• İnsan!

    Garip,çözülemez,tahmin edilemez,ne istediği/isteyeceği kestirilemez bir acayip canlı formu.Kuşkusuz gezegen üzerindeki en zeki ama aynı zamanda acımasız format.

    Robert WINSTON bu kitabında insan içgüdüsünü araştırıyor,savannah'ın ilkel toplumlarından günümüze Psikoloji,Sosyoloji,Biyoloji,Antropoloji,Fizyoloji,Cinsellik dürtüsü,Özgecilik,Kıskançlık,Ahlak,Din ve İçgüdü konularını ele almış ilgi çekici,kendisini rahatlıkla okutabilen bir çalışma.Bazı konuların bizim memlekette tabu olduğunu düşünürsek,HARARI'nin kitabı Sapiens'i çağrıştıran,hatta paralel çizgilerde ilerleyen birçok konu var ama kesinlikle aynı dil değil.

    Kitabı okuyunca insanın katetmiş olduğu yolda hem zeka,hemde fiziksel değişimini (aslında değişmemesi mi desem çıkamadım işin içinden),kültürler arası farklılıklarla izah etmeye çalışmış.Olmuş mu?Bence çok güzel olmuş.

    İçgüdülerimiz,şiddet,aşk,cinselik DNA'mız da mı işli?Acaba bu hislerle birlikte mi doğarız yoksa içinde yaşadığımız toplumun kültürel yapısı mı bizi yönlendirir.

    Kitabı okurken çoğu bölümde eğlenceli yazılar var,ama bir bölüm var ki bizim toplumun kültürel yapısı DANK!! diye kafanıza vuruveriyor :) Nemi? 'Çok seviyordum öldürdüm Hakim Bey'

    Kitabı okursanız eğer sundan eminim Kadınlar diyecek ki 'işte!Erkekler her zaman her yerde aynı!
    Erkeklerde diyecek ki 'Vayy kadınlara bak az değillermiş valla!'

    Aşağıda kitaptan azbuçuk bişiler çaldım spoiler yerine geçmez merak etme oku bu kadarcık seyi ;)

    Okunası kitaplardan biri,ben ilgi ile okudum.

    Aşağıdaki Linkte İzlemek isteyeceğiniz bir belgesel var.

    https://www.youtube.com/watch?v=0fYyGGs9Qwg

    KİTAPTAN ;
    --------------------------------------

    Evrim acımasızdır ve yaratıcılığının sonu yoktur. Evrimin acı, üzüntü ve ahlak tanımayışı pek çok farklı türün çeşitli üyelerinin başlarına gelenlerden anlaşılmaktadır: Sürüye yeni
    gelen erkekler tarafından öldürülen aslan yavruları; kamikaze karıncalar; çiftleşme sırasında dişi örümcekler tarafından mideye indirilen erkek örümcekler; intihar eden asker
    karıncalar. Hepsi de matematiksel denklemlere göre hareket etmektedirler. Genleri için en iyi olan şeyi yapmaktadırlar.İnsanlar da vahşi ve anormal görünen eylemler gerçekleştirebilmektedirler.
    Bu kötü davranışların en kötülerinden biri bebek öldürmedir. İnsan nasıl olur da yeni doğmuş bir bebeğin gülümsemesi karşısında duyduğu sıcak ve sevecen hisleri bir kenara itip soğukkanlı bir katile dönüşebilir? Çocuk öldürmek gerçekten içgüdülerimizle ilgili bir şey olabilir mi?
    Aslında, bebek öldürme ister modem ister geleneksel olsun bilinen her kültürün gelenekleri arasında yer almaktadır.

    Venezüella'daki Orinoco Irmağı boyunda yaşayan Yanomamo halkı zaman zaman bebek öldürme uygulaması gerçekleştirmektedir. Napoleon Chagnon bu halk arasında yaptığı
    araştırmalarda eğer bir kadın ilkinden çok kısa süre sonra ikinci çocuğunu yaparsa o kadının ikinci bebeğini öldürmek zorunda bırakıldığını bildirmektedir. Bir köy liderinin
    karısı kendisinin tam olarak böyle bir şey yaptığını belirtmiştir.Ve kadın bu hareketinin sebebinin sütünü iki yaşındaki ilk çocuğuna ayırmak zorunda olması olduğunu söylemiştir.
    Ama bu kararı vermek zorunda oluşu bebeğini öldürdüğü için acı çekmesini engellememiştir. Sevgi, hatta bir canlının yavrusuna beslediği sevgi bile, tüm öteki faktörlere ağır basmamaktadır.

    ---------------------------------------

    Büyük kuzey İtalya kent devletlerinden biri olan Floransa' da yazılmış beş yüz yaşındaki bir kitabın insanın evrimine ilişkin modem teoriler üzerinde etkili olduğu ortaya çıkmıştır.
    Niccolo Machiavelli'nin bu en çok bilinen eseri 1513 yılında yazılan ama yazarın ölümünden sonra 1532' de yayımlanan Prens adlı kitaptır. Eser prenslerin hile dahil her türlü yola
    başvurarak kendi topraklarını kontrol altında tutmaları gerektiği temasını işler. Machiavelli "amaca ulaşmak için her yol mubahtır" özdeyişinin amansız savunucularındandı.
    Prens'in birkaç yerinde Machiavelli kuzey İtalya'nın Romagna bölgesinin kötü şöhretli tiranı Cesare Borgia'yı över. Prens manipülasyon ve kontrol konulan açısından bir ders kitabı
    niteliğindedir. Okuruna, sinsice taktikler kullanmanın ve istediğini elde etmek için yalan söyleyip hile yapmanın kurallarınıanlatır. Machiavelli bize rol yapmamız gerektiğini söyler.Örneğin "cömert lideri" oynayabilir, böylece karanlık motivasyonlarımızı ve kendi çıkarlarımızı gözetmekten başka
    en ufak bir kaygı taşımadığımız gerçeğini gizleyebiliriz.Machiavelli şöyle yazar: "Örneğin, merhametli, güvenilir, insancıl,masum, dindar görünmek (ve öyle olmak) faydalıdır,ama yine de, eğer öyle olmamanız gerekirse tutumunuzu kolaylıkla değiştirebilmeniz ve ters yöne çevirebilmeniz için, bu görünümün dozunu iyi ayarlamalısınız."

    -------------------------------------

    İnsanlar neden şiddete başvurur?
    Şiddet eğiliminin bir patoloji olduğu fikri yıllardır dile getirilmektedir.Patolojiler insan zihni ya da vücudunun bir yönünün uygun şekilde işlememeye başladığı durumları anlatırlar. Karaciğer hastalığı gibi, beyinde bazı biyokimyasal değişimlerle birlikte ortaya çıkan şizofreni de bir patolojidir. O halde, belki de şiddet zihinsel bir rahatsızlığın belirtisi, zihinsel süreçlerimizde yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunun işaretidir.
  • 20. yüzyılın bize öğretmiş olduğu bir ders varsa, o da kesinlikle güç ve milliyetçilik tehlikesi hakkında olmalıdır. Defalarca olduğu gibi, liberaller, sosyalistler ve enternasyonalistler bu güçlere ve yoğun mantıksızlıklara karşı savunmasızca yakalanırlar. George Orwell 1941 yılında milliyetçilik hakkında şunları yazmıştır: “…belirgin bir kuvvet olarak ardında hiçbir şey kalmamıştır. Hıristiyanlık ve uluslararası sosyalizm ile karşılaştırıldığında neredeyse hasır altında kalmış kadar zayıftır.” Milliyetçilik sadece tarihçilerin ve politikacıların değil, insan psikolojisi ile ilgilenen herkes için önemli bir konu olmuştur.

