İbrahim (Sisifos), Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine'yi inceledi.
 21 May 2018 · Kitabı okudu · 2 günde · 9/10 puan

Hepimizin felsefeye az buçuk kenarından köşesinden dokunmuşluğu vardır. Üniversite zamanı felsefe; coolluğun, aykırılığın belirtisi olarak görülür. Lise zamanı ise zorunlu dersler sebebiyle- ne kadar anlayacaksak- felsefenin figüranları aykırılıkları ile hepimizin ilgi odağı olmuştur. Hatta bu etkiden dolayı çoğumuz felsefe hocalarımızı da aykırı adamlar olarak tasavvur etmişizdir. Gerçi çoğu öyledir her ne kadar biz kendilerini yeterince tanımasakta..

Benim de herkes gibi temasım vardır. Felsefecileri de az çok bilirim. Öncelikle İmmanuel Kant. Lise hocamız Kant’a hayrandı, ağzından düşürmezdi. Oradan bilirim. Nietzsche , Sartre ve Camus’u ise populeritelerinden. Bir dönem felsefe ile de ilgilenmiştim, daha doğrusu ilgilenmeye çalışıp Platon’un Devlet’inden üç kitap okuyunca pes etmiştim. O dönemden de ilk dönem filozoflarını bilirim. Haklarında tek kelime bilmediğim filozoflarda vardır.

Bunlardan birisi de daha bir ay önceye kadar Schopenhaur’du. Ta ki https://dusunbil.com/...rir-zihni-felc-eder/ makalesini görene kadar. Bilmemenin, duymamanın cezasını da ağır ödedim diyebilirim. Adam beni eline bir aldı, yer misin yemez misin, okuduğumdan beri sopalıyor. Hayatımda ben böyle dayak yemedim. Tüm tabularımı sarstı. Bu dayak iyi de oldu. Biraz kendime çeki düzen verdim, vermeye çalışıyorum.

Öyle sarsıldım ki anlatamam. Hala da tam bir çıkışı yolu bulabilmiştim değilim. Mesele okuma meselesi. Ben bulduğum tüm boş zamanlarda okurum. Heralde bana 1 hafta kitap okumayı yasaklasalar kafayı yerim, boşluktan.

Peki niçin okuyorum? Bunun cevabı yok. Keyif almak için mi, hayır. İnsan tüm zamanını keyif almak için harcamaz. Yazmak için mi, kendim öyle desem de düşününce hayır. Yazmak için neredeyse hiçbir çabam yok. Yazmak isteyen insanın; okumak kadar yazmaya da vakit ayırması icap eder. Ayrıca yazmak isteyen insanın da sistematik olarak okuması icap eder. Bir dönem bu sistematiği tuttursam da bunu sürekli hale getiremiyorum. Bir öyle bir böyle olmuyor.

Diyebilirsiniz ki kitaplar hayattan bir kaçıştır illa sebebi olması gerekmez. O halde şunun cevabını da vermemiz icap eder, kitaplar için yaşanan bir hayat hayat mıdır? Bana kalırsa hiç kitap okumamak ne kadar kötüyse sadece kitaplar için harcanan hayatta bir o kadar kötüdür. Kitap hayatımızın tamamı değil bir parçası olmalıdır. Kitap tüketmemeli kitap okumalıyız. Okuduğumuz kitaplardan da gerekli donanımı sağlayıp bunu hayatlarımıza yansıtmalıyız. Bir an kendimi okul hocası gibi hissettim. Neyse kitaba geçelim :)

Kitapta sizi ilk karşılayan çevirmenin makalesi, şu felsefe kitaplarında en kızdığım mevzuu. Vallahi kendimi keriz gibi hissediyorum onları gördükçe. Yahu 150 sayfa kitap alıyorsun, filozofun yazıları 50. Sayfada başlıyor. Buradaki metine de aynı derece de gıcık oldum. Çok da karışık yazmış. Filozofu anlamak daha kolaydı vallahi.

İkinci kısımda ise beni, https://www.cafrande.org/...intisi-schopenhauer/ makalesi karşıladı ki kitabın en sevdiğim kısmı oldu. Yukarıda bahsettiğim sorunlarım karşısında yalnız olmadığımı anlayıp bir vicdan rahatlaması yaşadım. Tavsiye ederim çok güzel konulara değinmiş.

Üçüncü kısımda yer alan okumak konusunun özünü filozof ile tanıştığım kısımda verdim :)

Dördüncü kısımda yer alan yazmak ve üslup konusu da benim için çok keyifliydi, her ne kadar bazı kısımlarda anlaşamasakta. Özellikle üslup konusu çok iyiydi. Ayrıca Alman dilinde verilen yapıtların neden başarılı olduğunun ve daha önceden sitede yazmaya ilişkin sormuş olduğum iki sorunun cevabını filozofun ağzından aldım.

Son kısımda yer alan düşünmek konusu ise hiç anlaşamadığımız konu oldu. Kitabı okuyan arkadaşlarla bu konuya ayrıca tartışabiliriz.

Kitap genel olarak iyiydi. Ufkunu genişletmek isteyenlere tavsiye ederim. Ancak şunu da belirteyim ki biraz ağır tabirler ile– ahmak, bön vs- karşılaşacaksınız. Zira filozofun eli baya sopalı.

Herkese keyifli okumalar dilerim.

Pelin Sueda, Sır Tutabilir Misin?'i inceledi.
17 May 21:54 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 8/10 puan

Uzun bir aradan sonra çok sevdiğim 1000 Kitap'a geri döndüm ve 2018'de okuduğum kitapların yorumlarını gireceğim. :)

Sophie Kinsella hep beğeniyle okuduğum bir yazar.Kitapları bıcır bıcır bir dille anlatılmış,kafanızı kargaşadan uzaklaştıracak,çok eğlenceli ve okuma keyfi veren kitaplar.Sır Tutabilir Misin yazarın okuduğum 5.kitabı ve ben yine tebessümlerle ve heyecanla okudum.Yazara kesinlikle devam edeceğim ve eğlenceli kitaplarından mahrum kalmayacağım.

Emma aslında içimizden biri.Hayat telaşı olan,sıradan bir yaşam süren genç bir kız.Ama onun da sırları var.Ortaya çıkarsa büyük utanç duyacağı birtakım sırlar.Hangimizin hayatı sırlarla ve gizemlerle dolu değil ki? Emma sır saklama konusunda çok yetenekli olsa da bir uçakta yabancı olduğunu sandığı birine sırlarını anlatma hatasına düşüyor.Yani...Aslında o kişi yabancı olmayabilir!

