• Yazıma çevirmen Nihal Yalaza Taluy'u övmekle başlamak istiyorum. Kendisinden daha önceden de çeviriler okumuş olmama rağmen, çeviri odaklı bakmadığım için okuyup geçmiştim. Bu kitabı İş Bankası Kültür Yayınları'ndan almamın sebebi de Nihal Hanımdı. Yayınevi benim için pek önemli değil ama İş Bankası gerçekten güzel basımlar yapıyor. Bu sefer sadece baskı kalitesi değil çeviri de çok kaliteli olduğu için güzel bir okuma oldu. Olay örgüsünü sevmememe rağmen, Nihal Yalaza Taluy harika bir çevirmen, gözünüz kapalı, onun çevirdiği kitaplardan listenizde olanları, rahatlıkla alabilirsiniz. Dostoyevski ile yollarımız ilk kesiştiğinde onu çok fazla anlayamamış ve beğenememiştim. Bu yüzden okuduğum kitapları sil baştan kaliteli çevirilerden tekrar okuyacağım. Rus birkaç yazar için en iyi çevirmenlerin Serpil Demirci ve Nihal Yalaza Taluy olduğunu artık biliyorum da bir süre için rahat okurum. Fakat size bir güzellik yaptım, Nesrin Altınova'nın çevirisine de baktım. Anlam olarak hiçbir sıkıntı gözüme çarpmadı. Sadece akıcılık yahut hitap etme konusunda Nihal Hanım bana daha yakın hissettirdi. Fakat siz 3 çevirmenden de gönül rahatlığıyla temin edebilirsiniz.

    Artık romana gelelim mi? Efkar basarsa karışmam. :)

    Bir yazar, pastanenin birinde köpeğiyle her gün gelen yaşlı bir adama dikkat kesilir. Hâl ve hareketleri oldukça gariptir. Derken zaman içerisinde o adamın hayatına bir şekilde dahil olur. Romanda, bu adam evladı tarafından üzüntüye uğratılan ilk babadır. Sanki babaların kaderleri yarım akıllı kızlarının aşk maceralarıyla mahvolmak üzerine kuruludur. Bir insan duygularına hakim olamayabilir, onları değiştiremeyebilir. Bu zaten çok zor bir şey. Lakin bir insan hareketlerini kontrol edebilir. Bu konuya tekrar döneceğim.

    Kitapta sevimli, ağzının tadı yerinde, huzurlu bir aile var. Genel kurgu bu aile ve onların yaşadıkları üzerine denebilir. Evin reisi Nikolay Sergeyiç İhmenev, adam gibi adam, dürüst, namuslu, şefkatli bir babaydı. İşte tam da bu yüzden namussuzun biri onun karşısına çıktığında adamın hayatını altüst etti. Kötüleri kandırmak zordur, fakat namuslu ve iyi bir insanı kandırmak kolaydır derler. Çünkü bu insanlar herkesi kendileri gibi zannederler. Karşılarındaki insanın hançerlerinin bile dansöz gibi kıvrılacağını bilemezler. Prenslik ünvanından başka bir özelliği olmayan kötü kalpli Pyotr Aleksandroviç Valkovski'ye emrinde çalışacak namuslu bir adam lazımdır. Yıllarca malına mal katan, her türlü para hesabını ince ince yapan bu adama, bir gün kendi zayıf karakterine bağlı sebeplerle sırt çevirir ve dahası adamcağınızın malını mülkünü de yalan eder. Fakat bu olaylardan önce oğlu gerizekalı Alyoşa'yı (Allahım kibar olmak falan istemiyorum) bunların yanına sözde sürgüne gönderir. Çünkü İhmenev o kadar namusludur ki bu aptal oğlan onun yanında bir parça düzelir diye düşünür. Evde de genç bir kız var. Hadi tahmin edin ne olabilir?

