• Bu aralar "Stefan Zweig,Halil Cibran,Albert Camus,Oğuz Atay,Hasan Ali Toptaş" Bu yazarların kitaplarını soluksuz okuyarak kelime haznemi baya genişlettim.Çok okumayı istediğim Paulo Coelho-Simyacı kitabı da geldi Ucuzkitap sağolsun.Fareler ve insanları da alacağım.
    Sizden tavsiyeler almak istiyorum.Sizi etkileyen,okumaktan sıkılmadığınız, akıcı kitapları yoruma yazmanız.✍😊📖
  • Domino etkisi nedir?
    Mini bir domino taşının kendisinden biraz daha büyük bir domino taşını devirerek, biraz daha büyük bir domino taşının da biraz daha büyük bir domino taşını devirmesiyle devam eden ve sonunda çok çok daha büyük bir domino taşının devirmesini tetikleyen ve artarak ilerleyen etkileşim zinciri diyebiliriz.

    Evet herkesin elinde domino etkisi meydana getirmeye muktedir minik domino taşlarının olma ihtimali olduğunu söylesem? zaten pek çoğunuz ne demek istediğimi anlamışsınızdır.

    Bingooo... ÇOCUKLAR evet Anahtar kelime ÇOCUKLARIMIZ...

    Ama Nasıl? elimizde doğduğu andan itibaren algıları son derece açık, dünyayı hepimizden daha farklı algılayan ve hayal dünyası inanılmaz derecede geniş harikulade bir Su var. Su diyorum çünkü bu çocuğun gelişimi ve ileride yapabilecekleri ancak ailenin yani kabın şekli doğrultusunda ilerleyecektir. Aile ne kadar dar bir hazne ve görüşe sahipse çocukta ancak onunla paralel olarak ilerleyebilir.

    O zaman ne Yapıyoruz? İlk işimiz kabızı genişletmek ve dereyi görmeden paçaları sıvamak...
    işte kitap bu noktada devreye giriyor.

    Ödül nedir?
    Ödül, bir koşula bağlı olarak verilen ve kişi tarafından cazip görünen bir obje ya da etkinliktir. syf.18

    Çocukluğumuza döndüğümüzde takdir alırsan bisiklet, şunu yaparsan bunlar bunu yaparsan şunlar gibi gibi söylemleri hatırlamayanınız yoktur diye düşünüyorum.
    Bir de okul yıllarımızı hatırlayalım okumayı ilk başlayana kurdele yok elmanın kızarması, en çok kitap okuyana çikolata bilmem ne. vah vaaah...

    neden vah vah?

    Bir çocuğa ödül vererek asla iç motivasyon kazandıramazsınız. Mesela bir çocuğa ödev yaparsan pc ile oynayabilirsin dediğiniz anda ödev araç pc ise amaç haline gelir diyor yazarımız.
    İç motivasyon, bir işe karşı kendi ilgisiyle severek yaptığı özür iradesiyle karar vererek seçtiği dış kontrol olmadan yaptığı işlerde geliştirilen bir duygu,yöntemdir. Tarihe baktığımızda bir çok ünlü ressam, yazar, bilim adamı sadece kendi istediği için buluşlarını eserlerini arz edebilmiştir. Mesela Edison a kimse not vermemiştir. Veya bir rekabet ortamının mahsulü değildir bu insanlar.
    İç motivasyonu son derece yüksek bir yazar olan Dostoyevski bir arkadaşına yazdığı mektupta Diyor ki; Sipariş üzerine yazı yazmanın işkencesini çektin mi hiç?

    Evet, kontrol altında hissetmeyi işkence olarak yorumluyor Dostoyevski.
    yani bir çocuğun yaptığı işi iç motivasyonla yapması o işi layıkıyla yapmasında ki en önemli ölçüttür.