Merakla ve ne olacağını bekleyerek okuduğum bir kitap.Kurgusu da hoş,anlatım dili de.Klişe bir komedi kitabı değil,deniz sesini dinlemenin verdiği keyfi veriyor diyebilirim.Stres atmak için öneri yazarım tabii ki Kinsella.En azından bir kitabını okumanızı tavsiye ederim çünkü gülümseyeceksiniz.

Sizin de neşe dolu günler geçireceğiniz Ramazanlar dileğiyle.Keyifli kitaplar hep sizi bulsun. :))

Ayda kanat, Sevdalinka'yı inceledi.
15 May 14:31 · Kitabı okudu · 32 günde · 6/10 puan

Klasik bir aşk romanı gibi görünürken içinde geçen yılların savaşa katliama dair en iğrenç olayları gözler önüne seren bir kitap olmuş. Sadece gereksiz uzatılan konular ve sıkısınca da çok gereksiz bağlantılar yapılmış. Sanki kitabın sayısı fazlalaşsın diye amaçsız bir uzatma. Ayrıca kitaptaki belirsiz sonlar en nefret ettiğim son. Tek sevdiğim nokta şuydu: Bosna katliamı ve diğerleri adına sürekli kitaplar yazılsın ki asla unutulmasın . !

Corpus., Av Dönencesi'ni inceledi.
12 May 12:40 · Kitabı okudu · 9 günde · Beğendi · 8/10 puan

Bir türlü fırsat bulup da yapamadığım Av Dönencesi yorumu ile herkese merhabalar. Sanırım yine uzun bir yorum olacak. Hazırsak başlıyorum?

Büşra Toraman’ın kalemiyle daha önce hiç tanışmamıştım. Hakkında epeyce yorum gördüm ama o kadar takıntılı bir insanımdır ki paylaşılan alıntıları bile okumamıştım. Bir kalemle tanışacaksam kimsenin etkisinde olmak istemem. İyi ki de öyle yapmışım. Şu an Kırmızı Başlıklı Kız serisine başlamakla ilgili tek bir pişmanlığım var, o da serinin bitmemiş olması. Bitmeyen serileri okumak beni deli ediyor. Hemen okumak zorunda değilim ama elimin altında olsa daha huzurlu hissederim. Her neyse.

Baştan söyleyeyim kitabı çok sevdim. Eleştireceğim birkaç nokta olsa da genel olarak övgü dolu bir yorum olacak, ona göre şaşkınlık nidaları atmaya başlayabilirsiniz. Büşra kitap sevdi arkadaşlar, açılın lütfen.

Kısaca konuyu özetlemek istiyorum. Spoiler olmayacak ama isterseniz bu paragrafı atlayabilirsiniz. Ada Mahfer, ailesi ile gittiği bir kış tatilinde korkunç bir olay yaşıyor. Tüm ailesinin kurtlar tarafından katledilmesinin ardından gözlerini hastane odasında açıyor ve onu ayakta tutan tek şey yaşadığı kısmi hafıza kaybı oluyor. Teyzesi ile Kanada’ya yerleşip kendini ve hayatını toparlamak istiyor lakin yeni hayatının önündeki sır perdesi aralanırken aklının ucuna bile gelmeyecek gerçeklerle karşılaşıyor. Kurtadamlar, dozunda bir gizem ve sihirli bir dünyaya atılan adımlarla Ada’nın yeni hayatı başlıyor.

Kurtadamlar hakkında yazılmış kitaplar okuduğumu hatırlamıyorum. Alacakaranlık, bildiğimiz kırmızı başlıklı kız masalı ve birkaç gizil öğrenme dışında fantastik edebiyatta nasıl yer aldığını bilmediğimi söyleyebilirim. İlgimi çekmediği için de değil üstelik. Ben Alacakaranlık serisini sırf Jacob için okumuş ve izlemiş biriyim. Daima kurtadamlardan yanayım yani ama araştırmadım diyebiliriz. Bu yüzden kurguyu benimserken bir parça zorlanmış olabilirim. Aklıma Alacakaranlık’ı getiren çok fazla detay vardı ve seri isminin orijinal olmayışı da benim için nahoştu. Voltaire gibi yaşlılardan oluşan bir meclis, dönüşüm geçirme şekillerindeki benzerlik, vücut ısısı, bazı kurtların kendine has özel yeteneği olabilmesi, biri ilkel biri modern şekilde ayrılmış iki kurt topluluğu vs. Bunlar ne yazık ki serinin benim gözümdeki olumsuz yanlarıydı.

Bunları yavaş yavaş görmezden gelmeye başladım çünkü diğer detaylar gayet özgündü. Büyücüler olması, sihirli dövmeler, arka plandaki kehanet öyküsü, hafif polisiye sayılabilecek detaylar vs. Kurgu detaylandıkça daha çok hoşuma gitmeye başladı anlayacağınız. Normalde biraz aceleci bir insan olduğum için kitapları okumaya başlarken hemen karar veririm, daha ilk elli sayfadan sevdim ya da sevmedim modlarına girerim. Av Dönencesi için durum biraz karışıktı. Durgun başladık, yazarın tarzı da bunu biraz arttırdı. Karakterler ve olaylarla ilgili detayları gerçekten yavaş bir şekilde yansıtıyor. Bunu bilmediğim için biraz hım, hım, hım modlarında okumaya başladım ama ortaya çıkan her detayla birlikte hıııımmmm, hııımmmm, hıııımmmm kısmına geçebildim. Ve itiraf etmem gerekirse Dawson karakteri bakış açımı bir hayli etkiledi. O olmasaydı kitabı okur, sevdim der ve geçerdim. Ama adam efsane olmuş ya. Bazı yerlerde gerçekten gözümden kalpler falan fışkırdığını hissettim. Soğuk bir karakter. En sevdiğim şeylerden biri de onun böyle olmasının gerçekten mantıklı bir sebebi oluşu. Yani zorlama bir karakter değil. Her detayıyla etkileyici biriydi. Kaldı ki kendisi kurtadam. Şuraya ergence emojiler bırakmamak için kendimi zor tutuyorum.

Ada da hoş bir karakter. Bazı dengesizlikleri ve itici davranışları olmadı mı? Oldu ama işin aslı böyle bir travmadan sonra gayet normal olduğu bile söylenebilir. Elinden geleni yapması hoşuma gitti.

Diğer karakterler de gayet iyiydi. Özellikle arkadaşlar arası diyaloglar çok hoşuma gitti. Zorlama olmayan mizah severim.

Bir de aşk yönü var. Bayılıyorum nahif aşklara. Aşkın dokunarak değil davranışlarla, ses tonuyla, bakışlarla hissedildiği tüm kitaplara zaafım var. Birkaç sahne var kitapta, birden fazla kez okuyup kitaba sarıldığım doğrudur. Hele Rusya’ya yapılan yolculuk sırasında olanlar o ka-dar gü-zel-di ki! O kısmı pamuklara sarabilir miyiz?

