• Kırılan bir kalbin eskisi kadar atmadığını babamdan filan değil kendimden öğrendim. Ne zaman çarpıntım başlasa mutluyum derdim hep kendi kendime.Eskiler hatırlanınca acılar yeni oluyor galiba. Neyse....Pek beceremeyenlerdenim yaşamayı. Ama öyle pes edenlerden değil. Bir şeyler olsun diye çok şey yaptım, hiçbir şey olmadı. Aslında çok şey oldum. Bekletilen oldum, aldatılan oldum, kandırılan, kaybeden oldum,yalnız oldum yanlış insanlara tükendim,hep birşeyler olsun dedim sonra hayat 'sen kimsin ki?' Dedi.Mutsuzluğun o kekremsi tadını sanki ağır bir ilaç içmişimde sabahında miğdemdeki zehiri ağzımdan soluyormuşum gibi hissettirdi. Neye elimi atsam kuruyor sanki doğduğumdan beri. Mutsuzluktan geberiyorum değil de umutsuzluk bitiriyordu beni. Çocukluktan tek farkım birinde aşağı yukarı salıncakta sallanırken diğerinde birileri ruhumu sallıyordu sanki,aşağı yukarı. Oturduğum yerden kalkmak inanın eziyet geliyor bana kimileri buna üşengeçlik diyor...Bıraksalar yüzyıllarca uyurum diye düşünüyorum geceleri.Sabah uyandığımda ise beklentilerin sadece insanı yıprattığına bilmem kaçıncı kez daha şahit oluyorum.Pencereden baktığımda günler mevsimler degişiyor her seferinde ve gözlerimin önünde bitişimi seyrediyorum daha önce hiç rastlamadığım televizyon kanallarında.Bendeki hep bi kaçıp gitme isteği,hep bi uzaklaşmak. Nereye bilmiyorum. Galiba kendimden uzaklaşırsam bir gün, toparlarım gibime geliyor. Olmuyor çünkü. Halı saha maçlarında sürekli kaleye koyulan insandan halliceyim hani heves var ama insanlar sürekli engeller koyuyor hayatıma...Bazen arkadaşlar çağırıyor...tek gülümserken mutsuz olan ben gibiyim galiba.Bildikleri şeylerden umut ettikleri kadar dolu görünümlü neşeli insanları izliyorum bazen. Başka şekilde yaşanmıyor zaten hayat denilen bu illet diyorum kendi kendime. Sonra kendimin fazlasıyla çürümüş ruhumla yaşadığımı biliyorum bilmek değilde hissediyorum diyelim....Yazınca değil, kusunca rahatlıyorum.Kesinlikle öneriyorum bazı şeyleri söyleyemediğinizde kusun. Henüz 27 li yaşlarındayım.Fakat yaşadıklarımı değilde hissettiklerimi kronolojik sıraya koysak sanırım m.ö ki hisleri bulabiliriz. 1 ay önce psikologa gitme isteğim vardı.Yaklaşık iki saat anlatmaya çalıştığım zaman çevremdeki insanlarda 'Anlıyorum' diyorlardı gideceğim psikolokta iki yüz lira bırakıp çıkacağım için 'Anlıyorum' diyecekti. Hepsi bu.Ben bile bazen kendimi anlamazken birilerinin beni anlamaya çalışıp sonra sen sorunlusun cidden düzel bak diyişine hayatım boyunca anlam veremedim. İnsanlar rol yapıyordu çünkü. Kimse kimsenin acısını gerçekten umursamıyordu afedersiniz ama bende umursamıyorum...Buraya afilli bi küfür gelirdi değil mi? Herkes yalnız başına ölecekti fakat kabullenmiyordu bunu hiç kimse. Ötesi yoktu bunun, kaybolmuş gibi hissediyordum kendimi. İntihar etmeyi ne zaman aklımdan geçirsem kendimi ruhumun boşluğundan atıyordum kendimi sonra ne mi oluyordu? Sabah kalkıp hissedip anlam veremediğim şeylerin izahını düşünüyordum.Pes etmemek değil de cesaretsizliğim bırakmıyordu peşimi. Yaşanmış onca şeye rağmen hala hayal kurabiliyorsan bu zaten müthiş bir yetenektir derler ben hayal kurmayan kursada sonuna doğru uyuya kalan düz bir insan olmuşumdur hep biliyorum altını çizeceğim çok kitap satırı olmuştur lakin yaşamak için bir sebeb bulamadım hâlâ.En çokta bazen nefesimin daralması sebep oldu yazmama. Kendimi bildim bileli yıkılmamak için uğraşıyorum. Aslında devrildiğimi biliyor,ayağa kalkmamak için çabalıyorum.Öyle kariyer hedefim pek olmadı benim. Daha çok günü kurtarmak için yaşıyorum sanki. Arada bir onsuzluk yumrukluyor zihnimi. Hani bazen bir ortamda olursun bir konu açılır 3 4 yutkunmayla derin bir nefes alırsınız ya hah işte o acı bu acı işte birinin yokluğu diyorum ben buna hayatının %90'lık eksikliği.Hani dayak yedikten sonra kimselere bir şeyler diyemeyip gecenin bi vakti yalnız başına balkonun köşesinde gizli gizli sigara içen sekiz yaşındaki çocuğun hüznü zaten tartışılmaz. Her dumanın ardından öksürüğe boğulduğum ciğerlerimden hiç bahsetmiyorum bile. umursamadım keşkelerimi,pişmanlık değil bu tamamen yutkunmalık düşünceler.Birini sevmek istedim inanın hiç bu kadar hissettiklerimi büyüttüğüm zaman olmazdı sanki ben bir yana hissettiğim şey bir yanaydı. İnanın nasıl öldüğümü hiç hissetmedim galiba güzel öldüm.En azından anlattığımda dinleyenim cidden anladığına inandığım olmuştu. Hayalet olmaktan çıkardı düşüncelerim birşeyler anlatsam çabasındaydım hani...
  • 79 syf.
    ·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Merhaba, sayın ilginç konuları seven okurlar. Arşivleri kurcalarken “Bilim Araştırma Grubu” adlı kitaplara denk geldim. Netten araştırdım. Altın madeni bulduğumu düşünüyorum. Çok ilginç konuları yazmışlar. Altın madeninin linkini bırakacaktım ama link kırılmış. Nete “Bilim Araştırma Grubu” kitapları yazarsanız çıkacaktır. Bugün onlardan bir tanesi olan “Duru Görü” kitabını incelemeye çalışacağım. İncelemeye başlıyorum.

