• Türkçü, eyyamperest ve dalkavuk olamaz. Sert yaşamaktan hoşlanır ve en büyük sertliği de nefsine karşı gösterir.
  • 301 syf.
    ·12 günde·Beğendi·9/10
    Eserin ismine bakıldığında, sanki konusu 16. ve 17. yy.'da geçiyor hissi verse de; konu, Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında yani 1925'de geçiyor. Elimizdeki bu roman, günümüzde de hala tartışılan ve Türk insanını ikiye bölen bir Cumhuriyet devrimi üzerine inşa edilmiş bir konu çerçevesinde inşa edilmiştir. Bahse konu olan devrim ise 30 Kasım 1925'te gerçekleştirilen "Tekke, Zaviye ve Türbelerin Kapatılması"dır.

    Kahramanımız eski bir Mevlevî Dedesi olan Âli Bey'dir. Mevlevî kültürü ile yetişmiş olan Âli Bey aynı zamanda Türkçü ve sıkı bir Türk Ocağı müdavimidir. Çanakkale Savaşı ve akabinde İstiklâl Harbi'nde de bilfiil mücadele eden Âli Dede'nin en yakın dostu ve silah arkadaşı ise Yüzbaşı Nejat'tır. Yüzbaşı ise kabına sığmayan bir Türkçüdür. Âli Bey'e göre Yüzbaşı'nın tek sıkıntısı ise rakı müptelası olmasıdır. Yine de O, yetişmiş olduğu Mevlevî geleneğinin hoşgörüsünü barındırdığı yüreğine dostuna yer açmasını bilmiştir. Bununla birlikte, Âli Dede'nin hayatındaki en büyük destekçisi ve aynı zamanda eşi Mehpâre Hanım, Mevlevî bir babanın kızıdır. Tekkelerin kapanmasının üzerine ise Âli Bey'in düştüğü girdaptan çıkaran kişi Mehpâre Hanım olacaktır.

    Genel itibari ile romanda tekkelerin kapatılmasının ardından uygulama sahası kalmayan Mevlevî Âli Dede'nin iç dünyasında yaşadığı sorgulamaları ve çelişkileri ile birlikte dönemin havasını teneffüs ettirme çabası hakimdir, diyebiliriz. Türkçü olan ve Cumhuriyet rejimini destekleyen Âli Bey kendisini bulduğu dergahının kapatılmasından dolayı Gazi Paşa'ya kızgın değildir. Aksine olarak suçu kendisinde ve Mevlevî müritlerinde buluyor; Allah'ın rızasının bu şekilde tecelli ettiğine inanıyordu: "Asla hocam asla, açan da Hak'dı kapatan da, demek ki ömürleri tamam oldu, değilse hak kapısını kul kapatabilir mi?" (s. 65) "Hak belki de farklı biçimde tecelli edecek, yol başka bir hânede, başka bir meydanda, başka kitaplarla gönüllere ulaşacaktı; tekkeler artık yoktu ama mektepler vardı; şeyhler, mürşitler gayrı mevcut değildiler fakat hocalar duruyordu yerlerinde; dervişler de yoktular lâkin talebeler vardı. Bak Mevlevîhâne mektep olmuştu, değişen neydi ki ikisinde de insan yetiştirilirdi. Üstelik Rabbim, babasından aldığı eğitim hilatini kızına giydirmişti. Aşk-ı Hak nesillerden nesillere böyle akıp gidecekti artık." (s. 51) Eserde sadece tekkelerin kapatılması işlenmemiş; aynı zamanda uygulamaya geçmiş veya geçecek olan devrimlerinin topluma yansımaları işlenmeye çalışılmıştır. Özellikle de Harf Devrimi konusunda Latin ve Orhun alfabeleri münakaşası eserde sık sık yer bulmuştur.