Kitap bittiğinden beri elime ne alsam biraz okuyup kenara atıyorum. Sevmenin de yan etkileri oluyor. Etkisinden çıkana dek bocalıyorum. İkinci kitaba da başlamak istemiyorum çünkü bir sindireyim her şeyi, o arada mümkünse üçüncü kitap çıksın falan istiyorum. İşte öyle bir şeyler.

Toparlamam gerekirse redaksiyon dışında dili gayet güzel, akıcı ve hoş bir kitaptı Av Dönencesi. Kurgusu hoştu, karakterler bayağı hoştu ve severek okudum. Fantastik kitaplar okumayı, kurtadamları, nahif bir aşk öyküsünü, gizem ve mini polisiye detayları olan bir seriyi okumak isterseniz mutlaka tavsiye ederim.

Tuba VURAL, Gölgesizler'i inceledi.
12 May 05:03 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Bu kitap benim Hasan Ali Toptaş ile tanışma kitabımdır. Sanatlı ve psikolojik tahlilleri yoğun olan ve kendini bırakıvermeyen, emek ve düşünme gerektiren kitaplardır benim sevdiğim kitaplar. Bu kitapta hem psikolojik tahlillerin yoğun oluşu, olayların iki merkezli olması sebebiyle parça parça verilip okuyucudan bütünleme beklemesi bana "İşte güzel bir roman böyle olur." dedirtti. Kitabı bitirdikten birkaç gün sonra uzun bir yazı kaleme almıştım. Onu da burada paylaşayım.

Kitabın kurgusuna ve Üslubuna Dair Düşündüklerim
Kurguya dair
Kitapta 2 öykü var. Aslında bana göre tek öykü var da başlangıçta bize iki öyküymüş gibi gösteriyor Hasan Ali Toptaş. İyi de yapıyor.
Ben de onun yolundan gideyim ve iki öykü olarak başlayayım ve o öyküleri birleştiren noktayı en son vereyim.
Bir tarafta şehirde bir berber dükkanına tıraş olmak için giren anlatıcının serüveni var.
Berber, bir kişiyi tıraş ettikten sonra (ki bu kişinin köydeki öyküde kaybolan bir berber olduğunu “düşünüyoruz.” Kelimeyi bilinçli kullandım. Anlamıyoruz, düşünüyoruz. Hasan Ali Toptaş ihtimaller üretmemizi istiyor, bizleri düşünmeye sevk ediyor.) başka birinin yüzünü sabunluyor, jilet kalmadığı için çırağını jilet almaya gönderiyor. Çırak gidiyor ve bir daha dönmüyor. Anlatıcı yüzü sabunlu olarak uyuyakalan adamla dükkanda yalnız kalıyor. Bir süre sonra o adam da uyanıp gidiyor ve anlatıcı yalnız kalıyor.
Diğer taraftan köydeki öyküde Kaybolan bir berber var ve sonra geri dönüyor. Sonra bir kız kaçırılıyor. Bekçinin varsayımı üzerine kaçırma olayıyla ilgisi olmayan bir kişi suçlanıyor. (Kızın adı Güvercin. Onun adını yazma nedenimi ileride açıklayacağım.) Sonra muhtarın da kaybolduğu düşünülüyor ama intihar etmiş olarak odasında bulunuyor.
Kızın adının Güvercin oluşu bana göre önemli. Çünkü Şehirdeki berber dükkanında berberin yaptığı bir güvercin resmi var. Bundan birkaç defa bahsediliyor. Hasan Ali Toptaş, okuyucuya tabiri caizse bir yem atmış oluyor. Kızı kaçıranın berber olduğunu sanıyorsunuz ama…
Önemli olan başka bir nokta berber dükkanında uyuyakalan adamın yüzünün sabunlu olması.
Bu arada anlatıcımızın bir roman üzerinde çalıştığı bilgisi de bize veriliyor.
Gelelim bu öyküleri birleştiren noktalara.
Anlatıcımız, dükkanın başını beklemekten sıkılıyor, gidiyor, bir yerde çayını içiyor ve evine dönüyor.
Evindeyken oğlu geliyor. Babasına diyor ki: Aaaa yüzündeki sabunu yıkamışsın,"… "Şunlar senin Perma-Sharp marka jiletlerin,… " "biraz geç kaldım kusura bakma, ama bizim market açık değildi, taa caddenin öteki ucuna dek yürüdüm."
Yukarıda, uyuyakalan adamın yüzünün sabunlu olmasının önemli olduğunu söylemiştim. İşte bana göre yüzü sabunlu olan aslında bizim roman yazan anlatıcımız.
Biz bunu öğrenmeden önce köylüleri, Güvercin’ Çocuğunu doğurduktan sonra çığlık atarken bırakmıştık.
Hasan Ali Toptaş o çığlığın nedenini şu diyalogla açıklıyor:
“"Gazete aldın mı?" diye sordu karım mutfaktan.
"Evet," dedi oğlum, "biliyor musunuz ne yazıyor?"
"Ne yazıyor?"
"Bir kızı ayı kaçırmış!"”

Yani anlatıcımız, oğlunun jilet getirmesini beklerken bu romanı kurguluyor. Benim çıkardığım sonuç bu.
Kitabın üslubuna gelince. Yazar, bu kitabı varlık ve yokluk konusu üzerine yazdığını ısrarla vurguluyor.
Kitapta muazzam psikolojik tahliller var. Kahramanların iç dünyasında uzun ve keyifli bir yolculuk yapıyoruz.
Yer yer sanatsal ve bolca felsefi cümleye rastlıyoruz. Bunlar da kitabın en büyük zenginliklerinden.
Kitapta yalnızca tek bir yerde “keşke farklı olsaydı” dediğim oldu. O da Asker Hamdi ve Aynalı Fatma’ya ne olduğu konusunda Muhtar ve Bekçi’nin aynı şekilde sorgulama yapması.
E, o kadar kusur kadı kızında da olur.
Özetle gerek kurgusunu gerek üslubunu çok çok beğendim.
14.02.2018

Vedat, Aylak Adam'ı inceledi.
11 May 15:56 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 10/10 puan

En çok etkilendiğim kitapla tanışma hikayem...

