• En büyük hazinemiz aklımızdır.
    Oğuz Atay
    Sayfa 385 - İletişim Yayınları/ 44. baskı
  • "Ama düşün Lebannen. Ölümü reddetmek yaşamı reddetmektir."
    "Ve bunu bilmek çok değerli.. Çok büyük bir armağan. Ben olma armağanı. Çünkü sadece kaybetmeye razı olduğumuz şey bizimdir... Bizim acımız, hazinemiz ve insanlığımız olan bu benlik, sürekli değil. Değişir; gider, denizdeki dalga gibi. Tek bir dalgayı kurtarmak, kendini kurtarmak için denizin sakinleşmesini, gelgitlerin durmasını mı istersin?"
  • 193 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10
    Bazı yazarların, şairlerin nazarınızda emsalsiz özellikleri olur. Yaşar Kemalin her cümlesi sizi Anadolu kasabalarında gezdirir. Can Yücel en sıradan şeylerin ne denli kıymetli olduğunu öğretir. Stefan Zweig öyle kötü sonlar yaratır ki içinize ektiği tohumlar yüzünden iyi son mu kötü son mu fark edemezsiniz.

    Edebiyat hazinemiz diyebileceğimiz Sait Faik ise insanı öyle bir tasvir eder, bunlar içinize işler de bu insanları artık her gün otobüste , okulda, kahve dükkanlarında arar olursunuz. Onların bir parçası sizde kalır. Sonra kendinize sorarsınız : Ademoğlu yeryüzüne düştüğünden beri on bin yıllardır çektiği zulümler, yoksulluklar, kalp kırıklıkları ve bana en çok lanet okutturan bu kibir zıkkımı hep aynı mıdır? Buradan nasıl def olur bunlar?

    Biz değil miyiz taşlara, killere, kağıtlara, bu parlak ekranlara içimiz kanaya kanaya, sigara dumanları içinde belki gözümüz yaş içinde yazanlar, sonrakiler bu belalara uğramasın diye. Ama yok, bir musibet lazım ki öğrenelim ve yazanlar bitmesin.

    Bu kadar isyan ile yazmamın en büyük sebebi bu kitapta bile sakıncalı kısımlar bulabilen, öğrenmekten ve öğretmekten korkan, riyakar, tekrar tekrar hortlayan insanlar, hükmedenler.

    Kitap Sait Faik'in tek romanı. Aslında roman bütünlüğü bulmak biraz zor. Ama öyle bölümler var ki mesela Fahri'nin su kıyısında kışın köyde öğretmenlik yapan adam ile konuşması olağanüstü. Ve Fahri'nin hayal ettiği hayat. Ah o basitlik.

    Fahrininki gibi gönüle, Hikmetinki gibi kalbe sahip olmak için bıkmadan usanmadan okumak, yazmak, konuşabilmek gerek.

    İyi ki kitaplar var. İyi ki okuyabiliyoruz.

    Zihnimiz özgür kalıyor.

    Öğreneceğiz bir gün, yok olacak bütün bu kötüler, kötülükler.
  • 304 syf.
    ·10/10
    “Zaman” en kıymetli hazinemiz, sevdiklerimizle geçirdiğimizde onlar için birşeyler yaptığımızda anlam kazanıyor. Sadece çalışmak kazanmak ve tüketmek üzerine kurulmuş bir yaşam bizi tüketiyor aslında. Kazandıkça hep bir şeylere sahip olmaya ve biriktirmeye odaklıyız. O biriktirdiklerimizi belkide kullanmaya bile vakit bulamayacağımızı düşünmeden biriktiriyoruz. Bazen de tüketmeye programlıyoruz kendimizi, saatlerce alışveriş yapıyoruz ama mutlu olamıyoruz ve sonunda mutsuz, hiçbir şeye vakti olmayan, sevdiklerine vakit ayıramayan bireyler olarak hayatımıza devam ediyoruz. Ve hep yorgunuz, canımız sıkkın, kimseye ayırayacak vaktimiz yok. Bu hengamede kendimize, sevdiklerimize çocuklarımıza verdiğimiz zararın farkında bile değiliz. Asık suratlı mutsuz insanlar olduğumuzun farkına varamıyoruz. Herşeye sahip olsun diye uğraştığımız çocuklarımızın asıl sevgiden yoksun olduklarını onları da hep ileriye çalışma odaklı yetiştirdiğimizi yüzümüze vuruyor kitap. Çocuklar üzerinden o kadar güzel mesajlar ve biz büyüklere öyle güzel göndermeler ince mesajlar var ki kitapta günlerce düşünülüp konuşulabilir. Kitapta ki Momo, çöpçü beppo ve turist rehberi gigi, sonra duman adamlar, diğer çocuklar ve kaplumbağa üzerinden anlatımlar öyle güzel kurgulanmış ki sizi sürükleyip götürüyor. Momo nun en büyük özelliği çok iyi bir dinleyici olması. Bunun ne kadar önemli olduğunu da bir kez daha hatırlatmış oluyor kitap bize. Kitap için yaş sınırı olmadığını düşünüyorum. Çocuklarımız da bizde düşünerek okuyabiliriz.
    Momo / Michael Ende
  • "Onların aradıklarını zannettikleri şeyin ne olduğunu biliyorum. Ama onların da Sopli gibi öleceğini de biliyorum. Benim öleceğimi de. Senin öleceğini de."
    " Ve bunu bilmek çok değerli. Çok büyük bir armağan. Ben olma armağanı. Çünkü sadece kaybetmeye razı olduğumuz şey bizimdir... Bizim acımız, hazinemiz ve insanlığımız olan bu benlik, sürekli değil. Değişir; gider, denizdeki bir dalga gibi. Tek bir dalgayı kurtarmak, kendini kurtarmak için denizin sakinleşmesini, gelgitlerin durmasını mı istersin? Kendi güvenliğini satın almak için, ellerinin hünerini, kalbinin arzusunu ve aklının açlığını feda eder miydin?"
  • Uzun ve durgun bir yaşantı için aklımızı koruyalım. Çünkü Sevgiciğim, sen de biliyorusun ki, en büyük hazinemiz aklımızdır. Geliyorum Sevgi, yağmur dinsin geliyorum. İnsanların arasına sıkışmadan geleceğim, yavaş yavaş yürüyerek geleceğim.
  • Sevgili Bilge,
    Bana bir mektup yazmış olsaydın, ben de sana cevap vermiş olsaydım. Ya da son buluşmamızda büyük bir fırtına kopmuş olsaydı aramızda ve birçok söz yarım kalsaydı, birçok mesele çözüme bağlanamadan büyük bir öfke ve şiddet içinde ayrılmış olsaydık da yazmak, anlatmak, birbirini seven iki insan olarak konuşmak kaçınılmaz olsaydı. Sana, durup dururken yazmak zorunda kalmasaydım. Bütün meselelerden kaçtığım gibi uzaklaşmasaydım senden de.