    Bunların arası mal mülk meselelerinden açılınca, İhmenev, ailesini toplar ve şehre gelir. Henüz yarımakıllı kızı Nataşa ile prensin oğlu Alyoşa arasında bir duygu yoktur. O esnada kitapta anlatıcı rolünü de üstlenmiş Vanya ile İhmenev ailesi güzel bir dostluk kurmuştur. Evin kızı, gerizekalı Alyoşa ile yakınlaşmadan evvel, aslında Vanya ile evlenme kararı vermiştir. Lakin Alyoşa bunları evlerinde ziyaret etmeye başlayınca gönlü Alyoşa'ya akmış ve kara sevdanın karasına bulaşmıştır. Zaten babalarının arasındaki gerginlik 7 mahalleyi aydınlatacak elektriği barındırırken bir de bu olay olunca, İhmenev Reisi artık çok kötü günler beklemektedir.

    Zaman ilerledikçe sadece çevirinin güzelliğinden kitabı rahatlıkla okudum. Fakat bende aptal alerjisi var. Yani bir budalalık görünce bu o anlık bir şeyse hoşgörülüyümdür, insanlık hali der geçerim ama bu durum mütemadiyen tekrarlanan bir durumsa, mümkünse oradan uzaklaşır mümkün değilse o insana gözlerime hakim olamadığım bakışlar fırlatarak ve dahi dilimi de kasıtlı olarak tutmayarak tepki veririm. Bu yüzden kitabı yüzüme Instagram filtreleriyle yaşlılık gelmişçesine okudum. Anneannemin komşuluk ilişkisinden de kaynaklı bir akraba vakamız olmuştu. Bir babanın aptal kızının aldığı kararlarla başının nasıl önüne eğildiğini bu yüzden iyi bilirim. Gerçi bu olayda anneannemin de suçu yok değil. Kızı, oğlan da pek yakışıklıymış diye gaza getirmeleler falan. Yaşlı teyzeler her zaman fena değildir, bazen kanka da olurlar. :)

    İşte İhmenev'in biricik kızı babasının onurlu başını, Alyoşa için nasıl eğdirdi Vanya'nın gözleri ile okumuş bulunmaktayız. Ruslar mı ilginç Vanya mı bilmem ama o da değişikti yani. Kitap boyunca İhmenev'in kızı Nataşa'ya olan desteğini sürdürdü ve gerçek bir dost gibi davrandı.

    Kahır, insanı birden yıkmaz. Ha üzüntüyle yüz felci geçiren insanlar da duydum. Kahrın hususiyeti bir kurdun yaprağı tırtık tırtık yemesi gibi insanı bitirmesidir. Amma velakin sonunda kurt kelebeğe dönmez. İhmenev baba evladı için duyduğu derin sevgiyle, yine onun mahkum ettiği derin acıyla kavrulurken, o yarım akıllı kızı Nataşa seçimlerinin acı sonucunu bile bile yaşamaya gitti ve okuru ''Yapma!'' diye inletti. Alyoşa karakteri, bu kadar derin bir aşkla sevilmek için fazla ''çocuktu.'' Lakin gönül ferman dinlemiyor.

    Nice sevgiler gördüm, insana hatıra diye bıraktığı acı günler ve güvensizlik duygusu. İnsan, kalbinde artık o aşkı, sevgiyi taşımasa dahi, incindiği yeri her hissedişinde, yeni bir soluğa korkuyla bakar, bakabilir. Bu yüzden ta en başında insan durabilirken durmalı. Aklınız size alarmlar çalarken durun! Çünkü insan sadece duyguları filizlenmeye başladığında durabilir. Bir ağaç gibi büyüyüp palazlandığında, o ağacı kökünden söküp atamaz kimse. Ağacı kesseniz dahi, kuru kökü toprakta kalır. İşte yıllar sonra dahi o kalan köklerdir kalbinize batan. Bu yüzden insanın kalbini toprağa benzetmek mümkündür.

    Şimdi size soruyorum, sonu nereye gideceği belli olmayan (aslında olan) tohumları kalbinizde tatlı geliyor diye sulamak mı? Gönül işlerini hayatın bir eğlencesi gibi yaşamak mı? Yoksa yanında eğlenirken güven de duyabileceğiniz biriyle bu hayatı yaşamak mı? Hoppa ve ham bir insanı hayatınıza dahil edip, onu suçlayamazsınız. Çünkü o zaten hareketlerinin sonucunu hesaplayacak kabiliyette değildir. Lakin hep karşınızdaki insanı suçlayan bir bakış da sunmamalı. Belki de güvenilmeyecek olan sizsinizdir, bunu da düşünün. Bu yüzden insan olanadır sözlerim: KİMSENİN GÖNLÜNÜN EĞLENCESİ OLMAYIN. KİMSENİN GÖNLÜNÜ EĞLENCE ETMEYİN. Bir gün birinin ahını alanın, bir gün bir başkası ağacını yakar!