    Eserin müellifi A. Yılmaz Soyyer, özellikle de akademik mana da yıllarca Bektaşilik ve Mevlevîlik üzerine çalışmıştır. Bu ise romanın ortaya çıkışında ve Mevlevîlik hakkında yorucu ve derin bilgilere sahip olmasında birinci etken olmuştur. Soyyer'in kendine has üslubu gayet akıcı ve sadedir. Aynı zamanda Türkçe'ye olan vukufiyeti ise romanın her satırında kendisini belli etmektedir.

    Buraya kadar yazdıklarımdan sonra Cumhuriyet'in ilk yılları ve devrimlerinin akislerini edebiyat vasıtasıyla anlamak isteyen herkese bu eseri şiddetle öneriyorum. "Mevlevî" romanının okumama vesile olan Oğuzhan Saygılı Hocam'a çok teşekkür ediyor ve A. Yılmaz Soyyer Hocam'ın da ilmine ve kalemine sağlık diyorum.
  • Acem şairi Firdevsî, İranlılar destanî tarihi olan Şehname'de, bu Türk kahramanından çok bahseder.
    Türklerin Alp Er Tunga, Buku Han veya Buka Han adlarını verdikleri bu en eski kahraman atamıza,
    Acem şairi destanında Afrasiyâb demektedir. Şehname'de Turan ‐ İran savaşlarını acemler lehine
    büyük bir mübalağa ile anlatmış olan Firdevsî, Türk saraylarında Türklerden lütuflar gördüğü halde
    Türk düşmanlığı yapan bu acem, eserinin birçok yerinde de Türklerin ve Türk Başbuğu Alp Er
    Tunga'nın kahramanlığını söylemek zorunda kalmıştır. Alp Er Tunga'nın büyük kahramanlığını
    Şehname'nin mısraları arasından bulup çıkarmak hiç de güç değildir. Milletini yükseltmek için akla
    gelmez mübalağaları eserine geçiren Firdevsî, Alp Er Tunga'nın İranı dize getiren zaferlerini
    gizleyememiştir. Şehname'nin yazdığı bu Türk zaferlerini gerçeğin tamı değil, bir parçası saymak yanlış
    olmayacağına göre yiğit ve kumandan Alp Er Tunga'nın büyüklüğü hayallerimizde canlanabilir.
    Tarihi şahsiyetini tam olarak bilmediğimiz Alp Er Tunga'nın büyük kahramanlığını bize anlatan ikinci
    eser de, Türkçü Türk bilgini Kaşgarlı Mahmut'un Divânü Lügati't Türk'üdür. Kaşgarlı Mahmut'un
    1077'de tamamlanan bu eserinde Karahanlılar çağında Türkler arasında söylenen bazı şiir örnekleri
    vardır ki bunlardan birisi de kahraman Alp Er Tunga için yazılmış bir sagu (mersiye)dir. Alp Er Tunga
    milattan önce yedinci yüzyılda yaşamış bir Türk'tür; Karahanlılar ise milattan sonra onuncu yüzyılda
    Türkistan'a hâkim olmuşlardı. Aradaki büyük zaman farkı düşünülürse, Karahanlılar çağında Alp Er
    Tunga için söylenen sagu bize bu en eski atamızın büyüklüğünü anlatmaya yeter. Eğer Alp Er Tunga
    Türkistan topraklarının pek büyük Türk kahramanı olmasaydı, ölümü üzerinden bin beş yüz yıldan çok
    bir zaman geçtikten sonra adının ve hâtırasının yaşaması mümkün olmazdı. Kahramanımızı "fazilet
    beği" olarak da gören bu sagunun bir kıtası şudur:
    Alp Er Tunga öldü mü?
    Isız ajun kaldı mu?
    Ödlek öçin aldı mu?
    Emdi yürek yırtılur.
    Kahraman yaradılışlı Türk milleti gönlünü en çok yiğitliklere verdiği içindir ki bu ilk kahraman atasını,
    aradan geçen her şeyi unutturacak kadar büyük bir çağ geçtiği halde, unutamamış, yüzyıllarca sonra
    "Alp Er Tunga öldü mü, kötü dünya kaldı mı, zaman öcünü aldı mı, şimdi yürek parçalanır" diye
    ağlamıştır. Dünyada hiçbir kahraman gösterilemez ki hâtırası bu kadar uzun zaman milletin bağrında
    yaşamış bulunsun.
    Alp Er Tunga büyük bir kahramandır. Karahanlıların kendilerini onun soyundan saymaları da bu
    kahramanlıktan bir şeyler elde etmek içindir. Tarih ışığı, geçip geldiğimiz şanlı yolun sonlarında
    Türklük nöbeti beklemekte olan bu en eski atayı bize tam olarak gösteremiyorsa da bu o kadar
    ehemmiyetli değildir. Alp Er Tunga; Kür Şad'ların, Çingiz'lerin, Yavuz'ların, Topal Osman'ların ve kısaca
    bütün Türklerin eski ulu atasıdır. Ve bugünkü bilgimize göre de ilk Türk kahramanıdır.
  • 256 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    Esefle kınayarak okuduğum,hicap duyarak yazdığım inceleme yazılarımdan olacak.Bundan dolayı çok üzgünüm.
    Çok değerli bulduğum bir şair muhterem beyefendi Yavuz Bülent Bakiler.Altmış bir yıldır kalem tutan ve Türk edebiyatına türlü hizmetlerde bulunmuş değerli bir kalemi eleştirme haddini kendimde bulamıyorum.Onun için duygu ve düşüncelerimi ifade ederken elimden geldiği kadarıyla objektif,realist ve samimi olmaya gayret sarf edeceğim.Ola ki;kalemim şaşar,dilim noksan gerçekleri söyler;affola.
    Yavuz Bülent hocam kitabında, cumhuriyet tarihini sorgulayan,yorumlayan gözlemci bir bakış açısıyla tarihe not düşerken ve ışık tutarken zannediyorum tarafsız kalma noktasında epey zorlanmış.Atatürk'ten,Kazım Karabekir'e,Fevzi Çakmak'tan,Adnan Menderes'e,Osman Bölükbaşı'dan,Muhsin Yazıcıoğlu'na değin tarihi şahsiyetleri irdelemiş ve inceleme fırsatı bulmuş.
    Siyaset,kültür ve edebiyat dünyamıza ışık tutarken söyleyeceklerini eğip bükmek yerine;esaslıca,yiğitçe ve büyük bir açık yüreklilikle ifade etmiş ki,onun dünya görüşüne ve prensiplerine sahip bir düşün adamından ve kalem erbabından elbette ki bu destur beklenirdi.Lakin kendisinin de ifade ettiği gibi cumhuriyet tarihi okumalarını kısıtlı tutmuş olmasına rağmen ve bu konuda işin ehli olmadığını kitapta kendisi adına dile getirmesine rağmen o kadar net yargılarda bulunmuş ki,bu beni ziyadesiyle şaşırttı.Okuduğu kaynakların taraflı olduğunu düşünüyorum.Ve kendi ideolojisi ekseninde olayları değerlendirdiğini düşünüyorum.Okuduğu kaynakları dipnot olarak belirtmiş ve araştırdım.Genelde Türkçü ve İslamcı kaynaklardan beslenmiş.İdeolojik görüşü de bu çizgide evrilmiş zaten.