    Milliyetçiliğin Doğası

    Milliyetçilik ile yurtseverliği karşılaştırarak başlamak bu konuyu anlama açısından bize yardımcı olabilir. Bu kelimeler belli ki farklı insanlar için farklı anlamlara denk gelmektedir, fakat genel olarak “milliyetçilik” çoğunlukla kötü çağrışımlara sahipken, “yurtseverlik” olumlu çağrışımlara sahip olmuştur.  Bir yurtsever doğduğu ya da ait hissettiği yerde kendisini heyecanlı hisseder, fakat bu duygu kibar, anlayışlı ve akılcıdır. Yurtseverler duygularını kontrol altında tutar ve onların hayal ürününe veyahut kör bir aidiyete dönüşmesine izin vermezler.

    Yurtseverler ayrıca ülkeleri hakkındaki en iyi şeyleri överler: espri anlayışı, yemekleri, edebiyatı, sanatı vs. Ancak bu tip şeyler olumlu ve herkese açıktır- dünyayı zenginleştirirler. Yani, örneğin, Fransız bir yurtsever  “Ülkemi ‘özgürlük, eşitlik, kardeşlik’ olduğu için seviyorum” dediği zaman, bunu demesinin sebebi bu tip düşüncelerin başkalarını etkileyeceğine inanmış olmasıdır. Ulusal kahraman yurtseverler, amiral ya da savaş kumandanı olmaktansa büyük hayırsever ve şair olmayı tercih eder. Yurtseverler ayrıca her grubun kendi güçlülükleri ve zayıflıkları olduğunu ve her grubun sunabileceği farklı bir şeyi olduğunu kabul edecektir.

    Bununla birlikte “milliyetçilik” kelimesi gerçekler ile çok da bağlantılı olmayan aşırı duyguları işaret etmektedir. Ayrıca saldırganlığı da barındırır: iddia etme, zorbalık yapma ve domine etme ihtiyacı. Milliyetçilik bazen de ırkçılık ile birlikte kullanılabilir. Irkçılığın ise en belirgin örneği, ulusal gurur kaynağının, Nordik ya da Kuzey Avrupa’nın üstün ırk olduğu fikrinin olduğu Nazi Almanyasıdır. Fakat Naziler bu konuda türünün tek örneği değildir. 1930’lu yıllarda birçok Japon kendi ırklarının üstünlüğüne inanmıştır. Erken dönem İrlanda milliyetçiliğinde bile bazı İrlandalı Keltlerin materyalist Anglosaksonlardan daha hassas, ruhani ve hayal gücüne bağlı oldukları bir ırkçı dönem vardı. (Örneğin İrlandalı yazar James Joyceromanı Ulysses’te bu tip fikirleri tiye almıştır.)

    Milliyetçilik, aynı zamanda kendi ülkesini sevmekten ziyade, başka bir ülkeye karşı saygısızlıkla tamamen olumsuz bir şekilde körüklenebilir. Diğer bir deyişle, bir kişi doğmuş olduğu ülkeye kayıtsız kalabilir ancak kendi ülkesinin komşuları için yoğun bir antipati geliştirebilir ve herhangi bir farklılığı da abartabilir. Bu durum özellikle komşu ülke daha büyük, zengin ya da daha popüler olduğunda geçerlidir. İnsanlar sıklıkla bu tip başarıları neredeyse kişisel algılayarak, kendilerini aşağılanmış hisseder.

    Kaçış ve Öz-benlik Saygısı

    Peki insanlar neden milliyetçi olur? Bunun ilk ve en belirgin sebebi şudur, milliyetçilik bir kaçış sunar. Bireyler, daha büyük bir kimliği alarak, kendilerininkinden kaçarlar. Böylece, John kendisini küçük, değersiz ve sevilmemiş hissedebilir; fakat eğer onun ulusu zengin ve güçlüyse, bu durum ona hiçbir zaman bilemediği bir öz saygıya sahip olmayı sağlayacaktır.

    Doğaldır ki, bazı insanlar kendini ait hissetme duygusuna tamamen sahip olmamıştır. İngiliz Psikiyatrist R.D. Laing bu durumu açıklamak için “ontolojik güvensizlik” kalıbını kullanmıştır ve bununla anlatmaya çalıştığı şey gerçek, derin, içsel benliğinizin ve gerçekten kim olduğunuz duygusunun kabul edilemez olduğu, hatta gerçek dışı olduğu duygusudur. Aşırı keskin örneklerde bu durum şizofrenik bir çöküşe sebep olabilmektedir. Daha açıkça ifade edilecek olursa, böyle insanlar kendilerine daha güçlü kişilikleri bağlamaktadır. Örneğin ilişkilerde çoğunlukla karşılarındaki kişilerin siyasi görüşlerini, sanat zevklerini ve verdikleri herhangi bir kararı benimseyip,  kendilerini unutup giderler. Bu tip insanlar için ulus, onlara daima bağlı kalabilecekleri stabil bir kimlik sağlar.

    Diğerleri için ise milliyetçilik hayata anlam ve amaç vermektedir. Hitler bunun en belirgin örneğidir. Birçok milliyetçi gibi, kendisi özel hayatında mutsuzdur: fakir, amaçsız ve başarısız bir sanatçı. Birinci Dünya Savaşı’nın patlak verdiği zaman Hitler’i kutlayan ünlü fotoğrafçı, hayatı birden yön değiştiren bir adamın sırıtan yüzünü göstermiştir.

    Bu tip şeyler, ulusları eleştirilen kişilerin, milliyetçilikle yükselişe geçen irrasyonel duyguları ve çoğunlukla agresif ve hatta zarar verme eğiliminde olan kişilerin tepkisini açığa çıkartır.  Aslında, kendileriyle dalga geçilmesinden çok, onların ulusuyla dalga geçildiğinde daha agresif bir tutum sergilerler. Bu kesinlikle pek çok insanın kendi milletini kendisinden çok dikkate aldığını göstermektedir. Bir kişinin gururu, öz saygısı ve hatta hayattaki amacı kendisinden daha büyük bir bütünlüğün başarı ya da başarısızlığına bağlı olduğunda, bu durum çok da şaşırtıcı değildir. 

    Takıntı

    Takıntı, milliyetçiliğin bir diğer özelliğidir. Bir milliyetçi kendi ülkesinin başarısına ya da başarısızlığına çok fazla bağlandığı zaman, bunun zaferi de felaketi de o kişiyi tamamen tüketecektir. Fakat milliyetçiler her şeyi ulusal kimliklerine bağlama eğilimindedirler. Bu yüzden, örneğin uluslarının ordusunun ve ekonomisinin üstün olduğunu iddia etmekle kalmayacak, aynı zamanda yemeklerinin, sporunun, ikliminin, hatta herkesi gölgede bırakacak manzaralarının da üstün olduğunu savunacaktır.

