• Bütün dünyayı sevmeye hazırdım; değerlendiren çıkmadı: Böylelikle de nefret etmeyi öğrendim. Renksiz gençliğimi, kendime ve dünyaya karşı giristiğim savaşta tükettim. Alaya alınmaktan korktuğum için en iyi duygularımı yüreğimin derinlerine gömdüm. Orada silinip gittiler. Hep doğru söyledim, inanılmadım. O zaman kandırmaya başladım. Kibarların dünyasını, toplumun işleyişini iyiden iyiye kavrayınca,hayat biliminde ustalık kazandım; başkalarının bu ustalığı kazanmadan nasıl mutluluğa ulaştıklarını gördüm; benim hiç yılmadan erişmeye çalıştığım önceliklerin tadını, onlar kendilerini hiç yormadan çıkarıyorlardı. O zaman içimi bir karamsarlık kapladı - tabanca kurşunuyla giderilecek türden bir karamsarlık değildi bu: Soğuk, çaresiz, sevimliliğin,iyi niyetli bir gülümsemenin altına gizlenen bir umutsuzluktu. Ruh yönünden sakat olmuştum. Ruhumun yarısı yoktu; solmuştu, uçmuştu, ölmüştü. Ben de o yarıyı kestim attım!
  • 176 syf.
    ·1 günde·Beğendi·6/10
    Adı bile bir tekerleme gibi olan bu kitabı okumak, kısa sayfa sayısına rağmen benim için çok zor oldu. Arka kapağında kitabın her bölümünün tek cümleden oluştuğu söyleniyorsa da bu durum bence gerçeği yansıtmıyor. Çünkü bölümler virgüllerle birbirinden ayrılan cümlelerden ve bölüm sonuna konulan tek bir noktadan oluşuyor. Yani bu durumda, her bölümde tek bir nokta var demek daha doğru. Bu da karmaşık bir anlatıma sebep oluyor.
    Okurken, bütüne değil parçaya odaklanmak gerektiğini fark ettiğimde, okuma anlama sorununu kısmen aşmış olsam da, elinizdeki kitabın oldukça bencil bir yapısı olduğunu fark etmeniz uzun sürmüyor. Zira okuduğunuzu anlayabilmek için tamamen kitaba odaklanmanız gerekiyor, Zihninizin küçük bir sapması bile ipin ucunu kaçırmanıza ve daha kötüsü bir daha yakalayamamanıza sebep olabilir.
    Hikaye, karısını kaybeden Lambert isimli psikiyatırın, portre filmeri ile ünlenen F ile karşılaması ve karısının ölümünün ortaya çıkartılabilmesi için F ile anlaşmasını konu alıyor. Aslında tür olarak polisiye olsa da, dolambaçlı yapısı sayesinde polisiye tadını almak pek de mümkün olmuyor.
    F, bu ölümü çözmeye çalışırken birçok insanla karşılaşıp bazı mekanlara girip çıkıyor. Kurguda benim en çok hoşuma giden, F'nin mantıkçı D ile yaptığı benliği ve varlığı sorgulayan felsefik sohbetleri oldu.
    Hikaye boyunca birbirini gözlemleyen ve birbiri tarafından gözlemenen insanları, gözlemleme konusundaki felsefik düşünceleri inceliyorsunuz. Gözlemlemenin yapısı ve doğuş noktası hakkında çeşitli fikirleri okuyorsunuz. Gözlem yapma isteğinin insan olmanın doğasından kaynaklı bir ihtiyaç mı yoksa salt dünyayı, doğayı ve çevreyi anlama isteğinden mi doğduğunu irdelemeye başlıyorsunuz.
    Okunması için önerebileceğim bir kitap değil. Zira dili ve felsefik anlatımı sayesinde labirenti andıran ve içinde çok kolay şekilde kaybolabileceğiniz bir yapısı var. Kısa bir kitap olması bu durumu birazcık hafifletse de okumak yine de zor.
    Farklı okuma deneyimlerine açık olanların mutlaka denemesi gerektiğini düşündüğüm bir kitap, ama dediğim gibi her okura tavsiye edebileceğim bir eser değil.
    Okuduğunuz için teşekkür ederim, sevgiyle. :)
  • 218 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Sartre'nin 'Duvar' eserinde 5 farklı hikayeyi incelediğimizde hikayenin tepe noktasında duran kişi(ler)in toplum içinde ayrık otu gibi duran, zamanın akışına pek aldırmayan hatta bazı durumlarda olağan cinsel özellikleri konusunda sıkıntılar yaşan bireylerden oluştuğunu farketmişizdir. Genel olarak Sartre'nin bu kişilerinden dolayı kendisine (özelinde bu eserde) ''varoluş temalı eser''eser deyip geçmek ''Duvar''da anlatmak istediklerine biraz haksızlık olur kanımca. Bölümler içinde en çok hoşuma giden 'Duvar' bölümü. Bazı seçimlerimizin yaşamımıza yansıması farklı olabiliyor. Kimseyi dinlemeden, kendi başımıza yaptığımız seçimlerin en iyi seçimler olduğunu düşünürüz. Çevremizde de yapılması gerekenin tam da bu şekilde olması gerektiği ile ilgili çokça nasihat duymuşuzdur. Yaşamı meydana getiren parçalarının sayısız özellikten meydana geldiğini ve bu parçaları meydana getiren sayısız kombinasyonlar olduğunu düşünürsek aldığımız kararların doğru sonuçları olması veya yanlış sonuçlar doğurmasından dolayı kararı alan kişiye doğru veya yanlış yaptığı ile ilgili değerlendirmede bulunmak 'Duvar'da anlatılmak istenene pek uymaz. [Spoiler]
    'Duvar’da İspanya İç Savaşı sırasında(1926) İspanya’yı kurtarmak isteyen Pablo Ibbieta’nın Falanjistler tarafından yakalanarak arkadaşı Ramon Gris’in saklandığı yeri söylemesi için mahkûm edildiği bir geceyi ve onun ertesi gününü anlatmaktadır. Söylemediği takdirde duvarın önünde kurşuna dizilecektir. Ibbieta faşistlerle sırf eğlenmek ve dalga geçmek için aranan kişinin yerini bildiğini söyleyip onları bu tarafa yönlendirir. İşin tesadüfü aranan arkadaşı Ibbieta'nın kafasından salladığı yere giderek burada yakalanıp öldürülür. Bunun üzerine de Ibbieta da serbest bırakılır. Burda hayat öyle bir kötülük yapıyor ki Pablo Ibbieta'ya...Varoluşsal bir düşüncede umursamadan verdiğin bir bilgi başka insanın hayatına mal oluyor.Umursamadan verilen bir karara karşılık ( İstemeden de olsa) yaşamın da seni umursamazlık dehlizene sürüklmesi. Olayın trajikomik tarafı bu olsa gerek.Tuhaf olan şey ise yapılan alay sonrasında yaşamın seninle de alay etmesi.
    Acaba Sartre bu bölümde kendince varoluşal yapının olumsuz tarafını mı göstermek istedi bizlere diye kendi kendime sormadan edemedim.Bu tabi muğlak bir bakış açısı olabilir fakat bu bölüm olmak üzere genel olarak eserin tamamı hoşuma gitti diyebilirim.

