakârlık yapmaya hazır olan kapitalistler de var. Yaşlı [JP] Morgan’ı ele alalım örneğin. Sadece kârını düşünürdü, toplum için bir asalaktı, sadece servet biriktirirdi. Diğer taraftan [John D.] Rockefeller’e bakalım. Mükemmel bir organizasyon ustasıdır, petrolün dağıtım organizasyonuna dair yaptıkları tam dersliktir. Veya [Henry] Ford’u ele alalım. Elbette Ford bencildir. Ama aynı zamanda sizin bile kendinize dersler çıkardığınız tutkulu bir üretim verimliliği organizasyoncusu değil midir? Dikkatinizi son dönemlerde İngilizce konuşan ülkelerde Sovyetler Birliğine yönelik kamuoyundaki değişime çekmek istiyorum. Bunun sebebi ilk başta Japonya’nın durumu ve Almanya’daki olaylar. Ancak uluslararası siyasetin dışında da bu ilginin sebepleri var. Bu ilginin derindeki temel sebebi çok sayıda insanın bireysel kâra dayalı sistemin çöktüğünü görmesidir. Bana öyle geliyor ki, bu şartlar altında iki dünya arasındaki çelişkileri ön plana getirirken, tüm yapıcı unsurları aynı hedef doğrultusunda biraraya getirmeye çalışmalıyız. Bence ben sizden daha solda duruyorum Bay Stalin; eski sistem bence sonuna sizin düşündüğünüzden daha yakın.

    TEKNİK SINIF

    Stalin: Sadece kâr ve zenginlik peşinde koşan kapitalistlerden bahsederken bunların hiçbir işe yaramaz, değersiz insanlar olduğunu söylemek istemiyorum. Birçoğu tartışmasız olağanüstü organizasyon kabiliyetine sahip, bunu reddetmek aklımın ucundan bile geçmez. Biz Sovyet insanları kapitalistlerden çok şeyler öğrendik. Olumsuz özelliklerine vurgu yaptığınız Morgan, şüphesiz iyi ve becerikli bir organizasyoncuydu. Eğer kastınız dünyayı yeniden inşa edecek insanlarsa, elbette bunları kâr sevdasına sadakâtle hizmet edenlerin arasında bulamazsınız. Biz ve onlar tamamen zıt konumlarda yer alıyoruz. Ford’dan bahsettiniz. Elbette, çok iyi bir üretim organizasyoncusu. Ancak işçi sınıfına yönelik tutumunu bilmiyor musunuz? Kaç işçiyi sokağa attığını bilmiyor musunuz? Kapitalistler kâra sıkı sıkıya bağlıdır, yeryüzünde hiçbir kuvvet onları kârdan ayıramaz. Kapitalizm alaşağı edilecek, üretim organizasyoncuları tarafından değil, teknik aydınlar tarafından değil, işçi sınıfı tarafından. Çünkü yukarıda bahsettiğimiz ara bölme bağımsız bir rol oynamamaktadır. Mühendis, üretim planlamacısı istediği gibi çalışamaz, patronunun işine geldiği şekilde ve emredildiği gibi çalışır. Elbette bazı istisnalar söz konusudur, kapitalizmin zehrinin farkına varmış insanlar da vardır bu bölmede. Teknik aydınlar, bazı koşullarda mucizeler yaratabilir ve insanlığa çok faydalı olabilirler. Ancak çok büyük zararlar da verebilir. Biz Sovyet insanlarının da teknik aydınlarla azımsanmayacak bir deneyimimiz var. Bazıları Ekim Devrimi’nin ardından yeni toplumun inşa edilmesi sürecine katılmayı reddetti; bu yeniden inşa sürecini reddetmenin de ötesinde bu süreci sabote ettiler. Olabildiğince, bu katmanı yeniden kuruluş sürecine dahil etmeye çalıştık; bu amaç uğruna çeşitli yollar denedik. Teknik aydınlar yeni sistemin kurulması için çalışmaya ikna oldular. Bugün bu katmanın en iyi kısımları sosyalist toplumun en ön saflarındaki kurucular arasındadır. Bu deneyimimiz üzerinden teknik aydınların iyi ve kötü yanlarını azımsamaktan çok uzaktayız; biliyoruz bir yandan çok ciddi zarar verebilen bir katman, diğer yandan “mucize”ler gerçekleştirebilmektedir. Elbette, bu katmanı bir dokunuşta kapitalist dünyadan kopartmak mümkün olsaydı, her şey çok değişik olurdu. Ama bu bir ütopyadır. Burjuva dünyadan koparak yeni bir toplum kurmak için kolları sıvamak isteyen kaç kişi vardır? Örneğin Fransa’da veya İngiltere’de bunu yapabilecek olan çok insan var mıdır? Hayır; patronlarından koparak yeni bir dünya inşa etmeye başlayabilecek olanların sayısı çok azdır.

    Wells ve Stalin

    SİYASİ İKTİDARIN KAZANILMASI

    Stalin: Ek olarak, dünyayı değiştirmek için siyasi iktidarın fethedilmesi gerektiği gerçeğini unuttuk mu? Bana öyle geliyor ki Bay Wells, siyasi iktidar sorununu o kadar azımsıyorsunuz ki tamamen kurgunuzun dışına düşmüş durumda. Dünyadaki en iyi niyetli insanlar bile siyasi iktidarın alınması konusunu ele almazsa ne yapabilir ki? En iyi ihtimalle iktidarı alan sınıfa yardım ederler ama kendileri dünyayı değiştiremezler. Bu iş ancak kapitalist sınıfın yerini alabilecek ve ona egemenliğini kabul ettirebilecek bir büyük sınıf tarafından yapılabilir. Bu sınıf işçi sınıfıdır. Elbette, teknik aydınların yardımı kabul edilmelidir ama onlar da işçi sınıfının safında olmalıdır. Ancak teknik aydınların bağımsız bir tarihsel rol oynayabileceği düşünülmemelidir. Dünyanın değiştirilmesi meselesi çok muazzam, karmaşık ve acı dolu bir süreçtir. Bu görev için büyük bir sınıfa ihtiyaç vardır. Ancak büyük gemiler uzun seferlere çıkabilir.

    Wells: Evet, ancak uzun seferlerde kaptan ve seyrüseferci gerekir.

    Stalin: Doğru, ancak sefere çıkmak için ilk elden gerekn büyük bir gemidir. Gemisiz bir seyrüseferci ne işe yarar? Hiçbir işe yaramaz.

    Wells: Bahsettiğiniz büyük gemi insanlıktır, bir sınıf değil.

    Stalin: Görülüyor ki siz, Bay Wells, tüm insanların aslında iyi olduğu varsayımıyla başlıyorsunuz. Ben ise aksine çok sayıda kötü insan olduğunu unutmuyorum. Burjuvazinin iyiliğine inanmıyorum.

    Wells: Teknik aydınlarla ilgili konuyu yıllar öncesinden hatırlıyorum. O zamanlar bu katmanın sayısı çok azdı ama yapılacak iş çoktu, her mühendis, her teknik personel, her aydının eline bir fırsat geçiyordu. Bu yüzden teknik aydınlar devrimci sınıflar arasında sayılmazdı. Ancak şimdi teknik aydın fazlalığı sözkonusu ve olaylara bakış açıları değişti. Daha önce devrimci söyleme ilgisiz kalan bu katman şimdi çok ilgili. İngiltere’deki çok önemli bilimsel topluluk olan Royal Society üyeleriyle yemekteydim geçen günlerde. Başkanın yaptığı konuşma sosyal planlama ve bilimsel kontrol üzerineydi. Otuz yıl önce bugün onlara söylediklerimi duymak bile istemezlerdi. Bugün, Royal Society Başkanı olan kişi devrimci fikirlere sahip olabilmekte ve insanoğlunun toplumunun bilimsel esaslara göre yeniden organize edilmesini savunuyor. Sizin sınıf savaşımı propagandanız, bu verilere ayak uyduramamış durumda. Mentalite değişir.

    Stalin: Evet, bunu biliyorum, bu durum kapitalist toplumun içine girmiş olduğu çıkmaz sokak durumuyla açıklanabilir. Kapitalistler bu sınıfın onuru ve çıkarlarıyla uyumlu bir çözüm arıyor ama bulamıyor. Bu krizden çıkmak için ellerinin ve dizlerinin üzerinde sürünebilirler ancak krizden başları dik, onurlu bir şekilde çıkabilecekleri bir çıkış, aslında kapitalizmin çıkarlarını temelden sarsacak bir çıkış bulamazlar. Elbette bu durum teknik aydınların geniş kesimlerince bilinmeyen bir durum değil. Çoğu bu çıkmazdan çıkabilecek sınıfın çıkarlarıyla kendi ortak çıkarlarını görmeye başlıyor.