    ***

    Bir şarkı* düşüyor aklıma, sanki Natalya yazmış söylemiş. Sanki öznesi Alyoşa. İşte Alyoşa'yı severseniz ''son bakış bir miras'' olur. Onca şeyden sonra ardınızda bıraktığınız ana-babanın acısı günahınız olur. Sonrasında yaşanılanlar da işte ''bu günahın bedelidir.'' Bu hüznü hiçbir şekilde paylaşamaz, azaltamazsınız. Bir yerde bir Vanya'nın gönlünü ardınızda bırakırsanız, o almaz sizden intikamı. Hatta muhtemelen o sizin yolunuza kilim olur zaten. Ama hayat... O hayat bir gün gelir sizden intikamını alır. Belki biganeden belki de aşinalardan gelir o intikam. ( sürprizbozan içeren cümle->)Alyoşa'nın bir diğerine akan yüreğinin bahanesi avutmaz içinizi. (sürprizbozan bitti.) Gündüz de geceniz de kandırmaz, kaldıramazsınız. Sitemleriniz yükselir. Hatta belki Natalya gibi siteminizi dudaklarınızdan gökyüzüne doğru bırakamaz, kendi gökyüzünüzde patlatırsınız. Hep derim ya, her insanın göğsü kendi göğüdür. Kim bilir, her birinizin göğünde ne ah'lar vardır. Ah Nelly…

    *https://www.youtube.com/watch?v=vk8k-XUSfG0
  • Şuan burada ikinci yılımı doldurmama yaklaşık olarak 1 saat var.
    Ne desem bilemedim, en iyisi baştan başlamak o güne o hayatımın değişeceğine sonradan fark ettiğim o güne...
    Aylardan Kasım soğuk bir mevsim günlerden 28 'i -Şuan hangi gün hatırlayamadım-. Daha liseye yeni başlamışım. Ne kitap okuyorum ne de başka bir şey . Sadece hocanın okumamız için istediği kitapları okumakla yetiniyordum. Gerçekten kitaplar güzeldi ama alışkanlığım yoktu. İlk olarak bu siteyle bir ödev sitesi araştırırken gördüm üye olayım dedim. Üye oldum daha yeniyim hiçbir şey bilmiyorum. İşte birilerini takip etmeye falan başladım. Puanlama olduğunu 2gün sonra fark ettim. O aralar sitenin önemini pek bilmiyorum aslında sitenin amacını da biliyorum. Yaklaşık olarak 3-4 ay öylece hesap duruyor o süreçte de Reşat Nuri Güntekin'in Çalıkuşu eserini okumaya başladım. Kitap o kadar güzeldi ki...
    Sonra yavaş yavaş sitenin amacını ve güzelliği çözdüm. Başladım ben de kitap okuma serüvenine . Kitaplar hayatım oldu. Tabi ilk zamanlar alıntıları kopyala yapıştır yaptığımda oldu yalan yok. Yaklaşık olarak bir yıl tam hakim değildim siteye . Ama diğer bir yılda ne güzel arkadaşlıklarım oldu. Çok değerli ablalar , abiler tanıdım hala da tanıyorum. Ve daha nice güzel okurlar... Nice güzel yazarlar , kitaplar tanıdım. Ben birçok yazarı burada tanıdım kitabida tabi. Sağ olsunlar değerli okurlar çok faydaları , katkıları oldu bana. Şuan bir kitap şöleni içindeyim. Hiç böyle biri olmak aklıma bile gelmezdi. O kadar mutluyum ki kitaplarla ve bu güzel sitede olduğum için...
    Gün geldi beraber güldük gün geldi beraber üzüldük. Gün geldi kitap yardımları oldu. Bununla birlikte görüş ayrıklarından da tartışma çıktı. ..
