• "Savaş herkesi mağlup eder."

    İkinci Dünya Savaşı dönemine ait filmler ve kitaplar hep ilgimi çekmiştir.Özellikle de sevdiğim en güzel filmler bu dönemi anlatan filmlerdir.Piyanist, Hayat Güzeldir" ve "Schindler Listesi" gibi oskarlık filmlerde Nazi zulmü ve Holokost anlatılır. Büyük bir dramdır.Dünya tarihinin gördüğü en büyük zulümdür.2.Dünya Savaşında altı milyon Yahudi soykırıma uğramıştır. Tabi bu zulüm sadece Yahudiler'e yapılmamıştır.200.000'den fazla bedensel engelli Alman da Ötenazi programı ile öldürülmüştür.( Ötenazi kelimesinin, Nazi kelimesinden türediğini bu kitabı okurken öğrendim.) Ayrıca 200.000 civarı Çingene de katledilmiştir. Tek suçları Alman doğmamalarıdır. Peki ya Alman olanlar?

    İşte bu kitap Almanlar'ın gözünden 2.Dünya Savaşı'nı anlatıyor. 1938-1945 yılları arasını Almanlar'ın nasıl geçirdiğini anlatan bir roman. Almanlar'ın da açlıktan, sefaletten ve Ss subaylarının zulmünden çok çektiğini, sürgünlere gönderildiğini ve öldürüldüğünden bahsediyor.Kitabı okurken aslında Alman halkının da bu savaşı istemediğini ve Hitler'den nasıl nefret ettiğini görüyorsunuz.

    Kitap savaşın tüm kirli yönlerinden bahsediyor ve "savaş varsa ortada kimse haklı değildir" diyor. Sivillerin, masum çocukların öldürüldüğü hiçbir dava haklı değildir.

    Kitap zengin Yahudi Isaac ile fakir Alman kızı Christine'nin aşkı etrafında şekilleniyor.Ama kitaba aşk romanı demek haksızlık olur.

    Yazarın babası ABD'li, annesi Alman.Annesi 2.Dünya Savaşı'nı yaşamış ve zaten bu kitap da kızına anlattıklarından yola çıkarak kurgulanmış.

    Yazarın dili sade ve anlatımı sürükleyiciydi. Kitapla ilgili tek eleştirebileceğim nokta ise bazı yerlerin gereksiz uzatılmasıydı diyebilirim.Kitabı kesinlikle tavsiye ediyorum.

    Ayrıca bu güzel kitabı bana hediye eden arkadaşım Pınar 'a çok teşekkür ederim.Oğullarıma gönderdiği çikolatalar içinde ayrıca teşekkür ederim.Kitap hediye eden arkadaşlarımız hep var olsun.

    Savaşsız bir dünya olması dileğiyle...
  • Ben bir pasifistim. Anarşist değil, liberteryen pasifistim. Bu seçtiğim varoluş fikrimi siz değerli okur dostlarımla paylaştığım, paylaşabildiğim için de mutluyum. Stefan Zweig gibi düşünürüm bu konuda.

    Stefan Zweig, Yahudi olmasına karşın, tıpkı Kafka gibi Siyonizm’in açık bir destekçisi olmamıştır. Her insan doğduğunda birtakım kimliklerle gelir dünyaya. Milleti, dini gibi…Herkes kadar, kendi milletine, dinine karşı sevgi, bağlılık ve ortaklık duygusu hissetmek farklı ve kabul edersiniz ki; doğal bir şeydir. Ama problem, bu aidiyetten şiddet devşirip aidiyeti farklı olanlara hayatı zehir etmek, yani şiddettir.

    Şimdilerde askerde ya değerli Oğuz Aktürk onu hatırladım ya, ona ithaf etmek istedim bu öykümü.

    Hele şu linki bir tıklayın. Okurken dinleyin. https://www.youtube.com/watch?v=MmdzIWZbsLw


    ELLER



    Bir beş yıl sonra geldi abimin eşyaları Almanya’dan. Aynı restoranda çalışan bir Yugoslav adam getirdi. Aslında getirecek çok tanıdığımız vardı. Ama adam elinde tutmuş, imkân bulduğu ilk zamanda da getirmişti. Genç öldü abim. Bir kasırga gibi darmadağın etti hayatımızı. Geride kalanlar ancak toparlanıyorduk. Babam hariç. Önce konuşmayı sonra evin yolunu unuttu. Ufak ufak oldu bu unutmalar. Kaybetmeler. İki yıl içinde kendini de. Vasiyeti abimin yanıymış. Yemin verdi annem. Yer bulamadık yanında ama. Mezarlık da farklıydı zaten. Vasiyetler, sözler. Olmadı, tutamadık.

    Eşyaları daha önce hiç görmediğim bir bavula özenle yerleştirilmiş. Sanki öleceğini bilmiş, tüm eşyalarını alışıldık titizliğiyle katlamıştı. Temizlerdi bir de. Her kimse biri yıkamış olmalı. Aynı deterjan, aynı koku. Duygu tellerim titreşmedi maalesef.

