• Düşünce ve sözlerin değiştiği zaman aklında olup bitenler arasında bir bağ vardır. Yeni birisi, özlenen eskiler ya da pişmanlıklar gibi... Kelimelerimin kimseye faydası yok. Montaigne ne güzel söylemiş " Kendimden başka amacım yok." derken... Kimseye faydalı olmak gibi bir niyetim yok. Öncelikle müsade ile kendimi tanımak istiyorum. Çocukluğumun ilk kitabı... Alice bana binevi hayal kurmayı öğreten kahraman. Alice' nin yaşadıklarını hayal dünyam yeni yeni idrak ediyor ki bu sadece bir sebep bile olsa geliştiğimi gösteriyor. Kurulan diyalog, hayvan ile insan sohbeti insanlara doğa ve hayvan sevgisini aşılıyor. Orman ile ilham bulan yazar büyümenin en iyi örneklemesini yalnızlık ile tamamlamış, korkunun insan için gelişme olduğunu belirtmiştir. Çeşitli hikaye birleşimi ile bir çok çocuğun hayal dünyasını zenginleştirip, şimdiye bir temel kazandırıp bir amaç uğruna çabalamasını sağlamıştır. Eğer küçükken hayal kurmasını bilmeseydim şuan bir amacım olmazdı ya da çabalamak için bir sebep bulamazdım. Küçükken başlıyor hayal dünya serüveni. Sekiz yaşında okuyup hayal kurmayı öğrenen ben şimdi bir amaç uğruna çaba sarfediyorum. Bu kitap ilklerim arasında. İlk aşk, ilk yazı, ilk arkadaş, ilk düşünce, ilk kitap gibi...
    Gelişen hayallerim için yazara teşekkür ediyorum. Temelimde yatan bu kitap şimdi bana ıssız yolda yanan sokak lambası oldu. Hala hayal kurabiliyorum demek oluyor ki okumak dışında çok şeye emek vermişim. Anlamak, yazarın sakladığı duyguları hissetmek bunlardan sadece bir kaçı.
    Huzurlu okumalar...
  • Gözyaşları, en gizli ve en çok özlenen arzuların birdenbire yerine getirilişini, insanın yaşamı boyunca beklediği ve gerçekleşeceğine inanmaya bile cesaret edemediği birşeyin gerçekleşmesini düşünmesi karşısında kapıldığı ezici bir şaşkınlığı dile getirmişti.
    Karen Horney
    Sayfa 160 - Öteki Yayınları PDF
  • Gerçek İstanbul turuna hazır mısınız?

    40’lı-50’li yılların İstanbul’unu görmek, her köşesi bir sinema olan eski Beyoğlu’nda bir film izlemek, Gülhane’de turlayıp Eminönü’ne uzanmak, özellikle yolunu gözlediğiniz vapurla Üsküdar’a geçip Çamlıca’ya gitmek, oradan İstanbul’un gerçek Yeditepe’sine bakmak ister miydiniz?

    Ya da İstanbul’un sefa bahçelerinden birini gezip, dört bir yanındaki halka açık sahillerinde oturmaya ne dersiniz?

    Bu dediklerimi günümüz İstanbul’unda yapmak artık biraz zor. Hatta sefa bahçelerini gezip sahile inme konusu “Bu değil, bu hiç değil” projeleri yüzünden imkansız hale geldi.

    Fakat Ziya Osman Saba’nın bu kitabı ile bunların hepsini hayalinizde canlandırabilirsiniz. “Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi” size Beyoğlu’nun sinemalarından birinde eski özlenen İstanbul’u, anne-babanızın hatta dede ve ninelerinizin İstanbul’unu siyah-beyaz bir film olarak izletiyor.

    Kitaptaki hikayelerin büyük çoğunluğu Ziya Osman Saba’nın çocukluk ve gençlik yıllarına dayanıyor. Bu nedenle hikayelerin biraz otobiyografi tarzında yazıldığını söyleyebilirim. Saba, kendi çocukluğunda ailesi ile beraber geçirdiği anılarını, çevresindeki insanlarla ilişkilerini İstanbul’u merkeze alarak aktarmış.