    İnsanın hedefe en kısa yoldan ve en az enerjiyle ulaşma eğilimi doğasının gereğidir.
    Mesela bi deney yapılıyor panayırda kasnak atma oyununu hepimiz biliriz kasnakları çubuklara geçirmemiz gerekiyor ve işlem tamam olay bu. bir gruba ödül veriliyor diğerine sadece bunu yap deniliyor. İkisinde de mesafe belli ama isteğe bağlı olarak daha da uzaklaşabilirsiniz deniyor ödül alan grup net bir şekilde uzaklaşmıyor sadece ödüle odaklarnıyor. ama ödül almayan grup başarılı atışlar yaptıkça daha da uzaklaşıyor ve başarı duygusunu hissederek kendini o işte geliştirme eğilimine giriyor.
    Yine Kitapta benzer bir sürü deneyler var genel olarak ödül alan grup ve almayan grubun özellikleri aynı ödül alan gruplar tamamen ödüle ulaşma odaklı tutum geliştirirken diğer grup zevk alarak gelişimine öncelik veriyor ve her iki gruba da boş zaman bırakıldığında görülüyor ki ödül alan grup o oyuna, işe, aktiviteye bekleme sırasında devam etmiyor çünkü onlar hedefine ulaşmış ve tatmin olmuş oluyor diğer grup ise boş zamanda da o işe devam ediyor ve severek yapıyor.
    Mesela not da bir ödül mekanizmasıdır. Başta kendimiz olmak üzere öğrencilere bakalım amaç sadece 5 veya AA almak. Bilgi öğrenmek yaratıcılık yok. Neden Biz notu geri bildirim aracı olarak değil rekabet ortamının pençesinde meydana gelen ödül sistemi olarak kullanıyor ve yarış atları gibi çocuklar yetiştiriyoruz.
    Sonuç ne mi? Şuan da en son bağlı olduğu okuldan mezun olmasının üzerinden bir kaç ay geçen insanlara Türkiye genelinde bir yeterlilik sınavı yapsak yüzde 90 ı geçemez.
    Neden çünkü amaç öğrenmek olmadı. Aile hep güzel, para kazanabileceği bi bölüm kazanmasını veya komşunun çocuğunun bir adım önünde olmasını istedi. Okul sa hep iyi notlar almasını derste çıt çıkarmamasını ödevlerini yapmasını kitap okumasını istedi. Ama öğrendiğini ne kadar anladığını ölçmedi.
    böylelikle köprüyü geçene kadar yetecek ezber yeteneği sayesinde bir yerlere gelindi. Ama gelinen yerde hiçbir şey üretilemedi. Bkz. Akademisyenlerimiz ve yazdığı hepsi birbirinin tekerrürü mahiyetinde ki intihallerle dolu makale ve çalışmalarına...
    bu bir paradoks aslında etki tepki..
    İşte bu kara düzeni değiştirmek noktasında bu tür kitap ve araştırmaların rolü büyük olacaktır. Tabii okuyup uyguladığımız müddetçe.
    Bu kitapta genel yapı itibari ile ödülün zararları ince elenip sık dokunarak okuyucuya sunulmuş ve çarpıcı bilimsel deney ve örneklerle pekiştirilmiştir. Sadece bu mu deyip geçememek gerek zira sadece Ödül olayını bile çözdüğümüz zaman iç motivasyonu yüksek bireyler yetiştirebileceğimizi akıcı ve anlaşılabilir bir dille bizlere sunmaktadır bu kitap.
    kitap hakkında detaya hiç inmedim ama bir çocuğun eğitiminde neleri yapmamamız neleri nasıl yapmamız gerektiği hakkında genel bir iskelet oluşturacak bir kitap. yani su bahsine geldiğimizde kabımızı genişletip şekillendirerek bizi eğiten bir kitap.
    Domino taşı mevzusuna gelirsek domino taşımızın sağlamlılığını ve şeklini de bu kitabın rehberliğindeki eğitim ve öğretim metodlarını uygulayarak nasıl meydana getireceğimiz bizim elimizde. kitap bizlere yalnızca domino taşı işleme sanatını öğretir ama nasıl işleyeceğimizi bizim hayal dünyamız ve bilgi birikimimize bırakır.

    Bana sorsalar bu kitap hakkında makale yazdırmadan hiçbir öğretmeni mezun etmezdim...

    Ancak Bu tür kitaplar bizi, ülkemizi geliştirir. Eğitim bir ülkenin can damarıdır. Bu damar tıkandımı Kalp krizi kaçınılmazdır. Zaten damarı tıkanık ülkemize bu kitaplar bay-pas ameliyatı etkisi gösterir tabi yeteri kadar geniş kitlelere ulaştığı zaman bu zihniyet...

    Bu incelemeyi eğitmek ve öğretmekle mükellef olan tüm bireylere armağan ediyor ve herkese domino etkisi yaratmaya muktedir domino taşları eğitme yolunda başarılar diliyorum...

