• Öncelikle yazarın dilinin, anlatımının akıcılığından bahsetmek istiyorum. Villetede yatan hastaların ruh hali betimlemeleri, uygulanan tedavinin bir hastada yarattığı olağanüstü etkinin tasviri hoşuma giden kısımlardı. Uzun süredir sayfalarını bu kadar hızla çevirebildiğim bir kitap okumamıştım. İlgimi çekmesinin bir sebebi de kitabın intihar,’’ yaşamdan vazgeçiş’’ konusuna eğilmesiydi, bir de kahraman bir genç kız olunca çok daha merak edilesi hale geldi eser. Kitabı okurken kahramana seslenmek istediğim zamanlarda bunları kitabın üstüne yazdım okumam zevkli bir hale geldi. Dünya edebiyatında intihar hakkında kaleme alınmış pek çok eser, üzerine düşünmüş pek çok filozof varken bu kitap üzerine söylenecek onca şey oluyor.
    Kitaba dair olumsuz izlenimlerimden bir tanesi başkahraman Veronikanın psikolojik durumunu temelinden bize yansıtabileceğini düşündüğüm yaşamsal geçmişinin okuyucuya üstünkörü bahsedilmesidir. Evet bu kitap psikoloji bilimine ışık tutacak bir kitap değildir olmamalıdır da bir romandan bu beklenemez ancak okuyucunun kahramanlarla, olaylarla kuracağı bağ adına belli bir düzeyde psikolojik tasvir, düşünüş ‘’temellendirilerek’’ yazıya aktarılmalıdır. Aksi halde kitap okunup bir köşeye bırakıldığında okuyucunun hayatı ve yaşamından kopukluk baş gösterir, okumanın ardında kalması gereken o ‘’tortuya (birikim,birikmiş olan)’’ulaşılamaz. Bu eserde Veronika’nın geçmişine, manastırda yaşaması, aile ve sosyal yaşamına ilişkin detaylara yer verilmiş ancak kendi adıma söyleyebilirim ki son sayfanın ardından kapağı kapattığımda yaratmasını beklediğim etki hayal kırıklığı oldu benim için. Bundan mütevellit eserin bu yönünü zayıf buldum.
    Okumam esnasında Veronika’nın aklındakilere dair kendi zihnimden hem karşıt hem benzer sayılabilecek ifadelere ulaştım. Bunları kitabın üstüne adeta durumun içine girerek coşkuyla aktardığım anlar olduğunu belirtmiştim. Bunların üzerine konuşmamazlık edemeyeceğim çünkü hayatın tüm kötü şeylere ,acılara rağmen yaşanmaya değer olup olmayışı aklımda güncelliğini ve önemini muhafaza eden ancak vermeye çabaladığım cevaplarla tatmin edemeyen bulmacaların başında geliyor.Benim için kahramanı intihara sürükleyen sebep ‘’kendini tanımak-gerçekleştirmek’’gibi hayatımın ana izleklerini oluşturan amaçlardan kolaya kaçmak olarak adlandırabileceğim- çünkü bunlar zahmetli,emek isteyen uğraşlardır- sebeple kaçışıdır. Varoluşunun bilinmezliklerini, sınırlarını, sınırsızlıklarını bilmek istememiş, bunlara sırtını dönerek koca bir umutsuzluk, isteksizlik, karamsarlık yumağına dönmüştür kişiliği ve yaşamı. Tüm bunlar ise onun kendisini intiharı arzulamanın uçurumunda ,sırtını boşluğa dönerken bulmasına sebep olmuştur.Yaşamlarımız bir şeyleri altın bir tepside önümüze getirmiyor, isteklerimizi gerçekleştirme ihtimalinin varlığı gösterdiğimiz arzu,çaba ve emekle ilintilidir. Veronika ise çabayı, emeği yok saymış en azından yerinde uyuklayabileceği, az bir çabayla yaşamını sürdüreceği sakin, huzurlu(!) bir kuytu arayışına girmiştir ancak bu kuytu kulaklarını sağır ,zihnini işlevsiz hale getirmiş intihar isteğinin içinde yer bulmasına ortam hazırlamıştır. Belirtmem gerekir ki Veronikanın bu tutumu benim yaşam anlayışıma uyacak bir gerekçe üretmemekte, kahramanımızın intiharı seçim haline getirmesi aşamasında sorumluluk birinci dereceden kendisine aittir.İntiharından hemen önce dergide ülkesinin yok sayılmasına ilişkin bir yazı okuduktan sonra kendisi alaycı bir tavırla ölümünü gerekçelendirme çabası göstermiş, kimsenin buna inanmayacağını bildiği beyhude bir istek gütmüştür kahramanımız. Bu beni yaşamını anlamsız bulduğu kadar ölümünü de anlamsız bulduğu gerçeğine ulaştırdı. Ayrıca intiharın bir sosyal mesaj/anlam taşıması gerekir mi konusundaki sorularımı S.Zweig ve eşi Lotte’nin Nazilerin insanlara işkencesine dayanamayarak otel odasındaki intiharıyla beraber aklıma getirdi. Marx bu konuda toplumcu anlayışını bozmamış intiharın insanın kendi varoluşu üzerine söyleyebileceği son söz olduğunu intiharın insan gibi kalma isteminin ifadelerinden bir tanesi olduğunu toplum-iktidar çatışması bağlamında temellendirmiştir. Edebiyat dünyasında pek çok yazar, düşünür intihar yoluyla yaşamdan vazgeçmiş,’’yaşamı reddetmişlerdir’’ ancak tutum farklılıkları birbirinden ayırıyor kimisi sevgilisine duyduğu aşktan,kimisi dünya üzerindeki kötülüklere geliştiremediği duyarsızlıkları gibi pek çok gerekçe ileri sürüyor. Peki bu sebepler onların intiharlarını daha makbul, anlaşılır ve doğru bir hale mi getiriyor? Ölümlerini onaylamamıza ihtiyaçları olduğunu sanmıyorum.
    Yazımın başlığına konu olan bir ‘’SİSİFOS’’ severek okuduğum Camus’nun da etkilenerek Sisifos Söyleni başlığı altında ele aldığı bir mitostur.Bu miti intihar ,hayatın günlük sıradan akışı, yaşamaktan vazgeçiş, hayatın yaşamaya değer olup olmayışı gibi pek çok kavramla ilişkilendiririm. Camus, yaşamı sonunu bildiğimiz ama bilmekten kaçındığımız sonsuz (ama sonlu) bir kısır döngü olarak tanımlar. Bunu da “Sisifos miti” üzerinden açıklar:
    Sisifos, denizcilik ve ticaretin gelişimine büyük katkıda bulunmuş, fakat konukseverlik kurallarını ihlâl ederek yolcuları ve konukları öldürecek kadar açgözlü ve hilekâr bir kraldır. Homeros’a göre Sisifos, en hünerli insan olma özelliğiyle ün salmıştır. Çünkü kuzenini baştan çıkarmış, erkek kardeşinin tahtını ele geçirmiş ve Zeus’un sırlarına ihanet etmiştir. Bunun üzerinde Zeus, Hades’ten Sisifos’u cehennemde zincire vurmasını istemiştir. Ancak Sisifos, hilekârlık yaparak oradan da kurtulmayı başarmıştır. Böylece Tanrılar tarafından cezalandırılarak, büyük bir kayayı dik bir tepenin zirvesine kadar yuvarlamaya mahkûm edilmiştir. Ancak kaya her seferinde zirveye ulaştığı anda elinden kaçmakta ve Sisifos her şeye yeniden başlamak zorunda kalmaktadır.(‘’Tanrılar Sisyphus’u bir kayayı durmamacasına bir dağın tepesine kadar çıkarmaya mahkum etmişlerdi.Sisyphus kayayı tepeye kadar getirecek, kaya tepeye gelince kendi ağırlığıyla yeniden aşağı düşecekti hep…’’Tanrılar, yararsız ve umutsuz çabadan daha korkunç bir ceza olmayacağını düşünmüşlerdi.’’) Hayata ,amaçlarımıza,mutluluk peşinde koşmamıza baktığımda bir Sisifos bilinci uyanıyor içimde. Oyuna dışarıdan bakabilmenin avantajları olduğu kadar dezavantajları da var. Amaçlarımı gerçekleştirmek uğruna zirveye ulaştığında belki de ulaşmadan aşağı yuvarlanmasıyla cezalandırıldığımı aklımdan çıkarıp binbir emekle dağın tepesine çıkardığım kayam her seferinde aşağı düşüyor bense inip tekrar sırtlıyorum. Ancak Sisifos ya ‘’Ben artık kayayı zirveye çıkarmak istemiyorum!!’’derse ne olurdu? Tanrılar bu ihtimali düşünmüşler miydi? Ne mi olurdu Sisifos kayayı taşımaktan’’vazgeçtiğinde’’ KAYANIN ALTINDA KALACAK yani intihar edecekti. Kendimize şu soruyu soralım şimdi Sisifosu mutlu,umutlu hayal etmek mümkün müdür?
  • Yanılmak yıllar boyu
    bitmeyen suallere,
    gölgelere aşina günlerin içinde bulmak
    yokluğun sükutunu
    Ve sönmüş kandilleri yeniden yakmak
    ateş böceklerinin aydınlığıyla
    yeniden ve yeniden doğmak
    Acının mavi külleri arasından
    Kırmızıyı çalmak gün batımından
    Ve maviye şiirler yazmak
    Mürekkebi silinmiş satırlarda aramak
    aşkın manasını
    Kah ağlamak çocuk yürekli hayallerle
    Kah bir yağmur damlasına gülümsemek
    bulmak belki zemherinin içinde güz güllerini
    susmak çığlık çığlığa kıyametler koparken
    Bir sona varmak değil de
    en baştan başlamak
    Basıp bağrına güneşleri
    zil zurna sarhoş şiirleri
    Ve mezarından kalkmış ölüleri heyhat
    Paragraf başından başlamak söylemeye
    Sevmeye belki hanımeli kokan
    Ve sevdirmeye sukut eden dikenleri...
  • İçtendi bu kırılgan kadın; boş inançlarla yaralanmış, yirmi yaşındayken anne ve babasının isteğiyle, on metreden daha yakından görmesine izin verdikleri tek taliple evlenmiş olduğundan, gerçekle hiçbir zaman doğrudan ilişkisi olmamıştı. Kocasının bedenini evden çıkarmalarından üç gün sonra gözyaşları arasında kendini toparlaması gerektiğini anladı, ama yeni yaşamının yönünü kestiremedi. En baştan başlamak zorundaydı.
    Gabriel Garcia Marquez
    Sayfa 93 - Can Yayınları, 2. Basım, 2000
  • Tarihin Babası Herodot'un Halikarnas'ta (Bodrum) M.Ö 490 yıllarında doğduğu,M.Ö 468-467 yıllarında tanınmaya başladığı ve 425 yıllarında öldüğü kabul edilir. Kitabında aktardıkları V.yy ortalarında dünyanın farklı ülkelerine şöyle bir gezinti imkanı sunar bizlere :
    Gezdiği yerlerdeki gözlemlerini ve duyup dinlediklerini kendi yorumlarıyla, şiirsel ve akıcı bir dille anlatırken tarihe keyifli bir yolculuk yaptırır.
    Anlatımındaki felsefi yaklaşım ve şiirsellik bazen onu konudan uzaklaştırır.
    Bazı tarihçiler anlattığı olayların bir kısmına şüpheyle yaklaşır ama bu şüphe, onun tarihçi kimliğine arada gölge düşürse de ''Tarihin Babası'' unvanını korumasına ve hala kitabının kaynak kitap olarak kullanılmasına engel olamamaktadır.
    Herodot yaptığı yolculukta, Babil'deki izlenimlerini aktardığı bölümde, Asurya'da en şaşırdığı, en beğendiği ve tasvip etmediği geleneklerden örnekler sunmuş. Bizde göz atlım bakalım.