    Milliyetçiler, ayrıca başka insanların, ülke bayraklarının uygun biçimde gösterilmesi gibi konularda umursamaz olmaları konusunda da oldukça hassas olacaklardır. Ayrıca mümkün olduğu her anda çok önemli bir şeyi icat eden ya da keşfedenin kendi ülkeleri olduğunu ve başkalarının bu zaferleri çaldığını iddia ederek, bu konudaki yanlışları düzeltmek için can atacaklardır.

    Ayrıca milliyetçiler yanlış bir biçimde diğer insanların da bu takıntılarını paylaştığını varsaymaktadır. Bu nedenle her hakaretin kasıtlı olduğunu varsaymak için çok aceleci olacaklardır. Aslında, diğer insanlar çoğunlukla bazı tarihsel figürlerin isimlerini yanlış telaffuz ederken ya da bazı tarihsel gerçekleri gözden kaçırırken tamamen masumca hareket ederler.

    Hayal Dünyası ve Reddediş

    Gerçek milliyetçiler hayal dünyasını tercih ederek gerçek olanı sevmez ve bunun yerine onu reddederler. Bu tip bir direnişi seyretmek şaşırtıcı olabilir, özellikle konu bazı tarihsel figürlerin itibarı hakkında konuşmaya geldiği zaman. Bu figürler çok büyük hatalara sahip olsalar ve bu hatalar da göz önüne konulsa dahi, milliyetçiler bu tip eleştirileri propaganda ya da düpedüz bir yalan olarak görerek reddederler. Tabii ki, benzer suçlamalar rakip ülkenin kahramanı hakkında yapıldığı zaman, bunları tereddüt etmeksizin gönüllü biçimde kabul edeceklerdir!

    Milliyetçiler aynı zamanda tarihsel hataları ve aşağılanmaları kabul etmekte güçlük yaşayarak geçmişte kalma konusunda çok zaman harcarlar. Kabul etmek yerine, kişisel olarak sıklıkla tarihi yeniden yazmaya çalışacaklardır. Onların ulusları bir istisna olduğu için, bu tip hataların herhangi bir anlamı yoktur ve bu hatalar anlamsız olduğu için, milliyetçi nedenlerden ötürü, en azından çoğunluğun inandığı biçimde gerçekleşmiş olamaz. Milliyetçi bir kişiye ülkesinin geçmişte utanç verici bir şey yaptığını söylediğinizde alacağınız cevap muhtemelen tarihin kazananlar tarafından yazıldığı ya da insanların onun ülkesini kıskandığı olacaktır. Bu kişiler gazete ya da tarihsel bir kitap okurken çoğunlukla sevdikleri şeyleri seçerek ya da görmeyi sevmedikleri şeyleri gözden kaçırarak, unutarak ya da tamamen bakmayarak seçici bir dikkate sahip olacaklardır.

    Tutarsızlık

    Milliyetçi birisine kendi komşusunun askeri güçlerinin toplu tecavüze karıştığını ya da partizanları vurduğunu söylediğinizde, size hemen inanacaktır. Komşusunun aslında barbar olduğunu ve medeni olmadığı için bunun beklenebilecek tek şey olduğunu söyleyecektir. Kendi ulusunun tam olarak aynı şeyi yaptığı ortaya çıktığında ise bunu reddedecektir. Ona fotoğraflar gösterdiğiniz zaman bunların sahte olduğunu söyleyecektir. Ona ezici ve reddedilemez kanıtlar sunduğunuzda, tutarsızlık karşısında şaşırıp kalırsınız. Peki, onun ne söylemesini beklersiniz? Savaş yüzünden travma geçiren erkekler, asla evlerinde davranmadıkları gibi davranırlar. Tecavüzler bu kolektif delirmişliğin bir parçasıdır. Partizanları vurmak için, yapılması gereken yapılmıştır ve Cenevre Sözleşmesi sadece üniformalıları koruduğu için bu gayet haklı bir tutum olarak görülür.

    Milliyetçilerin bağlılık duygularını değiştirdikleri, mükemmeliyetçi olma sanrılarını bir ulustan diğerine geçirdikleri bilinir. Diğerleri kendileri hakkındaki kendi algılayışlarını değiştireceklerdir. Örneğin, Fransa ve İngiltere’deki 1930’lu yılları eleştirerek ve hatta kendi ülkelerini iğneleyerek geçiren pek çok sol görüşlü kişi, Nazi Almanyası’na karşı savaş başladığı zaman hararetli biçimde milliyetçilik savunucusu olmuştur. Ayrıca sıklıkla belirtildiği gibi, pek çok adı bilinen milliyetçi lider, önderlik ettiği ülkede doğmamıştır bile. Örneğin Stalin bir Gürcü iken Hitler ise bir Alman değil, bir Avusturyalıdır!

    Başka bir ulusun duygularını etkilemede tabii ki yanlış bir şey yoktur ve bu tip bir etkileşimi akıl hastalıkları ile eş görmek son derece saçmadır. Bununla birlikte, söz konusu olan aşırı milliyetçilik olduğunda bazı garip, hatta rahatsız eden psikolojik rahatsızlıklar tekrar eder. Korkunç bir dehşet ve yıkım söz konusu olduğunda da milliyetçilik (özellikle de nükleer silah çağında) ortaya çıkabilir ve bu tip kişisel özelliklerin anlaşılması gerekmektedir.

    Yazan: Mark Goddart
    Çeviren: Pınar Eldemir
    Kaynak: healthguidance

    Düşünbil
  • ABD'nin Vermont eyaletinde Rutland & Burlington demiryolunun inşasında çalışan Phineas Gage 1848 yılında tarihin en ağır vakalarından birisini geçirmiştir.
    Demiryolu inşası sürecinde bir kayanın patlatılması gerekiyordu ve patlatılacak olan kayanın üzerine bir delik açıldı. 110 cm uzunluğunda bir demir kullanılarak deliğe barut, fitil ve kum dolduruldu.

    Deliğe doldurulan kum az gelince fitil birden alevlendi ve barut patladı. Patlayan barut 6 kg ağırlığındaki ve 110 cm uzunluğundaki demiri adete fırlattı. Demir müthiş bir hızla Gage'in sol gözünün altından girdi ve kafatasından çıkarak 25 m uzaklıkta bir yere düştü. İşte bu ağır kazadan sonra yaşananlar ise sinir ve psikoloji biliminin en çok tartışılan vakasını oluşturacaktı.

    Gage'in beyninin sol ön lobu tamamen yok olmuştu. Fakat Gage sakince ayağa kalktı ve bir iki dakika sonra konuşmaya başladı. Bilinci gayet yerindeydi. Kimsenin yardımı olmadan bir at arabasına binip 1.2 km uzaklıktaki doktora gitti hem de at arabasında dik oturur vaziyette. Gage kasabaya ulaştığında Dr. Edward Williams'ı buldu. Dr. Williams haliyle onun öldüğünü zannetti fakat nabzı 60'ı gösteriyordu. Yani hayattaydı. Doktorlar hemen Gage'i kontorlleri altına aldılar. 1 ay boyunca çabalayarak kendisini toparlamasını sağladılar. Hesaplaşma
    Gage Bambaşka Bir Adam Oluyor
    Fakat birşeyler ters gidiyordu. Şimdiki Gage ile 1 ay önceki Gage'in alakası yoktu. Karakter olarak bambaşka bir adam olmuştu. Çalışmasına çalışıyordu, eskisi kadar çalışkandı da. Fakat davranışları ve karakteri tamamen değişmişti. Algısal problemler de yaşıyordu. Kendisine yardım etmek isteyenleri bile tersliyordu. Sabırsız bir hal almıştı, kimseye tahammül edemiyordu. Kibar, saygılı bir adam olan Gage şimdi ise küfürbaz ve tahammülsüz bir adam olmuştu.