    Wells: Bay Stalin, pratik olarak bir devrimle ilgili sizin bilginiz herkesten çok. Kitleler ayaklanır mı? Devrimlerin belirli bir azınlık tarafından yapıldığı gerçek değil midir?

    Stalin: Bir devrimi meydana getirebilmek için öncü bir devrimci azınlık şarttır ancak en kabiliyetli, en fedakâr ve en enerjik azınlık bile en azından milyonların pasif desteğini arkasına almadan çaresiz kalır.

    Wells: En azından pasif dediniz? Belki de farkında olmadan?

    Stalin: Belki yarı-içgüdüsel ve yarı-farkında olarak ancak milyonların desteği olmaksızın en mükemmel azınlık bile bir şey yapamaz.

    ŞİDDETİN YERİ

    Wells: Batıdaki komünist propogandasını görüyorum ve bana bu zamanda bu tür propaganda artık çok eski moda geliyor çünkü silahlı ayaklanma çağrısı yapılıyor. Tiranlığa karşı kullanıldığında sosyal sistemin zorla alaşağı edilmesi propagandası gayet yerindeydi. Ancak modern zamanlarda, zaten çökmekte olan bir sistem varken, ayaklanma yerine verimlilik, beceriklilik ve üretime vurgu yapılmalı diye düşünüyorum. Ayaklanma çağrılara bana modası geçmiş gibi geliyor. Batıdaki komünist propaganda sola açık zihinlere sahip kişilere hitap etmiyor.

    Stalin: Eski sistem elbette çözülüyor, çürüyor. Bu doğru. Ancak doğru olan başka bir şey de ölmekte olan bu sistemi koruyabilmek ve hayatta tutabilmek için her türlü girişim yapılıyor. Doğru bir varsayımdan yanlış bir sonuç çıkartıyorsun. Eski düzenin çökmekte olduğunu söylerken doğrusun. Ancak kendi başına çöktüğünü söylerken yanlışsın. Hayır, bir sosyal düzenden diğerine geçiş çok karmaşık ve uzun bir devrimci süreçtir. Kendiliğinden gelişen bir süreç değildir, bir kavgadır; sınıflar arası savaşıma bağlı bir kavgadır. Kapitalizm çürüyor ancak çürümüş ve yere devrilmesi beklenen bir ağaca kesinlikle benzetilmemelidir. Hayır, devrim, bir sosyal düzenin yerine diğerini koyma mücadelesi hep acı dolu, acımasız, bir ölüm-kalım kavgası şeklinde olmuştur. Yeni dünyanın halkları ne zaman iktidara gelseler, eski dünyadaki statükocu güçler tarafından alaşağı edilme tehdidine maruz kalırlar, bu yüzden yeni dünyanın insanları daima tetikte olmalıdır, yeni düzeni eski düzenin saldırılarından korumak için hazır beklemelidirler. Eski sistem çözülüyor ama kendi başına değil. Faşizmi ele alalım örneğin. Faşizm eski düzeni şiddet sayesinde korumaya çalışan gerici bir güçtür. Faşistlerle ne yapabilirsiniz? Tartışabilir misiniz? İkna etmeye çalışabilir misiniz? Bunun onlara hiçbir etkisi olmaz. Komünistler şiddet yöntemlerini idealize etmezler. Ancak komünistler şaşırtılmayı da sevmezler, sahneden ayrılmak üzere olan eski düzene güvenemezler, eski sistemin çılgınca kendisini savunduğunu görürler, bu yüzden komünistler işçi sınıfına şöyle hitap eder: Şiddete şiddetle cevap verin, ölmekte olan rejimin sizi ezmesine karşı elinizden geleni yapın, o sistemi devirecek olan ellerinizin bağlamasına izin vermeyin. Gördüğünüz gibi komünistler bir sosyal sistemden diğerine geçilmesini kendiliğinden ve barışçıl bir süreç olarak değil, karmaşık, uzun ve şiddet içeren bir süreç olarak görürler. Komünistler verileri gözardı edemez.

    Wells: Ama kapitalist dünyada bugün yaşananlara bakın. Çöküş hiç de basit değil, gangsterliğe doğru dejenere olan bir gerici şiddet içeriyor. Bana öyle geliyor ki gerici ve kör şiddete karşı sosyalistler hukuka başvurabilir ve polisi bir düşman olarak görmeyip gericilere karşı mücadelelerinde destek verebilirler. Eski ayaklanmacı tarz sosyalizm metodlarının uygulanmasının fayda vermeyeceğini düşünüyorum.

    TARİHTEN ALINACAK DERSLER

    Stalin: Komünistlerin dayanağı zengin tarihsel deneyimlerdir, buradan öğrendiğimiz ise artık işe yaramaz hale gelen sınıfların tarih sahnesinden gönüllü olarak ayrılmadıklarıdır. 17. yüzyıl İngiltere’sini hatırlıyor musunuz? Herkes eski rejimin çürüdüğünü söylemiyor muydu? Ancak her şeye rağmen onu zor kullanarak alaşağı etmek için bir Cromwell gerekmedi mi?

    Wells: Cromwell anayasa uyarınca ve anayasal düzen adına hareket etti.

    Stalin: Anayasa adına şiddete başvurdu, kralın kafasını kesti, Parlamentoyu dağıttı, bazılarını tutukladı, diğerlerini idam etti! Bizim tarihimizden de bir örnek verebilirim. Çarlık sisteminin çözüldüğü çok uzun süredir belli değil miydi? Ancak bu rejimi alaşağı etmek için ne kadar kan döküldü? Ekim devrimine ne demeli? Sadece biz Bolşeviklerin doğru olan çıkış yolunu işaret ettiğimizi çok sayıda kişi söylemiyor muydu? Rusya’daki kapitalizmin çürüdüğü açık değil miydi? Ancak direncin ne kadar büyük olduğunu, Ekim Devrime dört bir yandan saldıran düşmanlardan korumak için ne kadar çok kan dökülmesi gerektiğini de biliyorsunuz. Veya 18. Yüzyıl Fransa’sını ele alalım. 1789 yılından çok önceleri mutlakiyet rejiminin, feodalizm sisteminin ne kadar çürüdüğü apaçıktı. Ancak bir halk ayaklanması, bir sınıf savaşımı engellenemedi. Neden? Çünkü tarih sahnesinden ayrılması gereken sınıflar, görevlerinin sona erdiğini en son algılayanlardır. Onları buna ikna etmek imkânsızdır. Eski düzenin çatlaklarının onarılıp, düzenin kurtarılabileceğini zannederler. İşte bu yüzden ölmekte olan sınıflar silaha sarılarak iktidardaki varlıklarını korumak için her yola başvururlar.

    Wells: Ancak Fransız Devriminin lider kadrosunda hiç de azımsanmayacak sayıda hukukçu vardı?

    Stalin: Devrimci hareketlerde aydınların rolünü inkâr etmiyorum. Ancak acaba Büyük Fransız Devrimi bir halk devrimi değil de bir hukuçular devrimi miydi? Acaba zaferi kazanan, feodalizme karşı ayaklanan halk kitleleri değil miydi? Büyük Fransız Devrimi'nin hukukçu liderleri eski düzenin yasaları uyarınca mı davrandılar? Yeni, devrimci-burjuva yasaları gündeme getirmediler mi? Tarihin muazzam pratiği bize hiçbir sınıfın yerini gönüllü olarak başka bir sınıfa bırakmadığını gösteriyor. Bunun tarihte örneği yok. Komünistler de tarihin bu dersini iyi öğrendiler. Komünistler burjuvazinin gönüllü olarak iktidardan çekilmesine elbette karşı çıkmaz. Ancak olayların bu şekilde ilerlemesi imkânsızdır, bize tarihin öğrettiği budur. İşte bu yüzden komünistler en kötüsüne hazırlıklı olup, işçi sınıfına daima tetikte savaşa hazır olmaları gerektiğini hatırlatıyor. Kendi silahlı birlikleri için gerekli önlemleri almayan, düşmanın asla teslim olmayacağını anlamayan, onun yenilmesi için mutlaka ezilmesi gerektiğini anlamayan kişi nasıl bir komutan olabilir? Böyle bir komuta tarzı, işçi sınıfını kandırmak, ona ihanet etmek demektir. Bu yüzden size eski moda gözüken şeyler, gerçekte işçi sınıfı için devrimci bir görevdir.