    İnsanları, eski karıma yapmış olduğum gibi, büyük bir boşluk içinde
    bırakmasaydım. Kendimden de kaçıyorum gibi beylik bir ifadenin içine
    düşmeseydim. Bu mektubu çok karışık hisler içinde yazıyorum gibi basmakalıp sözlere başvurmak zorunda kalmasaydım. Ne olurdu, bazı sözleri hiç söylememiş olsaydım; ya da bazı sözleri hiç söylememek için kesin kararlar almamış olsaydım. Sana diyebilseydim ki, durum çok ciddi Bilge, aklını başına topla.

    Ben iyi değilim Bilge, seni son gördüğüm günden beri gözüme uyku girmiyor diyebilseydim. Gerçekten de o günden beri gözüme uyku girmeseydi. Hiç olmazsa arkamda kalan bütün köprüleri yıktım ve şimdi de geri dönmek istiyorum, ya da dönüyorum cinsinden bir yenilgiye sığınabilseydim. Kendime, söyleyecek söz bırakmadım. Kuvvetimi büyütmüşüm gözümde. Aslında bakılırsa, bu sözleri kullanmayı ya da böyle bir mektup yazmayı bile, ne sen ne aşk ne de hiçbir şey olmadığı günlerde kendime yasaklamıştım. Sen, aşk ve her şeyin olduğu günlerde böyle kararlar alınamazdı. Yaşamış birinin ölü yargılarıydı bu
    kararlar. Şimdi her satırı, “bu satırı da neden yazdım?” diyerek öfkeyle bir öncekine ekliyorum. Aziz varlığımı son dakikasına kadar aynı görüşle ayakta tutmak gibi bir görevim olduğunu hissediyorum. Çünkü başka türlü bir davranışım, benimle küçük de olsa bir ilişki kurmuş, benimle az da olsa ilgilenmiş insanlarca yadırganacaktır. Oysa, sevgili Bilge, aziz varlığımı artık ara sıra kaybettiğim oluyor. Fakat yaralı aklım, henüz gidecek bir ülke bulamadığı için bana dönüyor şimdilik. Biliyorum ki, bu akıl beni bütünüyle terk edinceye kadar gidip gelen aziz varlık masalına kimse inanmayacaktır.

    Bazı insanlar bazı şeyleri hayatlarıyla değil, ölümleriyle ortaya koymak
    durumundadır. Bu bir çeşit alın yazısıdır. Bu alın yazısı da başkaları
    tarafından okunamazsa hem ölünür ve hem de dünya bu ölümün anlamını bilmez; bu da bir alın yazısıdır ve en acıklı olanıdır. Bir alın yazısı da ölümün anlamını bilerek, ona bu anlamı vermesini beceremeden ölmektir ki, bazı müelliflere göre bu durum daha acıklıdır. Ben ölmek istemiyorum. Yaşamak ve herkesin burnundan getirmek istiyorum.

    Bu nedenle, sevgili Bilge, mutlak bir yalnızlığa mahkum edildim. (İnsanların kendilerini korumak için sonsuz düzenleri var. Durup dururken insanlara saldırdım ve onların korunma içgüdülerini geliştirdim.) Hiç kimseyi görmüyorum. Albay da artık benden çekiniyor. Ona bağırıyorum. (Bütün bunları yazarken hissediyorum ki, bu satırları okuyunca bana biraz acıyacaksın. Fakat bunlar yazı, sevgili Bilge; kötülüğüm, kelimelerin arasında kayboluyor.)

    Geçen sabah erkenden albayıma gittim. Bugün sabahtan akşama kadar
    radyo dinleyeceğiz, dedim. Bir süre sonra sıkıldı. (İnsandır elbette
    sıkılacak. Benim gibi bir canavar değil ki.) Bunun üzerine onu zayıf
    bulduğumu, benimle birlikte bulunmaya hakkı olmadığını yüzüne bağırdım. (Ben yalnız kalmalıyım. Başka çarem yok.)
    ...