    ''Bu ülkede bence kentin kendisinden sonra en şaşılacak şey
    anlatacaklarımdır. Asurya'nın üst yanında oturan halkın (Erzurum-Ağrı tarafını tarifliyor) ırmaktan (Fırat Nehri) babil'e inmek için kullandıkları kayıkları yuvarlak ve deriden yapılmışlardır. Söğüt ağaçlarından kesip, gemiler için kaburga çatalı yaparlar, bunun üzerini de deri ile kaplarlar. Eni, boyu, kıçı, başı belirsiz yuvarlak bir gemi çıkar ortaya. İçine saman yayıp, üzerine eşyayı doldurup suyun akıntısına bırakırlar. Belli başlı yükleri içi şarap dolu, palmiye ağacından yapılmış fıçılarıdır. Geminin düz gitmesi iki tane kürekle sağlanır. Ayakta duran iki kişi biri küreği bu yana çekerken diğeri suyu tersine iter. Bu gemiler kimileri pek büyük, kimisi küçüktür. En
    büyükleri beş bin talent ağırlığa kadar yük alabilirler. Her birinde bir canlı eşek bulunur. Büyüklerinde daha çok
    sayıdadır. Böylece su üzerinde giderek Babil'e varırlar, taşıdıkları öte beri malı, sonrasında bağıra çağıra geminin tahtalarını ve samanını da satarlar. Geminin derisini ve aldıkları malı eşeklere vurup şehirlerine geri dönerler, zira ırmağı akıntı nedeniyle ters yönde çıkmak düşünülemez. Yurtlarına varınca aynı şekilde tekrar gemiler yaparlar.''

