• Okuduğum en cesur kadınlardan.
    Bence eleştirmeyi ve eleştirilmeyi çok seviyor.
    Simone de Beauvoir üniversitede tanıştığım bir yazar. Feminist yazımlarını okumadım fakat roman niteliğindeki eserleri üzerine kafa yormuş, tartışmıştık. Daha önce söylediğim gibi feminist yazarların feminist yazımlarını okumaktan kendimi alıkoyuyorum zira fikir ayrılığına düşüp onlardan soğumaktan çok korkarım.
    Kitapçıda gezerken Beauvoir'ın en sevdiğim fotoğrafını kapakta görünce hemen atıldım. Kapağının tasarımı beni etkiledi çünkü fotoğrafın hikayesi etkileyiciydi. Beauvoir'ın Fransa'nın burjuvasından uzak kıyafeti ve cesur gülümsemesi çok güzel görünüyordu. Verdiği ders sonrası öğrencilerine olan güvenini vurguluyor bu fotoğraf benim için. Ne yalan söyleyeyim kitabın arkasını bile okumadan biyografi niteliğinde olduğunu düşünerek aldım ve tabi ki yanıldım.
    Kitap biyografi niteliğinde değil. Kristeva Beauvoir'ın aktivistiliğinden yola çıkarak feminizmin alt başlıklarını açıklıyor. Sonlarına doğru Çin'in ekonomisine, Afrika'nın geleneklerine ve Doğu'nun hukukuna değiniyor.
    Başlarda Beauvoir'ın cinsel kimliğini, ortalarında Freud'dan yararlanarak psikanalizi ve sonunda da kadın haklarını okuyucuya sunuyor.
    Beauvoir'ın hayatından yararlanarak rüyalarından tutun da, kadın yaşamını anlatan (otobiyografisi) ciltlik romanlarına kadar farklı yönleriyle feminizmi ve post-feminizmi açıklıyor. Feminizm'in doğuşu, ilerleyişi, duraksaması, ve tekrar gündeme gelmesi kitapta çok güzel anlatılmış.
    Kristeva alt gözlüklü bir feminist değil. O kadın haklarının sadece erkeklere değil aynı zamanda da hukuka, psikolojiye, ekonomiye, coğrafi konuma, dine ve daha birçok sosyal olguya bağlı olduğunu savunuyor. Yeri geldiğinde kadınların kendi hakları için ellerinden geleni yapmadığını söylemekten çekinmemiş ama aynı zamanda da cesaret öykülerini yazmayı da unutmamış.
    Kristeva tam bir Beauvoir hayranı. İnsan kendisinden daha hayran birini görünce mutlu olmuyor değil tabi. Beauvoir'ın dünyaya gelişinin 100.yıl dönümünde (ölümünden 22 sene sonra) Simone de Beauvoir ödülünü gündeme getiriyor ve bu ödülü kadın hakları uğruna önemli gelişmelerde bulunmuş bireye veyahut kuruluşlara vermeyi istiyor. En güzel örneklerinden biri kitapta adı geçen Malala Yusufzay'dır. Kristeva geçirdiği suikastin ardından Malala'ya bu ödülü layık görüyor ve kitabın içerisinde de okuyabileceğiniz bir tebrik ve övgü mektubu yolluyor.
    İçeriği her bakımından tatmin edici. O kadar çok kitap ismi çizdim ki -ne yazık ki baskıları çok eski- hangisini nereden bulacağımı, bulursam hangisini okumaya başlayacağımı bile bilemiyorum. Çünkü hepsi birbirinden daha dolgun ve bilgilendirici kitaplar. Önüne tonlarca hediye paketi konmuş, doğum günü çocuğu gibi hissettim bir an için.
    Hepinize iyi okumalar güzel kadınlar ve bir takım adamlar.
  • Kitabı okuduktan hemen sonra hissettiklerim ve şuan hissettiklerim o kadar farklı ki... Önceden , kitabı bitirdiğim gün, yazdığım bir inceleme vardı. Bazı eksikliklerden dolayı kaldırmıştım. Şimdi tekrardan ekliyorum ve kararı size bırakıyorum :)

    Mahşer'i okumamın üzerinden belli bir zaman geçtikten sonra:

    Mahşer, uzun zamandır merak ettiğim ve King kitapları içinde beklentimin en yüksek olduğu kitaptı. Açıkcası kitabı okumamın üzerinden 10 gün geçti, olayları yeni yeni sindirmeye başlamam ve kitap hakkında görüşlerimi toparlayabilmem için incelemeyi biraz erteleyerek yazmanın daha mantıklı olduğunu düşündüm.