2013 senesiydi, Facebook'da takılırken takip ettiğim bir sayfada bir kitap alıntısı gördüm. Alıntı buydu:

"Eve gelirken on paket sigarayla bir deste kibrit aldı. Odasının ışığını yaktı. Elindekileri karyolanın altına, boş bavula koydu. Çevresine bakındı. Yoktu. Oturma odasını da aradı. Orada da yoktu. Bunca lüzumsuz eşya vardı da, neden en gereken, bir sigara küllüğü yoktu. Kadınlar da böyleydi. Dünyada gereğinden çok kadın vardı ama, yalnız bir teki yoktu."

O zamanlar pek kitap okumazdım, yeni yeni başlıyordum kitap okumaya, okuduğum kitapları da kütüphaneden alıyordum. O gün ilk defa alacaklar listesi yaptım ve o kitabı ekledim.

2013'te alınacaklar listeme eklediğim ve hayatımda en çok etkileneceğim kitap olacağı aklıma dahi gelmeyen kitabı 2014'te sipariş ettim. Kitabın geldiği dönemde üniversite sınavlarıyla meşgul olduğum için diğer kitaplarımla beraber güzel bir yerde muhafaza ettim.

Kitap geldikten bir süre sonra onu okumak için elime aldım, bir defa değil tam 4 defa. Hepsinde de 40-50 sayfa okuyup bırakıyordum. Devamı gelmiyordu. Demek ki en çok etkileneceğim kitabı bitirmek için o zamanlar hazır değildim. Onu bitiremediğim için bende başka kitaplar okuyordum. O günlerde en çok sevdiğim kitap olarak bildiğim "Kürk Mantolu Madonna"yı okuyordum. Şu an bile 3 defa okuduğum tek kitap olma özelliğini devam ettiren tek kitabı okumuştum diğer kitap yine yarıda kesildiği için...

Kitap bu sözcüklerle başlıyordu... "Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi. İçimdeki sıkıntı eridi." O'nun da olabileceği düşüncesi sıkıntıların yerini umuda bırakıyordu kitabın başında. Daha önce okuduğum zaman neden bu cümleyi okuduktan sonra kitap beni içine çekmedi diye çok düşündüm ama zamanı değildi demek ki... O'nun da hala bu dünya üzerinde nefes alıyor düşüncesi içimdeki umudu hep diri tutuyor. Şu an olduğu gibi...

Kitabın ismini sonlara bırakmak istedim, evet o kitabın ismi "Aylak Adam" bana Yusuf Atılgan'ı sevdiren kitap. Diğer bütün kitaplarını okumama neden olan bir kitap. Bu kitabı okuyana kadar en sevdiğim kitap yukarıda da söylediğim gibi "Kürk Mantolu Madonna" kitabıydı ama bunu okuduktan sonra kararım değişti. Hatta öyle bir hal aldı ki, sevdiği bazı kitapların isimlerini söylemeyecek kadar sahiplenen arkadaşımla dalga geçerken, kitaplar kıskanılır mıymış derken aynı şey başıma geldi. İlk defa bu kitabı bu kadar sahiplendim ve ismini zikretmez oldum herkese...

Kitabı neden bu kadar benimsedim?

En önemli sebebi şu ki Bay C. ile kendimi buldum adeta. Ve en önemli ortak özelliğimiz ikimizin de bir arayış içerisinde olması. Sıradanlıktan hoşlanmayan, kendini toplumdan kısmen soyutlamış, farklılıklar peşinde koşan Bay C.'yi kendime bu yönleriyle çok yakın buldum. Bir kaç şey daha var aklıma ama onların bende saklı kalmasını istiyorum.

Kitaptan bir kaç alıntı...

"İnsanları yalan söyledikleri zaman dinlemeyi severim. Olmak istedikleri, olamadıkları "kişi"yi anlatırlar."

"Bir sanatçının en güzel eseri hiç bitmeyecek olanı değil mi?"

"En yakınlarına bile siz diyenler tanırım. Üstelik onları sevdiklerini de söylerler. İnanılır mı onlara? Kibar görünme yapmacığı değil de nedir bu?"

"Konuşmam yetmiyormuş gibi düşünmeye de başladım. En kötüsü buydu. Çoğu insanlar gibi düşünmeden konuşsaydım kimse bir şey demeyecekti ama ben düşündüğümü söylemeye kalktım."

"Dünyada hepimiz sallantılı,korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz.Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır."

...vee kitabın bitiş kısmı...

"Otobüs kalkmış gidiyordu. Koşarken,
— Heyy, dursana! diye bağırdı.
Geçenler ona bakıyorlardı. Bir adama çarptı; sonra birine daha... Gittikçe uzaklaşan
otobüse yetişemeyeceğine inanamıyordu. Bunun bir yolu olmalıydı. Otobüs ilerde, başka
taşıtların arasında kayboldu. İnsanların hızlı yaşadıkları bir çağda olduğunu neden
unutmuştu? Soluk soluğa durdu. Ötekiler ona bakıyorlardı. Önünden geçen taksiye el
salladı.
— Taksi!
İçi doluydu, durmadı. Otobüse yetişebilmek için bunlardan birini durdurması gerekti. Yolun
ortasına çıkıp karşıdan hızla gelen taksiye iki kolunu da kaldırdı. Araba yavaşlayıp yanından
geçmek niyetiyle sağa kırınca önüne koştu. Bir kadın bağırdı. Taksi durdu. Kapıyı açıp
dışarı çıkan şoföre yaklaşırken arkada oturan adamın sıkıntılı, kızgın gözlerini gördü. Belki
işine giden bir komisyoncuydu. Şoför,
— İtoğlu, dedi. Canına mı susadın?
— Beni otobü...
Göğsüne inen yumrukla sendeledi. Önce şaşırdı, sonra içinde kabaran bir öfkeyle
şoförün suratına vurdu. Adam elleriyle yüzünü kapayıp ıslak taşlara kıvrıldı. Parmakları
kanlıydı. Çevresini yavaş yavaş otomobil kornalı, tramvay canlı, insan sesli bir gürültüdür
kapladı.
— Burnu kırılmış, diyorlardı.
— Bayılmış.
— Burnu kırılmış! Birisi kolunu tuttu.
— Ne var, ne oldu? diye sordu. Baktı, bir polisti. Taksideki adam,
— Ben gördüm, dedi. Kabahat onda. Arabanın önüne geçip durdurdu. Üstelik şoföre
vurdu.
Çevresindeki herkes ona düşmanca bakıyordu. Kuşatılmıştı. Artık otobüse yetişmesi
olanaksızdı. Birden sol şakağındaki ağrı yeniden başladı. Yıllardır aradığını bulur bulmaz
yitirmesine sebep olan bu saçma, alaycı düzene boyun eğmiş gibi kendini koyverdi. Şimdi
ona istediklerini yapabilirlerdi. Yanındaki polis kolunu sarsıp, ummadığı yumuşak bir sesle
sordu:
— Ne oldu? Anlat.
— Otobüse yetişecektim...
Sustu. Konuşmak gereksizdi. Bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti. Biliyordu;
anlamazlardı."