    Neyse sözün kısası burda ikinci yılımı doldurmaktayım. Sizlerle tanıştığım ve güzel şeyler edindiğim için çok mutluyum ve sizlere teşekkürlerimi sunmak isterim inşallah sizlerle nice seneler surdurmek nasıp olur.
    Saygı ve sevgiler...
    Kitapla kalın....
  • Yani öyle olduğunu umuyordu .En azından öfkesi ve hissettiği suçluluk duygusu geçtiğinde geriye sadece ona olan sevgisi kalacaktı
  • Her insan, ne kadar müspet yaratılışta olursa olsun ölümünden sonra tekrar dirilmeyi düşünür, özler. Bu hayat dediğimiz mihnetler silsilesinin çok ileri zamana, müpheme atılmış bir mükafatı gibidir. En müsait ve daima kazanacak kağıtlarla oynanan bir oyun gibi, yeniden, adeta baştan aşağı beğenmemek, inkar etmek, değiştiğinden dolayı sevinmek için kalmışa benzeyen küçük bir mazi şuûrundan başka her şeyi, her tarafı değişmek, güzelleşmek şartıyla tekrar yaşamaya başlamak insanlığın elbette vazgeçemeyeceği bir hülyadır.
  • En baştan başlamak zorundaydı.
  • Elinde açılmış bir mektupla, soluk soluğa girer.)
    İnanılmaz bir şey baylar! Müfettiş sandığımız adam müfettiş falan değilmiş.
    HEPSİ BİRDEN
    Nasıl müfettiş değilmiş?
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Hem de hiç değilmiş; işte mektupta yazıyor...
    KAYMAKAM
    Ne diyorsunuz? Ne diyorsunuz? Hangi mektupta?
    POSTANE MÜDÜRÜ
    İşte kendi mektubunda. Postaneye bir mektup getirmişlerdi. Adrese bir baktım “Postane Sokağı” yazıyor. Birden donakaldım. Hemen “Herhalde posta işlerinde bir aksaklık gördü, üstlerine onu rapor ediyor,” dedim. Sonra da mektubu alıp açtım.
    KAYMAKAM
    Nasıl yaparsınız bunu?
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Bende pek bilmiyorum; sanki içimden bir şeyler zorladı beni. Mektubu özel ulakla gönderecektim, ama birden hiç duymadığım bir meraka kapıldım. Kendime engel olamıyordum! Mektup beni öylesine çekiyordu ki! Ama içimden bir ses sürekli “Sakın açma! Açarsan tavuk gibi kızartırlar seni!” diyordu. Başka bir ses de “Aç, aç, aç!” diye fısıldıyordu. Mührü koparırken vücudumu ateş basmıştı; mektubu açınca da her yanım buz kesti. Ellerim titriyor, gözlerim kararıyordu.
    KAYMAKAM
    Böylesine önemli bir devlet temsilcisinin mektubunu açmaya nasıl cüret edersiniz?
    POSTANE MÜDÜRÜ
    İşte sorun da bu ya! Hiç de önemli biri falan değilmiş!
    KAYMAKAM
    Peki kimmiş size göre?
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Ne kokar ne bulaşır biri; şeytan bilir kim olduğunu!
    KAYMAKAM
    (Sertçe.)
    Ne kokar ne bulaşır da ne demek? Ne cüretle böyle bir şey söyleyebilirsiniz; ya “şeytan bilir” ne demek? Şimdi sizi tutuklatacağım...
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Kim? Siz mi?
    KAYMAKAM
    Evet, ben!
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Gücün yetmez!
    KAYMAKAM
    Onun kızımla evleneceğini, benim de büyük bir adam olacağımı biliyor musun? Seni Sibirya’ya sürdüreyim de gör!
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Ah, Anton Antonoviç! Ne Sibirya’sı? Sibirya’yı falan bırak şimdi. İyisi mi ben size mektubu okuyayım. Baylar! İzninizle mektubu okuyorum!
    HEPSİ BİRDEN
    Okuyun, okuyun!
    POSTANE MÜDÜRÜ
    (Okumaya başlar.)