    Mahşer, King'in edebi değeri en yüksek ve en ağır kitabı. Ağır olmasını olumsuz yorumlamıyorum şahsen. Mahşer King'in bütün kitaplarının birleşimi gibi; aşk, dram, macera-aksiyon, gerilim(çok çok az da olsa), felsefe, edebiyat, bilim-kurgu, kıyamet senaryosu gibi birçok türün karışımından oluşuyor. King'in bu türlerden her birinin ön planda olduğu kitapları mevcut. Mesala dram için Yeşil Yol , macera-aksiyon için Doktor Uyku korku için Hayvan Mezarlığı için O'yu örnek verebilirim. Bu manyak niye şimdi bu örnekleri veriyor ? Arkadaşlar Mahşer'i okurken alacağınız tat, King'i tanıma düzeyinizle doğru orantılı ilerliyor; çünkü Mahşer bütün King kitaplarının karışımı. King hiç okumayıp, ilk Mahşer ile başlayayım dersen bunun intihardan bir farkı olmaz. Şahsen King'in çoğu kitabının okumadan Mahşer'i okuduğum için içimde bir nebze pişmanlık var, ama King'in kitaplarını sömürdükten sonra tekrardan Mahşer'e geri döneceğim. He, bu benim fikrim. ''2.kez kitaba geri dönmek istemem'' , derseniz eğer mümkün olduğunca King arşivinizde arkalara atın derim.

    Şimdi bu kitapta noluyor ?

    Not: ''Aaaa'' desem ''Spoiler verdi'' diyen arkadaşlar var. Kitapla ilgili(spoilersız) hiçbir şey öğrenmeyi istemiyorsanız eğer, rica ediyorum devamını okumayın!

    Kitap manyak olaylarla başlıyor ve virüs salgını sonucu dünyadaki insanların %99 ölüyor. Tabi anne-babasını kaybeden ve yiyecek besin bulamayan, virüs kapmamış çocuklarda hayatını kaybediyor. Bu olaylar kitabın 38.bölümünde çok güzel anlatılmış. Hayatını kaybeden çocuklardan birisinin hikayesini şuraya bırakayım (Üşenmeyin, okuyun lütfen)

    ''Sam Tauber beş buçuk yaşındaydı. Annesi 24 Haziran’da, Murfreesboro, Georgia Şehir Hastanesi’nde ölmüştü. Yirmi beşindeyse babası ve iki yaşındaki kız kardeşi April ölmüştü. Yirmi yedisinde de ağabeyi Mike ölmüş ve Sam tek başına kalmıştı.

    Sam, annesinin ölümünden beri şoktaydı. Acıkınca yiyerek, ara sıra ağlayarak Murfreesboro sokaklarında amaçsızca dolaşıyordu. Bir süre sonra ağlamayı bırakmıştı, çünkü bir faydası olmuyordu. Kaybedilen insanlar ağlamakla geri dönmüyordu. Geceleri uykusu babasının, April’in ve Mike’ın defalarca öldüğünü, suratları karararak, göğüsleri hırıldayarak kendi sümükleriyle boğuluşlarını gördüğü korkunç kâbuslarla bölünüyordu.

    Sam, 2 Temmuz sabahısaat ona çeyrek kala Hattie Reynolds’ın evinin arkasındaki böğürtlen çalıların arasına girdi. Neredeyse boyunun iki katı yükseklikteki çalılar arasında boş gözlerle dolaşıp, zikzaklar çizerek dallardan böğürtlen topladı ve çenesiyle dudakları kapkara olana dek yedi. Dikenler giysilerini yırtmış ve derisini çizmişti, ama fark etmemişti bile. Arılar etrafında vızıldıyordu. Yüksek otlar arasındaki kuyunun ağzındaki çürük tahtaları görmedi bile. Tahtalar, ağırlığı altında kırılıverdi ve Sam, altı metre derinlikteki kuru kuyuya düştü. İki bacağı birden kırılmıştı. Yirmi saat susuzluk, açlık,şok ve korkudan öldü.''