    Bir kış günü gelmişliğinin üstünden çok zaman geçti. Bavulunu yerleştiriyordum. Bu kokuydu işte. Daha önce bilmediğim bu koku abimin kokusu gibi yerleşmişti kafama. O gittikten aylar sonra kendi çamaşırlarımdan aynı kokuyu aldım. Onun deterjanları burada da üretilmeye başlanmış. Çamaşırlarım abim gibi kokuyordu. Abimi getirdiler. Nasıl bir duygu bu anlatamam. Dudaklarım titremeye, gözlerim dolmaya, kafamda peş peşe filmler oynamaya başlardı. Değişik yer ve zamanlarda kaydettiğim. Abim, ben ve İstanbul.

    Bu duygu çok sürmedi ama. Artık her şey her yerde. Çabuk sıradanlaştı. Komşularda bile aynı deterjan. Sanki bir el sinemamı yıktı, filmlerimi talan etti. Abimle koku üstünden kurduğum bağ zayıfladı. Koptu sonra. Çamaşırların kokusuna hüzünlenemez oldum. Abim gelmez oldu. Neyin ölümüyse artık. Kanıksamak gibi.

    Hayat ne garip. İnsan en yenilmez yutulmaz sandığı şeyleri gün geliyor kucağında buluveriyor. Annemin komşu komşu gezip ona kız aradığı zamanlara denk geldi ölümü. Çabuk geldi haberi. Öncesinde dedikoduları vardı zaten. Sonra ölümü. Trafik kazası diyorlardı. Rahmetli babam, İstanbul’dan Almanya’ya mı gidilirmiş çalışmaya, diye karşı koymuş, dinletememişti. Dedikoduları duydu mu babam, bilmem hala.

    Cenazesi gelmiş, eşyaları gelmemişti. Aslında kimsenin aklında yoktu eşyalar. Bizde eşyalar akla gelmez ki. Kefenle gömülür. Ölünün soykaları elde tutulmaz. Yıkanır, fakir fukaraya dağıtılır. Yugoslav adam arayıp eşyalardan söz ettiğinde şaşırmamız ondandı.

    Gülseren de geldi kocasıyla. Evlenip gitmesinin üstünden çok yıl geçti. Sık gelemese de telefonlaşır bizle. Aman ha abla, adam gelir gelmez beni ara, demişti. İyi ki de gelmiş. Olacakları bildiğimizden bavulu alıp benim odama götürdük.

    Adamcağız çok soğuk karşılandı. Ne kadar gereksiz. Sanki her şeyin suçlusu o. Ne biz ona bir şey sorduk ne de o bir şey anlattı bize. Öylece oturdu. Sessiz ve üzgün.

    İnce kaşlarının altında renkli gözleri kederliydi. Güzel elleri de öyle. Ben en çok güzel elli insanları severim. Ellerimi hiç sevmedim. Oysa önce ellere bakarım. Uzun ve düzgün parmaklar. Belirsiz ince damarlar. Ah teni, yumuşacıksa eğer, içim düşer.

    Onun ellerine bakarken aklıma geldi. Sen daha doğmamışken bile, ben senin yanındaydım, demişti abim. Neden söylediği değil, ama sözü hiç çıkmadı aklımdan. Acaba abim bunu da paylaşmış mıdır bu adamla.

    Almanca bilen komşu olmasa bir çay bile teklif etmeyecektik. Çayları dağıttım. Sonra da girişteki sandalyeye oturdum. Gülseren de girdi o ara odaya. İçim iyice rahatladı. Sonra söyledi, birkaç uygunsuz çamaşır varmış, aceleyle çıkarıp kendi çantasına tepmiş. Onları ne yapmıştır sonra bilmiyorum. Çöpe atmıştır herhalde.

    Gülseren’in gözlerine daha rahat bakabiliyorum artık. Buna da sebep insanın her şeye alışıyor olması mıdır acaba. Belki de filmlerdir. Filmlerden o kadar çok şey öğreniyorum ki. Gerçi, filmlerden öğrenilemeyecek daha ne çok şey vardır hayatta. Kim bilir.

    Aylar öncesinde izlemiştim televizyonda. Bir diziydi. Meksika ya da Brezilya dizisi. Karıştırırım hep. Akşamın ilk saatleriydi. Mutfaktan seslenmiş, duymamışım. Odaya geldi sonra annem, “Ne o kız, içine düşmüşsün televizyonun, ne seyrediyorsun böyle gamlı gamlı,” dedi.

    “Bu kız var ya,” diye filmdeki kızı göstermiş, sonra da devam etmiştim masum masum, “arkadaşının kocasına aşık ne arkadaşı ne de adam biliyor ama.”

    Annem, çehresini saran tiksintiyle televizyona doğru tükürmüş, “Arkadaşına düşen uçkurdan başka uçkur mu kalmamış dünyada, kanı bozuk orospu, hemen kapa bu boku, ar namus kalmadı insanlarda,” demişti. Üstüme alındım, sanki bana tükürmüştü. Kızmakta haklıydı, ama bu gerçek değildi ki. Televizyondaydı.

    İnsanın tabuları, asla kabul edemeyeceği şeyler vardır. Üstünde düşünmek bile ağır gelir. Bu abdestinde namazında kadını bile, böyle küfür sarf edecek kadar çileden çıkaran, işte o kabul edilemez şeydi. Yüz kere tövbe etti sonra.