    “Azizim Tryapiçkin; başımdan geçen olağanüstü bir olayı hemen sana bildirmek istedim. Yolda tanıştığım bir piyade yüzbaşısı, beni kumarda öyle bir soyup soğana çevirdi ki, kaldığım hanın sahibi neredeyse beni hapse attırıyordu; ama ansızın bütün kent, Peterburglu görünüşüm ve kılık kıyafetim yüzünden beni general, vali gibi bir şey sanmaya başladı. Ben de kaymakamın evine yerleştim, yan gelip keyfime bakıyor, sonunu hiç düşünmeden karısına ve kızına kur yapıyorum; yalnız önce hangisinden başlamak gerektiğine karar veremedim, ama sanırım her türlü hizmete hazır olan anneden başlayacağım. Beraber çektiğimiz sefaleti, parasızlığı hatırlarsın; hani bir keresinde bir pastacı, İngiliz kralı gibi yediğim tartlar yüzünden yakama yapışmıştı. Şimdi işler tamamen tersine döndü. Herkes istediğim kadar borç veriyor. Müthiş orijinal insanlar. Görsen, gülmekten ölürsün. Gazetelere fıkralar yazdığını biliyorum; onları da yazılarına koymalısın. İlk olarak kaymakam, ihtiyar bir beygir kadar ahmak...”
    KAYMAKAM
    Buna imkân yok! Böyle yazmamıştır.
    POSTANE MÜDÜRÜ
    (Mektubu uzatarak.)
    Kendiniz okuyun isterseniz.
    KAYMAKAM
    (Okur.)
    “… bir beygir kadar ahmak...” Olamaz! Bunu siz yazmışsınız.
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Neden böyle bir şey yazayım?
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    Okuyun yahu!
    LUKA LUKİÇ
    Okuyun!
    POSTANE MÜDÜRÜ
    (Okumayı sürdürür.)
    “Kaymakam ihtiyar bir beygir kadar ahmak...”
    KAYMAKAM
    Lanet olsun! Tekrarlayıp durmasana! Sanki herkes anlamadı.
    POSTANE MÜDÜRÜ
    (Okumayı sürdürür.)
    Hım... hım... hım... “…beygir kadar ahmak. Postane Müdürü de bir hoş...”
    (Okumayı bırakır.)
    Benim hakkımda da yakışıksız şeyler yazmış.
    KAYMAKAM
    Hayır efendim, devam edin!
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Ne gereği var?
    KAYMAKAM
    Hayır efendim, madem başladık, bitireceğiz! Hepsini okuyun!
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    İzin verin ben okuyayım.
    (Gözlüğünü takıp okumaya başlar.)
    “Postane Müdürü, tıpkı bizim bölümün kapıcısı Miheyev’e benziyor; onun gibi ayyaş alçağın biri olmalı.”
    POSTANE MÜDÜRÜ
    (Seyircilere.)
    Bu haylazı bir güzel kırbaçlamalı; aşağısı kurtarmaz!
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    (Okumayı sürdürür.)
    Yoksulları Koruma Müdürü’yse... ee... eee...
    (Kekeler.)
    KAROBKİN
    Neden durdunuz?
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    Burası pek okunmuyor... zaten herif alçağın biri işte.
    KAROBKİN
    Bana verin! Benim gözlerim daha iyi görür.
    (Mektubu almak için uzanır.)
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    (Mektubu vermez.)
    Yok, burayı atlayalım, devamı daha okunaklı zaten.
    KAROBKİN
    İzin verin ona ben karar vereyim.
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    Okumasına ben de okurum, hem devamı daha okunaklı dedim ya.
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Hayır efendim, hepsi okunacak! Öncekileri okuduk ya!
    HEPSİ BİRDEN
    Mektubu verin Artemi Filippoviç!
    (Karobkin’e:)
    Siz okuyun!
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    Tamam veriyorum.
    (Mektubu verir.)
    Lütfen buradan...
    (Parmağıyla bir yeri kapatır.)
    İşte buradan okuyun.
    (Herkes Karobkin’in çevresine toplanır.)
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Okuyun, okuyun! Bırakın şunu, hepsini okuyun!
    KAROBKİN
    (Okur.)