Bahar Öztekin, Sosyal Fobi-Görünen ve Görünmeyen Yönleri'ni inceledi.
 09 May 11:27 · Kitabı okudu · 2 günde · 3/10 puan

Büyük bir hevesle aldığım kitabı büyük bir hayal kırıklığıyla ‘bitse de kurtulsam’ diye zorla zorla bitirdim. Kütüphanede keşfe çıkmıştım iki gün önce, orda buldum yine bu kitabı. Aslında söylemem lazım kitabı incelemeden önce yayınevi dikkatimi çekseydi büyük ihtimalle okumazdım ama ben adını görür görmez hemen önsözünü ve arka kapağını okudum. Beni çok çekti anında alıp okumaya başladım. Timaş yayınlarından çıktığını sonra farkettim tabi ama artık başlamaştım. Bitirmem lazımdı. Bu yayıneviyle bir derdim yok sadece özensiz işleri yayınladıklarını düşünüyorum. Kitap kapakları da hep çocukça bilmiyorum küçükken okuduğum saçma hikaye kitaplarından dolayı bir antipatim oluşmuştur belki ama hiç sevmiyorum. Neyse, ben de daha dönemin başında bu sosyal fobiyle alakalı acı bir deneyim yaşadığım için kitabı okumaya iştahla başladım. Önce şunu söyliyim kitap kişisel gelişim kitabı olarak geçiyor ve daha önce kişisel gelişim kitaplarını okuyanlar bilir. Bu kitapların hayatınıza etkisi ne kadar uzun süreli olur, sizi olumlu anlamda ne derece değiştirir orası tartışılır ama böyle iyi kişisel gelişim kitaplarını okurken aldığınız bi haz vardır anlık bişey bile olsa. Dinginleşmiş, rahatlamış hissedersiniz. Çok etkilenir, güvenir hayatınızla ilgili radikal kararlar alırsınız okurken. Aklınıza çok yatar verilen tavsiyeler. Tabi kitabı okurken kendinize verdiğiniz sözlerin ne kadarını tutuyorsunuz orası da tartışılır. Konumuz bu değil ama kendimden de biliyorum. Kitap bittikten sonra o aura uzun süre devam etmiyor maalesef. En azından benim okuduklarım devam etmedi. Çünkü kendi kendimizi gazlamayı öğrenmemiz gerekiyor bir yerde sanırım. Bu kitaba gelinceee, okurken hiç öyle az önce bahsettiğim tarzda olumlu şeyler hissetmedim. Bana çok tesir etmedi. Yazarın kelime dağarcığı çok dar gibi geldi ve kitapta başka kitaplardan çok fazla alıntı var. Çok çok fazla alıntı var. Nerdeyse yarısından fazlası baika kitaplardan alınmış kesintilerden oluşuyordu. Okurken çok sinirimi bozdu. Sayfa sonunda alıntı yaptığı kitapların adını yazıyor nerdeyse her sayfanın altında bir kaynağın ismi var. Normalde kitap okurken ismi geçen kitapları not alırım daha sonra incelemek için. Ama bu kitapta o kadar fazla başka kitap ismi geçti ki bir yerden sonra not almayı bıraktım. Ben Yıldız Burkovik’in işinde yetkin, deneyimli bir psikolog olduğunu düşünmüyorum açıkçası. Sadece kitap yazacak kadar donanımda olmamasını düşündüğümden değil. Verdiği tavsiyeler de yersiz, alakasız ve yetersiz geldi. Sürekli ilaç kullanımına özendirecek şeyler yazmış ki bu bana çok yanlış geldi. Psikiyatri ilaçlarını kullanmış olanlar bu tedavi sürecinin ne kadar sancılı ve berbat olduğunu bilir. Ama en ufak bir terslikte direkt kimyasala yönlendiriyor bu yazar. Kesinlikle hiç beğenmedim. Bu kitabın size katacağı hiçbir şey olduğunu düşünmüyorum. İnternete sosyal fobi yazın bu kitaptan daha tatmin edici ve işe yarar şeyler okursunuz eminim.

Ben bu kitabın düşündüğüm tarzda bi kitap olmadığını altmışıncı sayfalara doğru farkettim. Önsözde o kadar pohpohlanmış, o kadar güzel şeyler yazılmıştı ki gerçekten bana yardım edebileceğine, aydınlanacağıma inanmıştım o önsöze aldanıp okumaya başladım zaten ama hata yapmışım. Şimdi ben bu kitaplar ilgili bu kadar olumsuz şeyler düşünmeye başlamadan önce bu inceleme için not aldığım şeyleri de ekleyip bitireyim.

Kitabın önsözünde Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Bu kitap kaderimiz zannettiğimiz şeylerin değişebileceğini gösteriyor.” diyor. Bu kitabı okuyan sosyal fobik biriyle gerçekten sohbet etmek isterim. Böyle bir şey hissetmiş mi merak ediyorum. Bu kitap kendini bulmasına en ufak bir yardımda bulunmuş mu

Bir de kitabın beyni ele alan kısmından da bahsetmek istiyorum. Bir süredir insan beynine karşı artan bir ilgim var önceden takip edenler de bilir. Kitapta beynimizin bir bilgisayar gibi onu nasıl programlarsak öyle çalışacağını söylüyor. Beynin bilgisayara benzetildiğine herkes defalarca şahit olmuş. Tabi insan beyni yapay beyin olan bilgisayarların asla erişemeyeceği ileri derece bir organizma ama bu bütün olarak isabetli bir benzetme. Yani “iyi olacak, her şey yolunda” dersek beynimiz her şeyin yolunda gitmesi için çabalıyor. Ama kötüye entegre olursak, hep negatif düşünürsek bir nevi beynin de morali bozuluyor işler bizim için daha da kötüleşiyor. Bunu öğrenmemiz, kendimizi eğitmemiz gerek hayat böyle kaygılarla, endişelerle gerçekten geçmiyor. Sabretmeyi, bardağa dolu tarafından bakmayı, vazgeçmemeyi öğrenmeliyiz.