    Bu yüzden biraz da şehir ve içinde yaşadığı insanların birbirlerini etkilemelerine değinmiş diyebilirim. Kitaptaki bazı hikayelerde çocukluğuna mekan olan birkaç yerin eksikliğine ve insanların birbirleriyle ilişkilerindeki eksilmelere değinmiş. Çoğu yerde yaptığı vurgu da İstanbul’un artık değişmeye başladığı vurgusudur. Burada yaptığı değişim vurgusunda benim çıkarımım “İstanbul”u sadece bir şehir olarak değil, aynı zamanda içindeki insanlarla beraber işlediğiydi. Çünkü insan değiştikçe bir taraftan yaşadığı şehir de değişiyor.

    Ziya Osman Saba, hikayelerinde kendi anılarına değindiği için bir nevi yazarın kişiliğini de okumuş oluyoruz. Benim okuduğum ve anladığımı düşündüğüm Saba, çok duygusal ve geçmişine çok bağlı. En küçük değişimden duygusal olarak etkilenebilen ve bize göre değersiz görünebilecek bir eşyaya –mesela mezun olduğu Galatasaray Lisesi'nin kapısına, penceresine, sırasına- duygu, duygudan da öte ruh yükleyebilen birisi. Ailesi ile ilgili birkaç konu yüzünden etrafa daha farklı bakan bir kişilik.

    Ve benim okuduğum zaman etkilendiğim bir yönü de evlerin ruhu olduğuna inanıyor. Özellikle bir misafirliğe gideceği kişi söz konusu olduğunda o kişinin evi ve o ev ile kurduğu duygusal bağ gün yüzüne çıkıyor.

    Dil ve akıcılık konusu bakımdan ise kitap biraz zorlayabilir. Ziya Osman Saba çok zorlayan bir dile sahip olmasa da cümleleri çok uzun. Kitap içerisinde bir sayfayı bulan cümleleri bile vardı, ama sakin kafa ile okunduğu zaman anlaşılması kesinlikle zor değil. Kitaptaki bazı kelimeler orijinal hali ile bırakılmış ve yeni Türkçe halleri dipnot olarak verilmiş. Kitaba sadık kalınması bakımından bu özelliği hoşuma gitti.

    Gelelim kitapta benim en çok etkilendiğim kısma; kitabın son bölümüne. Son bölümün adı “Ziya Osman Saba’nın Gönlümde Kalan Hikayeleri”. Selim İleri tarafından kaleme alınmış sonsöz niteliğinde bir yazı. Selim İleri, Ziya Osman Saba’nın hikayelerini bulma aşamalarına ve hala bulunamamış hikayelerine değinmiş.

    Benim etkilendiğim kısım ise “İstanbul” vurgusu ile ilgili söylediklerinde. Söyledikleri aynen şöyle:

    “Bu kitabı İstanbul milletvekillerinden, İstanbul’un belediye başkanlarından kaçı okumuştur? Aralarında okuyan var mıdır? Neleri yitirdiğimizin bilincindeler mi? Bilincinde miyiz?” (s.254)

    Yazdığı hikayelerde çocukluğundaki İstanbul’u isteyen Ziya Osman Saba için “İyi ki bugünkü İstanbul’u görmüyor” diyebiliyorum sadece. Artık düzeltilebileceğine umudum kalmadığı bugünün İstanbul’u için ise “Ruhumuza El-Fatiha”
  • (Bu yazı, hikâyenin içeriğine dair detaylar içerir.)
    Cengiz Aytmatov’un Sultanmurat / Erken Gelen Turnalar adlı hikâyesi, Sultanmurat ismindeki on dört yaşlarında bir çocuğun gözünden anlatılır. Hikâyenin tümüne çocuğun naif, kırılgan, duyarlı bakış açısı hâkimdir.