    Komünizme karşı açtığı aleni savaş ve komünizme yönelik net ifadelerle(çağın yüz yıl gerisinde kalmış kalın kafalılar,dinsizler,vatan hainleri,Moskova uşağı)vb.benzetmelerini kendisine hiç yakıştıramadım.Komünist olduğum için değil yakıştırmama sebebim,o da ayrı bir konu.Anti-komünist düşünceler içerisindesindir anlarım,türk milliyetçiliğini(bana göre faşistlik)benimsersin anlarım,ama yalnızca siyasal islamcı ya da ülkücü şahsiyetlerin 60-80 ihtilallerinde yaşamış olduğu mağduriyeti anlatıp sanki ihtilalden yalnızca sağ fraksiyon etkilenmiş,darbenin asıl müsebbibi sol fraksiyonmuş gibi davranırsanız bu sizin güvenilirliğinize ve samimiyetinize olan inancımıza gölge düşürür sevgili hocam.
    Benim her inanca saygım var diyorsunuz satırlarınızda,buna inanmak da istiyorum aslında,ama hiç yardımcı olmuyorsunuz bana:Muhsin Yazıcıoğlu'nun ölümünün ardından ülke adına üzücü bir kayıp diye bakan da bizdik(ki Yazıcıoğlu'yla aynı ideolojiyi paylaşmıyorum)ya da 80 ihtilalinde türlü eziyetlere maruz kalıp idam edilen Mustafa Pehlivanoğlu'na saygı duyup üzülen de bizdik,(siyasal İslamcı da değilim),ama siz tarihi şahsiyetlerden örnekler verirken hep ülkücü ya da islamcı camiadan örnekler verip ve de bu örnekleri verdikten sonra,biz doğruyuz herkes eğri;düzeni,nizamı biz getireceğiz derseniz ben sizin samimiyetinizden şüphe ederim hocam.Bu arada ben KOMÜNİST'im ve sizin korktuğunuz,türlü hakaretler ettiğiniz ve ucube diye tanımladığınız ideolojiye inanıyor olmakla övünüyor ve gurur duyuyorum.Orak ve çekiç,size tarım ve hafif sanayiyi hatırlatabilir fakat bizim için emperyalizmin kara siyasetinin haddinden fazla büyümüş kafasına vurulacak en sahici ve şiddetli cevabı hatırlatır.
    İncelememin sonuna gelirken hocama yönelik son sözlerimi şu sözlerle noktalamak istiyorum:Biz komünistler sizin kitabınızda anlattığınız gibi tahammülsüz,hoşgörüsüz,merhametsizcahil,kaba,uşak kimseler olsaydık,verdiğiniz emeğe saygı duyduğumuz için kitabın son sayfasına kadar bizlere etmiş olduğunuz hakaretleri ve saygısızlıkları bu kadar büyük bir sabırla,olgunlukla,ferasetle ve en önemlisi sizi samimiyetle anlamaya çalışarak okumazdık.Biz sizin ideolojinize karşı kitabın son sayfasına kadar ağır ithamlarda bulunup türlü haksızlıklar yapsak siz bu denli sabırla ve olgunlukla bizi anlamaya çalışır miydiniz acaba,orası tartışılır hocam.
    Kimin fikirleri daha samimiymiş bence bunu tartışmayalım.
    Son söz:Fikirlerinize katılmıyorum ama düşüncelerinizi ifade edebilmeniz için canımı veririm.
    Saygılarımla...
  • Herkesin eli kanlı... Fail-i meşhur bir aydın; Necip Hablemitoğlu'nu saygıyla anıyoruz... (1954-18 Aralık 2002)