    İstediğim ölçüde bir inceleme olamadı. biraz hayal kırıklığına uğramadım değil. Kitabı hakkıyla sizlere sunamadığımı ve dağınık bir yazı olduğunu düşünüyorum ama ancak bu kadar geldi elimden...
    umarım bir kişi dahi olsa bu kitabı okumasına vesile olurum...
  • Şunu biliyorum ve sizinde bilmenizi/ uygulamanızı istiyorum ki ; hiç kimseyi yargılama hakkına sahip değiliz.
    Duruş, görünüş bunlar parlaktır. Gözlerimiz kamaşırken yanılabiliriz.
    Kitaplar bize bu bakışı da vermeli. Bizler bu bakışı kitaplardan almalıyız.
    Yoksa ne anlamı var ki
    okumanın ?

    Bu kitapta yeraltı edebiyatı.
    Evet, cinselliğin, küfürlerin çokça kullanıldığı bir kitap.
    Ama yeraltında bunlara yer verilmesi olağandır.
    Herkesin okuyabileceği/ okumak isteyeceği bir tür değildir, bu sebeple.

    Bazı yargıları kırmanınız umuduyla
    yeraltı ile ilgili belirtmek istediğim bazı yönler var:

    》Düşük tabaka diye adlandırılan insan kesimini konu edinir.

    》 Dini değerlere saygısızlık yoktur. ( Şu ana kadar okuduğum,
    ( bu kitapta dahil ) hiç bir yeraltı kitabında dini değerlere yapılan bir
    saygısızlık yok.
    Yabancı yazarlar bunu yapmıyor ama bazı yerli yazarlar dini değerleri saygısızca eleştiriyor. )

    》Bu kitaplarda dikkat edilmesi gereken, bu insanları bu yaşama iten sebepleri görmemizi/okumamızı sağlamaktır.
    Hepimiz suçluyuz !
    ( Yapılan her kötülük ya da kötü durum bizlerin eseridir. )

    Toplum/ düzen insanları mahfetmek yönünde çok büyük çaba sarfediyor.
    Neden peki ?
    Bir hiç için...

    Uyuşturucu kullanan bir bireyi okurken tiksiniyorsunuz değil mi ?
    Ya da kendi bedenini satan bir kadını okurken lanet ediyorsunuz değil mi ?
    ( Demiyenler olabilir, diyenler için söylüyorum. )

    Örnekler fazlasıyla mevcut.

    Anlatmak istediğim;
    onları korumak değil bahsettiğim; yargılamayın.
    Eğer bir şey yapmıyorsanız o insanları lanetlemeyin de !

    Bu taraftan bakınca okurken tiksinmiyorum.


    Uzun zamandır okumayı düşündüğüm bir yazardı, Bukowski.

    Kendisi yeraltı edebiyatının en başarılı isimlerinden biri sayılabilir.

    Kendisinin zor bir hayatı olmuş.
    Kitabın ana karakteri Henry Chinaski tarafından bulunduğu / yaşadığı hayatın çaresizliğini başarılı bir şekilde yazmış, Bukowski.

    Kadınlara olan düşkünlüğü her fırsatta ortaya koyuyor, yazar.

    Benim dikkatimi çeken başka bir konuda; beraber olduğu kadın karakterlerin ağzından:
    " Sen iyi bir yazarsın, ama kadınlar hakkında hiç bir şey bilmiyorsun. "
    Gibi cümlelere kitapta çok yer vermesidir.
    Açıkçası bu konudan da çok sıkıldım.
    Kadın / erkek nedir ? , gibi sorulardan.
    (Cinsiyet kavramı gerçekten çok garip. )

    Yazarın da dediği gibi:

    " Sıkıldım ! Öyle sıkıldım ki çıldırmak üzereyim ! "


    Bireysel - toplumsal bilinç açısından okunmasını tavsiye ederim.

    Incelemeyi burada bitirmek daha iyi olacak.
    Okuduğunuz için teşekkür ediyorum.

    Fikirlerinizi yazın lütfen.
  • Merhaba sevgili 1k okurları;

    Uzun süredir başlıkta ki soruyu kendime sorup duruyordum ve pek yanıt bulabilmiş değildim.