    Bunun gibi daha birçok sebepten ölen insanlar var. Kitapta buraların anlatımını çok beğendim

    Kitabın ilk bölümünde virüs ve yukarıda söylediğim sebeplerden ölen insanların anlatımının yanında, ana karakterlerimizin hatları da oluşmaya başlıyor. Açıkcası ana karakterler artık hikayeye girmeye başlarken, araya o kadar çok gereksiz sözcük sıkıştırılmış, o kadar alakasız olay anlatılmış ki, okurken sıkıldığım yerler oldu.

    Bunun yanı sıra kitapta tonla karakter var, ama birini diğeriyle karıştırmıyor, kimin ne olduğunu anında kafanızda canlandırıyorsunuz. Karakter bakımından bir sıkıntı yaşamadım, hiçbiri hikayede fazlalık gibi durmuyor ve kitabı bitirdikten sonrada, başka bir kitabı okusanız bile, onları arıyorsunuz. 1200 sayfa okumuşsunuz kitabı, bir zahmet etkileri hemen geçmesin dimi ?

    Virüs olayından sonra hayatını kaybetmeyen insanlar, rüyalar görmeye başlıyor. Kimi zaman siyahlara bürünmüş korkutucu bir insan(insan olduğunun garantisini veremem) tarafından rüya görürken; kimi zamanda 108 yaşında, ayağı topraktan, iyilik timsali bir kadını rüyalarında görüyorlar. Bunların etkisi ile iyiler bir, kötüler bir tarafta toplanıyor. Sonrası da öyle devam ediyor...

    Açıkcası kitaba başlamadan önce ''Resident Evil'' tarzı bir hikaye bekliyordum. Kitabın orjinal teması beni yine şaşırttı. Zaten ''Virüs'' temalı kitap veya filmlerim çoğu Mahşer'den esinlenmiş.

    Genel olarak kitabı beğendim ve tekrar okumayı düşünüyorum. Sizlere tavsiyem 45 derece sıcaklıkta ve King'in kalemine aşina olmadan okumamanızdır.

    ...

    Tavsiyesinden dolayı Mithril / Yuda'e çok teşekkür ederim.

    Reklamsız olmaz!

    King etkinliğimiz tam gaz devam ediyor, ona da bir bakın derim :D #30096680 ''Yanlışlıkla geldim, bakıp çıkıcaktım '' gibi sözleri hiç anlamam, anında etkinlik listesine eklerim. Misafir pek sevmeyiz, ziyarete gelen herkes dostumuzdur.






    Mahşer'i bitirdiğim gün:

    Çok çok riskli bir inceleme olacak. Özellikle arkadaşlarım o kadar çok seviyor ki Mahşer'i... İlk başta köşeye kıstırdılar, okumam için zorladılar. Sonra telefonuma tehdit mesajları geldi. Kitabı aldım, okumaya başladım ve kötü bir yorumda bulunmamam için yine tehdit edildim... Aslında bunları hiç birisi olmadı; ancak benim saçma da olsa bir giriş cümlesi bulmam gerek ve her seferinde saçma sapan da olsa bir giriş cümlesi bulmayı başarıyorum :D

    Şaka bir yana, Mahşer uzun zamandır merak ettiğim ve King'in kalemine az-çok alıştıktan sonra okumak için ultra düzey merak ettiğim bir kitap. Bu kitabın ''O'' ile kıyaslanması ve olayların başlangıcının bir ''Grip Salgını''na dayanması, heyecanlanmam için yeteri kadar etki oluşturmuştu. Şimdi, ne kadarı karşılandı gelin bir bakalım.

    Not: Bu bölümü yıldızlarla kaplıyorum. Bu bölüm tamamen O ve Mahşer'in kıyaslamasıdır. Bende bir kitabı bir başkasıyla kıyaslamayı sevmiyorum, ama bu kadar cok kıyaslanınca bende kendi yorumumu katmak istedim...

    ***********************************************************
    Her ne kadar King'in yazdığı kitaplar içinde favorilerim Doktor Uyku ve ''O'' olmasına rağmen, genel olarak ''O'' ile kıyaslandığından, bende Doktor Uyku'yu bir kenara bırakıp ''O'' ile kıyaslayarak incelemeye başlamak istiyorum.