    “Yoksulları Koruma Kurumları Müdürü Zemlyanika, Yahudi takkesi takmış domuzu andırıyor.”
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    (Seyircilere:)
    Aman ne zekice! Yahudi takkeli domuzmuş! Domuzların takke taktığı nerede görülmüş canım?
    KAROBKİN
    (Okumayı sürdürür.)
    “Lise Müdürü’yse baştan ayağa soğan kokuyor.”
    LUKA LUKİÇ
    (Seyircilere:)
    Yemin ederim ağzıma soğan koymuşluğum yoktur.
    AMMOS FYODOROVİÇ
    (Alçak sesle.)
    Tanrı’ya şükür, benim hakkımda bir şey yazmamış hiç değilse!
    KAROBKİN
    “Yargıç...”
    AMMOS FYODOROVİÇ
    Al bakalım!
    (Yüksek sesle.)
    Baylar, bu mektup epey uzun anlaşılan. Hem içinde okumaya değer bir şey de yok; bir sürü zırvalık işte.
    LUKA LUKİÇ
    Hayır efendim!
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Olmaz, okuyun!
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    Hayatta olmaz, okuyun!
    KAROBKİN
    (Okumayı sürdürür.)
    “Yargıç Lyapkin-Tyapkin tam bir moveton...13”
    (Durur.)
    Bu Fransızca bir sözcük galiba.
    AMMOS FYODOROVİÇ
    Şeytan bilir ne anlama geliyor! Dolandırıcı gibi bir şey demekse yine iyi, daha kötü bir anlamı da olabilir.
    KAROBKİN
    (Okumayı sürdürür.)
    “Yine de buralılar, konuksever ve iyi yürekli insanlar. Hoşça kal azizim Tryapiçkin. Ben de senin gibi edebiyatla uğraşmak istiyorum artık. Yaşamak öyle sıkıcı oldu ki kardeş, insan biraz da ruhunu beslemek istiyor. Artık daha soylu işlerle uğraşma zamanının geldiğini görüyorum. Bana mektup yazarsan Saratov İli, Podkatilovka Köyü’ne yaz.
    (Mektubun arkasını çevirip adresi okur.)
    Sayın Bay İvan Vasilyeviç Tryapiçkin’e, Postane Sokağı, doksan yedi numara, üçüncü kat, sağdaki daire, Peterburg.”
    KADINLARDAN BİRİ
    Ay ne feci!
    KAYMAKAM
    İşte şimdi mahvoldum, mahvoldum! Öldüm ben, bittim! Gözlerim kararıyor hiçbir şey göremiyorum. Domuz suratlarından başka bir şey göremiyorum... Tutun, bana getirin onu!
    (Ellerini sallar.)
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Nasıl yakalayacağız? Bile isteye en iyi arabayı verdirttim; üstelik şeytan dürtmüş gibi, bütün istasyonlara da at hazırlamaları için önceden yazılı emir gönderdim.
    KAROBKİN’İN KARISI
    Görülmemiş bir karışıklık!
    AMMOS FYODOROVİÇ
    Lanet olsun baylar! Benden üç yüz ruble de borç aldı.
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    Benden de üç yüz ruble aldı.
    POSTANE MÜDÜRÜ
    (İç geçirir.)
    Ah! Benden de üç yüz ruble aldı.
    BOBÇİNSKİ
    Pyotr İvanoviç ile benden de altmış beş ruble aldı efendim.
    AMMOS FYODOROVİÇ
    (Elleriyle bir şaşkınlık jesti yapar.)
    Bu iş nasıl oldu baylar? Nasıl oldu da böyle bir yanlış yaptık?
    KAYMAKAM
    (Alnına vurarak.)
    Nasıl, nasıl yedin bu numarayı ihtiyar budala! Aklını mı kaybettin, koyun kafalı!.. Otuz yıldır görevdeyim, hiçbir tüccardan, hiçbir müteahhitten böyle kazık yemedim; dünyayı bile çalabilecek ne dolandırıcıların, ne hilebazların hakkından geldim! Üç tane valiyi bile aldattım!.. Valiler de kimmiş?
    (Elini sallar.)
    Aldattığım valilerin sözü bile edilmez...