    Hikâyede, hâlihazır ile geçmiş birlikte ilerler. Hikâyenin girişinde, buz gibi bir sınıfta öğretmen İnkamay Apaydan(İnkamay Abla) coğrafya dersi dinleyen çocukları görürüz. Öğretmen; iklimi her daim sıcak olan, içinde insanı imrendiren nefis meyve ve bitkilerin yetiştiği masal adası Seylan’ı anlatmaktadır. Bu ders, daha hikâyenin başında okuyucuya gerçekle hayal arasındaki derin uçurumu hissettirir: Savaş yıllarıdır, sınıf buz gibidir ve öğretmen, çocuklara adanın türlü türlü güzelliklerinden bahsetmektedir.

    Sultanmurat, hayallere dalmış bir şekilde öğretmeni dinlemektedir. Satırlar ilerledikçe Sultanmurat’ın babasının da diğer çocukların babaları gibi savaşta olduğu gerçeğiyle karşı karşıya geliriz. Annesi ve kardeşi Hacımurat’la birlikte yaşayan bu küçük delikanlı, havanın ve sınıfın dondurucu soğuğuna karşın yüreğini ısıtan sıcacık  bir duyguya sahiptir: Sınıf arkadaşı Mirzagül’e duyduğu aşk. Hikâye bir su gibi bu aşk paralelinde akarken, her şey kaçınılmaz acı sona doğru hızla ilerlerken, sadece bu aşk dipdiri bir mutluluk kaynağı olarak kendini muhafaza eder. Yazar adeta, iki gökgüvercine benzettiği Sultanmurat ve Mirzagül’ün aşklarıyla her zorluğun aşılabileceğini ifade etmek ister gibidir.

    Sultanmurat; öğretmen Seylan adasındaki hayvanlardan bahsederken, savaştan önceki mutlu günlerinde babasının kendisini at arabasıyla –Çabdar ve Çontoru’nun çektiği atlar ile- şehre götürmesini ve oradaki panayırda gördüğü filleri hatırlar. Bu hatıra, babanın çocuğun dünyasındaki yerini, babasına duyduğu büyük ve derin sevgiyi öylesine büyük bir başarıyla hissettirir ki biz de tüm hikâye boyunca Sultanmurat’la birlikte babanın dönüşünü büyük bir sabırsızlıkla bekleriz. Bu bölümde Sultanmurat babasıyla şehre giderken, kardeşi Hacımurat’ın arabaya sığmadığı için evde kalması ve aralarındaki rekabet duygusu da başarıyla aksettirilmiştir.

    Sultanmurat, şehre gidecekleri günün gecesi o kadar sevinçlidir ki bir türlü gözüne uyku girmez. Uykuya daldığında gördüğü rüya ise sıradan kabul edilebilecek bir yolculuğun çocuk dünyasında ifade ettiği yeri göstermesi bakımından önemlidir:

    Bu hayallerle uykuya dalınca, rüyada kendisini neşe içinde uçarken gördü. Tuhaf! Uçmasını nasıl öğrenmişti? İnsan yürür, koşar, yüzerdi ama o uçuyordu. Tam bir kuş gibi değil. Kuşlar kanat çırparak uçarlardı, o ise sadece kollarını uzatmış, parmaklarını usulca kımıldatıyordu… Ama ne de kolay uçuyordu! Hürdü. Sessiz ve gülümseyen boşlukta, nereden gelip nereye gittiğini bilmeden uçuyordu. Acaba uçan vücudu değil de ruhu muydu, yoksa rüyasında büyüyor muydu?

    Hiçbir şeyle mutlu olamayan günümüz çocuklarını göz önünde bulundurduğumuzda, Sultanmurat’ın ruh zenginliği daha rahat anlaşılmaktadır. Onun için babasıyla beraber gittiği yolculuk, dünyanın en güzel yolculuğudur; öyle mutludur ki, bu mutluluktan dolayı ne samanların üzerinde açık havada uyumuş olması bir sorun teşkil eder, ne de at arabasında bir kişilik bir koltuk üzerinde günlerce yolculuk yapmış olması.