    Baş Kötüler: Pennywise vs Randall Flagg

    İkisi de olması gerekenden çok çok daha kötü, havalı, manyak, elit, zeki ve yeri geldiğinde kafasız karakterler. Derry'de yeraltında ve mazgallarda dolaşan bir psikopat için Penniwise, insanların %99 nokta bilmem kaçının öldüğü bir dünyada ise Randall Flagg gayet oturaklı olmuş; ancak Randall Flag'den istediğim korkuyu veya gerilimi alamadım. Pennywise'ın gerek makyajlı suratı, gerek şekilden şekile girmesi, gerek hiç beklemediğin yerlerden çıkması, gerek her durum karşısında gülümsemesi, gerek SÜZÜLÜYORUZZZZZ demesi; kısacası her şeyiyle bana gerilim duygusunu yaşatıyordu ve bu gerilim insana, okurken, çok tatlı geliyor. Randall Flagg ise bu gerilimin %10'unu veremedi(Kara Kule serisini okumadan bu yorumu yapıyorum, orada nasıldır bilemem). Ne diye uzatıyorum ki? Penywise'ın dudağının ruju bile olamazsın (makyaj malzemeleriyle aram iyi değildir, dudağa sürülen şeyin adı ojeyse lütfen bozuntuya vermeyin, orada demeye çalıştığım anlaşılmıştır; zaten orada vermeye çalıştığım o etkiyi saçma sapan bir parantez içi ile mahvettim ama neyse...)!

    Bundan sonrasını izninizle birazcık hızlı geçiyorum...

    Karakterler: 7 Çocuk+ Henry vs Gripten Hayattan Kalanlar+ Çöpçü adam+Lloyd

    Bu kapışma berabere biter. Birini diğerinin önüne koyamıyorum. 2 kitap da 1200 sayfa olunca ister istemez karakterlere çok alışıyorsunuz ve -ister sevin ister sevmeyin- ailenizden biri olup çıkıyorlar. Kitap bittiğinde ise onların sizi terk ettiğini düşünüp bomboş triplere giriyorsunuz maalesefki... Ayrıca karakterlerin her birinin belirli özellikleri var; yani hikayedeki hiçbir karakter boşa değil.

    Akıcılık konusunda da maalesef ki ''O'' üst düzeyde tokatlıyor (sebebini az sonra Mahşer'in bölümlerinde yazacağım).

    Bundan sonrasını kıyaslamak istemiyorum; çünkü ''O''da fantastik olaylar ön plandayken, ''Mahşer''de gerçeklik ön planda( fantastik olaylar var elbette, ama ''O'' nun yanında çok çok az kalıyor). Şimdi izninizle Mahşer kitabına geçelim!
    ***********************************************************
    Mahşer, King'in edebi değeri en yüksek ve en ağır kitabı. Ağır olmasını olumsuz yorumlamıyorum şahsen. Mahşer King'in bütün kitaplarının birleşimi gibi; aşk, dram, macera, aksiyon, gerilim ( çok çok az da olsa), felsefe, edebiyat, bilim-kurgu gibi birçok türün karışımından oluşuyor. Durum böyle olunca okunması çok da kolay olmuyor, hava 45 derece ve kitap +5kilo olunca hiç kolay olmuyor. Öyle böyle bitirdim ve okuduğuma pişman değilim, aksine çok da memnunum!

    Kitabın ilk 450 sayfası(İlk Bölüm): Tamam, King'in uzun uzun karakterleri tanıtması alışkınız, eyvallah... Ama bu kadarı da fazla artık, bende insanım ve bu kadarı sinrimi bozuyor. İlk 100 sayfada gripin insanlara bulaşıp yavaş yavaş herkesi yiyip bitirmesi ve hafiften karakterlerin genel özelliklerini tanımamız çok güzel; ancak belli bi yerden sonra bu durum o kadar uzuyor ki, insanda okuma isteği bırakmıyor.

    450-900(2.bölüm): Bu bölümde artık nefes almaya başlıyorsunuz ve esas olaylar başlıyor. ''Kaptan Trips'' denilen bu gribe yakalanmayan insanlar dünyanın dört bir kösesinden bir araya gelmeye başlıyor; rüyalarında her biri Abagail Ana ve Randall Flagg'i görüyor. İyiler Abagail Ana'nın yanında toplanırken, kötülerde Randall Flagg'in yanında seve seve veya zorla toplanıyor. Açıkcası bu bölümün ilk başı ve sonu çok güzeldi ama ortalarda King yine uzattıkça uzatmış...