    İyi Okumalar ;)
  • 648 syf.
    ·301 günde·Beğendi·5/10
    The Reckoners ile başlayan ve her okuduğum kitabında daha da şiddetlenen Brandon Sanderson hayranlığımın şu an sonuna gelmiş gibi hissediyorum çünkü Kuşatma'nın neredeyse hiç elle tutulur bir tarafı yok. Kitaba başladıktan sonra "Keşke seriye Kelsier gibi ben de ilk kitapta veda etseyseydim. " dedim. (Adamın bir bildiği varmış yani...) Bu kitapta yaşadığım hayal kırıklığını başka hiçbir kitapta yaşamadım ve yaşayacağımı da sanmıyorum. (Gerçi Iron Gold'dan hala şüphelerim var 🤔)

    Son İmparatorluk'u sevdiceğim Kelsier'imin ölümü, kimseye anlatmadığı büyük planını öğrenmemiz ve Lord Hükümdar'ın öldürmesi ile bitirmiştik. Kuşatma da eğer yanılmıyorsam bundan bir yıl sonrasında başlıyor. Son İmparatorluk hala büyük bir karmaşa içinde. Bazı insanlar Kelsier'i bir Tanrı Vin'i de onun varisi olarak görüyor. Vin sıradaki görevinin ne olduğundan emin değil. Çete Kelsier'in mirasını ölümün eşiğinden kurtarmaya çalışırken Elend beceriksizi de şehri yönetmeye çalışıyor ve tam bu sırada Luthadel şehri kendisini Kral ilan etmiş üç asil Lord tarafından kuşatma altına alınıyor. Bu da yetmezmiş yetmezmiş gibi Sazed sislerde farklı bir şeyler olduğunu fark ediyor falan filan...