    Günümüzde telefonun önce cebimize girmesine, ardından bileğimize takılacak kadar küçülmesine nasıl ilgi ve şaşkınlıkla bakıyorsak, Herodot'un bu şaşkınlığını da çok görmemek gerek aslında. Aslına bakarsanız en az Herodot kadar ben de şaşırdım bu yazdıklarına. Çünkü büyük gemilerin aldığı yükü okuyunca, günümüz ağırlık ölçüsüne çevirmeye çalıştım. Bulduğum sonuca inanamadım.
    Talent, alışverişte kullanılan ağırlık ölçüsü olduğu gibi, para ile ilgili maden ağırlığı olarak da kullanılıyordu. Alışverişte kilograma denk gelen karşılığı 36.39 kilogram, maden ağırlığı ise 25.92 kilogram. Herodot'un burada alışverişte kullanılan ağırlığı kastettiğini düşünürsek,5000 Talent, 181 950
    kilograma, yani ortalama 180 tona tekabül ediyor ki bu hiç aklıma yatmadı.
    Bu transatlantik mi diye düşündüm:) Zira yaptıkları bu tek kullanımlık geminin 180 adet otomobili taşıyacak kapasitede bir araç olması demek.
    Bunu düşünürken de hemen aklıma otomobillerimiz geldi. Millet 2500 yıl önce katlayıp bir eşeğe yükleyecek gemiler yaparken, günümüzde biz hala araçlarımıza park yeri arıyoruz. Gideceğimiz yere ulaşınca katlayıp cebimize koyabileceğimiz otomobillerimiz olsa fena mı olurdu?

