• Cengiz Aytmatov benim çok sevdiğim, okurken edebiyata doyduğum bir yazar, elimden geldikçe tavsiye de ederim...
    Beyaz gemi sanırım en bilinen okunan romanlarından biri.
    Kitabı okuyanlar hep sonunu eleştirmiş ve yazarı açıklama yapmaya itmiş, sonundaki açıklamalar kısmını okurken çok şaşırdım..:)
    Açıkçası yazarı haklı buldum ve sonunun bu şekilde bitmesi bende olumsuz bir tepkiye yol açmadı ben daha çok verdiği hisse ve alt metinlere odaklandım...
    Daha önce Gün olur asra bedel kitabını da okumuştum, bu kitaptaki üslubunu yine muhafaza etmiş, kitap 'ben Cengiz Aytmatov kitabıyım' diye bağırıyor..

    Hala tanışma fırsatı bulamayanlara tavsiyemdir, Cengiz Aytmatov harika bir edebiyatçı...
  • Sevgili dostum Stephen;

    Doğum gününü en içten dileklerimle kutlar; başarının, mutluluğunun, yazacağın kitapların devamını dilerim. Umarım bir gün bu güzelim kitaba da, tıpkı Medyum'da olduğu gibi, bir devam kitabı yazmayı çok görmezsin. Ha bu arada, lütfen kendine biraz dikkat et. 71 yaşına geldin, eskisi gibi amuda kalkarken bile kitap yazmaya çalışma. Git biraz dinlen lütfen. Yılda 2-3 kitap çıkarıyorsun, o kitaplardan birisinin Türkçe'ye çevrilmesi 1.5 yıl sürüyor. Bana ''En son yazdığı kitabını okudun mu ?'' diye sorduklarında ''evet'' diye cevaplıyorum; ama bir bakıyorum o ara 2-3 kitap daha çıkarmışsın; Yav evlat lütfen biraz yavaşla! Hangi birini okuyacağımı sapıtıyorum... Neyse bu incelemeyi doğum gününe armağan ediyorum ve tüm King okurlarına da bol Derry'li, Penniwise'lı, Sadie'li George'lu, John Coffey'li, Dan Torrance'lı güzel vakitler dileyerekten incelememe geçiyorum.

    Stephen King Etkinliği: #30096680



    Açıkcası Hayvan Mezarlığı okurların arasında çok ciddi miktarda görüş ayrılığına düşen bir korku-gerilim romanıdır.
    Kimisi sevmez, kimisi çok sever; kimisi korkmaz, kimisi çok korkar... Şahsen ben kitabı seven ve bir miktarda korkan gruptayım. Her ne kadar en zararsız insanın ''Ölü İnsan'' olduğuna inansam da, mezarlık teması beni her zaman korkutuyor. İçinde illa ki bir olay olmasına gerek yok; mezarlık dediğin an benim için iş bitmiştir. Ne tesadüftür ki mezarlıklara gitme vakitleri hep gece yarısı bölgede polis veya herhangi bir insan olmadığında, çalılıkların arasından bir yol izleyerek gidiliyor. Her seferinde bu taktik tuttuğundan ve okuru ciddi miktarda korkuttuğundan dolayı bu konuda herhangi bir lafım yok. Çok başarılı! Hele kedileri benim gibi sevmiyorsanız (lütfen kızmayın, küçükken anneannemin kapısının önünde karanlıktan manyağın teki üstüme atladığından beri kedilere karşı biraz mesafem var) çok çok daha hoşunuza gidebilir, seviyorsanız yine hoşunuza gider. İlk 200 sayfa Church ile oynarsınız, kedi zaten ilk başlarda çok sevimli. Benim bile hoşuma gitmişti, ama sonradan olaylar değişince kedilere karşı tekrardan mesafem uzadı.

    Kitabın çok çok eski bir filmi de mevcut. Filmde 3 yaşındaki küçük erkek çocuğu Gage'in rolünü oynayan Miko Hughes'un şimdiki halini görünce bir tuhaf oldum. Zaman nasıl da hızlı geçiyor! Bu arada şunu da çok net söyleyebilirim: Eğer ilk olarak filmi izlemiş olsaydım, kitabı hiç bir türlü okumazdım. Filmi hiç sevmiyorum, seven çok fazla ama inanın bende en ufak bir etki bırakmadı.