    Hikâye hâlihazıra döndüğünde geçmiş ve şimdiki zaman arasındaki derin uçurum bir kez daha göze çarpar. Savaş korkunç bir şeydir, insanların sevdiklerini birer birer ellerinden alır ve onları umutsuz ve mutsuz yapar. İnkamay Apay, cepheye giden oğlundan alacağı en ufak bir haberle tepeden tırnağa değişir, kuru bir dalken adeta baharda yeşermiş mis kokulu çiçekler açan bir ağaca dönüşüverir. Babalarını bekleyen çocuklar için de durum aynıdır. Cepheden gelen her mektup bir umuttur.

    Bir gün yine İnkamay Apay sınıfta ders anlatırken, içeriye kolhoz başkanı Tinaliev girer ve tüm sınıfa önemli bir açıklamada bulunur. Tinaliev’in söylediğine göre yiyecek stokları tükenmek üzeredir. Bunun için mutlaka çalışmak ve ekin ekmek lazımdır. Baharda tarlaları sürmek için hayvanlar ve makineler hazırlanmalı, tarlalar yazlık ekini ekmeye hazır hale getirilmelidir. İki yüz hektarlık alanı sürmek ve ekin ekmek için çocukların yardımlarına ihtiyaç vardır. Sultanmurat, Anatay, Erkinbek, Ergeş ve Kubatkul’dan oluşan ekip seçilir. Çocukların zayıf omuzlarına çok ağır bir yük binmiştir. Savaş böyle bir şeydir işte, çocuğun çocukluk yapmasına fırsat vermez, onu çarçabuk büyütüp koskoca bir adama dönüştürüverir. Nitekim hikâye boyunca devam eden olaylar bu çocukları adım adım –hatta büyük bir hızla- büyütür ve olgunlaştırır.

    Çocuklar, aletlerin kirini, pasını temizleyip atları paylaşarak işe başlarlar. Her çocuk dört atın sorumluluğunu üstlenir. Sultanmurat’ı ahırda bir sürpriz beklemektedir: Babası Bekbay’ın güçlü atları Çabdar ve Çontoru bir deri bir kemik kalmış, tanınmayacak kadar değişip yaşlanmışlardır. Sultanmurat, babasının atları ile birlikte iki at daha alır. Hikâyede Manas Destanı’nın izleri de görülmektedir. Sultanmurat-Mirzagül aşkı Manas’taki Semetey ve Ayçörek’in aşklarına benzetilir. Yine beş çocuğun tanıtıldığı şu satırlar da destandan izler taşır:

    Birincisi, ünlü yiğit Sultanmurat

    İkinci korkusuz batır Anatay idi.

    Üçüncü batır Erkinbek idi.

    Dördüncü batır gözüpek yiğit Ergeş idi.

    Bu dört batır arasında bir de beşincisi vardı: Kubatkulbatır.

    Bu batırlar kar kalkar kalkmaz Aksay’a gideceklerdi. Aksay’a! Toprak uyanır uyanmaz çift süreceklerdi Aksay’da Aksay’da.

    Kolhoz Başkanı Tinaliev ekibe “Aksay Komandosu“, atlarına da “Aksay Atları“ adını verir. Onlara ait her şey bundan sonra Aksay sözcüğüyle birleştirilerek söylenecektir. Beklenen gün adım adım yaklaşmaktadır. Aksay Atları iki hafta içinde ahırın diğer atlarından ayrılır olmuşlardır. Atların her biri kendi huyuna, kendi benliğine kavuşmuş, unuttukları huy ve alışkanlıkları yeniden kazanmış, şimdiden yeni sahiplerine bağlanmışlardır. Tanıdıkları seslere, adımlara dönmekte, fısıldar gibi tatlı tatlı kişnemekte, ipek gibi yumuşak dudaklarını güvenle uzatmaktadırlar. Her şey yolundadır, ama şimdilik.