    Kitabı yorumlamaya nereden başlasam bilemiyorum gerçekten. Sanırım kitabının konusu ve genel itibarıyla anlattıkları ile başlamak başlamak en mantıklı seçenek olacak. Uzun süredir başarısız bir ikinci kitap okumamıştım, Kuşatma sayesinde anılarım depreşti. Biz birinci kitabı "Miraç Kuyusu'nda ne oldu?" sorusu ile bitirdik. Bu günlük ve Lord Hükümdar'ın kimliği meselesinde en can alıcı noktalardan biri buydu ve ilk kitapta maalesef ki bunu öğrenmemiştik. İkinci kitaba kalan bu konu öyle işlenmemiş ki... 623 sayfalık bir kitabın son 100 sayfasına kadar önemsememiş bir konu oldu bu. Halbuki kitabın orijinal adı Miraç Kuyusu... Buradan kitabın adını Kuşatma olarak kim değiştirdiyse onu tebrik ediyorum çünkü bu kitap benim önüme Miraç Kuyusu adıyla gelseydi şimdikinin iki katı daha laf ederdim. Kitap boyunca Elend beyefendilerin beceriksizliğini, Vin hanımefendinin saçma sapan aşk zırvalıklarını ve şehrin kuşatmasını okuyoruz. Kitabı bitirince düşündüğüm ilk şey "Kelsier mezarında ters döndü." oldu. Rezillik ya başka bir açıklaması yok. Tam bir SJM kitabıydı cidden. Gereksiz aşk sekizgeninden tek düşüncesi kitaptaki ana erkek karakteri memnun etmekten başka hiçbir şey olmayan salak bir kadın karaktere, ötelenmiş bir ana konudan asıl işi yan karakterlerin yapmasına kadar her şeyi ile bir SJM kitabıydı. Ha Dikenler ve Güller Sarayı okumuşum ha Kuşatma yani derdimi anlatabiliyor muyum? Brandon Sanderson beyefendiyi buradan esefle kınıyorum.

    Kitabı beğenmeyen çok kişi sebep olarak kitaptaki kuşatmayı göstermiş. Normalde politik oyunlar okumayı çok seven ben maalesef ki bir noktada onlarla hemfikir duruma geldim. Biz bir kuşatma, bir entrika döngüsü, bir politik rekabet okumadık. Okuduğumuz şey sünepe Elend'in beceriksizliği oldu. Kitap boyunca beyefendinin binlerce yanlış yapmasını fakat doğruyu ancak milyonuncu hatada ulaşmasını okuduk. Tamam karakterimiz hata yapsın, bu zaten hikayeye gerçeklik katan bir unsur ama bir yerden sonra iş cıvıklaşıyor, gerçekliğini yitiriyor beni de sinir ediyor yani. 🤦‍️

    Ayrıca Elend'in işleri batırmaktan başka hiçbir işe yaramamasına rağmen sürekli Kelsier ile karşılaştırılmasını ve Kelsier'den daha iyi bulunmasını da asla anlayamadım. Çok affedersiniz ama Kelsier bunların kıçını kurtardı fakat bu nankörlerin yaptığına bakar mısınız? Neymiş Kelsier Elend gibi harika olamazmış... Ey Vin seni yaşadığın o sefil hayattan kim kurtardı acaba? Kimin sayesinde eğitimli bir Sissoylu oldun? Eziksin de bu kadar belli etme yani.

    Şimdi kimsenin de hakkını yiyemem, bir takım olaylar silsilesi sonucu Elend beyefendi hoşuma giden bir takım olaylara imza attı fakat bu olaylar ne yaptığı onca salaklığın üstünü örttü ne de ona olan sinirimi yatıştırdı.

    Kitabımızın sözde ana karakteri Vin konusunda Brandon beye çok kızgınım. Hatta bu konuda tam bir sinir küpüyüm. Bir okuyucu olarak Kelsier öldükten sonra, karakterin kitaptaki yerini birinin alacağını biliyordum elbette ve şahsen bu kişiyi de Vin olarak düşünmüştüm. Kelsier geçiştirilemeyecek kadar önemli bir karakterdi ve Vin'de onun çırağıydı. Normal olarak da ikinci kitapta Kelsier'in ana karakter görevini üstlenecek en doğru kişi de Vin'di fakat sevgili yazarımız Brandon Sanderson beyefendi, Kuşatma'da Kelsier'in yerine Elend'i getirmiş. Bu konuda o kadar hayal kırıklığı dolu ve o kadar sinirliyim ki... Kendisi bununla yetinmemiş bir de Vin'i Elend'in aşığı ve tek derdi Elend'i memnun etmek isteyen biri durumuna getirmiş. Abartmıyorum Vin kitabın bir noktasında "Eğer Elend'i memnun etmeyeceksem başka ne işe yararım ki?" dedi. NE? Bu aşırı cinsiyetçiliği kafam almıyor. Yazıklar olsun ya. Bu konu hakkında başka da bir şey demiyorum çünkü çok sinirliyim.