    "Yahu Bukowksi okumaya nereden başlarız? Ne okuyacağız şiir mi, hikâye mi, anı mı?"

    Güzel bir yazı buldum ve bu yazı sonunda bir karara varabildim. Umarım bu soruyu soran okurlar için yararlı olur.

    Kahveleri hazırlayın ve bu yararlı yazıyı okumaya başlayın. Herkese keyifli pazarlar diliyorum. :)

    "Faydalı bulursanız paylaşın, diğer okurlara ulaşmasını sağlayın. Kendiniz de ileti girip paylaşabilirsiniz tabi ki. Yeter ki birilerine faydalı olsun."

    Bukowski Okumaya Nereden Başlanır?

    "Ben bir Charles Bukowski modası olduğunun farkında değilim. Yalnız yaşayan biriyim, kalabalıktan hoşlanmam; bu tür tuzaklara düşmeyecek kadar yaşlı, kuşkucu ve çakalım."
    - Charles Bukowski, Güneş İşte Burdayım

    Hayatında hiç Charles Bukowski okumamış yahut gelişigüzel birkaç kitabını alıp henüz başlayamamış biri iseniz bu yazı size uygun olabilir. Olmaya da bilir. Yazının temel derdi Bukowski okutmaktan çok, onu okumaya nereden başlanması gerektiğini izah etmektir.


    Charles Bukowski külliyatına bakan okuyucunun gözü korkabilir zira Metis Yayınları’nda 4, Parantez Yayınları’nda ise 30’a yakın çevirisi mevcuttur. Avi Pardo’ya selam olsun! Bu kadar kitabı ne internette araştırmak ne de kitapçınızda incelemekle bir yere varamazsınız. Şöyle bir soruyu hemen kendimize soralım: ne okumak istiyoruz? Şiir mi, hikâye mi, öykü mü, anı mı, ne? Bu gerçekten önemli bir soru ve cevabı da Bukowski okumayı şekillendirecek, direkt etkileyecek. Fakirin onu okumaya başladığı yaşı ne çok geç ne de çok erkendi; dünyaya gelişinin 14. yılını yeni kutlamış olsa gerek. Charles Bukowski okumaya şiirleriyle başladım çünkü o edebiyat dünyasına önce şiirle girmişti. Dolayısıyla onu ince görecek ve sevdiği yerinden vuracaktım. Bu acemi stratejim sonradan onun hayatını çok merak etmemi sağladı. Peşinden de çocukluğunu öğrendim ve okumalarımı ona göre yaptım. Çünkü her ne olursa olsun okuduğunuz şiirde sizi etkileyen ilginç bir takım tuhaf şeyler varsa, hissi bulursanız o merhum dizeleri, şairinin hayatına dair bir şeyler de muhakkak öğrenmek istersiniz. Bu bir hastalık değil, korkmayın. Gayet doğal ve insani bir durum. Her şey bir yana, şiire başlamayı teşvik eden bir üslup ve teknik vardır Bukowski şiirlerinde. Size şiir yazdırır. Beni şiire başlatan ilk ve tek yabancı simadır. Bir dönem oldukça etkiler sizi, sonra diğer bahçeleri keşfettikçe ve oralardan da meyve yedikçe bu simalar giderek artar. Hiç çekinmeden Bukowski şiirlerinde okuyanı etkileyen iki özelliği söylemek isterim: samimiyet ve hayal gücünden uzaklık. Bir yaşantı vardır onun şiirlerinde, süregelen ve etkisini yoğun biçimde hissettiren. Teknik kaygılar asla gütmez ve son derece rahattır. Pekâlâ, karar verdik. Bukowski okumaya şiirlerinden başlamak istiyoruz. O halde nasıl bir sıralama tercih etmeliyiz? Tahlile asla girişmeden hemen reçetenizi yazıyorum. İşte Charles Bukowski okumaya şiirleriyle başlamak isteyen okuyucunun yol haritası:

    1) Pansiyon Manzumeleri
    2) Sarhoş Çal Piyanoyu Vurmalı Çalgı Gibi Parmaklar Biraz Kanamaya Başlayana Dek
    3) Kapalı Bir Kapıdır Cehennem
    4) Gülün Gölgesinde
    5) Bir Tek Ben Miyim Böyle Yaşayan
    6) En İyi Adamlar Yalnızken Güçlüdür
    7) Kaybedenin Önde Gideni
    8) Kendimizde Açtığımız Yaralar
    9) Gece Çılgın Ayak Sesleriyle Yırtıldı
    10) En Kısa Andır Mucize
    11) Kimse Bilmez Ne Çektiğimi
    12) Suda Yan Ateşte Boğul