    Başka bir adam olan Gage 12 yıl bu şekilde hayatını sürdürdü. 12 yıl sonra ise yaralarının sebep olduğu sağlık problemleri nedeniyle yaşamını yitirdi.
    Gage'in bu dönemi birçok bilim adamı tarafından ele alındı fakat ilk etapta çözüme ulaştırılamamıştı. 2001 yılında California Üniversitesinden başını John Van Horn’un çektiği bir grup Gage'in kafatasını Warren Anatomi Müzesi'nden alarak kısa sürekli incelemeye tabi tuttu ve bu kafatasının bilgisayar tomografisini çıkardı. Büyük çabalar sonucunda ikinci kafatasını elde etmeyi başaran ekip, kazada parçalanan kemikler ve kafatasını yaran demir ile ilgili tüm ayrıntıları edinip olayı tekrardan ürettikleri kafatasına uyguladılar. Demirin beyinde izlediği yolu belirleyen ve benzer erkeklerin kafa yapılarını inceleyen ekip demirin nereden girdiğini keşfetti.
    Sonuçlara göre demir sanıldığı gibi Gage'in beynini yarmamıştı. Beynin ortası etkilenmemişti. Asıl olan beynin sol kısmındaki beyaz dokudan fazlasıyla kayıp yaşanmasıydı. Beyaz doku kaybedilince bu beynin sağ tarafında bağlantılı olan yerleri de etkiledi ve buralar hiç bir zaman düzelmedi. İşte davranış bozukluğu da tam burada oluşuyordu. Beyaz doku kaybının ve Gage'in sanal beyninde çıkarılan sinir haritasındaki tahribatların davranışları nasıl etkilediği keşfedilmiş oldu.

    Bu araştırma beynin hangi bölgesindeki hasarın davranışı nasıl etkilediği konusunu çözen tarihi bir araştırma oldu ve bir buçuk asırlık tartışmaları en sonunda neticelendirdi.

    Not: 2. resimde Gage, sol gözünün altından girip kafatasından çıkan 110 cm'lik demiri tutuyor.

    Burada önemli ve ilginç olan iki konu var.

    Birincisi böyle bir travmatik durumdan sonra hayatta kalabilmek, ikincisi de beyinde yaşanan hasardan (veya değişiklik de diyebiliriz) sonra geçirdiği büyük kişilik değişikliğidir. Ruhunun değişmesidir. Bu olayın asıl düşündürttüğü konu ise ruh beden, beden kişilik, beden akıl arasındaki ilişkidir.

    Aynı değişiklik beyin tümörü baskısı yaşayanlarda ya da ilaç kullanımı sonrası beyin kimyası değişenler için de söz konusudur. Örneğin yıllarca sakin ve usturuplu konuşmaları ile tanınan yaşlı bir kadın vücut kimyasının ilaç veya çeşitli nedenlerle değiştiğinde; rahat konuşan, espri yapan, ne konuştuğunu hesaplamayan farklı bir kişiliğe, farklı bir ruh haline bürünebilmektedir.
    Francis Crick, “sevinç ve kederlerimiz, hatıralarımız, hırs ve ihtiraslarımız, kimlik duygumuz, ve özgür irademiz aslında olağanüstü sayıdaki sinir hücreleri ve onlarla ilgili moleküllerin hareketinden başka bir şey değildir” demiştir.

    Eğer öyleyse ve örneklerden de yola çıkarak insan beynindeki sinir hücrelerinin bağlantılarını ve kimyasalların miktarını değiştirdiğimizde veya bunları kontrol altında tuttuğumuzda insan değişiyorsa, ruh da değiştirilebilmekte midir? Yoksa ruh denilen şey bunlardan bağımsız olarak başka bir yerde mi durmaktadır?

    Bir çok felsefi yorum yapılabilir. Ama asıl beni heyecanlandıran nörologlar ve beyin cerrahlarının çalışmalarıdır.

    Nörologlar ve beyin cerrahları hastalıklı beyinler üzerinde çalışarak, beynin iç yapısının normale döndürülmesini veya belirli bölgelerdeki düzensiz işlevleri, derin beyin stimülasyonu veya ablasyon gibi yöntemlerle düzeltmeye çalışmışlardır. Bazı işlemler uyanık hastalar üzerinde yapılmıştır. Çalışmalardan elde edilen gözlemler, beynin yapısı ve işlevleri hakkında ipuçları vermiştir. Beyne elektrik akımı verildiğinde, kişi canlı bir tecrübeye sahip olabilir. Stimülasyonla salınan kimyasallar kişinin algı, ruh hali, kişilik ve akıl yürütmesini değiştirebilmektedir.” (1)

    Eğitimciler konuya şöyle yaklaşabilirler; yani şimdi; tembel olarak adlandırılan çocuklar, küçük bir değişiklikle çalışkan olabilir mi? Ya da matematik korkusu bu şekilde yenilebilir mi mesela? Beyinde yapılabilecek değişikliklerle ders konularının anlaşılması herkes için daha kolay ve sıradan bir şey haline getirilebilir mi? Yani bu bir damla kimyasala ya da bir elektrik akımına mı bakıyor? Bu imkansız olmamakla birlikte, olumsuzluklarıyla da birlikte detaylı düşünülmesi gereken bir konu elbette…

    Phineas Gage olayı bir çok ruhsal hastalıklara çözüm bulmanın yolunu araladığı gibi bir çok soruyu da beraberinde getirmiştir. Antonio R. Damasio, Descartes’in Yanılgısı kitabında Descartesin ruh ve beden ayrımı düşüncesini tartışmaktadır. Descartes ruhun beyinde yerleşmiş ayrı bir yapı olduğu düşüncesi vardır. Ancak Phineas Gage’nin beyin hasarı vakası bu düşüncenin de sorgulanmasına neden olmuştur.
    Tıbben beyin ölümü gerçekleştiğinde varoluş da sona ermektedir. Varoluşun anlamı ve insanların “anlam arayışına” bakış açımız üzerine bu vakanın etkisi nasıl olacaktır? Kişilik, karakter, mutluluk, mutsuzluk, hayattan zevk alama ruhsal yapı nöronların oluşturduğu komplike bir yapı ise ve dış müdahalelerle değiştirilebiliyor ise o halde anlam elimizin altında demektir.

    İnsan zihni çocukluğundan beri ve iradesi dışında sosyal, kültürel ve toplumsal olarak olumlu olumsuz çağının gerisinde bir çok etkilerle maruz kalmıştır. Zihin bir bakıma bunlarla doludur. Beyninde hücresel olarak depolanmıştır. İnsanların ileriki yaşlarda da karar alma süreçlerini de etkileyen bu hücresel bağlar nedeniyle insanların bir bakıma zihni bilinç altına tutsaktır.