    Kitabın çevisine de çok kısa olarak değinmek istiyorum çünkü hiç beğenmedim. Sevgili canım karakterim Breeze'i pedofoli bir manyağa dönüştürmüş çeviriyi buradan üzülerek kınıyorum.

    Kitabın sevdiğim ve okumayı dört gözle beklediğim tek kısmı Miraç Kuyusu olayıydı. Sazed ile başlayan kuyunun öyküsü Vin ile son buldu fakat daha önce de söylediğim gibi bu ikisinin arasında çok fazla sekteye uğradı. Buna rağmen kitabın son yüz sayfası -konunun işlendiği bölüm- harikaydı. Tamamiyle ilk kitap havasındaydı ve her sayfada tüylerim ürperdi. Çok uzun zaman önce kitabı okumama kararı almıştım, bu yüzden de hem Eda'dan hem de çeşitli sitelerden neyin ne olduğunu öğrenmiştim zaten fakat buna rağmen o son yüz sayfa... Ha seriye devam etmeye değer mi diye sorarsanız benim şu an o yönde bir niyetim yok ve uzun süre boyunca da olmayacak ama işte klasik ikinci kitap sonu; aşırı olaylı, şok edici ve üçüncü kitabı almanız için sizi ikna eden türden. 🤷‍️
  • 736 syf.
    ·86 günde·Puan vermedi
    Kitabı daha iyi anlamak isterdim oysa ki kitap Hristiyanlık dünyası hakkında sadece fikir verdi. Anlayamadım çünkü o kültürü bilmiyorum ve kitabın ana dilinde okumadığım için inceliklerini kaçırdığımı düşünüyorum. Keza böyle olduğunu Umberto eco'un alfabeta dergisine 1983 tarihinde yazdığı ve kitabın sonuna konulan yazıdan daha iyi anladım.
    Kitapta en hoşuma giden cümle " içimde kötülük olmaksızın günah işledim" Di. Sorumluluklardan sıyrılmak için muthiş bir metod. Aklıma içimizdeki şeytan kitabı geldi.
    Kitapta genel olarak Hristiyanlık dünyası gülmek doğru mu yanlış mı, hz isa yoksulmuydu zengiymiydi sorusu üzerine bir kaç parçaya bölünmüş. Ne kadar saçma değil mi? Şuan Jorge korktuğu şekilde bunu alaycılıkla gülerek karşılıyorum. Jorge korktuğu zamanlardayız galiba 🤭
    Bennonun en sevdiği şey öğrenmek dolayısıyla kitaplardı bu ihtirası uğruna ölmesi beni çok etkiledi.
    Kitapta bahsedilen herkesin ihtirasının farklı olması sadece ten ihtirasından değil de bir çok ihtirastan (öğrenme ihtirası gibi) beni çok etkiledi.
    Jorge niye diğer kitaplardan değil de aristotalesin kitabından korktuğunu açıklaması da muhteşemdi.
    Bernardonun suçlanan kişi yapılacak işkence hakkında " bu sürecin suçluya bağışladığı iyiliklerden biri, ölümün tatlı gelmesi ve istemesidir, ama itiraf tam, gönülden ve arındırıcı olmadıkça ölüm gelmemelidir." söyledi söz aklıma goerge Orwell 1984 getirdi.
    Jorge neden kitapları yok etmek yerine saklamayı tercih ettiğini açıkladığı bölüm ise aklımda şimşekler çaktırdı. Çünkü doğruyu söylüyordu. Efsaneleştirmek için bir şeyi yok etmeyi denemek gerekirken, bir şeyin hükmünün olmasını sağlamak için ise saklamak gerekirdi. Bu da aslında Fahrenheit 451 aklıma getirdi.
  • 502 syf.
    ·4/10
    Konu ‘ilkler’ üzerine olunca Lovecraft sadece bölgesel ya da ülkesel değil tüm dünyada ilk olacak işleri başardığından onun tüm eserlerini içeren ortalama 500 sayfalık 3 kitabını ele geçirmenin mutluluğuyla güzel bir Pazar gününde başladım kitaba. Güzel bir Pazar (gerçi Pazar geçti ama) dediğime aldanmayın tabi.
    Bu kitabında yazdığı 7 hikayesini görüyoruz. Bunlar sırasıyla Delilik Dağlarında, Charles Dexter Ward Vakası, Cadı Evindeki Düşler, Randolph Carter’in İfadesi, Bilinmeyen Kadath’a Düş Yolculuğu, Gümüş Anahtar ve Gümüş Anahtarın Açtığı Kapı. Şimdi bu hikayeleri sırasıyla değerlendirelim. Spoiler içermesi muhtemel ve uzun bir inceleme olacağını düşünüyorum. Ona göre tepki verirsiniz artık.
    Delilik Dağlarında: en başta Lord Dunsany’nin The Dreamer’s Tales (ülkemizde A Dreamers Tales adında satışta) kitabından alındığını düşünüyoruz. Şu cümlesinden: Ve en sonunda Delilik Dağları denilen fildişi tepelere ulaştık. Şimdi kitabın içerisine bir giriş yapalım.
    Kitapta bir coğrafi unsurlar var. Tam bir yürüyen çöp bidonu tiplemesi aslında. Ancak o dönemin gerçek ve bilinen ölçüleri mağaralar ve tepeler için bu muydu yoksa yazar sadece okuduğu ansiklopedi tarzı kitaplardan mı bu ölçümlere vardı bilemiyorum. Kitabın oluşturduğu atmosfer güzel ama hani bir Mühendislik öğrencisi miyim yoksa sadece bir okur muyum işte buna cevap veremiyorum burada. Oldukça karmaşık bilgilere sahip içeriği var.
    Aklımda kalan ve belki de uzun zamandır aradığım bir tanımı da buldum. Xifodon. Evet şimdi de manasını verelim. Nesli tükenmiş, ilkel ancak tam da yerine cuk diye oturacak ve birçoğumuzun yakın arkadaşlarını tanımlamakta kullanacağı yere geldik: bulduğu her şeyi yiyen ilkel bir yaratık. Evet, tam da bu aradığım tanım. Bunun yanında bahsettiği Yüce Eskiler bölümü gerçekten hoşuma gitti ve yazarda şunu fark ettim. Kendine ait bir dünya yapıyor, şehir ve hayvan isimlerini kendisi uyduruyor. Sonra uydurduğu bu unsurları kitaplarında sıkça kullanıyor. Hani her hayalini önce yazıya sonra da gerçeğe dökerek okuyucuyu etkilemesini biliyor. Helal olsun.
    Son olarak da şundan bahsedeceğim. Hikâyenin sonuna doğru yani 130’dan sonra ama tam sayfayı hatırlamıyorum. İnsanlığın huzuru ve emniyeti için bazı gerçeklerin saklanmasının daha uygun olacağına dair. Gerçekten ama gerçekten çok hak verdiğim bir cümleydi. Aslında cümleyi burada paylaşmak isterdim ama henüz taraması bitmediği için -daha doğrusu başlamadığımdan- şu an paylaşımını yapamıyorum. Bu kitap için söyleyeceklerim bu kadar. Geçelim diğer kitabımıza.