    900-1200(3.Bölüm): Bu bölüm inanılmaz bir hızla geçip gitti. King nefes aldırtmadı ve kesinlikle çok güzeldi; ancak iyi ve kötünün karşılaşması o kadar basit ve çabuk bittiki... İlk iki bölüm kesinlikle çok uzundu, bu bölümse olması gerekenden çok çok daha kısa sürdü. İlk bölümdeki fazlalıklar çıkıp, son bölüme eklense benim için kesinlikle 10/10 luk bir kitap olurdu ama, nasip değilmiş :D

    Bu kadar sözünü ettik, sizden bir ricam var: Lütfen King okumadıysanız ilk olarak bunu okumayın. Hatta yazarı aşırı düzeyde tanıdıktan sonra bu kitaba başlayın, sizin için çok çok daha iyi olacak ve aldığınız zevk kat kat artacak. ''King hiç okumadım ilk ne ile başlamalıyım'' gibi sorulara inanmıyorum, konusu hangi kitabının hoşunuza giderse alın ve onu okuyun; ancak lütfen bu kitabı biraz sonlara bırakın.

    Benden bu kadar, kendi içimde sevdiğim ve sevmediğim yerleri belirttim. Genel olarak sevmemiş gibi gözüksem de kitabı beğendim ve okuduğuma pişman değilim; ancak beklentilerim karşılanmadı.



    Durum böyle, anlatmaya çalıştıklarım umarım anlaşılmıştır ve linç tehlikem ortadan kalkmıştır.

    Saygı ve Selametle
  • İncelemeye başlamadan önce geçen günlerde başıma gelen bir olaydan bahsetmek istiyorum. Çok sevdiğim bir ağabeyim var kendisi ateist inancına sahip onunla Beşiktaş sahilde gezerken gözleri görmeyen bir amca kendisini Nişantaşı dolmuşlarının oraya götürmemizi istedi. Ağabey girdi koluna oraya götürdü ve amcaya simit ve su aldı. Amcanın hayır duasını aldı.

    İlerleyen saatlerde bir mekanda oturup birer tane bira içtik ve ben içtiğim biranın fotoğrafını çekip sosyal medyada hikayeme ekledim. Sonra bookstagram hesaplarından biri alkol için birini kitap okurken bağdaştıramıyorum diye mesaj attı bana. Ne alaka diye cevapladım hassas olduğum bir konu dedi. Ve takipten çıktı ondan sonra dedim hanımefendi bizim ortak paydamız kitaplar insanların özel hayatı veya inançları sizi ilgilendirmez beni de ilgilendirmez kitaplar size bir şey katmamış belli ki dedim kime katmadığı belli dedi ve sohbet bitti.

    Bu olayı anlatmamın sebebi ise birazdan kitap da insanları inançlarına göre hor gören sömüren , canlarına ve namuslarına göz diken insanlıktan nasibini almamış mahlukatları anlatacağım için kendi hayatımdan o kadar ileri seviye olmasa da bu durumları örnekleyen bir kesit sunmak istedim.


    Huzursuzluk içimde kalan insanlığa dair umutları paramparça etti resmen insanların başka dinden insanların kendi dinlerine inanmıyorlar diye inançlarına ve canlarına saldırması ne kadar aşağılık bir davranıştır.

    Bizim dinimiz adı İslam yani barış anlamanına geliyor ve bu dine inanan daha doğrusu inandığını sanan insanlar onu yanlış anlayanlar kendi dinlerini yüceltmek için kendi dinlerini kötülüyorlar dünyaya aslında..

    Kitap da Hüseyin adlı bir Müslüman bir genç mülteci kamplarında gördüğü Meleknaz isimli bir Yezidi kızı alıp annesine gelini olarak getiriyor üstelik çocuğu da var ve çocuğun da gözleri görmüyor..

    Tabi yine insanların Hüseyin'i kınaması farklı dinlerin bir araya gelmesiyle oluyor. IŞID'den kaçan mülteciler özellikle Yezidi dinine mensup olanlar akıl ve hayal gücünüze sığamayacak işkencelere maruz kalıyorlar. Özellikle kadınlar bizim dinimizde çok ayrı yeri olan kadınlar kendilerine Müslüman diyen kişiler tarafından tecavüze ediliyor hemde kaç kere kaç kişi tarafından köle gibi satılıyor ve bir paket sigara parasına...

