• 160 syf.
    ·4/10
    İntihar Ormanları, Ezgi Durmuş'tan okuduğum ikinci kitap oldu. İlk okuduğum kitabı Hep Sonradan'ı çok sevdikten sonra bu kitabı beğenmemiş olmak beni de hayal kırıklığına uğrattı diyebilirim.

    Konusu hakkında bir şey yazamayacağım çok fazla çünkü ne desem spoi olacak gibi. Birkaç cümleyle bahsedeyim.
    Umut ve İz sekiz yaşlarından beri birbirlerinin çocukluk aşkıdır. Kitabın başında ana karakterimiz Umut, bizlere bir cinayet işleyeceğini söylüyor ve biz adım adım sona yaklaşıyoruz.


    Öncelikle kitabı beğenen bir sürü kişi olduğunu belirteyim. Yani yorumumu okuduktan sonra kafanızda bir fikir oluşmasın hemen, belki siz beğenirsiniz.

    Öncelikle kitabın kurgusundan başlamak istiyorum. Başlı başına kurguyu beğenmediğimi ve mantıklı gelmediğini söyleyebilirim. Bana fazlaca abartılmış ve dramatize edilmiş gibi geldi. En azından bize sunuluş kısmı. Aslında kitabı okuduktan sonra yazarın aralara bir yerlere, bir şeyler serpiştirmiş olduğunu fark ediyorsunuz ancak bana yine de mantıklı gelmedi. Ya da şöyle diyeyim, okuyucuları şaşırtayım da tersköşe olsunlar, düşüncesiyle ortaya böyle bir kurgu çıkmış ama olmamış gibiydi.

    Kitabın anlatım dili de bana göre aynı kurgu da bahsettiğim gibiydi. O kadar çok edebi, düşüncelerden, anılardan oluşan paragraf var ki, okurken sıkıldım. Tabii ki kitaplarda olabilir ama bu şöyleydi; karakterimiz bir şeyden bahsederken bi anıdan bahsetmek için geçmişe dönüyor ardından o geçmişi bir başlıyor anlatmaya, şimdiki zamana döndüğümde bir bakıyorum kitaptan kopmuşum.
    Aynı zamanda yazarın üslubunu da beğenmedim bu kitapta. Oysa Hep Sonradan'da çok beğenmiş, biir sürü yerin altını çizmiştim. Bu kitapta da çizdim ama kitabın bana hissettirdiklerinden dolayı değil, sadece sözü beğendiğim için.
    Kitabın dili o kadar edebi ama bir yandan samimiydi ki asla birbirine uymuyormuş gibi geldi. Her şey ama her şeyden bir benzetme, bir örnek derken okurken bunaldığımı hissettim. HER ŞEY AMA HER ŞEY DRAMATİZE EDİLMİŞ.
    Sadece bi umut kelimesinden en az beş kez falan edebiyat yaptılar kitapta sjsjskdjsj Bilmiyorum komik ve absürt geldi bana.

    Kitabı okumaya başladığınızda zaten ana karakterimiz Umut, bizlere cinayet işleyeceğini söylüyor (spoi değil). Sonra kimi öldüreceğini, sebebini falan öğreniyoruz ve O KADAR SAÇMA Kİ. Kitabın sonunda okuduklarım bile sebebin saçmalığını gidermiyor.

    Karakterler de, ki özellikle İz, fazla Polyanna bir karakter gibi geldi bana. Umut ve İz'in ilişkisi de hiç gerçekçi gelmedi. Yerlere göklere sığdırılamadı ne yazık ki kitapta. Her şeyden birbirlerine dair bir şey çıkarıyorlar, her şey ilişkileri üzerine ve üzülerek, belki 72627. defa söylüyorum AŞIRI DRAMATİZE BİR İLİŞKİ. Yani her şeyden anlamlı bir şeyler çıkaraya çalışıyorlar.