    Charles Dexter Ward Vakası: Akılda kalan en iyi cümlesi şeklinde başlamak istediğim ve defalarca tekrar ettiğim halde aslını unuttuğum ‘Geri gönderemeyeceğin hiçbir şeyi çağırma’ betimlemeli garip bir eser daha. Hikâyenin dördüncü bölümünün ilk kısmında aslında bölümü temelden özümseyen bir cümle mevcuttu. “Dünyanın en akıllı ve en büyük insanları da dahil her yaştan insanın mezarını, bir zamanlar onu canlandıran ve bilgi sahibi yapan bilinç ve bilgi izlerini zamanın eskittiği küllerinden kazanmak umuduyla, soyuyorlardı.”
    Charles Dexter’in atası olan bir büyücünün (Joseph Curwen) yaşadığı dönemde ölülerle yaptığı deneylerin anlatıldığı kitapta oldukça abartılı ve konudan alakasız kaçan yerler de mevcuttu ancak fena değildi.

    Cadı Evindeki Düşler: Harvard ile kıyaslanabilecek, yazarın Harvard’ı diyebileceğimiz Miskatonic Üniversitesi. Kötülerin ve cadıların yaşadığını anlattığı Arkham şehri. Batman da bu şehirde mi kötüleri kovalıyordu acaba? Neyse, en kısa şekliyle olaya şöyle değinelim: Cadı katliamından kaçan bir cadının oturduğu eve daha sonradan yerleşmiş bir üniversite öğrencisi konu edinilir. Bu bölüm bunun üzerinden devam eder. Fena olmayan bir hikâye.

    Randolph Carter’in İfadesi: Randolph ve Warren’in bir mezarlığa gitmeleri, Warren’in ölmesiyle ilgili ifade vermesi üzerine 10 sayfa bile olmayan kısacık ama gizemli bir yazı.

    Bilinmeyen Kadath’a Düş Yolculuğu: Başrolde gene Randolph Carter karakterini gördüğümüz, rüyada görülen Tanrıların yaşadığı kenti arama öyküsünü okuyoruz. Ngarek’teki taş yüzü bulma hikayesi öyle gelişiyor, öyle uçuk kaçık yerlere gidiyor ki, insan ne okuduğunu şaşırıyor bazen. Aslında iyi giden bir kitap ama böyle korkmamaya ve hatta sıkılmaya devam edersem kalan seriyi okumayacağım gibime geliyor.