    Hem de küçük yaşlardan itibaren bu insanlığın en büyük kara lekesidir.Sonra kaçtıkları Türkiye'de yine dinleri yüzünden hor görülmeleri içinizdeki huzuru öldürüyor.

    Dünyada bu sadece bizim coğrafyamızda Yahudileri katleden Adolf Hitler , İspanyada Yahudileri katleden Engizisyon sistemi say say bitmez. Sırf İslam' da olan bir olgu değildir. Her türlü din için, tarih boyunca sayısız katliam gerçekleşmiştir.

    Haçlı Naziler ve Cihatçı Müslümanlar vb. gruplar olduğu sürece dünyada ki insanlık suçları hiç bitmeyecek.

    Sorunun asıl merkezi insanın içinde iyi ve kötü hep içimizde yan yana..

    Mevlana'nın dediği gibi ;
    Bir yer var
    İyiliğin ve Kötülüğün Ötesinde
    Seninle Orada buluşacağız

    İbnu Haldun dediği gibi coğrafya kaderdir dediği zaman çok haklıymış. Amerika' ve Avrupa'da doğanlar çok şanslı iken bizim coğrafyamıza düşen ise acı ve zulüm olmuş.

    İşin aslı şu insanları dinine veya inancına göre yargılayan insanlar olduğu sürece dünya vahşetin evreni olmaya devam edecektir. Ne zaman iyi insanlar kötü insanlar kadar cesur olur o zaman dünya değişir.

    İyi okumalar herkese ve huzursuzluğu daha doğrusu Zülfü Livaneliyi okumadan geçmeyin..

    "Ayrıca, bütün bunlar olurken bu kadar dinin tanrısı ne yapıyordu diye sordum kendime ve cevabı buldum. Tanrı o sırada dinleniyordu çünkü yedinci gündü, altı günde evreni yaratmıştı ve yedinci gün dinlenmeye çekilmişti. Herhalde bu yüzden çığlıkları duymamıştı."
  • Hüznün Şairi Ahmet Erhan

    Öncelikle etkinliği düzenleyen ve bu güzel kitabı PDF olarak bana hediye eden DUA ve İbrahim... arkadaşımıza teşekkür ederim. Bunu unutmayacağım :)
    İkinci teşekkürüm ise, inceleme ve alıntılarıyla bende Ahmet Erhan merakı uyandıran Mete Özgür'e hüznün şairini benimle tanıştırdığı için.

    Şiir okumayı kolay sanırdım Öteki Şiirler'i okuyana dek. Şiirleri öyle alelade okur geçerdim.Dizelerin içinde durup düşündürecek sözler arardım. Ama Ahmet Erhan şiirlerinde durum hiç de öyle olmadı.Bazı dizeleri defalarca okudum. Hüznü her sözcüğünde hissettirmiş şair."Ne yaşamış böyle dedim ?" Sonra hayat hikayesini öğrenip tekrar okudum.Hayat hikayesinden sonra daha anlamlı geldi şiirleri.Ama nereden baksan hüzün vardı tepeden tırnağa.Özleminde de, acısında da, sevgisinde de... Topladım çıkardım Atilla İlhan'ın dediği gibi elde hüzün kaldı.


    Adını anımsayamasamda sözleri tanıdıktı Ahmet Erhan'ın.Sanki defalarca duymuştum, yaşamıştım o şiirleri. Ben biliyordum bu hüznü, anneye babaya olan bu özlemi.

    İnternette araştırma yaptıktan sonra yanılmadığımı anladım. Meğer yıllarca dinlediğim şarkılarda varmış Ahmet Erhan. Ahmet Kaya'nın çok sevdiğim "Bugün de Ölmedim Anne" şarkısındaki şiir ona aitmiş.80 döneminde her gün ölen isimsiz gençlere yazılan ve tüyleri diken diken eden o muhteşem şiir için bile sevebilirdim Ahmet Erhan'ı.

    "Yüreğimi bir kalkan bilip sokaklara çıktım
    Kahvelerde oturdum çocuklarla konuştum
    Sıkıldım, dertlendim, sevgilimle buluştum
    Bu gün de ölmedim anne."

    https://youtu.be/S5xhwYVkh_4

    Selda Bağcan'ın "Oğul" şarkısı.