    Gerçek her zaman ağır geldi anneme. O bunu hiç anlayamadı. Abimin durumunu kabul etmiş midir. Gerçi onun kabul edip etmemesi hiçbir şeyi değiştirmiyor. Sadece içi içini yiyordur. Gece gündüz düşündüğü belli. Belki de bunun için hiç açılmıyor konu. Bu evde hiç olmamış, sadece aklımızda var olmuş biri gibi.

    Son zamanlarda annemin iç sesini mi duymaya başladım acaba. İnsanlarda hiç susmayan bir iç sesi olurmuş. Her şeyi konuşurmuş bu iç ses. En çok da işlediği günahları, pişmanlıkları. Bir radyo programında söylemişlerdi. Bunu önceden de biliyordum ama. Daha çocukken keşfetmiştim.

    “Ah, bahtsız başım benim. Meğer erkek evlat yokmuş nasibimizde. Ödenecek kefaretimiz varmış. Gencecik öldü.”

    Evet ya, iç sesiydi duyduğum. Namazdan sonra oturup dua ettiği zamanlarda söylüyordu bunları. Sonraları fark ettim, sözler dudaklarının arasından mırıltıyla çıkıyordu. Nasıl olsa benden başka duyan yok diye mi rahattı. Bilmem artık. Belki de annem iç sesini zapt edemiyor. Sözler kendiliğinden dökülüyordur. Artık evlenmemi de istemiyor. Açıkça söylemedi ama hissediyorum. Bir bekar kızı varmış gibi değil. Teklifleri tamamen rafa kaldırdı. Teklif de yok ya. Acuze olacaksın kız, da demiyor. Ömrüne ortak seçti beni. Kim bakar ki ona bu saatten sonra.

    Acaba onca yıl sonra bavulu getirmesine sebep neydi ki. Vefa mı. İçindeki sızı da yas da bitmiştir. Ya da ne bileyim, Yugoslav da olsa, yaşadıklarının pişmanlığı mı?

    Bir radyo programında söylemişlerdi yine. Zaten, artık bildiğim her şeyi ya radyodan ya da televizyondan öğreniyorum. İnsanın sığınabileceği tek bir yer vardır, diyordu. Kendi içimizde bir yer. Kendimizden başka hiç kimsenin ulaşamayacağı ve tahrip edemeyeceği bir yer. Bu yere ulaşmanın yolu diye, bir yığın şey anlatmışlardı. Ben bu yerin içimin neresinde olduğunu bir türlü anlayamadım. Âşık olun diyordu, sevin. Karşılıksız sevin. Yakaladığınız minicik bir güzellik bile olsa, içinizdeki o yere gönderin. Orada büyüyecek, sığmayacak oraya, taşacak. Ve bu güzellik sizi ele geçirecek. Karşı koymayın, besleyin onu. Mutluluk budur işte, diyordu. Ellerine bırakın kendinizi.

    Ben hiç âşık olmadım. Oldum da, radyoda bir sesti o. Geçti gitti. Artık daha çok televizyona bakıyoruz. Hayatımız sıkıcı. Önemsiz şeylerle dolu. Yaşadıklarımız sahte aslında. Gerçi yaşayan yaşıyor. Gece gündüz gösteriyor televizyon. Bize nasip değil. İçimdeki o yer yok olmadı belki, ama çok şeyim virane oldu.

    O gün, Yugoslav adam güzel elleriyle ayakkabılarını giymeye çalışırken kocası da Gülseren’e yardım ediyordu. Şefkatli kocaymış. Mahalledeki o kadar kız arasından Gülseren’i istemişti. Gülseren de, olmaz demedi. Üst sokaktan birine aşıktı halbuki. O ellerin güzel olduğunu fark etmemişti oysa. Ben söyledim. Beni bırakıp gitti. Yoksa Gülseren’e âşık olduktan sonra mı fark etmiştim ben de. Kollarını Gülseren’in boynuna doladı. Sonra o ellerle sırtını okşadı. İlk defa o an, içimdeki teslimiyet duygusu kıskançlık duygumun önüne geçti. Gerçi acelesi yoktu onun. Benim evlenmemi bekleyebilirdi. On dokuzundaydı daha. Olsun, ne yapalım. Mutlu olsun, o bana yeter.

    Uzun, koyu kahverengidir Gülseren’in saçları. Yüzü çok güzeldir. Yanaklarını perçemleriyle gizler. Kocası kıskanır diye yapar bunu. Gözlerinin kahve mi ela mı olduğu ilk bakışta anlaşılmaz. Menevişlidir. Dolgun kalçaları huzursuzdur her daim. Allaha ısmarladık, diyordu Gülseren’in o güzel sesi, Allaha ısmarladık ablam. Dalmışım. Benim sesim de böyle güzel olsaydı keşke. Belki o zaman beni de sevecek güzel eller olurdu.

    Her şeye alışıyor insan. Öyle bir zaman geliyor ki, kendine çok uzak, hatta günah bildiğin şeyler sıradanlaşıyor. Sıradan olmasa da, dedim ya işte, alışıyor insan. Abim ve bu Yugoslav adamın beraber yaşamış olmalarına alışmam da böyle bir şeydi.