    Kitapta tek sevdiğim nokta Umut ve babasına dair olan kısımdı o kadar. Orada biraz duygulandım. Orası dışında mimik oynamadı yüzümde. Yani bir şeyler hissettiremedi ama kitap ya da belki ben kitaba adapte olamadım ama sevmedim yani. Hiçbir şey mantıklı gelmedi okurken her şey araya sıkıştırılmış gibiydi. Sonu da zaten olduya bittiye geldi. Bir şeyler eksik, dramatiklik fazlaydı belki de.

    Öyle yani. Beğenmemiş olduğum için üzgün müyüm? Baya. Çünkü çoook mutlu hislerle ve kocamaaan umutlarla almıştım kitabı. Hep Sonradan'dan sonra (çok komik oldu böyle okuyunca.d) yazarın yeni bir kitabını okuyacağım için baya mutluydum çünkü. Ama Hep Sonradan'ı hepinize öneririm laf arasında söylemiş olayım.

    Keyifli okumalar dilerim.
  • Aslında watty ailesini çok özledim en azından orası çok samimiydi.
  • Zaman her şeyin ilacıdır derler. İlaç olsa şişelenip eczanede satarlardı. İnsanoğlunun aklını kaçırmamak için uydurduğu bahanelerden biri işte.
    Zaman olsa olsa şakacı bir fotoğrafçı olabilir ancak dikkat çekiyorum deyip sadece dikkat çeken.
    Elimizde ne bir fotoğraf ne bir anı unutmak istemediğimiz her şeyi unutturur bize zaman. Unutmak istemediklerimizi ise duvarın çivisi gibi aklımıza çakılı kalır.
    Eskiden üstümüzden bu kadar zaman geçmeden evvel her şey daha samimiydi en azından zaman değince aklımıza daha samimi tanımlar geliyordu.
    Zamanın bizimle, bizimse zamanla bir derdimiz yoktu.

    -Seksenler
  • 552 syf.
    ·14 günde·Beğendi·9/10
    Kitabın sonunda şunu fark ettim: Seriyi genel olarak düşündüğümde her ne kadar kast sistemi gibi katı bir sınıflandırma sistemleri olsa da cinsiyet eşitliğine büyük önem verilmiş. Darrow ve Cassius muhteşem savaşçıları olabilir, ama ikisi de Aja ile başa çıkamadı. Sevro ve Darrow isyanın lideri olabilir ama beyni Kısrak. Ragnar çok güçlü olabilir, ama Sefi ondan daha tehlikeli. Erkek ya da kadın olmak zaafiyet veya güçsüzlük değil ve karakterler cinsiyetlerinden çok kişilikleriyle ve yaptıklarıyla öne çıkıyor. Sevro, Darrow, Kısrak, Victra, Çakal, Aja, Lorn, Ragnar... Hepsinin kendi özellikleri var ve hepsi ayrı ayrı çok özel. Bu da hikayeyi çok güzel kılıyor.

    İsyan başarılı olup devrim gerçekleştikten sonra ne olacağına dair fikirlerin bu kitapta gelişeceğini düşünüyordum, sonrasında ne olacağını kararlaştıracaklarını... En azından Kısrak'ın bir fikri olup bunu paylaşacağını... Ama olmadı. Asilce ve güzel bir amaçları olsa da bunu nasıl başaracaklarını bilmeden, (küçük savaşları planlasalar da) büyük savaşa (genel olarak isyan) plansız programsız gittiler. Bu kadar ayrıntılı, yaratıcılık düzeyi yüksek ve güzel bir kitap için rahatsız edici bir kusur olmuş bence bu durum. Ancak şöyle güzel bir nokta vardı: Herkes Darrow'u ölü zannederken bile isyan devam etti. Kızıllar Darrow için değil, kendileri için ayaklanmaya devam etti. Ayaklanma Eo'nun hayali ya da Darrow'un savaşı olmaktan çıktı ve Darrow savaşın sadece bir parçası haline geldi.

    Sevro'nun Ares'in Oğulları'nın başına geçmesi ve her yerde terör estirmesi güzeldi bence. Çünkü sonrasında Darrow'un, Ares'in Oğulları'nın bir terörist grubu olmadığını, amacın insan öldürmek değil bir hayali gerçekleştirmek olduğunu vurguladığı kısım, Ares'in Oğulları'nı ete kemiğe bürüdü, somutlaştırdı.