    "Anne ben geldim, ağdaki balık,
    Bardaktaki su kadar umarsızım,
    Dizlerin duruyor mu başımı koyacak
    Anne ben geldim, oğlun, hayırsızın."

    https://youtu.be/21VtK7cQI48

    BABASI
    Şairimizin asıl adı Erhan Bozkurt.Ahmet, babasının adı. O kadar çok seviyor ki babasını, o öldükten sonra Ahmet'i adının başına koyuyor.
    Belki de hayatına en çok babası dokunduğu için bu kadar seviyor.Edebiyata olan ilgisi de babasıyla başlıyor.Kendisi küçükken, babasının gözleri iyi görmediği için ona kitaplar okumuş.Dostoyevski'nin o kalın romanlarını yüksek sesle okurmuş. Sonra birgün babasını, gazetedeki küçük puntolu haberi okurken yakaladıktan sonra
    gerçeği farketmiş.Meğer babası okuma alışkanlığı kazansın diye böyle bir yalana başvurmuş.

    Babası genç yaşta(51) ölünce her şeyi alt üst olur Ahmet Erhan'ın. Bu olaydan sonra alkole başlar. Alkolle birlikte şiirlerindeki hüzün artar. Nasıl ki bir afyon insanın fiziki acılarını bastırırsa, O da alkolle duygusal acılarını bastırmaya çalışmış.

    ANNESİ
    "Niye doğurdun anne beni"
    Annesine karşı daha sitemkardır. Bir şekilde hayattaki yenilgilerini, mutsuzluğunu doğumuna bağlar. Ardından annesinin ölümü de yaralar şaiiri. Artık dizlerine başını koyacağı bir annesi yoktur.
    "Dizlerin duruyor mu başımı koyacak,
    Anne ben geldim, oğlun, hayırsızın."

    SEVDİKLERİ
    Çok da güzel insanlar sevmiş Ahmet Erhan.Nazım Hikmet'i, Turgut Uyar'ı ve arkadaşı Behçet Aysan'ı.Behçet Aysan Madımakta katledildiğinde bir kez daha yenilmiş hayata.

    "Ben bu kadar yenilgiyi haketmedim."