Yazarla bir noktadan sonra koptum. Bilgisine, deneyimlerine ve tespitlerine olan güvenim sarsıldı. Bir örnek vereyim mesela kitapta şöyle bir cümlesi vardı: “Mantık; aklın bulduğu, bilginin yoğurduğu, duygunun doğurduğu bir tecrübe çocuğudur.” Kulağa başta güzel geliyor değil mi? Alıntılamayı düşündüm ama sonra cümleyi tekrar okunca, mantık duygudan doğsun duygularımızla mantığımız birbirleriyle hep savaş halinde değil mi, duygularımız, arzularımız hep mantığımıza ters değil mi diye düşündüm. Belki yanlış düşünüyorumdur, belki yazarın bu tanımı çok doğrudur ama asıl sıkıntı ben güvendiğim yazarların cümlelerini böyle sorgulamam genelde. Kendi doğrularım, aklım var tabi sevdiğim insanların söylediği her şeyi dümdüz kabul ediyorum değil ama güvendiğim yazarların cümlelerini bir şeyler bildiklerinden yazdıklarını, üstüne belki saatlerce düşündüklerini bilirim. Bu yazarda o özeni, olgunluğu ve emeği göremedim

Kitabın hiç mi güzel tarafı yoktu derseniz son kısımdaki Uzm. Dr. Semra Kaya Baripoğlu’nun Sosyal Fobi Özeti ve anketler güzeldi. Onlar da kitabın yazarına ait değil zaten. Okuyup da vakit kaybetmeyin derim.

Okuma Üzerine
Okumak Ve Tüketmek

Hangi kitabı, neden, nasıl, ne sürede okumalıyız soruları, her birimizin zaman zaman zihninde gezinen sorulardır. Çoğumuz tam anlamıyla aç kurtlarız. Hem o kadar açız ki, elimizden gelse, sürahiden süt döker gibi, kafatasımızı açıp içine kitapları aktaracağız. Ama bu mümkün olmadığı için, biz de bari gözümüzü doyuralım diye belki altından kalkamayacağımız kadar karışık listeler yapıyoruz. Bunda bir sıkıntı yok ama bize fayda sağlamayacak bir şey var ki, rotasız bir şekilde kitap almak.

Benim için bu çılgın kitap alma olayı, birkaç sene önce, Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 Kitap Listesi ile karşılaşmam, bunu yaklaşık iki ay boyunca taramam, ilgimi çekenleri listeme dahil etmem ve indirime gireni görür görmez satın almam ile zirveye vardı. İnsan acemi olunca, bazı noktalarda kendisi gibi aç gözlü, kitap kurtları ile de arkadaş olunca, onu engelleyecek değil teşvik edecek insanları gördükçe, aldıkça alıyor. O zamanlarda da iyi çeviri konusunu önemserdim ama iyi zannettiklerim varmış meğer, bilememişim... Aldığım bazı kitaplar için bu yüzden pişman olmakla birlikte bunların sayısı çok abartılı olmadığı için içim ferah.

Size bugün kendi dünyamdan, keşfettiklerimden süzmeye çalışıp bu yazıyı yazmaya karar verdim. Aslında bu yazı aylardır zihnimde, taslak halinde de defalarca yazıldı. Fakat durdu bir köşede. Bir kez daha, bu sefer bitirebilme ümidiyle yazmaya koyuldum.

Hepimizin bilmesi gereken bir şey var, bazı kitaplar okunmadan bazı kitaplar okunmamalı. Aslında okunacaklardan ziyade okunması için zihnin -bence- hazır olması gereken kitapları yazmak daha doğru geliyor. Çünkü ille okuyun denecek hem yerli hem yabancı edebiyata ait o kadar çok güzel eser var ki, bu nokta ancak sizin kendi karar ve zevkinize göre şekillenmeli. Okumak için hazır olunması gereken eserlerden benim verebileceğim örneklerden biri; Ulysses. Bazı okurlara bakıyorum, o kadar istikametsiz, o kadar rastgele okuyorlar ki. Karışmak olur diye elbette bir şey söylemiyorum. Çünkü herkes, istediğini alır okur. Ama kuzum, n'apıyorsunuz? :) Bir sakin olun. O zihin buna hazır mı? Ben de bazı birkaç kitap için apalamadan koşmaya kalkmıştım zamanında ama hemen fark ettim bu durumu ve dedim bu, böyle olmaz. Proust misal, Eco'nun bazı kitapları. İsmet Özel'in Of Not Being A Jew'u. Saatleri Ayarlama Enstitüsü misal. Bunlar öyle hadi elime alayım, çayımı içerek okuyayım diyebileceğiniz kadar kolay değil. Abartmak gibi olmasın ama 30 yaşından sonra bu kitaplara yaklaşmak, anlamak ve faydalanmak açısından daha önemli. 30 dememin sebebini de anlamayacak insanlar illa ki olabileceği için bunu da açıklamalıyım. 30 yaşında bir aydınlanma gelmeyecek herhalde. :) O vakte kadar Dostoyevski, Yaşar Kemal, Charles Dickens, Sabahattin Ali, Halikarnas Balıkçısı, George Orwell, Mihail Bulgakov vb. gibi birçok anlayabileceğimiz yazarı, tabiri caizse hatmetmek mümkün olduğu için söylüyorum. Çünkü bunlardan bir şeyler okuduğumuzda zaten anlamanın zevkine varmış olacağız. Anlamak en güzel mertebedir. BİZLER, ANLAŞILMAYI BEKLEYEN VE HER FIRSATTA ANLAŞILMAMAKTAN ŞİKAYET EDEN O KUTLU VARLIKLAR, İLK ÖNCE ANLAMAYI DENEMELİ, ÖĞRENMELİYİZ. Ama adam iyi bir inceleme okudu diye paldır küldür ''Gidem de Musil okuyam gelem.'' derse, tebrikler ve başarılar dilerim. :) Ha istisnalar var elbette. Bazı insanların vakit açısından daha fazla imkanı vardır. Bir insanın 2 senede okuduğunu, o kişi 1 senede okur ve bu durum karakterine, aldığı eğitime ye yetiştiği ortama bağlı olarak değişkenlik gösterebilir. Hemen bana biri çıkıp da eniarcuokkey yapmasın. Herkesin zihin dünyası hem kendine hem okuduklarına bağlı olarak değişken bir olgunlukta olabilir.