    "Yeni binyılın şeyhlerinin, dervişlerinin, müritlerinin ve de meczuplarının amaçlarının da değiştiği gözlemleniyor. Artık amaç, bir şeriat devleti kurmak değil. Şeriat; iktidarı, parayı, her türlü gücü ele geçirmenin sadece simgesel, klişeleşmiş adı."

    "Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter ve laik yapısına göz diken tüm unsurlara karşı bunca zahmete ve mihnete değer mi, diyorsanız, Atatürk'ün manevi mirasçısı olarak 'evet, değer' diyorum. Çünkü Türküm ve başka Türkiye yok!"

    KİMDİR:

    Evinin önünde uğradığı suikast sonucu 18 Aralık 2002 tarihinde hayatını kaybetmiştir. Bu suikastın failleri halen bulunamamıştır. Ancak Ergenekon Davası tutuklu sanıklarından Osman Yıldırım ifadesinde Hablemitoğlu'nu Osman Gürbüz'ün öldürdüğünü ve Veli Küçük ile Muzaffer Tekin'in azmettirdiğini iddia etmiştir. Ayrıca MİT Kontrterör Dairesi eski başkanı Mehmet Eymür "Hablemitoğlu, askeri ihalelerle ilgili (yolsuzluk.com'a) bilgi sızdıranca Ergenekon'un hedefi haline gelmiş olabilir..." demiştir.

    Evli ve iki kız çocuğu babası olan Necip Hablemitoğlu Türkiye dışındaki Türk topluluklarının yakın tarihi ile ilgili olarak çalışmalar yapmıştır. Orta Avrupa ve Balkanlar'da Türk eserleri, Türk azınlıkları ve Türk şehitlikleri konularında alan çalışmaları yürütmüş, ve bu konularda çeşitli projelerde aktif rol almıştır. Çalışma alanına ilişkin çok sayıda kitap ve makalesi bulunan Hablemitoğlu, öldürüldüğü 18 Aralık 2002 tarihine kadar Ankara Üniversitesi'nde doktor öğretim görevlisi olarak yirmi yıl süresince Atatürk ilkeleri ve devrim tarihi derslerini verdi.
    Kendisi gibi öğretim üyesi olan Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu ile evli, Kanije (Kanije, Osmanlı devletinin en batıdaki kalesi) ve Uyvar (Uyvar, Osmanlı'nın en kuzeydeki kalesi) adında iki kız çocuk babası idi.

    Suikaste uğraması
    Dr. Necip Hablemitoğlu, 18 Aralık 2002 tarihinde evinin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucunda hayata gözlerini kapadı. Köstebek isimli kitabı ölümünden sonra basılmıştır. Cinayet sonrasında Hablemitoğlu'nun elektronik postasına ve telefonuna gelen tehdit telefonları emniyet mensuplarınca incelenmek üzere alınmıştır. Ailesinin İçişleri Bakanlığı aleyhine Ankara 5'inci İdare Mahkemesi'nde açtığı dava neticesinde, İçişleri Bakanlığı 40 bin lira manevi tazminat ödemeye mahkûm edildi. İçişleri Bakanlığı, savunmasında Hablemitoğlu'nun cinayetini "adi bir cinayet vak'ası" olarak değerlendirdiğini bildirmişti. Ayrıca cinayetin üzerinden 7 sene geçmesine rağmen İçişleri Bakanlığı hâlâ "hazırlık soruşturmasının" sürmekte olduğunu bildirmektedir.
    Ölümü üzerine birçok iddia ortaya atılmıştır. Bir teoriye göre Bergama ve Alman Vakıfları üzerine araştırmaları nedeniyle, Alman GSG 9 timleri tarafından öldürülmüştür. Bir diğer teoriye göre ise Hablemitoğlu laiklik konusundaki hassasiyeti nedeniyle öldürülmüştür.