    İçeri, televizyonun olduğu odaya geçtim. Bugün sanki omuzlarımdan büyük bir yük kalkmıştı. Artık dürtemeyecekti şeytan beni. Ne kaldıysa miras, işte onu kabullendiğimi fark ettim. Ne öğretildiyse işte. Neye doğru dendiyse. İtiraz mutsuz ediyor insanı. Üstelik televizyonda en sevdiğim dizi başlamış. Sıkılmam da artık. Neşelendim. Gözbebeklerim büyümüş olmalı. Büyürmüş gözbebekler. Gönlümden haykırmak geldi. Haykırdım da, “İçinde hüzün olmayan sevinçler mutlu etmez beni,” dedim. “Amaaan, başka el mi yok.” Annem duymadı. Mırıl mırıl abimle konuşuyordu. “Kanımız bozuk değil bizim.”








    Not: Yahu şu göz bebek var ya, bitişik mi yazılır, ayrı mı? Neden?
  • Nuri Bilge Ceylan Sineması – Türkiyeli Bir Sinemacının Küresel Hayal Gücü

    Bir Nuri Bilge Ceylan hayranı olarak kitabı çıktığı gibi edindim. Kitabın yazarlarından Bülent Diken’i Doğu-Batı dergisi için özel hazırlanan Sinema Tutkusu serisinin ikinci kitabındaki Kış Uykusu filmi üzerine yazdığı incelemeyle tanımıştım. Filmi derinlemesine inceleyen şahane bir yazıydı. Bu kitapta da yönetmenin bütün filmlerinin belli bir çatı altında incelemesi yapılmış. Ve yine doyurucu, her satırı bilgi veren bir eser ortaya çıkmış.

    Bölüm bölüm incelemeye başlayalım.

    GİRİŞ

    Filmler incelenirken izlenen yollar ve kavramların açıklamasının yer aldığı bu bölüm es geçilmemeli.
    Filmlerin analizi için beş temel tema seçilmiş. Bunlar:
    1-Yersiz yurtsuzluk (…)
    2-Sürekli bir ‘yokluk’ duygusu (…)
    3- (…) yas, melankoli ve can sıkıntısı (…)
    4-Yerinden edilmiş “sürgünler” ve dışlanmışlar(…)
    5-Uluslararası bir bakışla incelemek

    1-İMOGALARIN KÖKENİ-AÇILAN KOZA

    Analizlere yönetmenin kısa filmiyle başlanılıyor. Bulut Dörtlemesi adı verilen (Koza-Kasaba-Mayıs Sıkıntısı-Uzak) serinin ilk filmi Koza; bireysel bellek, insan faniliği, belirsizlik, yas ve yaşam çerçevesinde analiz ediliyor.
    Analizde özellikle Walter Benjamin'in çalışmalarından yararlanılmış. Koza filmini izlemememe rağmen film hakkında detaylı açıklamalarıyla kitabın anlatmak istediği net bi şekilde anladım.

    2-KASABAMIZ:KASABA VE MAYIS SIKINTISI’DA SILA HASRETİ

    Bölümde yer alan Koza ve Uzak bağlantıları gayet aydınlatıcıydı. Bölümün alt bölümlerinden biri olan ‘Toplanan Bulutlar’da Mayıs sıkıntısı ve Kasaba filmleri arasındaki bağ vurgulanırken, yönetmenin kendi filmini nasıl yapıbozuma uğrattığı anlatılıyor.

    Bölümün en sevdiğim kısmı Uzak filminde Mahmut’un Tarkovski’nin Stalker filmini izlediği sahnenin analiziydi.

    <<<Uzak’taki haliyle güler misin ağlar mısın dedirten Mahmut figürü akşamları evde televizyonda porno izleyerek geçirir; fakat sinir bozucu Yusuf İstanbul’daki amaçsız gezintilerinden, hiçbir sonuç getirmeyen aylaklıklarından döndüğünde kanalı değiştirir. Gene böyle durumların birinde, Yusuf sohbet umuduyla odada oyalanırken, Mahmut büyük Rus sinemacı AndreyTarkovski’nin Stalker/İz Sürücü filmini izler gibi yapar ve istenmeyen misafiri en sonunda yatağa gider gitmez gene tercih ettiği kanala döner. Tarkovski’nin 1979 tarihli filminden anlık görüntüler tesadüfi değildir. Hatta iki kez ironiktir: Mahmut’un sinema sanatının şaheserleri yerine gizliden gizliye pornografiyi tercih den bir sözümona sinemacı ve estet olduğunu anlamamızı sapladığı için, ve Tarkovski birçok açıdan Ceylan’ın örnek auteur’ü olduğu için. >>

    3-UZAK:KIŞ MASALI

    Koza hariç diğer tüm filmlerini izlemiş biri olarak benim en sevdiğim filmi ‘Uzak’ olmuştur. Nedenini tam da bilmiyorum. Bazı filmler unutulmuş bir şeylere değiyor ve hafızada kalıcı yer ediyor. Uzak hakkında çok fazla inceleme, eleştiri okudum. O yüzden bu bölüm benim için daha anlamlıydı.
    Kitabın başında değindiği temalar dışına çok da çıkmadan bir analiz yapıldığından bazı şeyler yarım kalabiliyor. Zaten sadece bir filmi üzerine analiz yapılsa bu kitabın boyutu kadar her film için kitap yazmak gerekirdi.