    Bu sıralama hem Bukowski’nin ilk-son şiir ayrışmasını göz önüne alarak hem de edebiyat dünyasının takdirle karşıladığı şiirlerine öncelik verilerek yapıldı. Şiir kitapları elbette bu kadar değil Bukowski’nin. Hâlâ çevrilmeyenleri var. Öte yandan öyküleriyle şiirlerini buluşturduğu kitapları da mevcut. “Bana Aşkını Getir” ve “İlham Perisine Oynamak” adlı kitaplarından hem öykülerini hem de şiirlerini bulabilirsiniz.

    Gelelim hikâyelerine. Pis moruğun hikâyeleri arasından dört tanesi vardır ki, diğer hikâyelerinde, öykülerinde, denemelerinde ve elbette şiirlerinde işte bu dört hikâyeden mutlaka bir şeyler bulabilirsiniz. Her birinin ciddi bir derdi yani yazım amacı vardır. Hikâye olsun diye yazılmamıştır. Aşağıda, uygun okuma sırasına göre listelenmiş hikâyelerin ilk dördünü Metis Yayınları’ndan, sonraki kısmını ise Parantez Yayınları'ndan temin edebilirsiniz:

    1) Ekmek Arası
    2) Factotum 
    3) Kasabanın En Güzel Kızı
    4) Büyük Zen Düğünü
    5) Pis Moruk İtiraf Ediyor - Şarap Lekeli Defterden Bölümler
    6) Sıradan Delilik Öyküleri
    7) Ölüler Böyle Sever
    8) Güneşe Uzan
    9) Güneş İşte Burdayım
    10) Sıcak Su Müziği
    11) Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi
    12) Kahramanın Yokluğu

    “Ekmek Arası”nda Bukowski’nin çocukluğunu, ailesini ve lise yıllarını bulacaksınız. Yani onu en yakın koltuktan izleme fırsatı bulacaksınız. “Factotum”da ise üniversite yılları ve dolayısıyla gazetecilik serüveni. Oğluna daima zengin olmak gerektiğini anlatmaya çalışan bir babanın, aylak ve berduş oğlunun yaşamının tam da rayına oturduğu zamanlar. Artık nasıl bir ray siz düşünün. “Kasabanın En Güzel Kızı” bir aşk hikâyesi. Varın siz düşünün bu aşk hikâyesinin muhteviyatını. Boks maçlarına düşkün, at yarışlarından gözünü ayırmayan, bira ve klasik müzik tutkunu, hayatına giren yüzlerce kadından sadece birkaçının onu “bulutların üzerine” çıkarabildiğini söylen Bukowski’nin bu hikâyesindeki absürtlükler karşısında yapabileceğiniz hiçbir şey yok. (Bkz: “Gece üstüme geliyordu ve yapabileceğim tek şey yoktu.”, sf.19). Listemize dördüncü sıradan giren (kahrolsun pop müziği yaşasın Perihan Altındağ Sözeri) “Büyük Zen Düğünü” adlı kitapta ise on iki hikâye yer buluyor. Bu hikâyelerin her birinde Bukowski'nin yaşamının girdapları var. Dertlerinden çok gülüp geçemediklerini anlatıyor okuyucuya. 