    Düşünülürse, Phineas Gage vakası insanoğluna anlam arayışını, yaşama ve varoluş nedenine bakışını da etkileyecek tertemiz bir zihin geçmiş ve tertemiz, özgür bir zihinsel gelecek vaat etmektedir.
  • Alanının en iyilerinden olan bir psikiyatristin kendi kaleminden yazılan öykülerini okuyabilmek büyük bir şans Kendine yönelik eleştirileri ve psikolojik çözümlemeleri adeta ders niteliğinde...
  • Kaliforniya'da Long Beach şehrindeki Eyalet Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak ders verirken, aynı sömestrde benim iki dersimi alan bir kız öğrencim dikkatimi çekmeye başlamıştı. Bu genç bayanın şu
    özelliklerinin farkına varmıştım:

    Her şeyden önce çok güzel bir kızdı; gözüm gayri ihtiyari ona gidiyordu. İkinci olarak çok iyi bir öğrenciydi; bütün sınav ve ödevlerde en yüksek notu o alıyordu. Ayrıca, çok hanımefendi, çok nezih bir kişiliği vardı. Bölümün bir pikniğinde kız öğrencimin nişanlısıyla tanıştım ve itiraf edeyim, ilk aklımdan geçen, 'Armudun iyisini ayılar yer' düşüncesi oldu. Yukarıda özelliklerini saydığım o güzel kızın bana tanıştırdığı erkek, yirmi yedi-yirmi sekiz yaşlarında, saçı biraz dökülmüş, şişman denecek kadar toplu, çirkin, kısa boylu biriydi.

    Bu kişiye parası için yüz vermiş olabileceğini düşündüm. Daha sonra öğrendim ki, bu genç adamın parasal gücü yok; başka bir üniversitenin psikolojik danışmanlık bölümünde doktora öğrencisi olarak okula devam ediyor ve ileride akademisyen olarak kariyer yapıp profesör olmak istiyor.

    Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuştu? Bir hafta sonra ders çıkışı koridorda öğrencimin yanına yaklaştım ve Sally adıyla anacağım öğrencimle aramızda şöyle bir konuşma geçti:

    'Sally, nişanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum? 'Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık; o zaman tanıdım kendisini '

    'Nesi seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin?

    Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç beklemiyordu. Amerikan kültüründe, bu tür sorular kişinin mahremiyetine tecavüz olarak kabul edildiğinden pek sorulmaz. Amerikan kültürüne göre ben o anda
    Sally'nin mahremiyetine 'burnumu sokuyordum.'

    Şaşkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi gülerek, 'O şahane bir insan; o benim kahramanım! Ben ondan çok şeyler öğrendim' dedi.

    O anda ilk hissettiğim şey kıskançlık duygusu oldu. Güzel bir kadının erkeğine, 'Sen benim kahramanımsın'duygusu içinde bakmasının erkeğe verilmiş en büyük hediye olduğunu hissettim ve anladım.

    Bu hediyeyi, hayatım boyunca hiç almadığımı biliyordum ve o kişiyi kıskandım.

    'Nasıl yani?' dedim.

    'Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek olduğunu bildiği için, üniversite öğrencisi olunca, yetimhaneden iki çocuğa ağabeylik yapma kararı almış. Haftada on saatini onlara ayırıyor; onlarla buluşup oynuyor, kitap okuyor, onları müzeye götürüyor.

    Onların iyi gelişmesi için elinden geleni yapıyor. Biri ameliyat oldu, hastanede yatıyor ve Frank şimdi akşamları hastanede kalıyor, geceleri ona bakıyor.'

    Yüzüme tokat yemiş gibi oldum. Utandım. Kendime kızdım. Ben güya en yüksek eğitim düzeyine gelmiş biriydim ve karşımdakini hala dış görünüşe göre yargılıyor ve onu 'ayı' olarak görüyordum. İçimdeki
    pislikten utandım. Bir süre sonra Sally'nin içinde yetiştiği aile ortamını merak etmeye başladım. Şöyle bir mantık yürüttüm: o adama baktığım zaman ben neden, 'Armudun iyisini ayılar yer' diye düşündüm? Çünkü ben, içinde yetiştiğim ortamda sık, sık bu benzetmeyi duyarak büyümüştüm. İçinde yetiştiğim ortam beni nasıl etkilemişse, Sally'nin içinde yetiştiği ortam da onu öyle etkilemiş olmalıydı.

    Birkaç hafta sonra Sally'e, ailesinin nerede oturduğunu sordum. Los Angeles'in üç yüz elli km kuzeyindeki bir kasabada oturuyorlarmış. Onun ailesiyle tanışmak istediğimi, bunu mümkün olup olamayacağını sordum. 'Kendilerine bir sorayım, eminim sizinle tanışmak isteyeceklerdir,' dedi ve iki gün sonra, 'Ailemle
    konuştum; sizinle tanışmaktan mutlu olacaklarını söylediler,' dedi. Dört-beş hafta sonra San Francisco'ya gidecektim, Sally'nin ailesinin yaşadığı kasaba yolumun üstündeydi, onlara uğrayabilir, onlarla tanıştıktan sonra yoluma devam edebilirdim.

    Bu planımı Sally'e söylediğimde Sally, 'O gün ben de aileme gidecektim; isterseniz beraber gidebiliriz,' dedi. Ailesine haber verdi. Onlar da sabah kahvaltısına gelmemizi söylemişler. Long Beach'ten
    sabahın altısında yola çıktık ve dokuz buçuk civarında Sally'nin ağabeyi Brian'ın evine vardık. Sally'nin babası George orada buluşmamızı uygun görmüş. Çok güleryüzlü bir aileydi.

    Brian'ın, en ufağı dört yaş civarında dört çocuğu vardı. Ziyaret ettiğim bu güler yüzlü sıcak ailede, iki olay gerçekten dikkatimi çekti. Bunlardan ilki, Sally'nin babası George'un torunlarıyla konuşurken onların göz hizalarına inmesiydi. Bunu o kadar doğal yapıyordu ki, artık farkına varılmadan yapılan bir
    davranış olduğu belliydi. Sally'ye, babasının torunlarıyla hep böyle mi konuştuğunu sordum. 'Evet' yanıtını alınca, kendisi çocukken de babasının, onunla göz hizasına inerek mi konuştuğunu sordum.
    'Evet, biz böyle biliyoruz. Ağabeyim Brian da çocuklarıyla böyle konuşur; ben de kendi çocuklarımla böyle konuşacağım.

    Biz böyle biliyoruz', dedi. Tüylerim diken diken oldu.

    Ben üniversite öğretim üyesiydim ve insan psikolojisi benim uzmanlık alanımdı ama üç çocuğumdan hiçbiriyle göz hizasına inerek konuştuğumu hatırlamıyordum. Kendime kızdım; sonra kendime kızmaktan da vazgeçtim, beni yetiştirenlere kızdım. Sonra onlara kızmaktan da vazgeçtim ve bütün nesilleri yetiştiren kültür ortamına kızdım. Daha sonra kimseye kızmayacağımı anlayarak, oradaki öğrenme fırsatından yararlanmaya karar verdim. Torunlarının önünde diz çökerek konuşan dede George'a 'Beyefendi, çocukların göz hizasına inerek konuşuyorsunuz!' dedim. Bana biraz şaşkınlıkla gülümseyerek, 'Tabii, onlar küçük insanlar!' yanıtını verdi. Öyle bir bakışı vardı ki, bu bakış sanki 'Bu kadar doğal bir şey ki, herhalde bunu herkes yapıyordur; sen yapmıyor musun?' diyordu.

    O bakışa karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu.