    Hikâye boyunca geçmiş ve halihazır arasındaki uçurum gittikçe derinleşir. Sultanmurat’ın annesinin hastalanması savaş yıllarının acı tablosunu olanca açıklığıyla ortaya çıkarır. Bu tabloyu anlatan şu satırlar oldukça etkileyicidir:

    "Evlerinin ne kadar yoksul duruma düştüğü de işte o günlerde çarptı gözüne. Babası askere gittiği zaman on kadar koyunları vardı, oysa şimdi sadece bir tane kalmıştı. Ikisini eti için kesmişler, ötekileri de savaş vergisini vermek ve borçlarını ödemek için satmışlardı(...) Üstelik bunlara verecek yem de yoktu. Anbarda biraz mısır sapı saklamışlardı. Eğer kış uzun sürmezse, hayvan doğuruncaya kadar bu saplar yeterdi. Ama kış uzarsa ne yapacaklarını bilen yoktu(...)Yakacakları da kalmamıştı: Tezek bitmişti, kuru çöğeotları da birkaç gün idare ederdi. Sonra ne yapacaklardı? Köpekleri Aktoş da bir deri bir kemik kalmıştı."

    Sultanmurat’a tüm bu zorlukların üstesinden gelme gücünü veren duygu, Mirzagül’e duyduğu aşktır. Sultanmurat şu satırlarda bu durumu şöyle ifade eder:

    "Onu düşündükçe de birşeyler yapmak, durmadan çalışmak, hiçbir güçlükten, hiçbir felaketten korkmamak, hiçbir şeyden yılmamak gibi bir coşkuya kapılıyordu. En çok istediği şey, onu hiç aklından çıkaramadığını Mirzagül’ün de bilmesiydi."

    Sultanmurat nihayet Mirzagül’e duyduğu aşkı bir mektupla ona anlatmaya karar verir. Bu iş için kardeşi Hacımurat’tan yardım ister. Ancak mektup kızın eline ulaştığı halde bir türlü beklenen cevap gelmez. Sultanmurat bu bekleyiş anlarında ne yerdedir, ne gökte. Ondan gelecek küçücük bir haber, çocuğu dünyanın en mutlu insanı haline getirecektir, ama Mirzagül büyük bir kararlılıkla sessizliğini korumaya devam eder. Mirzagül, Sultanmurat için sonsuz maviliklerde uçan ak bir güvercindir. Sultanmurat; onunla birlikte olmak, kanat kanata uçmak, gökyüzündeki diğer tüm güvercinler gibi karla kaplı ovaların üzerinde geniş daireler çizerek süzülmek için yanıp tutuşmaktadır. Ama nafile... Ses seda yoktur ak kanatlı güvercinden. Belki de göklerin sonsuzluğu korkutmaktadır onu, kimbilir?

    Bir gün –sıradan gibi görünen bir gün- aşkın düğümleri çözülüverir. Sultanmurat, her zamanki gibi Mirzagül’ün okuldan çıkışını beklerken genç kız onun yanına yaklaşır ve gülümser. Bu gülüş öyle büyülüdür ki her şeyi anlatıverir bir anda. Genç kız, ellerini Sultanmurat’ın avuçları içine bırakıverir. Bu ellerin sıcaklığı, kavrayıcılığı genç kızı bir anda dünyanın en güzel ve en mutlu kadını haline getirir. Aşk onu sarmıştır, o da aşkla sarmalanmıştır. Mirzagül, Sultanmurat’a kenarları işlemeli bir mendil verir. Mendilin köşesindeki süslemelerin arasında “S.c.M.“ harfleri vardır. Bu harfler „Sultanmurat cana Mirzagül/ Sultanmurat ve Mirzagül“ anlamına gelmektedir. Sultanmurat da Mirzagül’ün verdiği bu mendille bir anda dünyanın en mutlu erkeğine dönüşüverir. Bu mendili kokladıkça Mirrzagül’ün ipek saçlarını hatırlar, zira onun saçları da tıpkı bu mendil gibi kokmaktadır. Hasret dinmiştir artık, özlenen sevgiliye duyulan hasret mendille hafifletilecektir.