    ''Stephen King'e nereden başlamalıyım ?'' sorusuna verilen cevap genelde Medyum, Yeşil Yol veya Hayvan Mezarlığı'dır. Bunun sebebi bu kitapların inanılmaz düzeyde iyi olmasından ziyade, King'in diline çok hızlı adapte olabilmenizden dolayıdır. Yoksa 22.11.63 de güzel, Mahşer de, Doktor Uyku da, O da... hepsi birbirinden güzel eserler. Stephen King'in 100'e yakın eseri var, arka kapağı okuyun ve kendinize en yakın hangisini hissederseniz onunla başlayın, zaten biraz tanıdıktan sonra hepsini teker teker okursunuz, aceleye gerek yok hele önce bir etkinlik adresimize gelin :D #30096680

    Söyleyeceklerim bu kadar. King bir ara devam kitabını mutlaka düşün, kafamda zibilyon tane soru var. Tekrardan doğum günün kutlu olsun :D


    Dipnot: Mezarlıktan yeni çıkmış kediler harbiden çok başa bela, sizi köşede sıkıştırınca kendinizi Zimeyeviç'ten kurtulmaya çalışan bir Romanov gibi (#33453124) hiseedebilirsiniz.
  • Albert Camus’un Nobel ödüllü en tanınmış romanındaki kahramanımızın bir adı yok. Soyadı Meursault. Adı olmayan bir ‘Yabancı’. Albert Camus'un bu kitabı biraz Kafka’nın Dönüşüm’deki üslubuyla benzerlik taşıyor. Çoğu okuyucunun Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam kitabına benzettiğini biliyorum.

    Roman, tarihin en etkileyici giriş cümlelerinden birine sahip : 'Bugün annem öldü. Belki de dün. Bilmiyorum.' Yazarın tüm roman boyunca oluşturacağı karakter görüntüsünü ve yaşayacaklarının sebebini sadece bu cümleden anlamak mümkün. Tek cümlelik bir roman gibi. Eğer hiç Camus okumadıysanız sizin için iyi bir başlangıç kitabı olabilir.

    İlginç bir karakter Meursault. Umursamaz, kayıtsız, beklentisiz, sürekli bir çatışma halinde. Annesinin ölümünü hayatın doğal akışı içerisinde değerlendirecek kadar, cenazesinin başında kahve içip sohbet edecek kadar nesnel.

    Sıradan bir konu, basit bir dille ancak bu kadar etkileyici anlatılabilirdi sanırım. Meursault’un annesine ve kız arkadaşına karşı davranışları toplumun kabul ettiği genel davranış şekillerinden çok farklıdır. Meursault olaylara daha nesnel, kalıplara uymayan bir şekilde bakar. Çoğu zaman da konuyu uzatma gereği hissetmez. Cümleleri kısa ve nettir. Düşüncesini söyler ve size bu fikriyle cevap hakkı tanımaz. Siz de Meursault’un bu davranışlarını okudukça elinizdeki kitabı buruşturacak kadar sinirlenebilirsiniz. Sonrasında da Meursault’a duyduğunuz nefret duygusundan vazgeçip onu idamdan kurtarmak için papazla birlikte dua etmek isteyeceksiniz. Amiyane bir tabirle gıcık bir karakterdir. Fakat konuşabileceği yerde susmayı tercih etmesi beni kendine hayran bırakmadı değil.

    Toplumun değer yargılarının dışına çıkıp da kendi bildiğiniz gibi davranmaya çalışırsanız, toplum karakterini kendi karakteriniz olarak benimsemezseniz bu sistem içerisinde yeriniz yoktur. Kitapta Meursault'un tanık olacağınız tek duygusu vardır : Öfke. Fakat bu da durumu kabullenene kadardır.

    Meursault'un umursamazlığına kızabilirsiniz fakat aynı durum bizim için de geçerli değil mi? Teknoloji sayesinde hayata yabancılaştık. Bir yakını öldüğünde gerçekten üzülmeyen fakat toplumun değer yargılarına sadık kalmak adına üzülüyormuş gibi görünen birçok insan yok mu?

    Yabancılaşmak istemeyenlere tavsiye edilir.
  • Oncelıkle hepınıze musmutlu bır aksam dılıyorum. Lafa nasıl baslasam, ne desem hıcbır fıkrım yok. Icımden gelenlerı soyleyecegım her zamankı gıbı.