    Bir diğer görüşe göre ise Hablemitoğlu Ergenekon örgütü tarafından öldürülmüştür. Suç islami kesime yıkılarak hem kendilerini kamufle etmişler hem de laik kesimi kışkırtmışlardır. Ergenekon davasında tanıklar tarafından mahkemede verilen ifadelerde de dile getirilen bu görüşe göre; Necip Hablemitoğlu, 18 Aralık 2002 tarihinde öldürüldü. Ölmeden önceki son araştırması, Alman vakıflarının Türkiye'deki faaliyetleri üzerineydi. Hablemitoğlu, üzerinde çalıştığı Alman vakıfları dosyasında ulaştığı yeni ve çok önemli bilgileri 8 gün sonra, 26 Aralık 2002’de Ankara 1. Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde görülmeye başlanacak 15 sanıklı 'Alman Vakıfları' davasında açıklayacaktı. Araştırmalarıyla, Alman vakıflarının Türkiye’de yasal olmayan çalışmalar yaptığı, etnik ve mezhepsel ayrılıkları körüklediği ve altın madeni karşıtlarını örgütlediği yönünde çok önemli bilgilere ulaştığı ileri sürülen Ankara Üniversitesi öğretim görevlisi Doç.Dr.Necmi Hablemitoğlu, bu iddialarının ele alınacağı davaya bir hafta kala evinin önünde uğradığı silahlı saldırıyla öldürüldü. Hablemitoğlu'nun ölümünde Ergenekon örgütünün parmağı olduğunu iddia edenler, Ergenekon davası firari sanığı Bedrettin Dalan'a Alman devleti tarafından sahte pasaport verildiğinin ortaya çıkmasını ve Ergenekon sanıklarına Alman vakıflarından para yardımı yapıldığının belgelenmesi gibi ayrıntıları da hatırlatıyor ve örgütün Almanya bağlantılarının çok güçlü olduğunu savunuyorlar.

    Ergenekon davası tutuklu sanıklarından Osman Yıldırım; Veli Küçük, Muzaffer Tekin ve Osman Gürbüz ile yaptıkları bir toplantıda kendisine 1 milyon dolar karşılığı Necip Hablemitoğlu’nu öldürmeyi teklif ettiklerini ve kendisi bunu kabul etmeyince Veli Küçük'ün Osman Gürbüz'e, 'Osman bu iş yine sana kaldı’ dediğini ve 6-7 ay sonra Osman Gürbüz’ü gördüğümde Hablemitoğlu’nun parasını kumar masalarında bitirdik dediğini Ergenekon davası iddianamesınde ıfade etmiştir.

    Ayrıca MİT Kontrterör Dairesi eski başkanı Mehmet Eymür'de, Necip Hablemitoğlu'nun askeri ihalelerdeki usulsüzlükleri yolsuzluk.com sitesine gönderdiği için suikaste uğramış olabileceğini iddia etmiştir.
    Benzer ifadeleri daha sonra Önder Aytaç da kullanmıştır). Ancak Necip Hablemitoğlu Köstebek isimli kitabının 162. sayfasında yolsuzluk.com sitesini olumsuzlamaktadır.
    Ankara Cumhuriyet Savcılığı, Hablemitoğlu'nun ölümünden 13 yıl sonra yeniden Necip Hablemitoğlu dosyasını açtı. Suikastla ilgili delillerden yola çıkarak yeniden inceleme yapılacağı açıklandı.

    Akademik geçmişi ve eserleri
    Hablemitoğlu, 1977 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu'ndan mezun oldu. 1977-1978 yıllarında "Dilde, Fikirde, İşde Birlik" adlı aylık bir dergi yayımladı. Uzun yıllar çeşitli kuruluşlarda basın müşaviri olarak çalıştıktan sonra Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü'nde yüksek lisans ve doktora yaptı.

    Türk azınlıkları
    Türkiye dışındaki Türk topluluklarının yakın tarihi ile ilgili olarak çalışmalar yapan Hablemitoğlu, Orta Avrupa ve Balkanlar'da Türk eserleri, Türk azınlıkları ve Türk şehitlikleri konularında alan çalışmaları yürüttü. Bu çalışmalar çeşitli gazetelerde yazı dizisi olarak yayınlandı. 1995-1996 yılları arasında Birleşmiş Milletler'in UNDP projesinde görev alarak Moldova'da Gagauz Türkleri'nin Latin alfabesine geçişi ile ilgili olarak danışmanlık hizmeti verdi. Buradaki görevi sırasında, Cumhuriyet döneminin başında bölgede Atatürk tarafından görevlendirilen öğretmenlerin bulunduğunu belirleyerek, bu öğretmenlerin bugün yaşayan öğrencilerinin anılarını derledi ve bir kısmını "Kemal'in Öğretmenleri" başlığı ile yayınladı.