    Her şey yolundadır, havalar düzelmeye başlamıştır. Güneşin ilk ışıkları da kendisini göstermiştir. Atlar semizleşmiş, herkesin ilgisini çeker hale gelmiştir. Nihayet beklenen gün gelir ve tarla sürme işine başlanır. Çocuklar atlara güvenmektedirler, onlara seslenirken „Kamber Ata’nın çocukları dayanın!“ diye seslenmektedirler. O gün güzel bir gündür. Aksay komandoları harekete geçmiş, pulluklar işlemektedir. Anatay, gökyüzüne bakar ve olanca sesiyle bağırmaya başlar: „Turnalar, turnalar geldi!“ Turnaların erken gelişi bolluğun, bereketin habercisidir. Çocuklar sevinçle turnaların peşinden koşarlar, o anda sanki kuş olmuşlardır ve koşarak gökyüzündeki turnalara yetişeceklerdir. Sultanmurat’ın dileği, bir turna tüyünün kopmasıdır, bu tüyü alıp saklayacak ve sevgilisine hediye edecektir. Ancak dileği gerçekleşmez.

    Ve hikâye adım adım kaçınılmaz sona doğru yaklaşmaktadır. Bir gece iki hırsız, çocukların bunca zaman boyunca tarlaları sürmek için besleyip güçlendirdikleri atları –çocukların umutlarını- çalar. Hırsızlar sadece atları değil, hayalleri, ümitleri, geleceğe dair beklentileri de çalmışlardır. Artık çocuklar için hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Her mutluluk eksik, her aşk vefasız, her şarkı yarım olacaktır. Sultanmurat’ın ise hayatta tutunacağı tek dalı ak kanatlı güvercinidir, bir de onun kanatlarına asılmış umutları...
    Blogumdan okumak isterseniz:https://hercaiokumalar.wordpress.com/...rken-gelen-turnalar/
  • Komşularla oturuyorduk bugün. Ortamda belki en küçüğü ben, en yaşlısı ise oydu ama aramızda geçen konuşma daha doğrusu onun acısı benim hasretim...
    'Ya sevdayla olur iş ya iddayla.' dedi Fikriye teyze. Yaşlılara konuşmayı sanırım bu yüzden seviyorum. Geçirdikleri zamanın tesiriyle bazen çok güzel cümleler kuruyorlar. Sözlerinin devamı şöyleydi:
    "Yiyecektim de iddiayla yeyince içim almadı."
    "O zaman sevdayla ye niye iddiayla yiyorsun?"dedim.
    "Sevda mı kaldı, onbeş yıl durdu gitti. Oğlan bana bakıyor diye helkiyle suyu döker döker suya giderdim." Sevdiğiyle bakışmak için çiçekleri sulayan teyzem.:) Sonrasında sadece 15 yıl beraber zaman geçirebildik diye birazcık isyan eden teyzem...Şimdi torunları var kendi de seksen küsür yaşında zaten. Eşini kaybedeli çok zaman olmuş. Ama diğer komşu"Şimdi gelse sevinir misin?" desiğinde gözlerinib dolması, 'sevinilmez mi?' demesi...işte bu yüzden özlüyorum eski sevdaları ben. Daha gencim de aslında ama böyle şeyler dinleyince, okuyunca iç çekiyorum. Sonra da ah. Ah eskiyi özler olduk daha gençliğimizin baharında..
    Zeynep Kılıç
  •    
    Yirmibeş Yıl Önce Yine Beraberdik


    Lal Ded okyanusda yüzen bir sandal. Okyanus, aşk. Üryan, yollara düşmüş Lal Ded. Sevgiliye:

    "Gök de sensin, yerde sensin! 
    Hem alansın, hem verensin! 
    Hem çiçeksin, hem derensin! "

    diyor.

    Mektubunu okurken o Keşmir'li dilberi hatırladım. Kelimelerinde ezeli Nur'un en muhteşem lem'aları. Birden bir vahada buldum kendimi; bir çöl akşamı ve gök kubbede gülümseyen yıldızlar. Kelimelerin mektupdan gök'e uçtu, gök'e, yani gönlüme. Kelimelerin musiki oldu. Tevrat haklı: önce kelam vardı, kelam, yani sen.