    EVLİLİK MÜZAYEDESİ ... TAPINAK FAHİŞELİĞİ ...

    ''Ülkelerinde yürürlükte olan ya da daha eskiden yürürlüğe konmuş olan yasalardan bana göre en akla yakın olanı şöyledir: her köyde yılda bir kez bir tören yaparlar; Evlenme çağına gelmiş kızları toparlayıp bir yere götürürler. Erkeklerde gelip çevrelerini sararlar.Tellal en güzellerinden başlamak üzere, hepsini teker teker satışa koyar, bu iyi bir paraya
    satıldıktan sonra, geri kalanlardan en alımlısını artırmaya çıkarır, bunlar satın alan adamın karısı olarak satılırlar. Evlenme çağına gelmiş olan bütün zengin Babil'liler en güzelini alabilmek için fiyatı üst üste artırırlar. Güzelliğe
    pek meraklı olmayan halktan kimseler ise, tersine çirkinleri almak için üste para da alırlar.

    Tellal güzellerin satışını bitirdikten sonra, en berbatını ya da sakat olanlarını kaldırır, üste verilecek parada, en ucuza bunlara razı olanlara gösterirdi. Bu sefer eksiltme usulü gitmiş olurdu kızlar. Para güzeller için ödenen paradan çıkıyordu. Böylece güzeller çirkinler ve sakatları evlendirmiş oluyordu. Hiç kimsenin kızını istediğine verme hakkı yoktu ve erkekler satın aldığı kızı bir kefil göstermeden evine götüremezdi. Karısı olarak aldığı kızla yatmayan olursa, yasa bu kişiyi para ödemeye zorlar. Bana göre en güzel yasaları buydu.''

    HASTALARA HALKIN DAVRANIŞI ...