    Gümüş Anahtar & Gümüş Anahtarın Açtığı Kapıların Ötesi: Tanrı, Yaratılış ve Yeniden Diriliş gibi kavramların sorgulandığı bu son 2 hikâyede sonlara doğru biraz çekici gelse de hayallerimi yıktırdı. Açıkçası beklediğimin çok altında ve bana hitap etmeyen bir kitap buldum. Yine de iyi okumalar diliyorum okuyacak arkadaşlara. Kendinize iyi bakın, esen kalın..
  • 191 syf.
    ·10/10
    Nasıl oldu da bu kitap için bir inceleme yazmadım aklım almıyor. Halbuki yazdığımı düşünmüştüm. En başından uyarmam gerek, az biraz uzun yazmayı düşünüyorum ama çok bunaltmadan zira normalde çok uzun incelemeler yazmam.
    Sitedeki Proust okuma etkinliği -#38543676 - vesilesiyle birkaç arkadaşa bu kitabı önerdim. Önerirken bir baktım, kitabın incelemesini yapmamışım. Kendime inanılmaz şaşırdım çünkü bu kitap benim hayatımı öyle bir değiştirdi ve o kadar güzel faydalar sağladı ki, es geçmemin mümkün olduğu bir dünyayı hayal edemedim. Meğer o dünya içinde yaşıyormuşum.
    Dünya içinde yaşamak demişken, şu sıra Proust okuyan birçok kişinin yaşadığı ikilemleri -eğer kitaplarını doğru bakış açısıyla okuyorlarsa- anlayabiliyorum. Sakın paniğe kapılmayın! Siz kitaba parayı verdiğiniz, kapak sayfasını çevirdiğiniz ilk andan itibaren bu seyahati göze aldınız demekti zaten. Şu an Proust'un mükemmel zekasıyla uzun bir yolculuğa çıkmış bulunuyorsunuz. Bu yolculuğun sonuna kadar, hem rüya, hem gerçek dünya arasında seyahatler edecek ve bunların alt kırılımlarındaki olaylara şahit olacaksınız. Öyle ki, bir kurabiyenin kokusu sizi Amerika kıtasındaki bir yazlığa kadar götürebilecek!

    İlkin kitap ile tanışmamı yazmak istiyorum. Bildiğiniz gibi Fransız Dili ve Edebiyatı okudum. Hipokrat, Tıp Bilimi için neyse, Proust bizim için oydu (Tıp dalına çok hakim değilim, daha gerçekçi bir örnek aklınıza geldiyse kusura bakmayın.) ve ne yazık ki ben Marcel'den nefret ediyordum. (Marcel dememin sebebi artık Proust'u bir arkadaş gibi görmem ve kendi arkadaş çevremde kitabı okuyan arkadaşlarımın bana "Gene Prousttun!" demesindendir. Ayrıca bu kitap içerisinde Prosutmanın anlamına denk geleceksiniz.) Gelin görün ki, hem bu kitabı hem de Proust'un kitaplarını okuyalı epey oldu ve ben bu incelemeyi kitabı henüz daha yeni bitirmiş gibi yazabiliyorum. Çünkü beni derinden etkilemiş ve Proust'u sevmeye teşvik etmişti.