    Çalışma alanına ilişkin çok sayıda kitap ve makalesi bulunan Hablemitoğlu, öldürüldüğü 18 Aralık 2002 tarihine kadar Ankara Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak yirmi yıl süresince Atatürk ilkeleri ve devrim tarihi derslerini verdi.

    Kırım Türkleri
    İlk kitabı, II. Dünya Savaşı sırasında Sovyet Rusya tarafından Kırım Türkleri'nin kendi topraklarından zorunlu göç ettirilişini anlatan ve 1974 yılında yayımlanan "Yüzbinlerin Sürgünü"'dür.
    Hablemitoğlu'nun özellikle Türkiye dışında yaşayan Türk toplulukları ve Kırım Türkleri konusunda yayınlanmış tarihi belgelere dayalı çok sayıda makalesi bulunmaktadır. Ailesi Bulgaristan Büyük Oranköy'den (Golyamo Vranovo) Türkiye'ye göç etmiş Kırım Türkleri'nden olan Dr. Necip Hablemitoğlu, Kırım Türkleri'nin Türkçü lideri İsmail Gaspıralı'ya ait tarihi belgelerden oluşan bir arşive de sahipti.

    Alman vakıfları ve Bergama dosyası[değiştir | kaynağı değiştir]
    Ayrıca, Türkiye'de ve yurt dışında faaliyet gösteren bölücü terör örgütleri ve Alman vakıfları ile Avrupa Birliği uyum yasaları içinde yer alan vakıflar yasası konularında çeşitli araştırmaları bulunan Hablemitoğlu, çalışma alanına ilişkin Türkiye'de ve yabancı ülkelerde sempozyum, panel gibi toplantılarda sayısız konferanslar verdi, çeşitli televizyon ve radyo programlarına katıldı ve bu çalışmalarını Alman Vakıfları ve Bergama Dosyası adlı kitabında topladı.

    Köstebek kitabı
    Öldürüldüğü için tamamlayamadığı Köstebek isimli araştırma kitabında Gülen hareketinin örgütlennmesini yazdı. Kitap, vefatından sonra bitirilememiş haliyle yayınlandı. Bu kitabında hareket mensuplarının yabancı devletler adına gönüllü casusluk yaptıklarını iddia etmiştir.

    Bibliyografya
    Gaspıralı İsmail, 2006, Birharf Yayınları, ISBN 975-9198-70-3
    Milli Mücadele'de Yesil Ordu Cemiyeti, 2006, Birharf Yayınları, ISBN 975-9198-24-X
    Çarlık Rusyası'nda Türk Kongreleri (1905-1917) 2005, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, ISBN 975-6448-83-0
    Sovyet Rusya'da Devlet Terörü, 2004, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, ISBN 975-6448-81-4
    Terör'ün ve Batının Kıskacındaki Ülke: Türkiye, 2003, ISBN 9756441245
    Köstebek, 2003, Birharf Yayınları, ISBN 975-6774-94-0
    Kırım'da Türk Soykırımı, 2002, Iq Kültür Sanat Yayıncılık, ISBN 975-6618-44-2
    Alman Vakıfları ve Bergama Dosyası, 2001, Pozitif Yayıncılık, ISBN 975-9198-45-2
    Şefika Gaspıralı ve Rusya'da Türk Kadın Hareketi (1893-1920), Toplumsal Dönüşüm Yayınları, ISBN 975-6448-80-6
    Yüzbinlerin Sürgünü, 1997, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, ISBN 975-6448-78-4