    Sıra Bukowski'nin romanlarında. Ölümünden önce yayımlanan son romanı "Pulp", kült eserlerinden biridir. Filmlere ve hatta müziklere bile ilham kaynağı olmuştur. Lakin hâlâ seyre değer bir sinema filmi çekilemedi. "Holywood" adlı romanında ise Bukowski sinema dünyasını anlatır. Tanıdıkları ve gördükleri. Müthiş bir "bakıcı"dır Bukowski ve baktığını da tüm samimiyetiyle, korkusuzca anlatır. Kaybedenin en önde gideni olduğu için kaybedeceği herhangi bir şey yoktur zaten. Gücünü ve bağımsızlığını bundan alır. "Kadınlar", yanılmıyorsam Bukowski'nin en çok okunan romanı olma özelliğini taşıyor. Âşık olduğu, peşinden koştuğu, "Mecnun'a bağladığı" her şeyi romanlaştırıyor bu kitapla. Sonradan Bukowski'nin yaşam öyküsünün yazan Howard Sounes kitap hakkında şunları söylemiştir: "Bukowski'nin eski kız arkadaşlarından pek çoğu, kendilerini kitaplarına malzeme yaptığından habersizdi. Seks hayatlarını bütün açıklığıyla anlatırken onların iznini almadığı da ortadaydı. "Kadınlar" nihayet 1978 Aralık'ında yayınlandığında Linda Lee Beighle ile evlenmeden önce yaşamını paylaştığı kadınlar hayli rahatsız oldu. "Kadınlar"ın, yazarın diğer kitaplarından fazla satması bu rahatsızlığı daha da artıracaktı.". Charles Bukowski'nin ilk romanı olan "Postane" ile yeraltı edebiyatına nasıl da kolay girdiğini ve bu edebiyatın bekçisi olabildiğini görebilirsiniz. Gün içinde yaşadığı en özel duygular bu romanındadır ve bildiğimiz gibi hiçbir şeyi gizlememektedir. "Postane" belki de Bukowski'nin kendine attığı mektuplardır, içine. Çok fazla uzatmadan romanları için de bir okuma haritası oluşturmaya gayret edeyim:

    1) Postane
    2) Kadınlar
    3) Pulp
    4) Holywood
    5) Pis Moruğun Notları

    Son olarak birbirini tamamlayan iki denemesini de paylaşmak gerekiyor Bukowski'nin. "Pis Moruğun Notları" adıyla 2 cilt halinde basılan bu denemelerde kendi kendine konuşuyor o. Her kaçığın -akıllının bu demeliydim?- yaptığı gibi. Dolayısıyla bu iki denemeyi Bukowski'nin şiirlerini okurken "yan tedavi" olarak kullanabilirsiniz. Şairi tanımanın yolu denemelerinden geçer. Başta da söylemek istediğim gibi, ben Bukowski'yi en önce şair olarak görüyorum. Peki ya sonra? Kaybeden.

    Elbette bu yazıda da onun kaybolmuş bir çok şiiri, romanı ve öyküsü olabilir. Hatta onun hakkında yazılan kitaplar bu yazıda kendilerine yer bulamamıştır. Öncelik Bukowski'nin kendi ellerinden ve daktilosundan çıkanlardır çünkü. Ben, bize sunulan yayıncılık karşısında boynumu kıldan ince hâle getirene kadar eğiyor ve yazıdaki tüm eksiklikleri üzerime alıyorum. Bukowski'nin uzun yıllar okuyuculuğunu yaptım, böyle bir yazı yapmakla sizlerden emekliliğimi istemiyorum elbette. Eğer okuma yolunuzun bu pis moruğun etrafından geçişine bir vesile olabilirsem kendimi mutlu hissedeceğim. Belki de hissetmem, bilmiyorum.

    Bukowski okumaktan korkmayın, onu okumaktan korkandan korkun.

    Yağız Gönüler
    (Peyniraltı Edebiyatı, 5, Ağustos 2013)

    http://yagizgonuler.blogspot.com/...den-baslanr.html?m=1
  • Okumayı çok istediğim ama hiç bir kitapçıda bulamadığım bu kitabı sonunda internetten getittirdim.
    Kargom gelir gelmez onca kitabın arasından şimşek hırsızı nın heyecanı vardı ve hemen okumaya koyuldum.
    Okurken de ne maceralar yaşadım percy ve arkadaşlarıyla. Her sayfayı başka bir heyecanla çevirdim. Hele o bölüm başlıklarını gelince koca bir sırıtışla devam ettim
    En ilgimi çeken şeylerden biri de yunan efsanelerindeki o ilginç karakterler ve hikayeleri 🧐 bilmediğim karakterleri netten araştırarak efsanelerini okumakta zevkliydi.
    Yunan mitolojisi dolu dolu karakterleriyle efsaneleriyle çok ilginç binbir türlü tanrılar kahramanlar var ve bence duble fantastik .. kitabı yarıladığımda bazı olacaklar hakkında tahminlerim vardı ama düşündüğümden daha farklı çıktı sonuç ve şaşırttı ..
    2. Kitabı hemen alıp okumak istiyorum ama daha okunmayı bekleyen diğer kitaplar var
    Bir dahaki siparişimde diğer kitaplarını da almak için sabırsızlanıyorum.
    Bence okumalısınız ve okutmalısınız
    Seveceğinize eminim
  • Selam millet. Doların 6,28673813 (18.36) olduğu bir günün akşamında bu incelemeyi yazıyorum ve siz de okuyorsunuz.