    Son sene, dananın kuyruğu kopacak artık. Toplasanız 6 hocamız var. Birinden tez alacağım ama ben seçmiyorum. Kura çekilmiş, liste belirlenmiş. Kapıya astılar o gün. Kalbim yerinden çıkacak, çünkü sömürgeleşme üzerine bir şeyler yazmak istiyorum. "Allahım!" diyorum, "N'olur Nur Melek hoca olsun!" Listeye bir baktım, alttan dersini aldığım, senelerce birbirimizi anlayamadığımız, dünyanın en titiz, sınavlarında en detaycı hocalarından biri ve bilin bakalım, kadın hangi konuda uzman? Tabi ki PROUST! "Eyvah!" dedim, "Zeynep sen zor mezun olursun!" Tezi vereceğim dönem, tez hocamın bölüm dersinde hangi dersi işlediğimizi tahmin edersiniz. Bir dönem boyunca Proust'u anlamaya çalıştık. Dönemin sonlarına doğru inanılmaz keyif aldık. Bu keyfin temellerinden biri, işte incelemesini yaptığım bey, Alain de Botton'dur. Dönem başladı benim el ayak titriyor. Yüzmüşüm yüzmüşüm kuyruğunun bile ucundayım. Gittim okula, çaldım kapıyı, girdim içeri. "Hocam," dedim, havadan sudan sohbet ettim. Saygıda asla kusur etmeyen bir öğrenci olarak sordum, "Tez konusu olarak ön gördüğünüz bir şey var mıdır?", "Yok" dedi. Lan şimdi Proust seçsem bir dert, seçmesem ayrı bir dert. "Tamam." dedim çıktım odadan. Romain Puertolas çok meşhur oldu o ara. İlk Bir İkea Dolabında Mahsur Kalan Hint Fakiri'nin Olağanüstü Yolculuğu çıktı sonra Eyfel Kulesi Kadar Kocaman Bir Bulutu Yutan Küçük Kız, patladı bu kitaplar. Aldım okudum, ben de beğendim. Hocaya hediye götürdüm, o benden çok sevdi. "Sevgili Zeynep Can, isterseniz, tezinizi bu yazar üzerine yazabilirsiniz." diye e-mail gönderdi. Tereyağından kıl çektiğimi sandım ama kitabın Fransızcası çok zordu, bir sürü kelime oyunu vardı. Kitaba karar vermiştim ama tezin konusunu bir türlü bir araya getirip toparlayamıyordum. Bu tez işinden bunaldığım bir gün, attım kendimi sokağa gittim Dost Kitabevine. Rafta Proust'un genç halini, farklı renklerde görünce "Bu ne ya? Komik duruyor. Ehuehuehuehu." diye içimden geçirip şöyle bir bakayım dedim. Birkaç sayfaya baktıktan sonra elimde bu kitapla çıktım oradan ve doğru evin yolunu tuttum. Bu arada da derslere gidiyordum, kitabı okumaya başlamadan önce bu 19.yy Proust dersleri bana ne kadar sıkıcı geliyorsa, okuduktan sonra tam tersine, bir o kadar keyif aldım. Ders arasında okurken, tez hocam görmüş ve alıp kitabı okumuş. Sonraki birkaç derse nedense tam katılım sağlamak gibi bir aptallık ettim. Birkaç hafta sonra mail kutuma tez hocamdan gelen bir mail düştü, şöyle yazmış: "Sevgili Zeynep Can,
    Botton'un kitabını okuduğunuzu gördüm ve merak edip ben de aldım. Derse katılımlarınızdan kitabı beğendiğinizi düşünüyorum ve en az ben de sizin kadar beğendim. Proust'u bu kadar iyi ve edebi bir dille anlatan yazar sayısı çok az. Kitabın diğer öğrencilere de faydalı olacağını düşünüyorum. Bu konu hakkında derste bizlerle küçük bir paylaşım yapmak ister misiniz?"
    Hadi yiyorsa "Yok yea, bana göre değil o işler hocam." de. Çünkü gerçekten bana göre değil. Ben toplum önünde konuşmaktan ve öğretme yetisinden aciz bir insanım.
    "Tamam hocam bana iki hafta müddet verin.
    Saygılar,
    Zeynep Can"
    Yazdım yolladım. Eşşekler gibi çalıştım bu kitaba. Hocanın verdiği Fransızca pasajlarla birleştirip anlatımı kuvvetlendirecek ögeleri tek tek çıkardım. Açık söyleyeyim Kayıp Zamanın İzinde 'yi hiçbir zaman tam anlamıyla bitirmedim. Umarım bir gün buna cesaretim olur. Benim hoşuma giden, kibar, nazik, naif Albertine her zaman kalbimin baş köşesinde oturur ve ne zaman dara düşsem, alır kendisinden bir pasaj okurum. İki hafta müddet sona erdi, derse girdik. Elimde bu kitap var, birkaç yerini özellikle işaretlemişim, bir de hocanın derste verdiği birkaç önemli pasaj. Ben anlatmaya başladım, kah tüm sınıfın yüzünde bir gülümseme oldu, kah hüzünlendiler. Keza kitabı okurken aynı mimiklere ben de sahip olmuştum, Botton Proust'u o kadar güzel anlatmıştı ki, onun acısını ve mutluluğunu onla yaşamayı bahşetmişti adeta okuruna. Ertesi hafta hemen hemen herkesin elinde bu kitap vardı. Şimdi benim okuduğum bölüme gidin, ilkin öğrencilere Proust'u sevip doğru anlamaları için hocam hala bu kitabı öneriyor.
    Benim için büyük bir nefret, şehvet dolu bir aşka dönüştü desem, abartmamış olurum. Tüm bu olaylardan sonra tezimi Proust üzerine yazdım ve bir Proust profesöründen tahmin edebileceğinizden çok çok daha yüksek bir not aldım. Bu tezi 1 ay içinde yazdığımı ve diğer 78 sayfalık tezimi çöpe attığımı düşünürsek Alain de Botton'a teşekkür etmeyi bir borç biliyorum.