    DEVRİM YAPMAK

    Wells: Zor kullanılması gereğini yadsımıyorum ancak kavganın tarzı halihazırda yürürlükteki kanunların mümkün kıldığı her türlü olasılığı sonuna kadar kullanabilecek ve bu verili hali gerici saldırılara karşı koruyabilecek şekilde olmalıdır. Eski sistemi dağıtmaya gerek yok çünkü bunu kendi kendine pekâla yapabiliyor. İşte bu yüzden eski düzene, kanuna karşı ayaklanma fikri bana eski moda ve içi boş geliyor. Burada konunun özüne gelebilmek için biraz abarttığımı kabul ediyorum. Fikirlerimi şu şekilde formüle edebilirim: İlki, ben düzenden yanayım; ikincisi, halihazırdaki sisteme düzeni sağlayamadığı için saldırıyorum; üçüncüsü, bence sınıf savaşımı propagandası, sosyalizm davasının en çok katkısına muhtaç olduğu eğitimli kesimi sosyalizmden kaçırıyor.

    Stalin: Çok önemli sosyal bir içeriğe sahip büyük bir hedefe ulaşmak için esas kuvvete, bir tahkimâta, bir devrimci sınıfa ihtiyaç vardır. Sonrasında bu asıl kuvvete yardımcı kuvvetlerin örgütlenmesi gereklidir, bu örnekte bu yardımcı güç partidir, aydınların en iyi ve en ileri unsurları partiye dahil olmuştur. Az önce “eğitimli insanlar”dan bahsettiniz. Ancak aklınızda nasıl bir eğitimli insan tipolojisi var? 17. yüzyılda İngiltere’deki eski düzenin saflarında sayısız eğitimli insan yok muydu? Fransa’da 18. yüzyıl sonlarında, Ekim Devrimi döneminde Rusya’da? Eski rejim hizmetinde olarak eski rejimi dişiyle tırnağıyla savunan sayısız eğitimli insan vardı, bu insanlar yeni düzene karşıydılar. Eğitim, kimin eliyle verilirse onun için bir silah haline gelir. Elbette, proletarya ve sosyalizm eğitimli insanlar ister. Sosyalizm davasında savaşan proletaryaya destek olacak, sosyalizmin inşasına yardım edecek kişilerin elbette eğitimli olması istenir. Aydınların rolünü azımsamıyorum; tam tersine ona vurgu yapıyorum. Sorun, kimin bu tip aydın olduğudur. Çünkü gördüğünüz gibi aydın çok çeşitlidir.

    Wells: Eğitim sisteminde radikal bir değişim olmaksızın devrim olamaz. İki örnek bunun için yeterli olacaktır sanırım – Almanya “Weimar” Cumhuriyeti örneği, eski eğitim sistemini değiştirmedikleri için asla tam bir cumhuriyet olamadılar; diğer örnek ise İngiltere İşçi Partisi, eğitim sisteminde radikal bir değişimde ısrarcı olmak için yeterince kararlı davranmıyor.

    Stalin: Doğru bir gözlem. Size üç başlıkta yanıt vermeme izin verin lütfen. Birincisi, devrim için aslolan sosyal bir tahkimâtın varlığıdır. Devrimin tahkimâtı işçi sınıfıdır. İkincisi, bir yardımcı güce ihtiyaç vardır, buna komünistler parti demektedir. Partide akıllı işçiler ve aydın kesiminin işçi sınıfıyla yakın bağları olan kısımları vardır. Bunlar eğer işçi sınıfına karşı çıkarsa önemlerini kaybederler. Üçüncüsü, değişimin gerçekleşebilmesi için iktidarın alınması şarttır. Yeni siyasi iktidar yeni yasalar yapar, yeni düzeni inşa eder, bunun adı devrimci düzendir. Benim istediğim başka bir düzen şekli yok. İşçi sınıfının çıkarlarının gerçekleşmesini istiyorum. Eğer eski düzenin yasaları yeni düzen mücadelesi lehine kullanılabilirse, kullanılmalıdır. Son olarak, komünistleri şiddet sevdalısı olarak görerek yanılıyorsunuz. Komünistler, eğer iktidardaki sınıf iktidarı işçi sınıfına vermeye razı olursa seve seve şiddet yöntemlerini bir kenara koyar. Ancak tarih bize bunun olmayacağını söylüyor.

    Wells: İngiltere tarihinde bununla ilgili bir olay vardı, bir sınıf isteyerek iktidarı diğer bir sınıfa veriyordu. 1830-1870 yılları arasındaki dönemde hala hatrı sayılır seviyede etkileri olan aristokrasi, büyük çaplı bir kavga vermeden ve gönüllü şekilde iktidarı monarşiye göstermelik bir bağlılık deklare eden burjuvaziye vermiştir. Sonuçta iktidarın bu eldeğişimi finans oligarşisinin iktidarının yolunu açmıştır.

    Stalin: Ancak siz belli belirsiz bir şekilde devrimin sorunlarından reformun sorunlarına geçiyorsunuz. İkisi aynı şey değil. 19. yüzyıl İngiltere’sinde Çartist harket reformların yapılmasında önemli bir rol oynamadı mı sizce?

    Wells: Çartistlerin yaptıkları çok azdır ve hiçbir iz bırakmadan sahneden çekildiler.

    Stalin: Sizinle aynı görüşte değilim. Çartistler ve örgütledikleri grevler çok önemli bir rol oynadı. İktidardaki sınıfa yaptıkları baskıyla oy hakkının verilmesini sağladılar, “rotten borough”* uygulamasının sona ermesini sağladırlar ve manifestolarının bazı maddelerinin hayata geçirilmesini başardılar. Çartist hareketin tarihte oynadığı rol önemsiz değildi ve hareket iktidardaki sınıfın büyümekte olan büyük krizi ertelemek için bazı reformlar yapmaya, ödünler vermeye zorlamıştır. Genel olarak konuşursak, iktidardaki sınıflar, İngiltere’yi yöneten sınıflar, yani hem aristokrasi hem de burjuvazi, iktidarlarını sürdürebilme kabiliyeti ve sınıf çıkarlarını koruma bakımından çok esnek ve çok becerikli çıkmıştır. Bunun örneklerini modern tarihten de verebiliriz, 1926 İngiltere Genel Grevini ele alalım. Dünyadaki diğer iktidarların hemen hemen tümü sendikaların ilan ettiği genel grev karşısında sendika liderlerini tutuklardı. İngiliz burjuvazisi bunu yapmak yerine kendi sınıf çıkarları açısından zekice davrandı. Birleşik Devletler, Almanya ve Fransa’da burjuvazinin bu kadar akıllıca davranabileceğini zannetmem. İktidarlarını sürdürmek için İngiltere’deki yönetici sınıflar hiçbir zaman ödün vermekten, reform yapmaktan geri durmadı. Ancak bu reformları devrimci olarak değerlendirmek hatalı olur.

    Wells: Ülkemdeki yönetici sınıfa benden çok saygı duyuyorsunuz. Ancak küçük bir devrimle, büyük bir reform arasındaki büyük fark nedir? Reform aslında küçük bir devrim değil midir?

    Stalin: Alttan gelen baskıya, kitlelerin baskısına yanıt olarak burjuvazi bazen sürmekte olan sosyal-ekonomik sistem içinde kalmak kaydıyla bazı kısmî reformlar yapabilir. Bu sayede sınıflarının iktidarını sürdürecek şekilde durumu idare eder. Reformun özü budur. Devrim ise tersine, iktidarın bir sınıftan diğerine geçmesidir. Bu yüzden reformu devrim olarak tanımlamak imkânsızdır.

    RUSYA'NIN YAPTIĞI YANLIŞLAR

    Wells: Bu görüşme için size minnettarım, benim için bu çok önemliydi. Bana bazı temel bilgileri anlatırken belki de devrimden önce illegal dönemde çevrenize anlattığınız sosyalizmin temel meselelerini anımsadınız. Bugünden bakılınca söylediği sözler milyonlar tarafından dinlenen sadece iki kişi var – siz ve Roosevelt. Diğerleri istedikleri gibi vaazlar verebilir, söyledikleri kaale alınmayacaktır. Ülkenizde yapılanları tam olarak gözlemleme imkânım olmadı, daha dün geldim. Ancak çevremde gördüğüm mutlu ve sağlıklı kadın ve erkeklerden görebildiğim kadarıyla çok önemli şeyler yapılıyor. Gördüklerim, 1920 yılında gördüklerimle mukayese kabul etmez.

    Stalin: Eğer Bolşevikler daha zeki olmuş olsaydı çok daha fazlasını yapabilirdik.

    Wells: Hayır, insanlar daha zeki olmuş olsaydı. İnsan zekasının yeniden yapılandırılması için yepyeni bir Beş Yıllık Plan uygulaması hiç fena olmazdı, mükemmel bir sosyal düzenden hala çok uzağız ne de olsa. (Kahkahalar)

    Stalin: Sovyet Yazarlar Birliği kongresine katılmayacak mısınız?