    Bu kitaba başlamak hiç aklımda yoktu. Ama bir dostum hediye ettiği için ve kısa
    olmasından dolayı bugün başladım, bir oturuşta bitti zaten. Hediye için teşekkürler. ^^
    (Spoiler içerebilir.)
    --- Bence içermiyor, ama ne olur, ne olmaz; eşeği sağlam kazığa bağlayalım, değil mi?--

    Kısa, öz ve dopdolu bir eser. Gustave Flaubert'ın bu eseri 14 yaşında kaleme almasına rağmen, kullanılan dil, muazzam. Kitabın kurgusundan çok dilini sevdim. O uzun cümleler... güzel betimlemeler... anlamlı sözler... güzel karakter tasvirleri ve analizleri... Şimdi kitabın bana düşündürdüğü bir şey hakkında konuşup, ardından çeviri, baskı ve kitap hakkında tekniksel bilgi verip, ve sonra genel yorumumu söyleyip incelememi bitireceğim.

    Kitaplar... bazen ben neden okuyorum diye sorarım kendime... bazen de, kitabın hakkını vererek okuyor muyum, diye düşünürüm... bazen de, kitabın niceliği mi daha önemlidir yoksa niteliği mi diye düşünürüm...
    İşte, bazı dönemlerde bu sorularıma cevap bulmaya çalışırım, ama tabii ki bulamam... ve bu da, bazen beni okutmaktan soğutur...
    Ama artık bu sorulara şöyle bir cevap verebilirim, hem bugün okuduğum bir ileti neticesinde, hem de okuduğum bu kitap sayesinde...
    Öncelikle, bu soruları kafaya takmamak lazım. Şunu anlayın, kitaplar hayatımızın her şeyi olmamalı, sadece hayatımızın bir parçası olmalı; yemek yeme gibi, uyumak gibi... Bu kitap da, "Kitaplar bir insanın her şeyi, ruhu, parası olursa, ne olur?" sorusuna bir yanıt olarak, alternatif kurgu olarak yazılmış... Zaten gerçek bir hayattan esinlenilmiş...
    Neyse. Kitaplar bir insanın her şeyi olmamalı, sadece o hayatının bir parçası olmalı. Kitaplara ruhunu, bilincini verirsen sonuç mâlum... Kısacası, sadece hayatımızın bir parçası olan kitaplar için psikolojimizi bozmamıza gerek yok; nasıl ki uyku, yemek yemek gibi temel faaliyetler için psikolojinizi bozmuyorsanız. (Yoksa bozuyor musunuz?)
    Yine şöyle bir benzetme yapayım; nasıl ki, tatlıdan önce ana yemek yenmesi gerekiyorsa, kitaplar da belli bir sıraya göre okunmalı; bu sırayı da bireyin psikolojisi ve çeşitli etkenler belirler... asıl değinmek istediğim bu değil... sadece kenarından değinip geçtim, zaten bu konuyu konuşursak, işin içinden çıkamayız.
    Asıl değinmek istediğim konu, "Neden okumalıyız?" ve "Bir kitabın içeriğini unutuyorum, yani o kitabı ben boşuna mı okumuş oluyorum?" sorularına yanıt...
    Neden okuyoruz... A kitabını yıllar öncesinde okudum, ama şimdi hiçbir şey hatırlamıyorum kitap hakkında, boşuna mı okumuş oldum ben şimdi. Hayır efendim.
    Öncelikle, bu tip sorulara takılmayın dediğim gibi, işin işinden çıkamazsınız ve bu sizi psikolojik olarak güçsüz kılar. Ha, yanıt da bulamazsınız, çünkü cevap somut şeylerde değil soyut şeylerde gizli; o yüzden takılmayın.
    Neden okuruz, diye devam edelim... öncelikle "kelime haznemiz gelişir" falan işin görünen yüzü...
    Peki, ben neden okuyorum? Her şeyden önce, zevk verdiği için. Bir şeyler okumak bana zevk veriyor. Başkalarının hayatına müdahil olmak bana zevk veriyor. Okumanın yararı olup olmadığını geçtim, bana zevk verdiği için bile okurum ben. "Neden okuruz?" sorusunu pek cevaplayamadım, çünkü bir yanıt yok. :)
    Onun yerine, başka bir konuya geçelim...
    Okuduğumu unutuyorum, ben boşuna mı okudum şimdi...
    Mesela, elmayı yiyorsunuz, çiğnediniz, yutak yardımıyla yemek borusuna ittiriyorsunuz, sonra yok oldu... boşuna mı yedin şimdi sen bu elmayı? Nasıl olsa, birkaç gün sonra onu yediğini bile unutacaksın...
    Ama, o elma yendikten sonra, vücudumuzun her köşesine yayılır, ve bize gereken enerjiyi sağlar... Ama tabi biz bunu hissetmeyiz.
    Kitaplar da aynı şekilde... Bir kitabı okur, bitiririz, 2 hafta sonra unuturuz... Aslında o kitap, okunma sürecinde, zihnimizin her yerine hücum eder, ve hep orada kalır... bazen de, o bilgi o oradan sızar, ve bizim yaşam biçimimizi, konuşmamızı, hayal gücümüzü vb. belirler... kısacası, okuduğumuz çoğu kitap, zihnimizin bir yerinde yer eder, ve herhangi bir zaman oradan sızar, ve bizim et-kemik-kan dışında, vücudumuzun ruhunu, bilincinde ufak da olsa yer eder; ruhumuz da yaşam biçimimizi falan filan... yani dolaylı yoldan, kitap okumak bizim çoğu şeyimizi belirler... o yüzden "neden okuyorum" vb. diye dert etmeyin; en azından zevk alıyorsanız okuyun....Bu konu ile ilgili, bugün bir iletine gördüğüm ve beni rahatlatan şu alıntıyı koyuyorum:

    "Okuduğum kitapların içeriğini unuttuğum için kendimi kötü hissettiğim çok olmuştur. Hatta yeterince derinlemesine okuyamadım mı diye de çok hayıflanmışımdır. Halbuki okuduğumuz kitaplar dönüşerek deneyimlerimizde açığa çıkar. Yani onlarca hikaye, karakter ve halleri, bir gün bilinçli ya da bilinçsiz olarak sözlerimizde, reaksiyonlarımızda ve diğer bütün tavırlarımızda görünür hale gelir. Yediğimiz havuç sindirildiğinde nasıl havuç formuyla kalmıyorsa, okuduğumuz kitaplar da sindirilir ve bir şekilde hayatımızın yansımalarına imzasını atar.. Bizim bunu fark etmiyor oluşumuzun bir önemi yoktur..."
    Benim açıklamak istediğimi bu kitap açıklıyor.

    Şimdi, kitaba geçelim...
    Sel* Yayıncılık'ın Gece Yarısı Kitapları adıyla yayınlanan serisinde yer alan bu kitap; Gustave Flaubert'ın ilk eseri ve Gustave Edebiyat'ının ilk izleri görülüşü açısından önemlidir. Flaubert, bu eseri önce bir edebiyat dergisinde yayınlıyor, kitabın elyazması da bir müzede, (Fransa'da olması lazım, emin değilim) sergileniyor; ayrıca benim okuduğum edisyonda, o elyazmasının görselleri de mevcut. Ve elyazması üzerindeki karalamalardan, Flaubert'ın bu eseri bir oturuşta yazdığı söylenilebilir. 30 yaşındaki, kitapların içeriğinden çok biçimine önem veren, okuma yazması da yok denecek kadar az olan bir kitapçının, bu özelliğinin onun hayatını ne biçimde değiştirdiğini okuyoruz.

    Okumaktan zevk aldığım bir öykü oldu. Baskı, çeviri her şey güzeldi. Gustave'ın dilini beğendiğim için Üç Öykü kitabını da okumayı düşünüyorum.
    Ha, son olarak, bibliyomani ne demek? Kitap hastalığı demek. Aslında 2 kelimeden oluşan bu sözcük, Yunanca'dan gelmektedir. Ne anlama geldiklerini unuttum. :) Kısa ama dopdolu bir eser olan Bibliyomani'yi kısa zamanda okuyun derim.

    Keyifli okumalar. Esen kalın.