    Bölümde özellikle vurgulanan Ceylan’nın mekan tasarımıyla, insan duyguları arasında sürekli zıtlığı tercih etmesi. <<< Ceylan’ın sinematorafisinin yakaladığı şehir manzaralarının nefes kesici görsel güzelliği hem Yusuf’un ümitsiz arayışıyla hem de Mahmut’un o acınası içselleştirilmiş varoluşuyla tezat oluşturur.>>>

    İki başkarakterin Yusuf ve Mahmut ‘un ortak ve farklı yerleri detaylıca vurgulanmış, birbirlerini etkisi(etkilememesi) dahilinde derinlemesine karakter analizleri yapılmıştır.
    Filmin görme edimi üzerine bir ansiklopedik bilgiler içerdiği savı, birçok örnekle desteklenmiş ve iki karakter üzerinden ‘cinsiyetçilik’ kavramı analiz edilmiştir.
    <<<Uzak, gizli gizli bakan, gözetleyen erkekler, baştan aşağı süzülüp gözetlenen kadınlar hakkındadır.>>>

    4-İKLİMLER VE NİHİLİZM SORUNU: EKSİK MEVSİM

    Bence kitabın en iyi bölümü. Özellikle son zamanlarda Nietzsche okumaları fazlasıyla yaptığımdan dolayı bölüm bana ayrı bir tat verdi. Nietzsche’nin felsefesi filmden örneklerle anlatıldığı için hem filozofu hem de filmi daha iyi anlamamı sağladı.
    Nietzsche’nin aktif ve pasif nihilizm tanımlarından yola çıkarak iki başkarakter İsa ve Bahar’ın birer düşünce olarak filmde nasıl yer ettiği, Freud ve Baudrillard gibi iki büyük dehanın düşüncelerine de yer vererek anlatılıyor.

    Nuri Bilge Ceylan’ın edebiyatla ilişkisi Çehov bağlamında anlatılarak, Çehov’un “Aşk Hakkında” adlı öyküsüyle İklimler filmi üzerinden karşılaştırma yapılıyor.

    5-ÜÇ MAYMUN VE HAYALETSİ DÖRDÜNCÜNÜN UNUTULUŞU

    Nietzsche bağlamında film incelemesi bu bölümde de devam ediyor. Üç maymun’u temsil eden karakterler detaylıca analiz ediliyor. Bloch’un “Henüz-Değil” öğretisi açıklayıcı bir anlatımla aktarılırken filmin anlatısına katkısı iyi bağlanarak, felsefe teorileri sıkmadan ele alınmış oluyor.
    Kapana sıkışmışlığın anlatıldığı İsmail’in eve dönüşünü gösteren sahne incelemesi en sevdiğim kısımlardan biri oldu.
    <<<İsmail sivri kısımları eve dönük tel örgüyü tırmanıp aşsa da, ima edilen kaçışı gelen bir tren tarafından engellenir. Burada tren, kısıtlı ve sıradan yaşamının demirlenmiş olmasının güçlü bir metaforudur.>>>


    6-BİR ZAMANLAR ANADOLU’DA: ANTE REM, ÖÇ, HİNTERLANT VE DEDEKTİF KİŞİ

    Filmlerdeki karakterlerin isimleri üzerinde en fazla durulduğu bölüm. Kenan-Kabil-Habil isimleri çerçevesinde Eski Ahit referanslarıyla film arasında ilgiler kurulmuştur. Benim açımdan önemli verilerdi çünkü filmi izlerken hiç o gözle bakmamıştım.
    Cemal karakteriyle modern insan simgesi, Nusret karakteriyle de gizem ve umut arayan insan simgesi karşılaştırılmıştır.

    Bu bölümde Nietzsche özellikle Deleuze’un yazdığı Nietzsche ve Felsefe kitabında belirtilen Hınç kavramıyla verilmiş. Cemal ve Nusret arasında geçen uzun bir diyalogla bu kavramlar detaylıca anlatılmıştır.

    “Biri sezgiden korkar, öteki soyutlamayı hor görür; birincisi sanata ne kadar uzaksa, ikincisi de akla o kadar mesafelidir: İkisi de yaşama hükmetmeyi arzular: biri yaşamın en büyük felaketleriyle nasıl başa çıkılacağına dair bilgisiyle, bugünün yarınını da düşünerek, ihtiyatlılığı ve düzenliliğiyle, diğeri ise bu felaketleri görmeyen, hayatı ancak güzellik ve görünüm kisvesi altında gerçek addeden bir “coşkulu kahraman” olarak.” (Nietzsche- Şen Bilim )

    7-KIŞ UYKUSU: TOPLUMSAL TOPOLOJİ OLARAK KAYBOLUŞ

    Filmi izleyenler bilir, filmde en önemli kavramlardan biri ‘sınıf’ kavramıdır. Bu kavram etrafında para, borç ilişkisi filmde sürekli işlenir. Bir de din adamının olduğu bölümleride aklımıza getirirsek, kitabın bu bölümünde bize yardımcı olacak filazoflar kendiliğinden ortaya çıkar.
    Marx veEngel’in meta kavramları, Weber’in kapitalizm ruhuna dair tartışmaları, Benjamin’in din ve kapitalizm üzerine düşüncelerine (kitabın her zaman yaptığı gibi) filmden örnekler verilerek detaylıca anlatılıyor.
    Aydın karakterine odaklanan bir çok incelemenin aksine bölüm daha yan karakterlere Necla, İsmail, İlyas, Hamdi, Nihal karakterlerine odaklanıyor. Özellikle İsmail’in Necla ile olan diyalog sahnesi detaylıca anlatılmış.