    Bu güler yüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci olay, Sally'nin ağabeyi Brian'ın davranışı oldu. Brian, Pasifik ülkeleriyle ticaret yapan, oldukça varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden, yüzme havuzundan, çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin zenginliği belli oluyordu. Kahvaltıdan sonra saat on bir dolaylarında telefon çaldı ve Brian bir süre telefonla konuştu. Ofisten arıyorlarmış, Koreli bir işadamı Los Anegeles'ta imiş, kendisiyle görüşmek için helikopterle saat 14'te gelmek istiyormuş. Başka bir randevusu olduğunu söyleyerek bu teklifi reddetmiş olan Brian, bize durumu şöyle açıkladı: 'Dört çocuğum var ve her hafta biriyle dört saat baş başa geçiririm. Bugün dört yaşındaki kızım Mary'le randevum var. Çocuklar çok çabuk büyüyorlar, eğer dikkat etmezsen, bir bakıyorsun, büyümüşler ve onlarla beraber zaman geçirme olanağı kaybolmuş.

    Brian'ın yaşam vizyonunu sormadım, ama davranışından nelere öncelik verdiği belli oluyordu. Brian için çocukları şüphesiz en az işi kadar önemliydi. Brian'ın yaşamında bununla ilgili bir pişmanlık duygusu, bir 'keşke' olmayacak.

    Sally'e sordum: 'Baban seninle randevulaşır mıydı?'

    'Evet', dedi, 'yalnız benimle değil, her çocuğuyla sırasıyla baş başa zaman geçirirdi. Ve ilave etti, 'Biz böyle gördük, böyle biliyoruz. Benim çocuğumun da babası böyle yapacak!'. Gülümseyerek, 'Nereden biliyorsun?' diye sordum.

    'Biz Frank'le konuştuk' diye cevap verdi. Yine içim cız etti. Daha doğmadan çocuğun gelişme ortamıyla ilgili bir bilinç oluşmuştu.

    Kendi çocuklarıma içim yandı. Evlenmeden önceki bilincimi, kafamın karmaşıklığını, evlendiğim kıza ettiğim eziyetleri ve ondan da acısı, kendi yavrularıma çektirdiğim acıları düşündüm. Biraz daha düşününce
    kendimin de acı çektiğini anladım ve bu sefer kendi çocukluğuma içim yandı. Daha sonra babamın, anamın çocukluğuna içim yandı.

    Ve son durak olarak ülkemin tüm çocuklarına içim yandı.

    Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, 'bundan sonra ne yapabilirimle ilgili düşünmeye karar verdim. İşte değerli okurum; yazdığım kitaplar, verdiğim seminerler, hazırladığım televizyon programları, 'Ne
    yapabilirim?' sorusuna verdiğim yanıtların öğeleridir.

    Sally'nin içinde yetiştiği ortamı görmüş ve anlamış biri olarak onun davranışlarına şimdi daha iyi anlam verebiliyorum. Sally, içinde yetiştiği ailede, var oluşun beş boyutunu da doya, doya yaşayabilmişti. Çocuğun hizasına inerek onunla göz göze konuştuğunuz zaman çocuk, 'Sen varsın, sen doğalsın, sen değerlisin, sen güçlüsün ve sen sevilmeye layıksın', mesajı alır ve çocuğun CAN'ı beslenir.

    Çocuğuyla randevusuna sadık kalan baba, 'Seninle zaman geçirmek istiyorum, seni özledim', mesajını güçlü olarak verir. Çocuk bu mesajı zihinsel olarak değil, sezgisel olarak alır ve aldığı bu sezgisel
    mesajlar sayesinde çocuğun hamuru, 'Ben sevilmeye layık biriyim!' diye yoğrulur.