    Kitabın bana kattıkları dışında yapabileceğim birkaç yorum daha var. Eğer gerçekten Kayıp Zamanın İzinde'yi bitirmek istiyorsanız Mehmet Emin Özcan 'ın dediği gibi sabah 9, akşam 5 mesai yapmanız gerekli. Bu kitaptan kopmamak ve doğru anlamak için önemli bir tavsiye. Arzu Etensel İldem bu iki ciltlik kitabın çevirmeni için "gidip elleri öpülesi" demişti, bunu buraya yazmamın sebebi, bu aralar sitede ciltlik yayının sayfalarından, kalınlığından ve harflerinin küçük olmasından dolayı çok zor okunduğuna dair fazla eleştiri görmem. Ben bu ciltlere sahip olmama ve tüm cildi okumamama rağmen, arasından istediğim metni kolayca bulup okuyabiliyorum. Bu kişisel bir durum teşkil etse de, bu şekilde eleştirilmemeli diye düşünüyorum. Ve son olarak benim Proust'a aşık bir hocam vardı. Beni de kendisi gibi aşık etti. Gülser Çetin gibi hocaların herkesin hayatında olması mümkün değil ama onun sayesinde Botton'a sığınıp Proust okumayı sevdim ve Proust'u doğru anlayan insanlardan biri oldum. Gülser hoca biz Türklerin kötü bir özelliğinden söz etti çoğu zaman; biyografi okumak. Ne yazık ki okuduklarımıza göre yazarı yargılamak kaçınılmaz oluyor. Bu kitap bize yazarı yargılamak için değil, onu anlamak için belgeler sunduğundan bir biyografiden fazlası. O yüzden kitabı beğendiğini düşünüyorum.

    İçeriği ise aile fertlerinden tutun, edebiyat dünyasındaki birçok insanın Proust'a bakış açısını kapsıyor. Mesela kardeşi Robert onun için "Kayıp Zamanın İzinde'yi okuyabilmek için, insanların ya hasta olmaları ya da bacaklarını kırmaları gerekiyor. Yeni alçıya alınmış bacaklarıyla ya da akciğer iltihaplanması teşhisiyle yataklarında yatarken bir de Proust'un o uzun, yılankavi cümleleriyle savaşmak sorunda kalıyorlar." diyor. Virginia Woolf, Proust yüzünden bunalımlara giriyor çünkü hiçbir zaman onun kadar iyi yazamayacağını düşünüyor. Proust'un John Ruskin 'e olan hayranlığı en ince detayına kadar işlenmiş, zira ben Proust'un Ruskin'in kitaplarını çevirdiğini bu bölümden öğrendim. Benim en sevdiğim bölümler ailesiyle ilgili olan kısımlardı. Bu bölümlerde babasının kadınların sağlığı için yazdığı kitaplardaki görseller mevcut, ki o dönemde kadınların korse giymesine karşı çıkan ilk tıpçılardan biri Prosut'un babası.

    https://i.hizliresim.com/gr9GvR.jpg

    Botton'un tüm kitaplarındaki görsellik hakimiyeti zaten beni oldum olası etkiliyor. Proust'un en uzun cümlesini anlatmak için çok güzel bir görsel tasarlanmış.

    https://i.hizliresim.com/gr9G5O.jpg

    Ve durumun ciddiyetini anlatmak için şu cümleyi kurmuş: "Bu cümlelerden en uzunu beşinci ciltte yer alıyor. Tek aralıkla standart ölçülerde bir metin olarak yazıldığında, dört metreden biraz daha kısa; yani bir şarap şişesinin çevresini tam on yedi kez dolanabilecek uzunlukta."
    Biliyorsunuz artık incelemelerin sonuna Nachos'lu bir fotoğraf ekliyorum. Bu sefer tüm ısrarlarıma rağmen gelmedi. Sanırım o da Proust'u ilk görüşte sevmeyenlerden. O yüzden kedimi değil kendimi koydum ve benim için bu kitabın özelliği olan yönünü gösterdim. Tonlarca post-it yapıştırdığım nadir kitaplardan çünkü o benim başucu kitabım ve ara ara okuma gereksinimi duyuyorum.

    https://i.hizliresim.com/8aNr6V.jpg

    Bu kitap aynı zamanda size bir kitabı nasıl okumanız gerektiğiyle ilgili çok güzel tavsiyeler sunuyor. Mesela: "Başkalarının kitaplarını, kendi hissettiklerimiz anlamak için okumalıyız."
    Bu kitap sayesinde Proust'u sevmez ya da doğru anlayamazsanız, bana yazın. Birebir tartışalım bu konuyu.
    Umarım bu kadar zor bir yazarı anlamanızı ve sevmenizi sağlar, size kılavuzluk eder, güzel hanımlar ve bir takım adamlar. Keyifli okumalar.