    ''Şimdi bir adet daha var ki akla uygunluk bakımından ikinci sırayı veriyorum.
    Hastalananları getirip kentin orta yerine koyarlar, çünkü hekim yoktur.
    Gelen geçen hastaya hastalığı üzerine öğütler verir, kiminin kendi başından da böyle bir şey geçmiştir, kimisi bir başkasında görmüştür. Hastanın yanına gelirler, çareler gösterirler, kendilerinin o hastalıktan öyle kurtulmuş
    olduklarını ya da başka birisinin öyle kurtulduğunu gördüklerini söylerler. Hastaya bir şey söylemeden geçmek yasaktır. Yoluna gitmeden önce.derdinin ne olduğunu öğrenmek
    gerekir.''

    İşte binlerce yıldır değişmeden günümüze ulaşmış bir örnek. Geçmişte yasa imiş, günümüzde gelenek. Hiç hastalığından bahseden birine örnekleme ve öneride bulunmayan birini gördünüz mü? Günümüzde doktorlar var da durum değişti mi sanki? Bir istatistik yapılsa, tavsiye alma oranı, doktora gitme oranından eminim kat kat fazla çıkar.

    MYLİTTE ... AŞK TANRIÇASI KÜLTÜ ...

    ''Babillerin en yüz kızartıcı adetleri şudur: her kadın ömründe bir kez Mylitte tapınağında oturmalı ve kendini yabancı bir erkeğe vermelidir.Tapınağın duvarları içerisinde başları kurdele ile çatılmış bir çok kadın oturur. Kimileri gider yenileri gelir.Yabancılar önlerinde dolanır istediklerini seçerler.
    Burada oturan kadınlar biri gelip dizlerinin üzerine para atıp onunla beraber olmadıkça evlerine dönemezler. Parayı atarken ''senin şahsında tanrıça Mylitte'yi çağırıyorum'' der. Mylitte, tanrıça Aphrodite'nin Asurcasıdır. Kaç para verdiği önemli değildir, kadın ilk parayı verenin peşinden gider ve kim
    olursa olsun geri çeviremez. Yasalar bunu emreder. Birleşmeden sonra kadın tanrıçanın gönlünü yapmış olarak evine döner ve bundan sonra ona ne verseniz bir daha baştan çıkaramazsınız. Yaratılışın güzel bir yüz ve güzel bir endam verdiği kızlar evlerine çabuk dönerler. Ama çirkin olup tapınakta 3-4 yıl bekleyenler olur.

    Bu paragrafı okuduğumda önce dehşete düştüm. Doğruluğu ne derecedir diye şöyle bir araştırma yaptım ve sağ olsun Muazzez İlmiye ÇIĞ'ın bu konudaki detaylı araştırmasına ulaştım. Bereket Kültü ve Mabet Fahişeliği adlı kitabında Herodot'un bu sözlerine de atıfta bulunarak; böyle bir
    geleneğin olamayacağını, Sümerlerde ve doğal olarak devamı niteliğinde olan Asur'da evlilikte bekaretin önemli olduğu, hatta evlenirken bakire olmayan kadının, kocasından boşanırken, bakire bir kadının aldığı tazminatın yarısını alabildiğini yazıyor. Herodot'un sözünü ettiği geleneğin ise her kadın için değil, kendisini, tanrıçanın tapınağına gönüllü olarak adayan bir grup
    kadını kapsadığını, kadınların tapınakta bunu tanrıça adına, geliri tapınağa bırakılmak koşuluyla meslek olarak yaptığını belirtmiş. Bunun Tevrat'a ve İncil'e geçiş sürecini irdelemiş. Yani bu aslında günümüzdeki rahibelerin temeli. Rahibeliğin yüzyıllar içinde geldiği şekle bakar mısınız :))

    Herodot'un anlattıklarına şöyle bir bakınca, insanın aslında hiç bir şeyi geçmişte bırakmadığını, bir şekilde yanında taşıyıp günümüze getirdiğini görmek oldukça ilginç .....

    Alıntı
  • Serinin diğer kitaplarının çok beğenildiğini gördüm ve baştan başlamak adına ilk bunu okudum. Hiç de beğenmedim. Adam hemen aşık oldu, kadın sürekli mazeretler ileri sürdü. Yok aristokrat değilmiş, uymazlarmış. Sonra da kaybetmekten korkarmış. En sinir olarak okuduğum kadın karakterlerden birisi oldu. Tam bir vakit kaybı diyebilirim.