    Wells: Maalesef, katılmak zorunda olduğum bazı toplantılar olduğu içn SSCB’de ancak bir hafta bulunabileceğim. Sizi görmeye geldim ve doğrusu görüşmemizden çok memnun ayrılıyorum. Ancak Sovyet yazarlarıyla PEN üyeliği hakkında da görüşmek istiyorum. Örgütümüz hala zayıf, buna rağmen çok sayıda ülkede temsilciliğimiz var, en önemlisi ise üyelerimizin açıklamaları yerel basında kendisine yer bulabiliyor. Fikirlerin özgürce dile getirilmesini savunuyoruz – muhalif fikirler bile olsa. Bu konuyu Gorki ile görüşmek istiyorum. Sizin bu seviyede özgürlük için hazır olup olmadığınızı bilemiyorum…

    Stalin: Biz Bolşevikler buna “özeleştiri” diyoruz. SSCB’de yaygın kullanılır. Eğer yapabileceğim bir şey olursa seve seve yardımcı olmaya çalışırım.

    * Çevirenin notu: Rotten-borough, birebir çevirisi “çürümüş kasaba” olan terim İngiltere’de mülkiyete dayalı seçim yasalarının geçerli olduğu dönemde kimsenin yaşamadığı ancak toprak mülkiyetine sahip olan asilzadenin iradesi uyarınca çok sayıda milletvekili çıkartan seçim bölgesini tarif eder.
  • Doğduğu köyde Çekçe konuşan Hermann Kafka çocuklarının geleceğinden kaygılanan Yahudi babaların çoğu gibi, oğlunu Alman tarzında yetiştirmek ister, Prag' da insanın yönetici sınıfların dilini konuşmadıkça hiçbir yere varamayacağını biliyordur, serbest mesleklerle uğ­raşmanın ve yönetimde yer edinmenin yolu yalnızca o dildir, toplum içindeki konumları ve sınıfları yalnızca o belirlemektedir.Kafka, çevresinde de sık rastlanan ve fırsatçılığın her yerde üstün nitelik olarak görüldüğü bu eğitimin ardından, birbiriyle bütünüyle çelişen iki gerek­lilik arasında sıkışıp kalır: Bunlardan biri diliyle ilgilidir, kendisini tümüyle yabancı bir kültürün alanına sokuyor­dur; babasının dayattığı öteki gereklilikse, onu durmadan geriye, artık yalnızca doğru dürüst korunmamış birtakım kalıntılarını görebildiği bir yaşam biçimine sürüklüyor­dur; işte, kendisine göre, ondaki "sonsuz" suçluluk duy­gusu da bundan kaynaklanır."Çocukluğumda," diye ya­zar babasına, "sinagoğa yeterince gitmediğim, oruç tut­madığım, vs.için seninle birlikte kendimi suçlardım.Bu­rada kendime değil, sana haksızlık ettiğime inanırdım ve zaten daima hazırda bekleyen suçluluk duygusu sarardı içimi."' Ergen gözüne barbarca ve yararsız görünen o "Yahudilik hiçliği"ne sırtını çevirerek ikilemi çözmek is­ter: "Bu malzemeyle nasıl daha iyi bir şey yapılabileceği­ni bilmiyordum, ondan olabildiğince çabuk kurtulmak dışında; tam da bu kurtuluş bana en saygılı davranış gibi görünüyordu."2 Gerçekten, öğrenimi boyunca, hatta son­rasında da, görünüşe göre bu sorunla uğraşmaz olur, en azından onu enikonu unutmuş gibidir, ya da İSTERSENİZ ONU ÇÖZDÜĞÜNÜ DÜŞÜNMEK İÇİN BASTIRMIŞTIR DİYELİM.
  • Biliyorum ki bu hikâyeye inanmayacaksınız. Yalnızca deli birisi buna inanacağınızı umabilir- ve ben de deli değilim. Ancak yarın öleceğimden bugün tüm dünyaya hikayemi anlatmak istiyorum. Belki bir gün, benden daha az telaşlı ve sakin birisi yaşananları daha iyi açıklayabilir.

    Hayatımın her döneminde hayvanları sevmişimdir. Doğduğum günden itibaren hayvanlara karşı çok büyük bir sevgi hissettim. Gençliğimde evimizde daima hayvanlar vardı ve zamanımın çoğunu onlarla ilgilenerek ve oynayarak geçirirdim. Yıllar geçtikte sessiz, hassas biri haline dönüştüm ve hayvanlara yönelik sevgim daha da arttı. Onların çoğu insandan daha dost canlısı ve daha dürüst olduğunu keşfetmiştim. Bu yüzden en iyi dostlarım her zaman hayvanlar oldu.

    Oldukça gençken evlendim. Şanslıydım ki karım da hayvanları seviyordu ve bana çok sayıda hayvan hediye etti. Bir süre sonra evimiz hayvanlarla dolmuştu. Kuşlarımız, balıklarımız, köpeğimiz, tavuklarımız vardı. Ve bir de kedimiz…

    Pluto ismini verdiğimiz bu kedi büyük ve kapkara tüyleri olan bir hayvandı. Çok güzel bir kediydi ve çok da zekiydi. Onu diğer hayvanlarımın hepsinden çok severdim. Onunla ilgili her şeyi tek başıma yapmak isterdim ve karımın onunla ilgilenmesine izin vermezdim. Onunla oynardım, ona yemek verirdim ve kedim de nereye gitsem peşimden gelirdi.

    Çok uzun yıllar boyunca Pluto ve ben çok iyi dost olmuştuk. Fakat bir süre sonra hayatım yavaş yavaş değişmeye başladı. Alkolik olmuştum ve alkole olan düşkünlüğüm bir tutkudan hastalığa dönüşmüştü. Sürekli öfkeliydim ve zalim biri haline gelmiştim. Karıma bağırmaya ve hatta onu dövmeye başladım. Evimizdeki hayvanlar bendeki değişimi hissediyordu. Onlarla ilgilenmeyi kesmiştim ve bazen de gaddarca davranıyordum. Ancak Pluto’ya asla kötü davranmadım. Zaman geçtikçe hastalığım daha da kötüleşti ve bir süre sonra Pluto bile zalimliklerimden kurtulamadı.

    Bir gece eve geç bir vakitte gelmiştim. Çok ama çok sarhoştum. Pluto beni gördüğünde kaçmaya çalıştı. Bu da beni sinirlendirdi. Onu boynundan yakaladım ve salladım. O da dehşete düşmüş bir halde olduğundan elimi ısırdı. Bir anda içimi vahşi ve korkunç bir öfke kapladı ve bu dehşetli öfkenin haricinde hiçbir şey hissedemez oldum. Cebimde taşıdığım bıçağı alarak Pluto’nun gözlerinden birini yuvasından çıkardım. Bugün bunları yazarken titremekten kendimi alamıyorum. O günü hatırladığım her gün hala üzüntü ve acı hissederim.

    Ertesi sabah kalktığımda yaptığım şeyden utanç duydum. Fakat bu his, hayatımı değiştirmeye yetecek kadar güçlü değildi. İçmeye devam ettim çünkü bunu sonlandırmak benim için çok güçtü. Kısa süre sonra da yaptığım şeyi unuttum.

    Aylar geçtikte Pluto iyileşti. Eskiden gözünün yer aldığı boşluk korkunç görünüyordu fakat en azından artık acı içinde değildi. Şaşırtıcı olmayan biçimde, beni gördüğü anda kaçmaya başlamıştı. Ona tekrar zarar vereceğimden korkuyordu. Başlarda bir zamanlar beni çok seven bu hayvanın benden kaçtığını görmek üzüntü vericiydi. Ama yavaş yavaş bu duruma sinirlenmeye başladım. İnsan kalbi çok tuhaf. Bize acı verecek şeyler yapmaktan hoşlanıyoruz. Hepimiz yüzlerce kez sırf yapmamamız gerektiğini bildiği için aptalca ya da korkunç şeyler yapmamış mıdır? İşte bu yüzden canımın yanmasına ihtiyaç duyuyordum ve korkunç bir şey yaptım…

    Bir sabah uyandıktan sonra bir halat buldum ve onu Pluto’nun boynuna geçirdim. Sonra da zavallı hayvanı bir ağaca asarak ölene kadar orada bıraktım. Bu korkunç şeyi yaparken ağlamıştım. Yüzüm gözyaşlarım ile ıslanırken kalbim kapkara ve ağır bir hale dönüşmüştü. Fakat onu öldürdüm. Onu öldürdüm çünkü bir zamanlar beni sevdiğini biliyordum, bana hiçbir zaman zarar vermediğini biliyordum, yaptığım şeyin korkunç ve yanlış olduğunu da biliyordum.

    Aynı günün akşamı evimizde bir yangın çıktı. “Yangın var!” çığlıklarıyla uyanıp gözlerimi açtığımda alevlerin çoktan yatak odamıza kadar ulaştığını fark ettim. Karımla birlikte yapabildiğimiz kadar hızlı biçimde kaçtık. Çok şükür ki ölümden kurtulduk ama evimiz ve sahip olduğumuz her şey küle döndü.