Şiirlerle ilgili de söylenecek çok şey var. Ayrı bir yazı yazmayı da düşündüm ama hazır elime kalemi almışken, bununla da ilgili yazayım dedim. Şiir dünyası da anlam çeşidi bakımından kendi içinde bir merdivene sahip. Kendi adıma okuyup, en zor kategoriye koyduğum yegane isim Sezai Karakoç'tur. Anlaşılır ve gerçekten anlayabilirseniz, öyle dolu mısraları var ki, bunları yazmanın nasıl mümkün olduğuna insan hayret ediyor. Ama anlaması o kadar zor satırları var ki, onu bence ulaşılması gereken bir hedef gibi benimsemeli. Mona Rosa'nın şairi, benim için apayrı kıymetlidir ve hep öyle kalacaktır. Sezai Karakoç, divan edebiyatından önceki merdivenin en son basamağıdır. Divan edebiyatına ait, anlam bakımından hayli zor olan şiirler, şiir merdivenimizin elbette en son basamaklarında oturmaktalar. Bu arada bahsettiğim merdiven değer bakımından değil, anlamak bakımından kolaydan zora giden bir yükselişi ifade ediyor. Yalın anlamda da doğru düzgün şiir yazmak, sanıldığı kadar kolay değil. Bunu bir tür sanat çeşidi olarak düşünebiliriz. Sezai Karakoç'tan önce Cahit Zarifoğlu gelir. Aşırı zordur, lakin ona nazaran bir tık daha anlaşılır yazar. Cahit Bey'den önce de İsmet Özel gelir. Bu şairleri, yüzde yüz anlayan yiğit arkadaşlarla tanışmak benim için bir şereftir. Elbette bunlarla koca edebiyatı sınırlamak gibi bir düşüncede değilim. Bunlar birkaç örnekti. Düşündüklerime ve beğenilerime kıymet verip, bana özelden birçok konuyla ilgili öneri vermem isteyen, birçok okur arkadaşımız oldu. Okuduklarım doğrultusunda, bir şeyler söylemeye çalışıyorum. Burada benden çok daha fazla okuyan nice insan var. Benim varsa bir farkım, bu da okuduklarım üzerinde düşünme sürem ile ilgili. Hep söylüyorum, çünkü bu sitede de her yerde olduğu gibi derin nefesler aldıracak çok şahsiyeti kıymetli insanlar var, açık nokta bırakmayacak şekilde, bu yazıyı yazayım ki başım ağrımasın. Ben bu yazıyı okuduklarım neticesinde kaleme alıyorum. Bunca okuma arasında konuşmaya hakkım olduğunu düşündüğüm yegane konu aslen şiirdir. Çünkü buraya okudum diye işaretlemesem de incelediğim, hayli uzun vakit geçirdiğim birçok şair oldu. Artık konuşmak hakkımdır. 3-5 şiir kitabı okuyup da sağa sola öneri vermek, benim için çok yanlış bir hareket. Konuşuyorsak, bunun bir arkası olmalı. Dostoyevski hakkında en çok, onu en fazla okuyan ve özümseyenler konuşabilmeli misal. Oğuz Atay ile ilgili onu en çok anlayanlar konuşmalı. Sevmeyenler elbette olur, görüş de bildirir ama kendisine hitap etmediğini ifade etmekle, birkaç kitap okuyup kelle almak başka bir konu.

<<Binlerce düşünce arasında, hangisini nereye kondurursam daha akıcı ve düzenli bir yazı olur diye düşünsem de, bu benim için biraz zor oluyor. Ben şu yazıyı, aylardır düşünüyorum. Lakin, okudukça söylemek istediklerim de çoğalıyor. Umarım, bu okuyanlar için faydalı olur.>>

En büyük önerilerimden biri de not alarak okumanız. Bu demde Hakan S.'yi anmamak ayıp olur, çünkü ben, bunu ondan öğrendim ve okumak bambaşka bir keyfe ve anlama büründü. Bakın, hepimiz daha fazla şey okumak istiyoruz evet. Vakit az, eser çok. Lakin, neden okumak istiyoruz? Bunun sonucunda ne olacağını düşünerek okumak istiyoruz? Bu soruları, lütfen ciddi ciddi düşünün, geçiştirmeyin. Daha itibarlı olmak için mi? Okumakla gelişmek arasındaki o köprüye inandığınız için mi? Okumak, havalı olduğu için mi? Şu frene bir basın ve bir bakın: KİTAPLARI OKUYOR MUSUNUZ YOKSA TÜKETİYOR MUSUNUZ?

Kübra bu. Kübralığını yapmasa olmaz. Birçoğunuz kitapları tüketiyorsunuz ve ben bunu üzülerek izliyorum. Evet, bana ne. Haklısınız da. Ama ben birilerinin, ''gıcığına gidicek'' diye, söyleyeceklerinden geri duracak biri değilim. Bunu zaten benim diğer yazdıklarımı okuyanlar bilir. Bir şiir kitabını alıp, 1 saatte okudum, güzeldi, tavsiye ederim, diyenleri görünce... İnanın sol yanım kanıyor desem yeridir. 1 saatte ne okudun, ne anladın, ne yaptınnnnnn. Herhangi bir kitabı da öyle, alıyorlar haralahuralagakgukcumburlop yutuyorlar. Faydası olmaz demiyorum, asla. Olur ama bu fayda; üzerinde düşündükçe, sabırla vakit geçirdikçe, kendinize izin verdikçe azami seviyeye gelecektir. Not almak, sizin o kitabın konaklayıp hoşçakal dediği bir zihni değil, izini bırakacağı bir zihni taşımanızı sağlayacaktır. Hangimiz dâhiyiz? Kaçımız diyebiliriz, ''Hafızam beni yanıltmaz.'' Kendinizi gözden geçirin, çok değil 2 sene önce okuduğunuz kitaplardan neler hatırlıyorsunuz, neler iz bırakmış, o kitaplar hakkında kaç cümle kurabilirsiniz? Elbette okuduklarımızdan o an fayda göreceğiz diye bir şey yok. Okudukça, kendimizi tanımayı, neleri isteyeceğimizi, kendimizi daha iyi ifade etmeyi öğreniyoruz. Ama bunun azami seviyeye çıkması, kitapları tüketmeden, bitirmek, profilinizdeki kitap sayısını çoğaltmak yerine, okuduklarınızı sözünüze ve kalbinize tıpkı bir hamura unu yedirmek gibi yedirmekle mümkün.

Şiir konusuna tekrar dönelim. Bence rastgele şiir kitabı almak en büyük hata. Bu konuda, özellikle dikkatinizi çeken birileri varsa onlara danışın. Bence bunun için üşenmeyin, dikkatinizi çeken bütün şairlerin incelemelerini, haklarında yazılan blog yazılarını okuyun. Alıntılara göz gezdirin. Yalın anlamda mı, kapalı anlamda mı yazıyor, hangi konuları tercih ediyor, dünya görüşü ve hayat hikayesi nedir öğrenin. Bu, şairleri anlamak ve beğenmek açısından çok ama çok önemli. (Benim gibi zaman geçtikçe, beğenmemek ve sadece neymiş diye de okumalar yapabilirsiniz. :>)

Koşma tarzında yazılmış şiirlere bakın misal. Şiir incelemelerini okuyun. Yeni başlayanlar, hemen anlamıyorum diye kestirip atmayın. Divan edebiyatında, sadece sanatın kutsallığını ve gelebileceği en üst noktaları görebilmek adına örneklere ve açıklamalarına bakın. O zaman kelimeler öğrenmeye, anlam kapıları açıldıkça, sanatın kutsal yolunda yürümek için istek ve haz duymaya başlayacaksınız. Şairlerin en ünlü şiirlerini okuyun internetten. Sonra biraz beğeninizin şekillenmeye başladığını göreceksiniz. Şiir, edebiyatta en sevdiğim ve mutlu olduğum alan olduğu için söylemek istediğim çok şey var lakin noktalamak zorundayım.