    Bılen bılır, tanıyan tanır benı. Buralarda bırkac gundur yoktum, gıremıyordum pek. Uzun bır sure bu boyle gelıp boyle gececek. Uzun bır yoldayım. Cok da degıl aslında, en son 260 kusur gunumuz kalmıstı. Her seyden bır mıktar uzaklasmam gerek, herkesten. Bunun kımsenın umrunda oldugunu zannetmıyorum ama dıle getırmek ıstedım. Hepınız, burada tanıdıgım herkes bır ıncı tanesı kadar degerlı benım ıcın. Bu yazılanlar veda nıtelıgınde degıl tamamen gıtmeye nıyetım yok. Yerı geldı anketlere troll yorumlar yaptım, lınc yedım. Insanlara ıyı nıyetlı yaklasırım, lınc yerım. Sert bır tavır takınırım lınc yerım. Olsun burada gecırdıgım her an sayenızde verımlı gectı. Su ana kadar kımlerın kalbını kırdım bılmıyorum ama hepıcıgınızden ozur dılerım. Sız guzel ınsanlar kendınıze ıyı bakın, yakında bomba gıbı alıntılarla burada olacagım..
  • Şimdiye kadar tesadüf ettiğim insanlardan bir tanesi benim üzerimde belki en büyük tesiri yapmıştır... "Acaba bunlar neden yaşıyorlar? Yaşamakta ne buluyorlar? Hangi mantık,hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor?" Satırlarıyla başlayan kitap.Hayatta hiç bir beklentisi kalmayan artık ölümü bekleyen Raif efendinin 20 haziran 1933 te başından geçen 10 yıl evvelki hadiseleri kaleme almasıyla devam ediyor. Kitapta her insanın bir Dünya olduğu, aslında değersiz diye nitelendirdiklerimizin kime göre ,neye göre değersiz olduğu;her insanın içinde ortaya çıkarılmayı bekleyen bir ruh olduğunu anlatıyor.İnsanın kalabalıklar içinde nasıl da yalnız hissettiğini daha o dönemde Raif efendinin gözünden anlatılmıştır. Bu kitapta herkes kendinden bir parça bulabilir.Son derece akıcı bir dili var. Raif efendinin bir sergide "Kürk Mantolu Madonna" tablosu önünde uzun bir süre geçirmesini hatta başlangıçta kişinin kendisinden çok resmine aşık olma durumu , portrenin ressamı ve aynı zamanda modeli olan Maria Puder'i tanıyamayışını, birbirinin ruh eşi olan iki insanın konuşmadan da anlaşabildikleri farklı bir ilişkiyi ortaya koyuyor.Aslında bir insanı yargılamakta ne kadar aceleci davrandığımızı. Sebebini araştırmadan ya da imkansızlıklar yüzünden araştıramamasından dolayı en güvendiği ,en değer verdiği insanla, Maria Puder , iletişimi kesildikten sonra bütün insanlığa yüz çeviren Raif efendinin hikayesini anlatmakta.
  • Bu kitabı okuduktan sonra ne yazmam gerektiğine dair herhangi bir fikir oluşmadı zihnimde. Kitabın bütün sayfalarını buruştursanız eminim zift damlar her yerinden. Yaklaşık 95 sayfalık acıyı ancak bu şekilde tanımlayabilirim. Her ne kadar sayfa sayısı çok az olan bir roman olsa da her cümlesi sizi yoruyor ve ağırlığını ellerinizde hissediyorsunuz.

    Yeni çıkan veya dikkatimi çeken bir kitabı elime aldığımda çoğu insan gibi arka kapağı okumak huyum değildir. Genelde etkileyici giriş cümlelerine sahip kitaplara karşı yaklaşımım daha olumludur. Sadık Hidayet de bu kitabına, ‘Yaralar vardır hayatta ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.’ diyerek başlıyor. Sizce de etkileyici değil mi? Bu tarz giriş cümlelerine rastlamak pek kolay değil. Kitabın her sayfasında bu tarz düşündürücü cümlelere rastlamak mümkün.

    En başta da belirttiğim gibi, oldukça zor bir kitap. Çoğu kişinin de 30. sayfadan sonra direnmekten vazgeçtiği bir eser. Tavsiyem öncelikle Sadık Hidayeti’in hayatı hakkında fikre sahip olduktan sonra kitabın okunması yönünde. Çünkü yazar, gerçek hayatında yaşadığı karmaşayı, sorunları, hatta bulunduğu ülkenin etkilerini kitaba katmış.

    Kitabı sakin bir kafayla ve mümkünse üzgün bir anınıza denk gelmeyecek bir vakitte okumanızı öneririm. Zira Hidayet, tüm karakterler arası geçişi bir anda yapmakta ve konuyu anlayabilmek için sizi satırları tekrar okumak zorunda bırakabilir. Bu kısmı, sakin kafayla okumanızla alakalı. Üzgün anınıza denk getirmeyin dememdeki sebep ise Sadık Hidayet’in Paris’te hava gazını açık bıraktığı bir apartman dairesinde intihar ediyor oluşudur. Kitabında da bunun mesajlarını verir ve korkuyu işler.

    Efendim bir sürü eziyet çektikten sonra bu adam niye ruh hastası olmasın? Tabi olur arkadaşlar. Çünkü yaralar vardır hayatta.. Devamında yaşananlar yer yer rahatsız edici düzeyde olabilir.

    Gerçeklik ve hayal arasında gidip gelen eserde insanın sürekli iyiyi arayıp acı gerçekle karşılaştığı fikri esas alınmıştır. Her ne kadar zaman ve mekan belirtilmese de ortam hep karanlıktır. Son derece kasvetli bir havada yazılan, üzüntüyü, mutsuzluğu, yalnızlığı, hastalığı ve diğer sayamayacağım tüm olumsuzlukları içeren bu romanda kahramanın yaşadıkları sizi de birçok şeyi düşünmeye itebilir.

    Kör Baykuş, hayata simsiyah bakan, yalnız ve negatif bir insanın nefreti gibi. Zamanla ölümün elle tutulur bir hale geldiğini gördüm okurken. Sevmediğim, kurtulmak istediğim ama asla kaçamadığım şeyler olduğunu hatırlattı. Daha karamsarını okuyana kadar, tanışmış olduğum en saplantılı en intihara sürükleyici en karanlık roman Kör Baykuş..
  • Güzelim uygulama “ÖZLÜ SÖZLER!” sayfasına döndü, en çok da buna üzülüyorum.