    Ertesi gün eve döndüğümde bir grup insanın duvardaki bir şeye baktığını gördüm. Burası yangından sonra evimizin ayakta kalabilen tek duvarıydı. Yatak odamın duvarlarından biriydi ve yatağımızın başucu bu duvara dayanırdı. Yaklaştığımda birisinin şöyle dediğini işittim: “Ne kadar tuhaf!” Bir başkası ise “Bu imkânsız!” diye şaşkınlığını dile getiriyordu. Baktıkları şeye yaklaşınca ben de neden bu kadar şaşkınlığa düştüklerini anladım. Büyük bir kedi. Gerçek bir kedi değildi. Yatak odasının beyaz duvarında belirmiş bir kedi şekliydi. Bir resim kadar belirgindi. Hayvanın boynuna dolanmış bir halat olduğu bile görülebiliyordu.

    Dehşete kapılmış bir halde kalakaldım. Korkudan hareket edemiyordum. Sonra yavaşça bir gece öncesini düşündüm. Kedimi evimin arkasındaki bahçede, ağaçta asılı halde bırakmıştım. İlk olarak komşularımdan biri yangını fark etmiş ve pek çok insan da bahçeye girmişti. Bu kişilerden biri boynundaki halatı keserek kediyi ağaçtan indirmiş ve beni uyandırmak için onu pencereden içeri fırlatmış olmalıydı. Muhtemelen kedinin gövdesi yatak odamın duvarına çarptığı için şekli burada kalmıştı çünkü duvara yeni yaptırdığım alçı hala yumuşaktı.

    Bunun oldukça mantıklı bir açıklama olduğunu düşünmeme rağmen duvardaki tuhaf şekil yine de beni endişelendiriyordu. Gece gündüz durmadan kediyi düşünüyordum. Onu öldürdüğüm için üzülmeye başlamıştım. Pluto’ya benzeyen bir tane daha bulabilirim umuduyla geceleri sokaklarda dolaşarak tüm kedilere bakıyordum .

    Bir gece her zaman gittiğim barda içerken aniden büyük, kara bir kedi dikkatimi çekti. Yanına giderek onu sevdim. Çok büyüktü- Pluto kadar büyük… Ayrıca Pluto’ya da çok benziyordu. Bir şey dışında… Pluto’nun tüylerinin tamamı kapkaraydı fakat bu kedinin göğsünde beyaz bir iz vardı.

    Kediyi sevmeye başlar başlamaz çok dost canlısı biçimde ayaklarımın üzerine uzandı. Böylece istediğim kedinin bu olduğuna karar verdim. Barmene kedinin karşılığında bir miktar para verebileceğimi söyledim. Ama o, kedinin kendisine ait olmadığını ve nereden çıkmış olabileceği hakkında da bir fikri bulunmadığı cevabını verdi.

    Kediyi yanıma alarak eve götürdüm. Karım da onu hemen sevince o günden itibaren bizimle birlikte kalmaya başladı. Fakat kısa süre içinde- neden olduğunu bilmiyorum- kedi sinirlerimi bozmaya ve zaman geçtikçe ondan nefret etmeye başladım. Hiçbir şekilde ona zarar vermedim fakat daima mümkün olduğunca ondan uzak kalmaya çalıştım.

    Bu kediden bu kadar çok nefret ediyor olmamın sebeplerinden birini biliyordum. Onu eve getirdiğim günün sabahında Pluto gibi onun da gözlerinden birinin yerinde olmadığını fark etmiştim. Bir zamanlar benim de olduğum gibi nazik ve merhametli bir insan olan karım sırf bu yüzden kediyi daha da çok sevmişti. Fakat kedi karımı değil sadece beni seviyordu.

    Ne zaman bir yere otursam sıçrayarak dizlerime otururdu. Odadan çıktığımda önümde koşturur ve ayaklarımın arasında dolanır ya da bacağıma tırmanırdı. Bu zamanlarda onu öldürmek isterdim. Fakat öldürmedim çünkü ondan çok korkuyordum… Evet, bir kediden korkuyordum ve hatta göğsündeki beyaz izden daha da çok korkuyordum.

    Size daha önce bu izden bahsetmiştim. İlk başta bu izle ilgili dikkat çekici hiçbir şey yoktu. Sadece belirsiz beyaz renkli bir izdi. Fakat yavaşça büyüdü, değişti ve korkunç, son derece korkunç bir şeyin biçimini aldı. Burada, hapishanede bunun ne olduğunu yazmak konusunda büyük güçlük yaşıyorum. Bu şekil bir DARAĞACI idi! Evet, insanları boynundan bir halatla astıkları korkunç ahşap direklerden biri.

    Her geçen gün korkum büyüdükçe büyüdü. Benim gibi güçlü bir adam bir kediden korkuyordu! Neden aptal bir hayvandan böylesine korkuyor ve endişeleniyordum ki? Günler ve geceler boyunca huzursuzdum. Korkunç rüyalar görüyor ve aklıma karanlık ve şeytanca düşünceler geliyordu. Her şeyden ve herkesten nefret ediyordum.

    Bir gün karımla birlikte bir şey almak için evimizin altındaki kilere gittik. Kedi aşağıya kadar bizi izledi ve aniden kendini önüme attı. Neredeyse yüz üstü düşecektim ve bu durum beni çıldırttı. Elime bir balta alarak hayvanı öldürmeye çalıştım. Ancak karım beni durdurmak için kolumu tuttu. O an çok daha fazla öfkelendim. Dönerek elimdeki baltayı karımın kafasına indirdim. En ufak bir ses çıkaramadan yere yığıldı. Ölmüştü…

    Bu korkunç cinayetin ardından sakin biçimde karımın cesedini saklamak için planlar yaptım. Onu ne gece ne de gündüz evden çıkaramazdım çünkü komşular beni görebilirlerdi. Bu yüzden başka yollar düşünmek zorundaydım… Cesedi küçük parçalara ayırabilir ve yakabilirdim. Zemine gömebilirdim. Ya da bir kutuya koyup birinden çok uzaklara götürmesini isteyebilirdim. Sonunda aklıma daha iyi bir fikir geldi. Cesedini kilerdeki duvarın arkasına gizlemeye karar verdim.

    Hangi duvarı seçmem gerektiğini de biliyordum. Kilerde, artık kullanılmayan eski bir şöminenin alt kısmında bir duvar vardı. Bu duvarın önünde ve arkasında tuğlalar bulunuyordu ancak orta kısmı boştu. Derhal çalışmaya koyuldum. Ön duvardaki tuğlalardan bazılarını söktüm ve dikkatlice karımın cesedini duvarın arkasına yerleştirdim. Daha sonra çıkardığım tuğlaları tekrar yerine koydum ve alçıyla kapattım. Alçının yeni görülmemesine dikkat ediyordum. Tamamlandığında diğer eski duvarlardan farklı görülmüyordu. İşimi bitirdiğimde alçıya baktım. “Daha önce hiç böylesine güzel bir iş yapmamıştım” dedim kendi kendime.

    Sonra da kediyi aramaya koyuldum. Bulur bulmaz onu da öldürecektim. Hayatıma çok fazla mutsuzluk getirmişti ve şimdi onun da ölmesi gerekiyordu. Her yerde aradım fakat kaybolmuştu. Sonunda tamamen özgürdüm. O gece derin ve huzurlu biçimde uydum. Biraz önce karısını öldürmüş olan ben huzur içinde uyuyabilmiştim!

    İşlediğim cinayetin üzerinden üç gün geçmişti ve kedi hala ortalıkta yoktu. Şimdi çok mutlu biriydim uzun zamandan beri böylesine mutlu olmamıştım. Yaptığım şey konusunda da endişelenmiyordum. İnsanlar karımın nerede olduğu hakkında birkaç soru sormuştu. Polis de evimi ziyaret etmiş ancak hiçbir şey bulamamıştı.

    Dördüncü gün bir kez daha polisler gelerek evi araştırmaya başladılar. Tüm odalara baktıktan sonra kilere indiler. Ben de onlarla birlikteydim. Son derece sakindim ve yaptığım şeyin ortaya çıkmayacağına da emindim. Her yeri araştırırlarken onları izliyordum. Kilerde de bir şey bulamadıklarında ayrılmak için hazırlanmaya başladılar. Kurtulduğuma emindim fakat şüphe çekmemek ve endişeli olmadığımı göstermek için sadece bir iki kelime söylemek istedim.

    “Beyler” dedim “Burada bir şey bulamadığınıza sevindim. Ancak ayrılmadan önce size bir şey göstermeme izin verin. Bu evin ne kadar iyi biçimde inşa edildiğini fark ettiniz mi? Gördüğünüz gibi bu duvarlar oldukça sağlamdır.” Ben bunları söylerken duvara da bir sopayla vurdum- karımı gizlediğim duvara.