Eğer bizlere okullarda adam gibi eğitim verseler ve rotalar çizselerdi, bizler bugün bu rotasız okumalar içinde bocalamazdık. Kendimizi tanımamız bile o kadar zaman alıyor ki, sonra geçmişe bakıp ah ediyoruz, şu kitabı neden daha önce okumadık diyor ve üzülüyoruz. Ortaokul için çok tavsiye verebilecek konumda değilim. Umarım karşılarına onların dilinden anlayacak kaliteli nice öğretmen çıkar ve yardımcı olur. Sadece fantastik eserler, onlar için daha keyifli ve okumaya teşvik edici olabilir. Şu bir gerçek ki ileriki yaşlarda da bu türde eserler okumak zevk verse de, hayal gücünün en yüksek seviyede olduğu çağlarda okumak, paha biçilemez olsa gerek. Bu yüzden Harry Potter'larla ortaokulda karşılaşmama rağmen, okumamış olmanın üzüntüsünü yaşıyorum. Çünkü o zaman okusaydım, lisede ve şimdi bir kez daha okurdum. Lisede de fantastik eserlere, bilimkurgu türündeki eserlere ve polisiye eserlere yer vermek, okuma alışkanlığımızı beslemesi ve keyif vermesi açısından çok kıymetli. Sherlock Holmes'lar için falan en iyi dönem lise bence. (Ben hâlâ keyifle okuyorum ama çok baba eserlerle karşılaştıktan sonra bazı arkadaşlar bu serinin hakkını yiyiyor. Bence çok kaliteli ve keyifli bir dizi kitaptır.) Aynı zamanda yerli edebiyatımızdan da bu dönemde faydalanmalıyız. Bunlar için öğretmenlerimize danışmalıyız. Onlar bize uygun eserler açısından daha iyi yönlendirmelerde bulunurlar. Benimkiler gibi ille sorunca söyleyen öğretmenleriniz vardır, o yüzden gidin sorun arkadaşlar. Rus klasikleri ile tanışmak için doğru bir dönem mi bilmiyorum. Çünkü çeviri ve eksik metin talihsizliği direk bu konudan uzaklaşmanıza sebep olabilir. Bu da birçok kıymetli eserden mahrum kalmak demek. Ben lisedeyken Stephen King okurdum. İlerde bu heyecana sahip olmayacağım için, şimdi bu ilgimi sonuna kadar değerlendireyim derdim. İyi ki de okumuşum, iyi ki de ilk gençliğimi okumaya teşvik edecek kitaplarla geçirmişim. Bir Stephen King okumayalı epey zaman oldu. İlerde okumak istediğim 10 kitabı falan var hâlâ. Ama nasip olur mu bilmiyorum. Çünkü 2015'ten beri artık beni heyecanlandıran tür şiir. Goncalar güle döneli beri, mutluyum.

Okumak istemediğiniz, İngilizcesi reading slump olan bir dönem var. Ben buna ''okuyasıgelmeme'' diyorum. Elinize kitap almak istemezsiniz. Aldığınızda devam edemezsiniz. Ama içinizde de okumadığınız için bir pişmanlık vardır. Okumayın. Bırakın okumayın. Niye zorluyorsunuz kendinizi? Bu dönemde, belki de sadece düşünmemeye ihtiyacınız vardır. Yok illa bir şey okuyayım derseniz, dergi okuyun. Bir yazı en fazla 3 sayfadır, mutlaka resim de vardır geniş geniş. Şöyle yavaştan yavaştan okursunuz, böylece vicdanınız da rahatsız olmaz. Yeterince zaman geçtikten sonra okumak isteyeceksiniz merak etmeyin. Sadece okumaya bir mecburiyet olarak bakmayın.

Toparlayacak olursam, şiir için lise yıllarınızda Sabahattin Ali, Özdemir Asaf, Yavuz Bülent Bakiler, Erdem Bayazıt, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Selçuk İlkan anlamak için daha kolay şairlerdir. Çok da güzel şiirleri vardır. Öncesinde de söylediğim gibi divan edebiyatında açıklamalı mısralara bakın. İskender Pala'nın şiir kitaplarından faydalanabilirsiniz.

İlerisi için artık şiirden anlıyorum ben dediğinizde ise Metin Altıok, Ahmet Telli, İbrahim Tenekeci, Furkan Çalışkan, Muzaffer Serkan Aydın, Birhan Keskin, Didem Madak, Ah Muhsin Ünlü, Onur Bayrak ve daha niceleri, okumanız ve anlamanız için sizi bekliyor olacaklar.

***Not: Çok okumaktan ziyade, okuduğunu anlamaktır iş.>
https://www.youtube.com/watch?v=Sj85pMwfL1o

Sevgiyle ve anlamla kalın...

Hale Yükselten, Cesur Yeni Dünya'yı inceledi.
04 May 19:13 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Bilim kurguyu zaten çok severdim hep. Ama bu kitap bilimkurgu klasiklerine kafayı takmamdaki en büyük neden. Kitap distopik bir dünyada geçiyor. İnsanlar doğmuyorlar, ihtiyaca göre üretiliyorlar. Bağlanmak yok, aile ilişkileri yok. Soma adlı bir hapla 'tatile' çıkıyorlar. Ama bu dünyada aynı zamanda ''vahşi bir bölge'' var. O bölgedeki insanlar üreyen, aile ilişkileri olan insanlar ve yabani olarak görülüyorlar. Ahlak dışı yaşıyorlar modern insanlara göre.
Bu kitapta en sevdiğim şey açıkçası yaratılan dunyaydı ve şimdiki zamanda 'ahlaksızca' olarak görebileceğimiz cinsel özgürlüğün ve uyuşturucunun yaratılan dünyada gayet normal görülmesi. Ama kitabın sonunda benim hoşuma giden kısım eleştirilmiş. Böyle bir dünyanın işe yaramayacağı anlatılmış biraz. Tabii ki tüm dünyanın böyle bir düzen içerisine girmesi beklenemez ama bence ahlak kurallarını biraz değiştirmekte de sıkıntı yok. Kitaba sonunda pek katılmasam da en sevdiğim kitaplar arasında yer aldı.