    Film hakkında altyazı dergisinin Nuri Bilge Ceylan’la yaptığı enfes röportajı okumanızı şiddetle tavsiye ederim.
    http://www.altyazi.net/...-kis-uykusu-uzerine/

    Kitap bu işte. Baştanbaşa bir sinema ve felsefe ilişkisi üzerine Nuri Bilge Ceylan filmlerinin analizleriyle dolu. Tek eksik yanı Avrupa edebiyatı ve felsefesi çerçevesindeki incelemeye Avrupalı yönetmenlerle benzerlik ve farklılıkları da içeren bölümler konulmamış olması.
    Öncelikle kitabı bütün Nuri Bilge Ceylan sevenlere tavsiye ederin. Bunun yanında yönetmen ve filmleri hakkında detaylı bilgi almak isteyenler ile sinema-felsefe-sosyoloji düzleminde okuma yapmak isteyenler de bu kitabı okumalı.
  • 'Sahi nedir bu varoluşçuluk"? sorusuyla başlayan kitap ünlü varoluşçu filozofların düşüncelerini onların hayatlarıyla birleştirerek anlatıyor. Hem ayrı ayrı biyografi tadında sıkmadan okunan bölümler hem de anlaşılması karmaşık gelebilecek kavramların özenle, sade bir dille anlatılması kitabı varoluşçuluk hakkında bilgi sahibi olmak isteyen kişiler için öncelikle okunması gereken bir konuma getiriyor. Sofi'nin Dünyası'nı andırdığını söyleyebilirim.

    Kitapta ana hatlarda sürekli var olan filozoflar: Sartre, Simone de Beauvoir, Albert Camus, Martin Heidegger, Edmund Husserl, Karl Jaspers, Merleau Pounty .

    Bu kitabı okursanız varoluşçuluk hakkında ve bu filozoflar hakkında her şeye hakim olursunuz, şeklinde bir iddia da bulunamayız. Zaten yazarın kendisi de bunu söylüyor.

    Kitabın en iyi yaptığı şey: bir filozofu kavramaya çalışırken onun yapıtlarını hayat hikayesinden bağımsız ele almamamız gerektiği.

    Kitap 14 bölümden oluşuyor arkasında kitapta adı geçen karakterlerin kısa bir şekilde kim olduğu anlatılmış. Kitabın en sonunda çok detaylı, gerçekten emek verilerek hazırlanmış bir dizin bulunuyor. Yani ilerde kitabı açıp Sartre'nin atom bombası hakkındaki düşüncelerini tekrar okumak isterseniz dizin bölümüne bakmanız yeterli olacaktır. (Sarte, Jean-Paul, nükleer silahlar, 242,243)
    Genel anlatım şu şeklide: Filozofun hayat hikayesi-Ortaya attığı kavramların ne olduğu-Eserleri-Hayatındaki dönüm noktaları- Diğer filozofların konu hakkında görüşleri.

    Kitabın içeriği yoğun olabilir ama bunu asla sıkmayan bir anlatıyla aktarıyor. Heidegger 'in Nazi yanlısı düşünce ve eylemleri , buna karşılık diğer filozofların sert tepkileri; Beauvoir'in şu anda bile cesur sayılabilecek hayatını, sürekli başkaldıran ve toplumun sinir uçlarına dokunan her konuya çomak sokuşunu merak ederek okudum. 2. Dünya Savaşının düşünce dünyasında ne gibi yenilikler ve yıkımlar getirdiğini görmek ve bir X işareti gibi düşünürlerin nasıl yer değiştirdiğine tanık olmak ilginç bir deneyimdi. Camus her zaman en sevdiğim yazarlardan olmuştur, onun Sartre ve Beauvoir'le özellikle idam konusundaki tartışmaları çok açıklayıcıydı. Casus oldukları için öldürülen Rosenberg çifti etrafında dönen protestoları okurken Sunay Akın'nın konu hakkındaki yazısını da okumanızı tavsiye ederim. Kitabın temposunun doruk noktasına çıktığı nokta Husserl 'in 40.000 sayfalık el yazmalarının Nazilerden saklanmasıydı . Arşiv oradan oraya taşınırken yaşanan anlar bir bir film tadı bırakıyor.
    Kitap sonunda elimde uzunca bir okunacaklar listesi ve izlenecek filmler listesi oldu.
  • Yaklaşık iki yıldır zaman zaman aksatsam da her gün bir film izliyorum. Tabi ki bu iki yılın öncesinde önüme gelen her filmi sorgusuz izliyordum. Ne olduğu önemli değil. Film olması yeterliydi. Varın siz düşünün ne kadar gereksiz film izlediğimi. Fakat geçen zamanla seçici olmayı öğrendim. Boşuna film izliyorum diyerek pişman olmaktansa seçici olmayı kendimce öğrenmeye çalıştım.

    Şimdi dediklerinizi duyar gibiyim:"Kitap incelemesi adı altında bize niye bunları anlatıyorsun? Biz kitabı merak ediyoruz."