    Yenilginin en çok yakıştığı şair Ahmet Erhan'la buluşmam diğer kitaplarıyla da devam edecek.Teşekkür ederim okuduğunuz için.
  • Eğer kitap okuyamıyorsanız, kendine has dünyası olan aksiyon dolu kolay okunabilen bir kitap arıyorsanız bu seri sizin isteklerinizi karşılayacaktır. Bir solukta okunabilecek bir seri zaten ben de art arda üç kitabı da okuyup bitirmiştim. Olayların işleyişini de karakterlerin arasındaki diyalogları da çok sevdim. Öneririm kesinlikle.
    .
    Karakterler, olay örgüsü ve özellikle başkarakter Elizabeth’in ruhsal değişimleri seriyi sevmemi sağladı. Elizabeth Engizisyona bağlı bir cadı avcısıyken hayatının alt üst olup bildiği, inandığı ‘gerçeklerin’ değişmesi ile seri başlıyor, kendini hayal edemeyeceği boyutta bir kargaşanın merkezinde buluyor, kime inanacağını kime güveneceğini kestiremiyor. Kitabın başlarındaki bu mesafeli ve savunmacı hali ile ilgimi üzerine çekti. Hareketleri ile güçlü bir karakter olduğunu ve nereden geldiğini unutmadığını gösterdi. Serinin bazı yerlerinde lütfen aklını başına al desem de genel olarak karakterin aldığı kararları yerinde buldum ve her zaman mücadeleci bir ruha sahip olmasını, pes etmemesini sevdim. Onca cesaretine rağmen onun da korkularının olması gözümde onu gerçekçi kılan şeylerden biriydi. Güçlü duran bu cadı avcısının kafasının içinde yankılanan acabaları takip etmek, inandığı şeyleri sorgulamaya başladığını görmek kısacası onun kitap boyunca yaşadığı değişimleri görmek kitabı benim için zevkli kıldı. Burada söylemem gerekir ki seri boyunca en çok okumaktan keyif aldığım kitap ilk kitaptı. Dediğim gibi daha karakterler birbirini hiç tanımazken bir takım gibi hareket etmeye çalışmalarını ve bir yandan da birbirlerinden şüphe duymalarını okumak keyifliydi. Kitaptaki çoğu karakteri sevdim ama Fifer, George ve Schuyler benim için seriye renk katan başlıca karakterlerdi. Schuyler ve Fifer’ın o harika bağından bahsetmiyorum bile, ikisinin olduğu sahneler serinin en matrak ve en sevdiğim sahneleriydi kitabın. Av-Şifacı’nın Av kısmında ikisinin tanışması ve birbirlerine karşı neler hissettiklerini okumak bu yüzden mükemmel bir şeydi. John da gayet iyi bir karakterdi. Sonuçta bir şifacı, insanları iyileştirmek için her şeyini ortaya koyan çok başarılı bir şifacı. Tek ikinci kitaptaki malum hallerini sevemedim ama şimdi hak vermesem de olmaz onun yapabileceği bir şey yoktu. Onun dışında gerçekten takdir ettiğim, gösterdiği sabra ve etrafına saçtığı iyiliklere şaşırdığım cidden iyilik meleği gibi bir karakterdi. Yaşadığı onca şeyle mücadele edişi etkileyiciydi, hala yaşamaya devam etmesi özellikle bunu da insanlara yardım ederek geçirmesi daha da etkileyiciydi. Yazarın ikinci kitaptan sonra karakterleri daha iyi tanıyabilmemiz için birinci kitaptan öncesindeki hayatlarını konu edinen bir kitap çıkartması çok hoşuma gitti, daha bu kitap gibi ek kitaplar gelse aynı mutluluk ile tekrardan okurum.
  • Kitabın sonu beni mutlu etti ama biz okurlardan çok yenge mutlu olmuştur sanırım. Başrol karakterlerinden biri olan Michelle ile Yengemiz aynı ismi taşıyor. Eh bende diyorum bu Michelle niye bu kadar etkileyici tasvir ediliyor. :)))))))))
    Şaka bir yana konu çok iyi işlenmiş. Geç başladığım halde gün bitmeden bitirebildim. Çok sürükledi beni. Sean King ve Michelle Maxwell isimli ana karakterlerimiz benzer olaylar yaşarlar ve bir katilin peşine düşerler. Yaşananlar ve sürekli hareketlilik insanı sıkmayınca da haliyle beğeniyoruz kitabı. Bu arada bir vurgu da yapmak istiyorum.
    Şimdi burada bir konuya da açıklık getirelim. Katilin veya suçlunun filmin sonunda enselendiği yapımlar aslında benim nazarımda Polisiye konusu değil bir Aksiyon konusudur. Kim olduğunu, kimi kovaladığınızı bilmez, en alakasız bir yerden yola çıkarak son anda katili yakalarsınız ve film veya kitap biter.
    Polisiye konusunda ise bir nevi İstihbarat Operasyonu gibi düşünürsek katil bellidir -seyrederken demeyelim de okurken- siz katili dikkatli bir okuyucu olduğunuz zaman en başlarda (en kötü 150 sayfa geçene kadar) anlarsınız. Bundan sonrası daha heyecanlıdır çünkü katilin yakalanması adına ipuçlarını beraber takip edersiniz ve kitabın ilerleyen yerlerinde bu ipuçlarını hatırladığınız taktirde bunlardan yola çıkarak daha zevkli bir konunun işlenmesinde kendinize de pay ayırırsınız.
    Bunu neden anlattım? Hem aradaki farkı göstermek hem de Baldacci'nin yazdığı kitaplarında (sevdiğim birçok yazarın, GERÇEK POLİSİYE yazarının yaptığı gibi) katili tahmin etmeniz çok kolay ve geriye nasıl yakalanacağı kalıyor. Eh burada da biraz beyin jimnastiği şart ve hepimiz de kitap okuyanlar olarak bir çatı altında toplanmışsak bence eksik organımız BEYİN değildir. Katılırsınız veya katılmazsınız ama benim 'Polisiye' kitaplar adı altında çıkanlara bakış açım bu iki farklı kategoride ve ben ikinci kategorinin daha hoş geldiğini düşünüyorum.
    Umarım söylemek istediklerimi açıkça anlatabilmişimdir. Aksi takdirde moralim bozulur. Kendinize iyi bakın, esen kalın, keyifli okumalar..