    Tam o anda bir ses işittik. Tuhaf bir sesti ve o güne kadar duyduğum hiçbir şeye benzemiyordu. İlk başta belirsiz bir sesti ve neredeyse bir bebek ağlamasına benziyordu. Sonra giderek yükseldi ve uzun, sonu gelmeyen bir çığlığa dönüştü. Sanki cehennemden geliyordu.

    Polisler önce bana sonra birbirlerine baktılar. Hemen duvara koşarak hızlı biçimde tuğlaları sökmeye başladılar. Dakikalar içinde duvar yıkılmıştı ve ölmüş karımın gövdesi ortaya çıktı. Kafasının tepesinde de açık, kırmızı ağzı ve parlayan tek gözüyle kedi oturuyordu- benim bir katil olmama neden olan ve şimdi beni ölüme gönderecek olan hayvan.

    Bu korkunç şeyi canlı biçimde, karımın yanına koymuştum!
  • 283 syf.
    ·5 günde
    .
    Yıllar önce, henüz bir lise öğrencisiyken, Sevgi Soysal’ı yalnızca bir yazar ismi Yenişehir'de Bir Öğle Vakti'ni de onun ismi ezberlenecek eserlerinden bir tanesi olarak bilirdim. Neden mi? Çünkü üniversitenin kapısına çıkacak yol sınavda çözülecek edebiyat testinden bu testten iyi sonuç almak ise edebiyatçıların ve eserlerinin -özellikle de ödüllü eserlerin- isimlerini bilmekten geçiyordu. Sevgi Soysal ise ruhu olmayan test kitaplarına edebiyatçı olmaktan çok ödül sahibi olduğu için girmişti.

    Edebiyat bilgimizin eser ve yazar isimlerinden öte gitmesine gerek olmayan(!) o yıllarda bu kitabın ismindeki Yenişehir’in -nedense- Bursa’nın ilçesi olan Yenişehir olduğunu düşünürdüm. Zaten o zamanlarda Yenişehir’in Ankarada bir mahalle ismi olduğunu bilsem bile Ankara’yı doğru dürüst bilmediğim için kitapta anlatılanları kafamda oturtamayacağımdan da eminim.

    Martin Eden'ı incelerken de söylemiştim ''kitaplar da okunacağı zamanı seçer’’. Bu kitap da okunmak için benim Ankara’ya yerleşmemi beklemiş, Ankaranın en işlek yerlerinden biri olan Kızılay'a gidebilmek için banliyö treninden Yenişehir istasyonunda inilmesi gerektiğini öğrenmemi beklemiş, Sevgi Soysal'ın kitapta anlattığı yerleri, sokak ve semt isimlerini anlamlandırabilecek kadar Ankaralı olmamı beklemiş.

    Eh, karşıma tekrar çıkmak için doğru zamanı bulmuş olacak ki okurken ‘’hee bu Yenişehir bizim bildiğimiz Yenişehir yav’’ deyişime de şahitlik etti kitabın sayfaları.

    Yenişehir’de Bir Öğle Vakti 12 Mart döneminde siyasal nedenlerle tutuklanan Sevgi Soysal'ın cezaevinde kaleme aldığı ve 1973 yılında yayımladığı romanıdır. Yetmişli yılların Ankara’sını merkeze alarak dönemin olayları ve insanlarını yansıtan roman yayımlanmasından bir yıl sonra 1974 yılında Orhan Kemal Roman Armağanı'nı kazanmıştır.

    Aslına bakarsanız roman Ankara'yı değil kavağı merkez alır. Sıradaki cümle zihninde ‘’Ne kavağı yahu!? Hangi kavak?’’ soruları belirenler için geliyor. Romanın ilk cümlesinde ‘’büyük bir gürültüyle devrilecekmişçesine sallanan’’ kavak. Olay örgüsünde yer alan bütün karakterlerin yolu bu kavağa çıkar, bütün olaylar bu kavağın etrafında sonlanır. Hatta öyle ki kısa kısa bölümlere ayrılmış kitabın her bir bölümünde ayrı bir karakter anlatılır ve çoğu zaman o karaterin kavağın yakınına gelmesi ile bölüm sonlanır. Peki neden kavak? Romanın kurgusunda yer alsın diye rastgele seçilmiş alelade bir ağaç değildir burada kavak. Aksine romanın omurgasını oluşturan bir metafordur.

    (Kavak metaforuna dair tüm bilgileri inceleme altına bıraktığım yorumdan okuyabilirsiniz)

    Romanda yer alan kişiler ve olaylar zincirleme bir kurgu içerisinde geri dönüş tekniği kullanılarak anlatılmış. İlk bölümden itibaren anlatılan her bir karakterin bir sonraki bölümde anlatılan karakterlerle birleşip son kısımlarda yer alan ve kitabın ana karakterleri/ana olayları olarak nitelendirebileceğimiz karakterlere/olaylara bağlanması, bunların zincir halkaları gibi birbirine eklenerek sayfalar ilerledikçe anlamlı bir bütünlük kazanması yazarın kurguyu inşa etme konusundaki başarısını gösteriyor. Geri dönüş tekniğini kullanmadaki başarısı ise bana Adalet Ağaoğlu’nu anımsattı.

    Bir de kitaptaki karakterlere değinmek istiyorum. Sevgi Soysal'ın ince ince kurguladığı, samimi bir üslupla anlattığı, bütün ayrıntılarıyla okura tanıttığı karakterlerden. Hepsi de çok tanıdık geldi nedense. Her biri içimizden biri, her biri sokakta karşılaşabileceğimiz, gerçek hayatta rastlayabileceğimiz, kimine kızıp kimine acıyabileceğimiz kişilerdi.

    Fakir geçmişinden hoşnut olmadığı için giyim kuşamına aşırı özen gösteren ve kendisine geçmişini hatırlattığı için bazı şeylerden ölümüne nefret eden Ahmet’le bir giysi mağazasında karşılaşmış olabilirsiniz misal.

    Ahmet’in sevgilisi Şükran gibi pembe evlilik hayalleri olan kızlardan biriyle "bu çocuğun senle evlenmeye niyeti yok, gönül eğlendiriyor" demek suretiyle konuştunuz, Günseli gibi elinden her iş gelen hayatı bütün yönleriyle tanıyıp bilen güçlü kadınlara hayranlık duydunuz belki de.

    Yolda kazara çarpıştığınız emekli öğretmen Hatice hanımlardan ‘’Bu gençlerde de hiç saygı kalmamış canım!’’ nutukları dinlemiş olmanız gayet olası.

    Hayatınızın bir döneminde mutlaka anne babasını rahat ettirecek bir ev almak adına sürekli çalışıp kuruş kuruş para biriktirmeye uğraşan Mehtap gibi biriyle karşılaşmışsınızdır. Peki ya Avrupa’da okuduğu için Avrupa kültürüne hayran olan mirasyedi Necip beyler. Hiçbir yerde olmasa da Mehtap’ın çalıştığı bankada kendisine kalan mirasın son kuruşlarını çekerken bulabilirsiniz Necip beyi.

    Çocukken tavuk yumurtasını boyayıp Amerikalılara paskalya yumurtası olarak satmış Güngör’deki ticaret zekasını fark etseniz büyüdüğünde Kızılay’da bir mobilyacı dükkanı açıp parayı kıracağını belki tahmin edebilirdiniz. Yanılmadınız.

    Ya Salih Bey? Çocukluğundan beri hep çıkarının peşinde olan, hani şu sınavlardan önce hiçbir şey bilmeyip de sınav notları 90’ın altına inmeyen inek öğrenci, hümanizmle sırf akademik çevrelerde konusu geçtiği için alakadar olan Ceza Profesörü Salih Bey. Sizi bilemem ama ben Salih Beyle üniversitede aynı sınıfta okumuş olabilirim, öylesine bir tanıdıklık.

    Mevhibe Hanım da tam Salih Beye yaraşır bir eş. Her şeyi ince ince tartan, hesaplayan, cimri, aşırı titiz ve otoriter, gıcık bir kadın. Dededen babadan Halk Partili, elit bir insan. Tabi bu iki mükemmel(!) insanın evliliğinden aralarında sevgi duvarı bulunan iki çocuğun, Olcay ve Doğan'ın, dünyaya gelmesine şaşırmamak lazım. Tabi Mevhibe Hanımın oğlunu prensler gibi yetiştirip kızına sürekli baskı yapmasına da. Lanet olası ataerkil toplum işte.