    Bunu biliyorum ve elimden geldiğince en iyi şekilde anlatmak için bu şekilde yazıyorum. Kimi filmler vardır sadece görsellikle ön plana çıkar. Gişe rekorları kıran Avatar filmi. İnsanı yakalayan repliklerinin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Ama bize yaşattığı görsel şölen kusursuzdur. Bir de görsellikten ziyade doğallıklarıyla ön plana çıkan filmler vardır. 'American History X' gibi. CGI efektleri yoktur ama film boyunca gözünüzü bile kırpmadan izlersiniz. Son olarak bunun ikisini birden barındıran filmler vardır. Christopher Nolan'ın Kara Şovale üçlemesi gibi.
    Kimisi için sadece süper kahraman filmdir. Kimisi için alt metninde felsefik temalar vardır. Sosyal mecralarda paylaşılacak onlarca replik barındırır içerisinde.
    Benim en sevdiğim ise "Neden düşeriz?". İzlediyseniz bu sorunun cevabını verirken duygu patlamasına benzer hisler yaşayabilirsiniz.

    Ve işte şimdi kitaba dönebiliriz. Bu kadar şeyi bir kitaba nasıl bağlayacağım? Kitap okuma alışkanlığım daha eskiye dayanır filmlere göre. Ama filmleri izledikçe
    hem görsel hem de konu olarak beni sarsacak bir kitap hayal edip durdum. Burada kıyaslama yapmayacağım fakat Chuck Palahniuk beni tatmin eden yazarlardandı. Fakat Haruki ile aynı kefeye konulmayacağını biliyorum. Demek istediğim beni yakalayacak kitaplar arayışındaydım. Ta ki o kitapevine girinceye kadar. Popüler kültürün ürünlerinden olan vampir serilerinin yanından hızlı adımlarla uzaklaşıp Haruki'nin eserlerinin bulunduğu rafa geldiğimde elime aldığım ilk kitap buydu.
    Sebepsizce. Ne kapağını beğenmekle ne de sayfa sayısıyla ilgisi vardı. Sadece okumam gerektiğini hissediyordum. Beni çağırdığını duyabiliyordum.
    Elbet almadım o gün. Çünkü gereksiz birçok şeyde vergi indirimi yapılırken kitaplardan hiç söz etmeyip yayınevlerini cebini doldurmaya devam etmemizi istiyorlardı. O an için o miktar fazla olduğundan beklemeye istemeyerek de olsa karar verdim ve bir hafta kadar önce ikinci el olarak aldım ve beklemeden okuyup bitirdim. Beni çağırmasının sebebini anlayabilmiştim

    Yukarda bahsettiğim üçüncü kategorideki filmler gibiydi. Aradığım, istediğim her şey içerisindeydi. Beethovendan Budaya, resimden dünya savaşına, felsefeden müziğe, sevgiden nefrete, özlemden acıya kadar birçok konu Harukinin kalemiyle belirli bir kurgu içerisine işlenmişti. Ana karakterimizin adı Kafka Tamura. 15 yaşında evden kaçmaya karar veriyor ve sonrasında gelişen olaylar. Elbet konu olarak bu kadar basit bir cümleyle anlatılamaz fakat size 'spoiler' vermemek adına kısaca bunu diyebiliyorum. Ayrıca Kafka'nın öyküsüne paralel olarak Nakata adlı yaşlı bir amcamızda var. Özetle iki ana karakter ve diğer yan karakterler. Birbirine paralel ilerleyen iki öykü ve bu öyküye eşlik eden yukarıda bahsettiğim konular. Hem görsel bir şölen hem de zihninize kazınacak kadar güzel alıntılar.

    Ben Hüseyin Can Erkin'in çevirisiyle okudum ve son derece memnun kaldım. Yanlış bilgi vermemek adına kesin olarak demiyorum ama sanırım Haruki'nin eserlerini
    sadece Hüseyin Can Erkin çeviriyor ve elbette çok da iyi yapıyor bana göre. Haruki'nin hayal gücü inanılmaza oldukça yakın. Kitapta gelişen bazı olaylar fantastik sınırları içinde fakat bu size hiç öyleymiş gibi gelmiyor. Aksine sanki normal hayatta her an yaşanabilecekmiş gibi hissediyorsunuz. Elbette bu Haruki'nin ustalığından kaynaklanıyor.

    Haruki kitap boyunca bize özel bir müzik keyfi de yaşatmayı ihmal etmiyor.
    Dinlemek isterseniz listeyi şuraya bırakıyorum.

    - Duke Ellington
    - Led Zeplin
    - Beatles, Sergeant Pepper's Lonely Hearts Club Band
    - Prince, Little Red Corvette, Greatest Hits
    - Bob Bylan, Blonde on Blonde
    - Otis Redding, Dock of the Bay
    - Stan Getz, Getz/Gilberto
    - Rubinstein-Heifetz-Feuermann Üçlüsü
    - Beethoven, Arşidük Üçlemesi
    - Mozart, Posthorn Serenadı
    - Radiohead, Kid A
    - John Coltrane, My Favourite Things

    İnceleme gibi görünmeyen incelemenin sonuna gelirken sevdiğim yazarlar arasına Haruki Murakami'yi de eklemenin mutluluğunu yaşıyorum.
    Umarım sizde benimle aynı fikirde olursunuz.