    Bir ana babanın çocuklarına verebileceği en büyük miras, var oluşun beş boyutunda beslenmiş ve buna inanmış güçlü bir CAN'dır.
  • Çileci rahibin kullandığı, şu ana kadar görmüş olduğumuz yöntemler - yaşam duygusunun topyekûn hafifletilmesi, mekanik etkinlik, küçük sevinçler, özellikle de “en yakındakileri sevme”nin verdiği küçük sevinç, sürü örgütlenimi, cemiyet gücü duygusu uyandırma ve bunun sonucunda bireyin kendine karşı duyduğu usancın onun cemiyetin büyüyüp gelişmesinden aldığı zevk yoluyla bastırılması - bunlar çileci rahibin bıkkınlıkla savaşında kullandığı, modern ölçülere göre masumane yöntemler: şimdi bir de daha ilginç olanlara, “suçlu” yöntemlere bakalım. Bunların tümünde söz konusu olan bir tek şey vardır: herhangi bir duygu taşkınlığı, - bunun o ağır, felç edici, uzun ıstırap vericiliğe karşı en etkili uyuşturma yolu olarak kullanılması; bu yüzdendir ki rahip yaratıcılığı, şu bir soruyu bulurken neredeyse tükenmez olagelmiştir: “bir duygu taşkınlığı hangi yolla elde edilir?”... Bu, kulağa haşin geliyor: “çileci rahip her zaman, tüm güçlü duygulanımların içerdiği coşkudan yararlanmıştır” demiş olsaydım kulağa daha hoş gelirdi kuşkusuz. Ama modern hanım evlatlarımızın yumuşamış kulaklarını neden daha da okşayalım ki? Neden kendi hesabımıza onların laf-ikiyüzlülükleri karşısında bir adım bile olsa geri atalım ki? Biz psikologlar için, bizi tiksindirecek olması bir yana, bir eylem-ikiyüzlülüğü demek olurdu bu. Nitekim bugün bir psikoloğun iyi beğeni sahibi olduğunu gösterir bir şey varsa, - kimileri onun “dürüstlüğü” de diyebilir buna - o da insan ve nesneye ilişkin neredeyse tüm modern yargılara bulaşmış olan o rezilce ahlaksallaştırılmış konuşma tarzına direnmesidir. Çünkü şu konuda aldanmaya gelmez: modern ruhların, modern kitapların en esaslı özelliği yalan değil, ahlakçı yalancılığın iliğine dek işlemiş olan masumiyettir. Bu “masumiyet”i her yerde tekrar tekrar ortaya çıkarmak zorunda olmak - bizim işimizin, bugün bir psikoloğun üstlenmek durumunda kaldığı, kendi de pek sakıncasız sayılamayacak o işin en iğrenç yanı budur belki de; bizim büyük tehlikemizin bir parçasıdır, - belki tam da bizi büyük tiksintiye götüren bir yoldur... Modern kitaplar (diyelim ki kalıcı oldular, ki bu konuda endişelenmeye gerek yok elbet ve yine diyelim ki günün birinde daha kesin, daha haşin, daha sağlıklı bir beğeniye sahip bir nesil geldi) - tüm modernlik bu neslin ne işine yarardı, yarayabilirdi bundan hiç kuşkum yok: onları kusturmaya yarardı, - bunu da ahlaki güzelleştirmesi ve sahteliği sayesinde ve kendini “idealizm” diye adlandırmaktan hoşlanan ve mutlaka kendini idealizm sanan en içsel feminizmi sayesinde becerirdi. Günümüzün okumuşları, “lyi”lerimiz yalan söylemezler - doğrudur; ama bu onlara saygıdeğerlik kazandırmaya yetmez! Asıl yalan, sahici, kararlı, “dürüst” yalan (ki bunun değeri hakkında Platon’a kulak verilmelidir) fazlasıyla katı, fazlasıyla kuvvetli bir şey olurdu onlar için; onlardan beklemeye hakkımız olmayan bir şeyi, gözlerini açıp kendi üzerlerine çevirmelerini, kendilerinde “doğru” ve “yanlış”ı ayırt edebilmelerini gerektirirdi. Onlara yalnızca dürüst olmayan yalan yakışır; bugün kendini “iyi insan” olarak duyumsayan şeylerin hepsi herhangi bir mesele karşısında sahtekâr-yalancı, uçsuz bucaksız-yalancı, ama masum-yalancı, sadakatli-yalancı, saf-yalancı, erdemli-yalancı bir tavırdan farklı bir tavır almaktan tümüyle acizdir. Bu “iyi insanlar”, - bunların topu baştan aşağı ahlaksallaşmış, dürüstlük konusunda da sonsuza dek rezil olmuş ve kepaze edilmişlerdir: içlerinden hangisi “insan hakkında” bir hakikate dayanabilir ki artık!.. Ya da daha elle tutulur biçimde sorarsak: içlerinden hangisi gerçek bir yaşamöyküsüne katlanabilir ki!.. Birkaç gösterge: Lord Byron kendisi hakkında en kişisel bazı şeyleri kaleme almıştı, ama Thomas Moore bunlar için “fazla iyi”ydi: yaktı arkadaşının kâğıtlarını. Aynı şeyi Dr. Gwinner’in de yaptığı söylenir, Schopenhauer’ın vasiyetinin sorumlusu: Schopenhauer da kendisi hakkında ve belki de kendi aleyhinde (âìò ἐấöôüἰ [eis heauton, kendisi hakkında]) birkaç şey kaleme almıştı zira. İşinin ehli Amerikalı Thayer, Beethoven’in biyografisinin yazarı, bir anda kesiverdi çalışmasını: bu saygıdeğer ve safça yaşamın bir yerinde daha fazla dayanamadı ona... Çıkarılacak ders: hangi akıllı adam oturur da kendisi hakkında dürüst bir laf yazar ki bugün? - Kutsal Gözü Karalar Tarikatı’ndan olması gerekir böylesinin. Richard Wagner’in bir özyaşamöyküsünü vaat ediyorlar bize: bunun kurnazca bir özyaşamöyküsü olacağından kim kuşku duyabilir?.. Katolik rahip Janssen’in Alman Reformasyon Hareketi’ni aşırı derecede sade ve zararsız biçimde betimlediği yazısıyla Almanya’da yaratmış olduğu o gülünesi dehşeti hatırlayın; kim bilir ne kıyamet kopardı, biri çıkıp da bize bu hareketi bir kere de farklı anlatsaydı, bir kere de gerçek bir psikolog gerçek bir Luther anlatsaydı, bir taşra rahibinin ahlakçı budalalığı, protestan tarihçilerin tatlımsı ve saygılı çekingenlikleri ile değil de, Taine’ce bir korkusuzlukla örneğin, bir ruh kuvvetinden hareketle, kuvvete gösterilen kurnazca bir endüljanstan hareketle değil?.. (Bu arada şunu da belirtelim ki, Almanlar sözü geçen protestan tarihçi tipinin en klasik örneğini sonunda, gayet de mükemmel bir biçimde kendi içlerinden çıkarmışlardır, - kendilerine mal edip gurur duyabilirler onunla: Leopold Ranke’yle vermişlerdir bu örneği, o her causa fortior’un [daha güçlü neden) klasik savunucusu olmak için yaratılmış olanla, tüm kurnaz “olgucular”ın o en kurnazıyla.)
  • Kablosuz iletişim, türbin motorları, helikopterler, florasan ve neon lambalar, torpidolar ve hatta X-ray ile ilgili buluşları var. Yaklaşık 700 patente sahip Tesla'nın birçok buluşu da Thomas Edison tarafından çalındığı söyleniyor. Peki Tesla'nın yıllar önceden kalan, gizli bir röportajının olduğunu biliyor muydunuz? İşte bu röportaj.
    Gazeteci: Bay Tesla, sizin için kozmik süreçlere karışan biri diyorlar. Sahiden siz kimsiniz?
    Tesla: Bu doğru bir soru, tüm sorularına cevap vermeye çalışacağım.
    Gazeteci: Bazıları sizin Hırvat olduğunuzu söylüyorlar. Küçük bir köyde doğmuşsunuz, öyle mi?
    Tesla: Evet, tümü doğru. Aslen Sırpım. Ancak Hırvatistan benim anavatanım, bundan gurur duyuyorum.
    Gazeteci: Fütüristler, 20. yy'ın sizin başınızın üstünde doğduğunu söylüyorlar. Manyetik alanı kutsuyor, indüksiyon motoruna ilahiler söylüyorlar. Sizin buluşunuz olan alternatif akım, bugün fizik ve kimyayı dünyanın yarısına hakim kılabilir. Endüstri sizi en büyük hayırsever ilan etmek üzere. Tesla laboratuvarında ilk defa atomu kırabildiniz. Deprem titreşimlerine sebep olabilen bir cihaz yaptınız. Siyah kozmik ışınları keşfettiniz. Beş elementin sırrını araştıran Empedokles gibi, varlığın sırlarına vakıf oldunuz. Birçok kişi için ilahi bir figür gibisiniz.
    Tesla: Evet, bu anlattıklarınızın bazıları en önemli buluşlarımdan birkaçı. Ancak ben yenilmiş bir adamım. Yapabileceğim en büyük şeyleri yapamadım.
    Gazeteci: Bunlar nelerdir, bay Tesla?
    Tesla: Tüm dünyayı aydınlatmak istedim. Dünya'nın Güneş gibi parlaması için yeterli miktarda enerji mevcut. İstediğimi yapmama izin verselerdi, tıpkı Satürn'ün etrafındaki halka gibi Dünya'nın da ekvator kısmında da ışıktan bir halka olacaktı. İnsanoğlu buna hazır değil. Colorado Springs'de yaptığım çalışmada dünyayı elektriğe batırdım. Ayrıca insanlara pozitif zihinsel enerji sunabiliriz. Bach ve Mozart gibi büyük müzisyenler veya büyük şairler geldi geçti. Dünya'nın iç kısmında barışın, neşenin ve sevginin enerjisi var. Dünya tarafından büyütülmüş bir çiçek aldığımda veya topraktan çıkana yiyeceklerde, orayı bir kişinin vatanı yapan her şey vardır. Yıllarımı, bu enerjinin insanları nasıl etkilediğini araştırmakla geçirdim. Gülün güzelliği ve kokusu ilaç olarak ve güneş ışınları yiyecek olarak kullanılabilir. Yaşam sonsuz sayıda biçime sahiptir ve bilim insanının amacı bunları her maddede bulmaktır. Burada üç esas nokta var. Benim yaptığım sadece araştırmak. Bunları bulamayacağımı biliyorum ancak yine de araştırmaktan vazgeçmeyeceğim.
    Gazeteci: Bunlar nelerdir?
    Tesla: Birinci mesele yiyecek. Aç bir dünyayı beslemek için ne kadar yıldız veya Dünya enerjisi gerekir? Bir diğeri kötülüğün ve acının gücünü yok etmektir. Bu, uzayın derinliklerinde bir salgın olarak görülür. Üçüncüsü de evrende aşırı ışık var mıdır? Tüm astronomik yasaların ortadan kalktığı ve matematiksel denklemlerin işe yaramadığı, değişime uğramayan bir yıldız keşfettim. Bu yıldız bu galakside. Boyutu bir elma kadar, ağırlığı ise tüm Güneş Sistemi'miz kadar. Biliyorum, yer çekimi kanunları uçmak için aşılması gereken bir şey, ancak ben bireylerin fiziksel olarak uçmasını değil, bilinçleriyle bir yerden bir yere gitmesini araştırıyorum. Havadaki enerjiyi uyandırmaya çalışıyorum. Bu gezegende boş bir alan yok. Boş olarak düşünülen alan sadece maddenin farklı bir tezahürü.
    Gazeteci: Her gün evinizin penceresine kuşların geldiği söyleniyor.
    Tesla: İnsan kuşlara karşı duygusal olmalı. Onlar gerçeğin habercisidirler.
    Gazeteci: Smiljan'daki o günlerden beri uçmayı bırakmadınız.
    Tesla: Çocukken çatıdan uçmak istedim ve düştüm. Hesaplamaları yanlış yapmışım. Unutma, gençlik yaşamdaki en önemli kanattır!
    Gazeteci: Hiç evlendiniz mi?
    Tesla: Hayır.
    Gazeteci: Rölativite teorisine saldırdığınız için hayranlarınız şikayet ediyor. Eğer enerji her yerde ise nerede bu göremediklerimiz?
    Tesla: İlk önce enerji, sonra madde oluşuyor. Evren ışık olarak bildiğimiz özgün ve ebedi enerjiden doğdu. Madde sonsuz ışık formlarının bir tezahürüdür. Evrenin dört temel yasası var. Birincisi, matematiksel bir ölçünün olması. İkincisi karanlığın içinde yayılıyor olması. Üçüncüsü ışığın bir ışınsal maddeye dönüşmesi. Dördüncüsü başı ve sonu olmaması. Yaratılış sonsuzdur.
    Gazeteci: Ancak bu teoriye karşı ders vermiyorsunuz, neden?
    Tesla: Unutmayın, sonsuzluğu anlayamamamızın nedeni evrenin kavisli yapıda olması değil, insan zihnidir. Ben ışığın bir parçasıyım. Evren tıpkı bir senfoni gibi, düzenli ve harmonik. Einstein bu sesi duysaydı rölativite teorisini yaratmazdı. O, sadece kaosun habercisi.
    Gazeteci: Bay Tesla, bir ses mi duyuyorsunuz?
    Tesla: Her zaman duydum. Benim manevi kulağım gökyüzü kadar büyük. Einstein bir kısmı çok iyi olan birçok iş yaptı. Ona garezim yok. Yalnız “eter"in olmadığını düşünmesi büyük bir hata.
    Gazeteci: Gençliğinizde sık sık hasta olduğunuz söyleniyor, bu doğru mu?
    Tesla: Evet sık sık yaşam gücümün düştüğü doğru. Bazen insanın acı çekmesi gerekebilir. Küçükken koleraya yakalanmıştım. Babam teknoloji üzerinde çalışmalar yapmama izin verince geçti. Bir kişinin zihin gücünü asla küçümsemeyin.
    Gazeteci: Bay Tesla, bu bir oyun mu? Bana zihin gücünden bahsediyorsunuz...
    Tesla: Evet bir oyun, ben oynadım ve elektrikle çözdüm. Unutma, Nikola Tesla yıldırım hakkındaki gerçekleri keşfeden ilk kişi.