    Olcay, Mevhibe Hanımın baskısı altında ezilerek vücuda gelmiş, annesine rağmen parlayan bir elmas. Annesinin samimiyetsiz çevresinden sıyrılıp uzaklaşmayı başarmış, kendini geliştirme yolunda en azından çabası olan bir kız. (Evet evet doğru bildiniz, evet Olcay’a torpil geçiyorum, bu kızın isyankar tavrını ve gerçekçiliğini çok sevdim yapacak bir şey yok)

    Doğan her gün ayrı bir şeye heves eden tipik bir zengin bebesi. Bir hevesle Fransa’da fizik okumuş, döndüğünde film çekmeye merak salmış, herkesin şak şakladığı vasat filminin gösteriminde salondaki tek gerçekçi eleman olan Ali’nin birbirinden mantıklı yorumlarından sonra bu işte de bir civciv çıkaramayacağını anlamış. Sonra Ali'yle dost olup onun birikiminden bir şeyler kapmaya çabaladı tabii.

    Ali'ye rastlamışsınızdır mutlaka bir yerlerde. Bilgili, kültürlü, devrimci, haksızlığın karşısında duran, fakir kesimden çıkmış geleceği parlak hukuk öğrencisi. Laf aramızda kendisini bana biraz kibirli geldi.

    Aysel. Onunla rastlaşmamış olabilirsiniz. Ensest ilişki sonucu dünyaya gelmiş bir kız çocuğundan yetişkinliğinde dahi çocuk aklına sahip bir hayat kadınına uzanan acıklı bir hikâyesi var. Rastlaşmamış olabilirsiniz dedim çünkü bizim toplumumuzda ensest hasır altı edilen seks işçiliği ise hoş görülmeyen konular. Bu yüzden rastlasanız bile rastlamamışsınızdır. Kitapta da karakola düşen Ali'nin yaralarını sararken rastlıyoruz ona.

    Necmi oldukça şen şakrak bir ayakkabı boyacısı, çingenedir kendisi. İnsanlara dair çok sağlam ve bir o kadar nükteli tespitleri var. Hele çingeneliği anlatışı, insanın çingene olası geliyor ayyy :))

    Mevlüt Mevhibe Hanımların apartmanında kapıcı. Mevhibe tarafından sürekli işten atılmakla, kapının önüne konulmakla tehdit edilir, sonra gidip bütün sinirini karısından çıkarır. Ona defalarca demiştir avludaki kavağa ip gerip çamaşır asma diye.

    Her bölümünü keyifle okuduğum, anlatılanların içine dalıp olaylara dahil olduğum ve hepsinden önemlisi Sevgi Soysal ile tanışıp müşerref olduğum çok güzel bir eserdi.

    Okumayı düşünenler, beklemeyin derim ;)
  • BİR MÜDDET ZEYTİN YİYECEĞİZ, SONRA..

    Kendisini karşılayan sekretere; Nazif Beyle görüşmek istediğini söyledi.
    Bunun üzerine sekreter birden ciddileşti:
    "Nazif Bey mi?"dedi.
    "Evet, Nazif Bey!" diye cevap alınca, hüzünlü bir ses tonuyla
    "Nazif Bey sizlere ömür efendim, onu kaybedeli dört yıl oldu." dedi.
    Hiç beklemediği bu haberle bir acı saplandı yüreğine.
    "Ya, öyle mi...?"diyebildi sadece.
    Hicranlı bir suskunlukla bir müddet öylece kalakaldı.
    Gözlerine hücum eden yaşlar yanaklarından süzülüp göğsüne damladı.

    Kendisini toparlayıp "Onun adına görüşebileceğim bir yakını var mı acaba?" diye sordu.
    "Evet var, oğlu Selim Bey....".
    Titrek bir sesle "Öyleyse Selim Beyle görüşebilir miyim?" dedi.
    Görevli hanım,insanda saygı uyandıran bu kibar beyefendiye,
    "Selim Bey oldukça meşgul bir insan, randevusuz görüşmek pek mümkün olmuyor; ama ben yine de kendisine bir haber vereyim. " Dedi ve telefona yöneldi..
    Sonra "Kim diyelim efendim?" diye sordu.
    "Kendimi ona ben tanıtmak istiyorum kızım." cevabı üzerine sekreter dahili telefonu çevirdi.

    Daha sonra mütebbessim bir çehreyle, "Selim Bey sizinle görüşmeyi kabul etti, lütfen beni takip edin."dedi.
    Beraber merdivenden çıktılar.
    İnce bir zevkle döşenmiş geniş bir salondan geçip büyük bir kapının önünde durdular, sekreter kapıyı açarak, 'Buyurun!' dedi.
    O da içeri girdi.

    Kendisini ayakta bekleyen vakur ve mütebbessim gence doğru hızlı adımlarla yürüdü, elini uzatarak,
    "Merhaba, ben Prof. Dr. Mehmet Baydemir."dedi.
    "Bendeniz de Selim Cebeci... Lütfen buyurun, oturun." dedi, genç iş adamı.

    Mehmet Bey, kendisine gösterilen yere oturur oturmaz:
    "Yirmi üç yıl, tam yirmi üç yıl... Vaktiyle bana burs verip okumama vesile olan insanın elini öpmek için bu ânı bekledim." dedi ve dudakları titredi,gözleri doldu.
    "Ama o büyük insanın elini öpmek nasip değilmiş, bunun için ne kadar üzgünüm anlatamam."
    Yaşarmış gözlerini kuruladıktan sonra Selim Beye döndü:
    "Fakat en azından o büyük insanın mahdumunun elini sıkmaktanda bahtiyarım."

    Misafirin bu sözleri üzerine Selim Bey yerinden fırladı, kulaklarına inanamıyordu.
    Kelimelerinin her biri birer hayret nidâsı gibi dizildi cümlelerine:
    "Mehmet Baydemir demiştiniz değil mi, Tosyalı Mehmet Baydemir mi?"
    Profesör, delikanlının bu heyecanlı haline bir anlam veremeyerek başıyla "Evet" dedi.
    Bunun üzerine Selim Beyin gözleri sevinçle parladı.
    "Babamla sizi uzun yıllar aradık; ama bulamadık." dedi.

    Profesörün yanına gelerek iki eliyle elini tuttu, candan bir dost gibi sıktı ve "Sizi karşıma Allah çıkardı." dedi.
    Bu sözler profesörü çok şaşırtmıştı
    "Uzun yıllar beni mi aradınız? Peki ama neden?" dedi.
    Selim Bey gülen gözlerle profesöre bakarak
    "Bizdeki emanetinizi vermek için..." deyince, profesörün şaşkınlığı iyiden iyiye arttı.
    "Emanet mi?" dedi.

    Selim Bey cevap vermeden yerine geçip telefonu çevirdi.
    Karşısındakine "Gelebilir misiniz?" deyip telefonu kapattı.
    Mehmet Bey, Şaşkın gözlerle Selim Beye bakarken kapı çalındı, odaya iyi giyimli bir bey girdi.
    Selim Bey ona yanına gelmesini işaret etti, sonra kulağına bir şeyler fısıldadı.
    Gelen kişi bir şey söylemeden geldiği kapıya yöneldi.

    O çıkarken Selim Bey, misafiriyle tatlı bir sohbete başladı.
    Sohbetleri koyulaştıkça, çehrelerindeki şaşkınlık, yerini birbirlerine hasret kırk yıllık ahbapların yeniden buluşmalarındaki sevinç, samimiyet ve güvene bırakmıştı.
    Mehmet Bey yurt dışındaki tahsilinden, araştırmalarından ve yirmi üç yıl boyunca her yıl büyüyen memleket hasretinden bahsetti.

    Sonra Nazif Bey'in duvardaki portresini göstererek,
    "Bu günlerimi şu büyük insana borçluyum." dedi.
    "Bana yalnızca maddî destek vermedi, mânen de beni hiç yalnız bırakmadı.
    Yurt dışında tahsil görürken yanlışa her yeltendiğimde hayalen yanımda hazır oldu.
    'Sana bunun için burs vermedim.' diyerek bana istikamet verdi.
    Ona her namazımda dua ediyorum." dedi ve gözlerini Nazif Beyin duvardaki fotoğrafına mıhladı.

    Sonra gözleri portrenin altındaki ilk anda mânâ veremediği diğer tabloya kaydı.
    Son derece şık bir çerçevenin içinde, bazı yerleri yamalı ve tamir görmüş oldukça eski bir çift çorap duruyordu.
    Biraz daha dikkatli baktığında çerçevede bazı cümlelerin de sıralandığını fark etti:
    "Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra..."

    Selim Bey, kendisine bir soru sorduğu için başını ona çevirdi; fakat aklı tabloda kalmıştı.
    Selim Beye cevap verirken tabloya bir daha baktı.
    İkinci cümle de birinci cümle gibi üç nokta ile bitiyordu:
    "Bir müddet sabredeceğiz, sonra..."

    İyice meraklanmıştı.
    Bu ilk görüşmeleri olmasaydı, yanına gidip tabloyu iyice inceleyecekti; fakat bu uygun düşmez, düşüncesiyle yalnızca sohbet arasında göz ucuyla merakını gidermeye çalışıyordu.
    Ancak her seferinde biraz daha artan bir merakın içinde kalıyordu.