    Güzel detaylar barındıran güzel bir kitaptı. Her ne kadar Demir Altın kitabı çıkmış olsa da Sabah Yıldızı, serinin son kitabı havasındaydı. Diğer kitaplardan daha durağandı, Altın Oğul'daki gösterişli yağmur yoktu, gösterişli partiler yoktu ama daha halkın içinden daha toplumsaldı, daha samimiydi. Sanırım bu Ares'in Oğulları'nın genel havası... Yazarın her kitaba ayrı bir hava vermesi çok başarılı bence.
  • "Karanlık iyiydi. Aydınlıktan iyiydi..."
  • Hava bugün kapalıydı. O böyle havaları severdi.

    Diğer insanlar için güzellik kavramı farklıydı. Onlar için havanın güzel olması için güneşli olması gerekirdi. Zaten insanlara da genellikle akıl erdiremiyordu. 

    Uyandığında pencereye çarpan rüzgarın sesini duydu. Gülümsedi. En azından saatin alarmını duymaktan daha güzel olsa gerek diye düşündü. Çok geçmeden yatağından kalktı. Pencereye yaklaştı ve ağaçların rüzgar ile olan dansını seyretti biraz. 

    Sonra...

    Evden çıkarken paltosunuda giydi. Epey eskimişti. Kafasında acaba bu kışı da çıkarır mı diye düşündü. Yolda yürürken. Tanıdık biriyle karşılaştı. İçten olmayan bir merhaba. Sonra yürümeye devam. Durakta beklerken tanımadığı insanların konuşmalarını dinliyordu.

    -Amma da soğuk bugün hava. - Ah sorma kış geldi artık baksana. - Evet evet masraflar da artar artık. - Artmaz mı efendim. - Gene zam gelmiş gördün mü. Görmez olur muyum. 

    Dinlerken bir an düşündü. Farkında olmadan gün içinde hep başka insanların konuşmalarına kulağı takılıyordu. Ne gereksiz bilgilerdi hepsi. 

    Otobüs geldi.

    İşe gittiğin de dönen muhabbet durakta tanımadığı insanların dinlediği muhabbet ile aynıydı. Bugünün gündemi havaydı. İnsanlar ne çok birbirlerine benziyordu. Biri oradan bu havaları hiç sevmiyorum dedi. Yaz başlangıcı da sıcakları hiç sevmiyorum demişti. Ne çabuk değişiyordu şu insanların düşünceleri.

    İşten sonra arkadaşı ile buluşmaya gitti. Hemen eve dönmek istememişti galiba. Sanırım havanın tadını çıkarmak istiyordu. Yıllar geçtikçe daha çok sever olmuştu bu havaları. 

    Arkadaşı ile buluştuğunda yanında başka bir arkadaşı daha vardı. Keyfi kaçtı. Habersiz emri vaki durumları sevmezdi. Bunu arkadaşı da biliyordu. Ama ona rağmen çağırmıştı. Yanlarına geldi oturdu. 

    Garson sanki oturmasını bekler gibi hemen yanına geldi. Daha paltosunu çıkarmamıştı. 

    -Ne alırsınız efendim dedi. Baktı biraz durdu. 

    -Türk Kahvesi şekersiz dedi. Dönüp arkadaşına bu da kim dercesine baktı. Biraz vakit geçtikten sonra  kahvesi geldi. Arkadaşının yanındaki kişi sordu sen neler yapıyorsun diye. Aklından geçti. Neden hep aynı başlangıçlar, neden hep birilerinin neler yaptığı, ne okuduğu, nerede çalıştığı, gibi merak edilen sorular diye geçti. Hepsi çıkarına yarayan bir şeyin olup olmadığı samimiyetsiz yada alışkanlık haline gelmiş kalıp sorulardı. Yeni tanıştığı kişilere karşı kendisini anlatmaktan sıkılmıştı. Sadece hiç dedi. - Hiç mi? - Nasıl yani. Sadece hiç diye tekrarladığında ne demek istediğini anlamıştı. Artık sohbet daha samimiydi