    Gazeteci: Kuşkusuz okuyucularımız mizahı seviyor, yalnız bilim ile bazı kişisel görüşlerinizi karıştırıyor gibisiniz.
    Tesla: Bay Smith, insanlar fazla ciddiler. Bir Çin atasözü der ki, “Fazla ciddiyet yaşamı kısaltır".
    Gazeteci: Felsefenizi duyduklarında buna bayılacaklar.
    Tesla: Hayat bir ritimdir. Her şey birbiri ile derin ve mükemmel bir ilişki içindedir. İnsan, güneş, yıldızlar… Bilgi içinde yaşadığımız evrenin bize sunduğu bir şeydir.
    Gazeteci: Bir Budist rahibin veya Taoist birinin sözleri gibi söylediğiniz şeyler.
    Tesla: Evet! Bu gibi öğretilerin içinde evrenin bazı sırları gizli. Hakikat daima insanoğlunu büyülemiştir.
    Gazeteci: Peki sizin için elektrik neyi ifade ediyor?
    Tesla: Her şey elektriktir. İlk önce ışık, evreni temsil eden sonsuz biçim! Siyah ise ışığın gerçek yüzü. Tabi ki biz bunu göremiyoruz.
    Gazeteci: Bay Tesla, elektriği fazla abartmıyormusunuz?
    Tesla: Ben elektriğim, isterseniz elektriğin insan kılığına bürünmüş şekliyim diyebilirim. Siz de öylesiniz, henüz fark etmemişsiniz.
    Gazeteci: Peki bir milyon volt eletriği geçirebilir misiniz?
    Tesla: İnsan bedeni büyük miktarda enerjiden meydana gelmiştir. Beynimiz baştan sona elektrikle çalışıyor. Günün birinde bunun gerçekleştiğini göreceğiz.

    Gazeteci: Otel yönetimi yaşadığınız bu otel odasında hava şimşekliyken sürekli biriyle konuştuğunuzu söylüyorlar doğru mu?
    Tesla: Evet, şimşekler ve yıldırımlarla konuşuyorum.
    Gazeteci: Nasıl yani?
    Tesla: Çoğunlukla ana dilimde konuşurum.
    Gazeteci: Okuyucularımız bu sözlerinizi duyunca çok şaşıracaklar.
    Tesla: Şimşek ve yıldırımlar doğanın en güçlü ve parlak güçleri. O kadar şiirseller ki.
    Gazeteci: Peki madde nedir?
    Tesla: Bak, nasıl da gözlerin parladı. Benim bilmek istediğim şey yıldızlar söndüklerinde ne olduğu. Bir yıldız söndükten sonra oluşan şey ne. İşte o zaman maddeyi ve evrenin sırlarını anlamaya başlayabileğiz.
    Gazeteci: Peki ya sonra ne olacak.
    Tesla: Tanrı bize gülecek ve bizi tutuklatacak (Tesla bunları söylerken gülüyor..).
    Gazeteci: Bu anlattıklarınız yazılarınızda “kozmik acı" diye sıklıkla bahsettiğinizin tam tersi değil mi?
    Tesla: Hayır, çünkü biz hala Dünya'da yaşıyoruz. Birçok insanın farkında olmadığı bir hastalığı var. Bu nedenle birçok başka hastalık, acı, kötülük, sefalet ve savaşlar var. Bu hastalık tamamen tedavi edilebilir gibi değil, ancak farkında olmak yaşadığımız kötülükleri kontrol altına alabilmemizi sağlar. Yakın hissettiğim insanların acılarını bazen bedenimde hissediyorum. Bunun temel nedeni vücutlarımızın benzer maddeden yapılmış olması ve ruhlarımızın birbiri ile ilişkili olması. Bir yıldızın yok olmasının görüntüsü, bizi hayal edebileceğimizden daha çok etkiliyor. Dünyadaki yaratıklar arasındaki ilişkiler farkında olduğumuzdan bile fazla. Daha iyi bir gelecek için öğrenmemiz gereken çok şey var.