    Üçüncü cümlede:
    "Bir müddet yürüyeceğiz, sonra..."
    diye yazıyor ve altta böyle birkaç cümle daha sıralanıyordu.
    Artık aklı hep tablodaydı.

    Sonunda dayanamayıp,
    "Selim Bey merakımı mazur görün. Şu tabloya bir mânâ veremedim." dedi.

    Selim Bey kendisine has bir gülüş ile misafirine baktı, derin bir nefes alarak
    "Malumunuz, babam varlıklı bir insandı.
    Oldukça iyi bir hayatımız vardı.
    Sonra ne olduysa her şeyimizi kaybettik.
    O zenginlikten geriye hiçbir şey kalmadı.
    Köşkümüzdeki hizmetçiler de gitti.
    Yemekleri artık annem yapıyordu.
    Hatırlıyorum da bir sabah, kahvaltıya sadece zeytin koyabilmişti.
    O zengin kahvaltılarımıza bedel, yalnızca zeytin...
    Şaşkınlık içinde, 'Başka bir şey yok mu?' diye sormuştum.
    Bu soru karşısında annemin hüngür hüngür ağlayışı gözümün önünden hiç gitmiyor.

    Annemin ağlayışına mukabil babam:
    'Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra...'
    dedi ve durdu, güçlü bakışlarını üzerimizde gezdirdi,
    'Alışacağız.'dedi.
    Ve iştahla bir zeytin alıp ağzına attı.

    Birkaç gün sonra haciz memurları gelip köşkümüzü de elimizden aldılar.
    Kenar bir mahallede küçük, eski bir eve taşındık.
    Doğru dürüst bir eşyamız da kalmamıştı.
    Annem bezgin bir sesle:
    'Bu evde hiçbir şey yok! Burada nasıl yaşayacağız.' diye haykırdı.
    Bunun üzerine babam:
    'Bir müddet sabredeceğiz, sonra alışacağız.' dedi.

    Gittiğim özel okuldan ayrılmış, bir devlet okuluna yazılmıştım.
    Sabahleyin okula servisle gitmeyi umarken, babam elimden tuttu,
    'Bu ilk günün, okula beraber gideceğiz.' dedi.
    Yürümeye başladık.
    Okul oldukça uzak gelmişti bana, yorulup geride kaldığımı hatırlıyorum.
    Babam kim bilir hangi düşüncelere dalmıştı.
    Geride kaldığımı fark etmemişti.
    Biraz sonra fark edince bana döndü.
    İsyan dolu bakışlarımı yüzünde gezdirdim.
    Bir an bana ızdırapla baktıktan sonra, yanıma geldi.
    Bir şey söylemesine fırsat vermeden, kızgın aynı zamanda nazlı bir tavırla, 'Yoruldum.' dedim.
    Babam oldukça sakin bir şekilde:
    'Bir müddet yürüyeceğiz, sonra alışacağız.' dedi.

    Babam her sabah erkenden çıkıyor, geç saatlerde ancak dönüyordu.
    Döndüğünde ise küçük odaya çekiliyor, bazen saatlerce orada kalıyordu.
    Çoğu zaman buradan gözyaşları içerisinde çıktığını görüyordum.
    Bir gün, merakıma yenilip babamın küçük odasına girdim.
    Yerde bir seccade, seccadenin üzerinde de bir tespih vardı.
    Duvarda ise Arapça bir ibarenin altında şu yazı vardı:
    'Allah borcunu ödeme niyetinde olanın kefilidir.'

    Babamın dediği gibi oldu, zor da olsa zamanla alıştık.
    Bu hal birkaç yıl sürdü.

    Bir gün babam eve çok farklı bir yüz ifadesiyle geldi.
    Ağlamaklı bir yüz ifadesi vardı.
    Her birimize bir paket getirmişti.
    Köşkten ayrıldığımız günden beri ilk defa paketlerle eve geliyordu.
    Bizi bir araya topladı.
    'Bugün, benim için ne mânâya geliyor biliyormusunuz? ' dedi, kelimeleri boğazına düğümlendi, gözlerine yaşlar hücum etti.
    Sözlerini kesmek zorunda kaldı.
    Her birimize hediyelerimizi teker teker verdi ve bizi ayrı ayrı kucaklayıp yanaklarımızdan öptü, kendisi
    de bir koltuğa oturdu.
    Cebinden gazeteye sarılı bir şey çıkardı.
    O sırada da ağlıyordu.
    Hepimiz şaşkınlık içinde babama bakıyorduk.
    Gazeteyi açtı, içinden bir çift yeni çorap çıkardı.
    Bu gözyaşlarıyla, bir çift çorabın alâkasını kurmaya çalışırken babam, beklemediğimiz bir şey yaptı.
    Çorabı burnuna götürdü, kokladı, kokladı.
    Arkasından hıçkırarak ağlamaya başladı.
    Hepimiz şok olmuştuk, tek kelime bile söylemeden bekledik.

    Babam nihayet kendisini topladı ve
    'Bir zaman önce, büyük bir borcun altına girmiştim.
    Borcumu ödeme niyetiyle yeniden çalışmaya başladığım zaman kendi kendime 'bütün kazancım, borçlarımı ödeyinceye kadar alacaklılarımın hakkıdır. Onların hakkını vermeden ayağıma bir çorap almak bile bana haram olsun.' demiştim.
    Bugün ise, Allah'ın yardımıyla, borcumu bitirdim.
    Artık kimseye tek kuruş borcum kalmadı." dedi.
    Sonra gözyaşları içinde ayağındaki çorapları çıkarıp yeni çoraplarını giydi.

    Ben de o eski çorapları hem aziz bir baba yadigârı, hem de bir ibret nişanesi olarak sakladım.
    Bu çoraplar her gün bana:
    'Paralarını ödeyinceye kadar bütün kazancım alacaklılarının hakkıdır.' diyor."

    Selim Beyin bakışları bilinmez âlemlere dalarken o, nemlenen gözlerini kuruladı, sonra dönüp duvardaki siyah-beyaz fotografa hayran hayran baktı.
    "Babanız sandığımdan da büyükmüş Selim Bey.
    Ben olsaydım öyle müreffeh bir hayattan sonra anlattığınız gibi bir darlıkta, herhalde çıldırırdım."
    Selim Beye döndü ve
    "Siz ne yapardınız?" diye sordu.
    Selim Bey kendisine has tebessümü ile:
    "Bir müddet zeytin yerdim, sonra..."dedi ve gülümsedi.

    O sırada kapı çalındı, biraz önceki beyefendi elinde bir kutuyla içeriye girdi.
    Kutuyu Selim Bey'in masasına bırakıp çıktı.
    Selim Bey yerinden kalkıp kutuyu alarak Mehmet Beye uzattı.
    'Buyurun, yıllarca size vermek istediğimiz emanetiniz.' dedi.
    Mehmet Bey bilinmez duygular içerisinde kutuyu açtı.
    İçinden kadife bir kese çıktı.
    Keseyi açıp içini kutuya boşalttığında merakı iyiden iyiye arttı.
    Keseden birkaç tane cumhuriyet altını ile bir not çıkmıştı.
    Mehmet Bey hassasiyetle katlanmış kâğıdı açıp okumaya başladı:

    "Sevgili Mehmet Bey oğlum,
    Bazen istediğimizi yaparız, çoğu zaman da mecbur olduğumuzu...
    Tahsil hayatınız boyunca size burs vermeyi taahhüt etmiştim.
    Ancak eğitiminizin son altı ayında size burs verme imkânını bulamadım.
    Bir müddet sonra imkânlarıma yeniden kavuştum;
    lâkin bu sefer de size ulaşamadım.
    Dolayısıyla size borçlandım ve borçlu kaldım.
    Eğer böyle bir borcu gözyaşı ve ızdırapla ödemek mümkün olsaydı,ben bu borcu fazlasıyla ödemiş olurdum.
    Zira sevgili oğlum, bu altı aylık zaman diliminde bursunu verememenin ızdırabıyla kaç gece ağladım.
    Her neyse, bursunuzu tarihlerindeki değeriyle altına çevirdim.
    Bu altınlar sizindir.
    Bunlar elinize ulaştığında, borçlarımın tamamını ödemiş olacağım.

    Sevgilerimle, Nazif Cebeci."

    Mehmet Bey neye uğradığını şaşırmıştı.

    Bu büyük insanın yüceliği karşısında bir çocuk gibi yalnızca ağlıyor, ağlıyordu.
    Selim Bey de bir hayli duygulanmıştı.
    Onun da yanaklarından yaşlar süzülüyordu.
    Bir ara yaşlı gözlerle babasının siyah-beyaz portresine baktı.
    Kendisine yıllarca hüzünle bakan gözleri, bu sefer sevinçle bakıyor gibiydi....