    Bütün kitaplar yavan, bütün şiirler soluk, bütün şarkılar ahenksiz. Zirvelerdesin, büyük mustariplerin, büyük ermişlerin, büyük ruhların kanat çırpdığı zirvelerde. Ve kendimden utanıyorum, ben toprağım, sen arş. Ben ten'im, sen gönül. Ben alev'im, sen ışık. "Ben sen'im" diyorsun. Saçlarımı okşamak istediğin zaman, kendi saçlarını okşa. Lal Ded'i hatırladım, gerçekde Lal Ded sensin, her asırda başka bir adla tecelli etmişsin.

    Leyla bir tomurcuk, sen bir muhteşem gül. Leyla bir mısra, sen bir destansın. Leyla bir kıvılcım, sen bir şafaksın. Leyla bir tecessüs, Leyla bir masal, Leyla yaşamayan, Leyla bir yarım.

    Hangi sevgili seninle boy ölçüşebilir? Lamiam benim. Sen doyulmayan,sen kanılmayan, sen rüya, sen gerçek.

    Romeo'yu düşündüm ve güldüm. İmtihandan geçmeyen bir sevgi, bir saman alevi. Artık yirmi beş yıl önceye dönmek istemiyorum. Senin yanında zaman yok. Elest bezminden beri dudak dudağayız, seni kaburgamdan yarattım, hayır, gönlümden yarattım, kafamdan yarattım, belki de ben senin kaburganım. Cennette beraberdik ve ismin Havva’ydı. Yirmi beş yıl önce yine beraberdik. Ad’ın bilinmeyen'di, özlenen'di.

    Yirmi beş yıl önce yine beraberdik, geceleri rüyalarımı süslüyordun, gözyaşlarımda sen vardın. Her kadında seni arıyordum.Yirmi beş yıl önce adın hasret'ti, sonra ümit oldu. Seni bulmadığım için, seni bulamadığım için gözlerim kapandı. Seni düşünerek intihar etmedim. Yirmi beş yıldan beri senin için yaşıyorum Lamiam.

    Her kitabımda sen varsın. Hind'i ben yazmış olamam. Bende güzel olan ne varsa, senin ilhamın. Bende büyük olan ne varsa senin eserin. Sen günahlarınla bensin, ben faziletlerimle sen. Levislerini takdis ediyorum. Onlar olmasa insandan çok tanrıya benzerdin ve sana yaklaşamazdım. Teninle kadınsın, sesinle Tanrı. Istıraplarımı takdis ediyorum. Senin bende sevgiye layık bulacağın tek büyük taraf ıstıraplarım, ıstıraplarım yani sensizlik.

    İki gündür çocuklarınla beraberim. V. çalışıyor, yarın gelecek. Hepsi iyi. Onlarla beraber olmak içime su serpiyor, dinleniyorum, öksüzlüğümü unutuyorum ve hayat geçiyor. Evet Lamiam, benimki nankörlük. Onbir gün, onbir gecede bütün hazları yaşadıktan sonra yanıp yakılmak; ama cennetten kovulan Adem'in şikayeti bu.

    Arzularımı susturamıyorum. Şımarığım, yaramazım, alçağım. Sel yatağına çekilmedi henüz. Mektuplarınla yaşıyorum. Garip bir hayat bu, seninle yatıyor, seninle kalkıyorum, ama yine de mütehassırım, yine de Lamiam benim, bütünüm, kemalim, zindanımı aydınlatan ışık, gözbebeğim.

    Sana yolladığı kitaplardan utanıyorum. Sen bütün kitaplardan daha derinsin, sana yazdığım mektuplardan utanıyorum, kendi kendini oku. Muhammed'e nasıl iman ettiklerini anlıyorum. Tek mucize kelam. Kelam, yani sen.

    Sabahleyin uyandığım zaman ezanı dinliyorum, sonra şarkılar söylüyorum sana.

    Öperek...


    / Cemil Meriç /