    "Bendeniz Nuh, inceleme konusunda pek iddalı değilim ve okurken sizi sıktıysam kitabı okuduktan sonra bağışlayabilirsiniz."

    Kitap ve en önemlisi sevgiyle kalın.
  • 1-Ücretsiz çevrimiçi İngilizce dersleri ve ESL / EFL kaynakları bulunan.Bunun yanında çevrimiçi egzersiz imkanı bulunduran kapsamlı bir site.
    https://www.englishpage.com


    2-Dünya çapında ki değerli konuşmaların yer aldığı https://www.ted.com adresinde ise altyazı seçeneği ile konuşmaları takip edebilme imkanınız bulunmaktadır. Hem İngilizce öğrenmek için hem de yeni birşeyler öğrenme açısından güzel ve kullanışlı bir site



    3-Ekonomik düzeye bakılmaksızın herkesin kaliteli eğitime eşit erişimi olması gerektiğine inanan http://sozoexchange.com sitesi ise temelde telaffuz üzerine olsa da kelime öğrenilmesi için de güzel bir site.



    4-İngilizce sorularla konuşma ve yazmanızı geliştirmek için http://iteslj.org/questions/ adresi tam biçilmiş kaftan.


    5-Belki de benim en çok sevdiğim sitelerden biri VoScreen'dir. Yerli oluşu da bu sitenin gerçekten desteklenmesi için yeterli :) Film Skit'leri ile konuşma ve dinleme yeteneğinizi geliştirebilirsiniz aynı anda ki test seçeneği ile biraz cesaretlendiriyor.
    http://www.voscreen.com


    6-Rusya menşeli olan http://ororo.tv ise filmler ile birlikte İngilizce öğrenilmesi için güzel bir platforma sahip.


    7-Kısa İngilizce hikayeler için ; http://www.rong-chang.com/qa2/


    8-Hacettepe İngiliz dili ve edebiyatı bölümünden mezun olmuş Özer Kiraz'ın kendisinin çektiği interaktif videolar yer almaktadır. Hem sınav için hem temel dilbilgisi konularının derlemesi mevcut harika bir site. http://www.xn--konuanlatm-5ubb.comkonuanlatımı.com


    9-Seviye seviye videoların listelendiği hem dilbilgisi hem de YDS için çok değerli ve güzel bir site. Özkan Çelen'e ait olan bu site bulunmaz bir kaynak. http://www.ozkancelen.com


    10-İngilizce'yi İzleyerek ve Konuşarak öğreten güzel bir site.
    http://tr.englishcentral.com/videos



    11-Dilbilgisi, telaffuz, okuma ve dinleme uygulaması ve interaktif bir resim sözlüğü içeren kullanıcı dostu bir web sitesi. http://easyworldofenglish.com


    12-Tamamıyla interaktif bir site daha çok güzel bir tarafı günlük bir programa dahil olup çalışmalarınızı düzenli şekilde yapmanıza olanak sağlıyor. http://www.manythings.org


    13-Dünya çapındaki öğrenciler için bir forum. Sınavlar, dilbilgisi açıklaması ve öğrenciler için tartışma forumları içerir. Öğretmenler için, tartışma forumlarının yanı sıra tüm konularda sınıfların fikirlerinin tartışıldığı bir ortam.
    http://www.eslcafe.com


    14- Günümüz iş kolları/meslekler ile alakalı kısa kısa hikayelerin yer aldığı bazılarında da videoların bulunduğu güzel bir site. Özellikle YÖKDİL için kayda değer bir site. http://cdlponline.org



    15-Yeni başlayanlar için pek çok dil sınavları da dahil olmak üzere her seviyedeki dilbilgisi ve kelime uygulamalarını barındıran çok güzel bir site. http://a4esl.org


    16-Burası ise çocuklar için bir site, ancak yetişkinlerin de kullanamayacağını kim söyledi? Site 1'den 5'e kadar sınıf seviyesinde düzenlenen eğitim oyunları içerir ve özellikle yazım ve ses bilgisi için çok eğlenceli bir site.
    http://www.abcya.com


    17- Sözcük dağarcığınızı genişletmenize, matematik vb. bir çok bilim alanını kavramaya ve bilimsel araştırmaları İngilizce öğrenmenize yardımcı olacak site.
    http://www.tv411.org



    18-Birçok şey için etkileşimli öğreticilere sahip iyi tasarlanmış bir site. İngilizce dil öğrenenler için de, dinlemek ve okumak için hikayeler ve resim sözlükleri de dahil olmak üzere kaynakları barındırır.
    http://gcflearnfree.org/everydaylife



    19-Alfabeden vücut parçalarına, çiftlik hayvanlarına kadar her şeyin bulunduğu çevrimiçi bir resim sözlük. Sıradan bir sözlük değil interaktif bir sözlük bunun yanında grammer notları da bulunmakta.
    http://www.languageguide.org/english



    20- Dil kursuna gitmeyi zaman kaybı olarak görenler ya da vakti olmayanlar için İngilizce kursunun tamamını internete yüklendiği güzel bir site :)
    http://www.free-english-study.com



    "Scherlockkizm" den alıntıdır.