    ANNA ANDREYEVNA
    Ama böyle bir şey mümkün değil Antoşa; Maşenka’yla nişanlandılar...
    KAYMAKAM
    (Öfkeyle.)
    Nişanlanmışlar! Nah sana nişanlılar!
    (Eliyle çirkin bir hareket yapar.)
    Utanmadan hâlâ nişanlılar diyor!..
    (Kudurmuşçasına.)
    Bakın, bakın, ey Hıristiyanlar, gelin de kaymakamın nasıl rezil olduğunu görün! Aptal, aptal, ihtiyar alçak!
    (Kendi kendine yumruğunu sallar.)
    Ah seni odun kafalı! El kadar bebeyi önemli biri sandım! Herif şimdi, arabasının çıngıraklarını çala çala keyif yapıyor! Her önüne gelene de bunu anlatacak. Bunca alay yetmezmiş gibi, alaycı yazarın biri de, bundan kendisine bir komedya çıkaracak. Şu utanca bak! Unvana, ada falan bakmadan acımasızca kahkahalar atıp, avuçları patlayana dek de alkışlarlar üstelik. Ne gülüyorsunuz? Asıl kendinize gülün!.. Sizin hepinizi...
    (Ayaklarını öfkeyle yere vurur.)
    Ah o yazarlar! Ah o lanet olası, liberal yazar parçaları! Tanrı hepsinin belasını versin! Bir elime geçirsem hepsinin gırtlağını sıkar, un gibi öğütür, bir çuvala doldurup hepsini cehennemin dibine atardım! Külahlarına tükürdüklerim!..
    (Yumruğunu sallayarak topuklarını yere vurur.
    Kısa bir sessizlikten sonra.)
    Hâlâ kendime gelemedim. Gerçekten de Tanrı cezalandırmak istediği kulunun önce aklını alıyormuş. O budalanın neresi müfettişe benziyordu ki? Hiçbir yeri! O adam müfettişin serçe parmağı bile olamaz; ama birdenbire hepiniz, müfettiş, müfettiş diye bağırmaya başladınız! O adamın müfettiş olduğunu ilk kim uydurdu? Yanıt verin!
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    (Bir jest yapar.)
    Beni kesseniz bile bu işin nasıl olduğunu açıklayamam. Şeytan gözlerimizi bağlayıp, hepimizi şaşkına çevirdi.
    AMMOS FYODOROVİÇ
    Kim uyduracak işte bu kıt akıllılar!
    (Dobçinski ile Bobçinski’yi gösterir.)
    BOBÇİNSKİ
    Hey, ben değildim! Hem hiç aklıma...
    DOBÇİNSKİ
    Benim hiç suçum yok, hem de hiç...
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    Tabii ki sizdiniz.
    LUKA LUKİÇ
    Elbette. Aklınızı yitirmiş gibi handan koşa koşa gelip “Geldi, geldi, para bile vermiyormuş...” dediniz. Sanki gömü buldular!
    KAYMAKAM
    Doğru sizdiniz! Kentteki bütün dedikodular sizden çıkar zaten lanet yalancılar!
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    Müfettişinize de, palavralarınıza da lanet olsun!
    KAYMAKAM
    Kentin içinde koşuşup herkesin kafasını karıştırırsınız, pis yılanlar! İşiniz gücünüz dedikodu, kılkuyruklu saksağanlar sizi!
    AMMOS FYODOROVİÇ
    Mendebur herifler!
    LUKA LUKİÇ
    Ahmaklar!
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    Muşmula suratlılar!
    (Herkes çevrelerini sarar.)
    BOBÇİNSKİ
    Yemin ederim ben söylemedim, Pyotr İvanoviç söyledi.
    DOBÇİNSKİ
    Hayır Pyotr İvanoviç, ilk siz söylediniz...
    BOBÇİNSKİ
    Yapmayın canım, ilk siz söylediniz.
  • Uzun bir süre kitaplardan uzak kaldım küsmüş bir sevgili gibi ve vicdan azabı ezip geçiyor şiddetlenerek. Şimdi herşeye en baştan başlamak istiyorum bir çocuk merakıyla.. Sizce kitapçıya gidip elimi ilk uzatıcağım kitap hangisi olmalı?