    Ödüller
    Ölümünden sonra 2002 Sertel Demokrasi Ödülü'ne layık görülmüştür fakat eşi ödülü almayı kabul etmemiştir. Necip Hablemitoğlu
  • 768 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Nihal Atsız Bey hakkında yazılmış detaylı, kalın bir biyografik eser. Ahmet Bican Ercilasun "Kendimi Atsız'ın öğrencisi sayarım." diyen bir hocamızdır. Birebir öğrencisi olmasa da birbirleriyle iletişim içerisinde oldukları görülebilir. Eser, Nihal Atsız'ın çocukluğuyla başlamaktadır. Çok hoş vesikalar ile tezyin edildiğinden ötürü Atsız'ı tanımak için yardımcı bir eser olacaktır. Tabiî Atsız'ı tanımak derken mesele sadece hayatını anlatmaktan ibaret değildir. Dalkavuklar Gecesi'nden tutun, Bozkurtlar'a kadar tüm kitaplarının, şiirlerinin-eserlerinin ve Atsız'ı ilgilendiren birçok hadisenin kapsamlıca analizi yapılmıştır. Dergiler, dernekler, darbeler, ihtilaller, Asker Atsız, Tarihçi Atsız, Türkçü Atsız derken sayısız konuya değinilmiştir. Kendisini pek tanımam, lakin İlber Bey'in de tavsiye ettiği Yılmaz Öztuna'nın rastgele aldığım bir kitabında Atsız'dan için "Türkçülüğün devamlılığını sağlamıştır." minvalinde mantıklı cümleler okumuştum. Atsız'ın hayatını okuyunca bu söze katılmamak mümkün olmadı.

    En çok anlam veremediğim meselelerden birisi de kendisini Türkçü olarak addeden insanların Hüseyin Nihal Atsız'ı okumuyor, hatta tanımıyor olmasıdır. Atsız, Türk dili, edebiyatı, tarihi için büyük bir âlim, Türkçülük için önemli bir şahsiyettir. Böyle idealist adamların okunması birey için de, toplum için de büyük fayda sağlar. Ahmet Ercilasun Bey bu konu üzerine, yani Atsız Hoca üzerine her ne kadar yazıp çizen, konuşan birisi olsa da onun hakkında hatalı tespitlerine de denk geldim. Bundan ötürü bu kitabı sadece "yardımcı eser" olarak nitelendirebildim. Açıkçası bu konuda tek yetkiliyi Ahmet Bey olarak görmek de yanlış olur. Eğer bunu tamamlayacak bir eser varsa, o da Ozan Karabulak'ın "Atsız ve Türkçülüğün Yarım Asrı" adlı eseridir. Şahsen o kitabın, alanında yazılmış en iyi kitap olduğunu düşünüyorum. Tabiî unutmamak gerekir ki Atsız'ı tanımanın en iyi yolu onun eserlerini okumaktır. Mesela Ruh Adam adlı roman başlı başına O'dur. Romanları kadar çevirileri, makaleleri ve şiirleri de önemlidir. Hûlasa yazıp çizdiği her şey ilim irfan için kıymet taşıyor.

    Beni sinirlendiren meselelerden birisi de Atsız'ın hiç alakası olmayan görüşlerle bir tutulmasıdır. Atsız'ı olduğu gibi kabul etmek, fikirlerini öğrenmek, yanlışlarını söyleyebilmek, samimiyet ve cesaret gerektiren bir iştir. Bundan dolayı her konuda olduğu gibi Atsız konusunda da birçok insan onun ağır fikirlerini ya görmezlikten gelir ya da Atsız'ı kendisiyle hiçbir alakası olmayan, hatta belki de direkt "hainlik" olarak nitelediği görüşlerle birleştirmeye çalışır. Bu çok büyük bir ayıptır. Orada ne yazıyorsa olduğu gibi alınmalı ve kesinlikle tahrif edilmemelidir.

    İncelememi Cengiz Aytmatov'un bu güzel sözüyle noktalamak isterim: “Bozkırda doğmuş olan ben bile, bozkır hayatını, hiç bozkır görmemiş Hüseyin Nihâl Atsız kadar canlı anlatamazdım,”