    Kitabın dili anlaşılırdı. Kitap akıcıydı. Kitabın konusu, kilometrelerce ötesini görebilen, geleceği görebilen, duvarların arkasını, bir insanın iç organlarının durumunu ve birçok sıra dışı yeteneği olan insanların yeteneklerinin incelenmesiydi. Kulağa biraz garip geldiğinin farkındayım. Cidden garip. Bir o kadar da ilginç diye düşünüyorum. Yani salt görme yeteneğinin oldukça farklı ve imkânsıza yakın bir versiyonundan bahsediyorlar. Duvarın arkasını görmek? İlginç değil mi? Devam ediyorum.

    Kitap örneklerle ilerliyor. Kitabı okumadan önce bu tip konulara biraz aşinaysanız, belli bir alt yapınız varsa çok daha iyi anlayacağınızı düşünüyorum. Bu sebepten bazı kavramları ve açıklamaları anlamakta zorlandım. Örneğin kitabın bir yerinde telepati kartlarıyla ilgili bir örnek veriyor. Telepati kartlarını daha önceden bilmiyorsanız örneği anlamak çokta kolay olmuyor. Bir de kitap arşivini pdf olarak edindiğim için kitapta verilen kaynak notlarına ulaşmak biraz karışık oldu. Sanıyordum ki sıralama şeklinde kitapları yayınlamışlar. Kaynak veriyor mesela kitap 19 diyor. Kitap 19 hangisi? Konu yazmış ama tam bulamıyorsun. Orası bir eksi oldu benim için.

    Kitaptaki bazı örneklerden isim vermeden bahsedeceğim. Derinlemesine olmayacak. Genel itibariyle özetlemeye çalıştığım için olayı bir iki cümle ile ifade etsem zihninizde canlanacaktır. Kitapta kayıp insanları, eşyaları bulan, uzaklardaki olayları yanındaymış gibi anlatan, dünya haritasındaki herhangi bir koordinattan o konumu çıplak bir şekilde binalara, ağaçlara kadar vs tarif eden, hatta Jüpiter’in yüzeyini tarif edebilen, kapalı zarfların içerisinde neler yazdığını söyleyebilen, kitap elinde olmadığı halde okuyabilen birçok olağanüstü insan ve olaydan bahsediyor.

    Bir de ilginç olarak kitapta gördüğü rüyaların ileride gerçekleştiğini deneyimleyenlerin de psişik olabileceğinden bahsediyor. Bu bazen bana oluyor. Bir rüya görüyorum. İleride bu gerçekleşiyor. Ama bu dejavu değil kesinlikle. Örneğin ben daha üniversiteyi kazanmadan gittiğim bilgisayar laboratuvarını, oturduğum bilgisayar masasını, dersin hocasını rüyamda görmüştüm. Daha önce aynı olayı yaşamadım. Çünkü ilk defa o derste o hocayı görüyordum. Okul yeni açılmıştı zaten. Rüyayı kontrol edemiyorum. Yani uyurken geleceği görmeye konsantre olamıyorum. Kontrol etmeyi öğrenmek gerek. Buna da “Lucid Rüya” deniyor. Hiç kurcaladığım bir konu değil. Ama kitapta rüya sayesinde geleceği görenlere “psişik” diyorlar. Bir Psişik aday adayı olarak hepinize selam olsun diyerek devam ediyorum :D

    Şimdi size meşhur Piri reis haritasının gizeminden bahsedeceğim. Kitabı okurken aklıma gelmişti. Sizin de kafanızı kurcalasın diye buraya bırakıyorum :D

    Daha önce, Tanrıların Arabaları kitabını incelerken de buna değinmiştim. #45707040 incelemesi de bu. Oradaki örneği olduğu gibi alıyorum.

    “Piri Reis’in bu haritası 1929 yılında Topkapı Sarayı’nda tesadüfen bulundu. Harita tam değildi. 1 parçası bulunmuştu. Piri Reis’in 1513 yılında çizdiği Afrika, Amerika ve Güney Kutbu’nu gösteren haritanın o dönemde çizilmiş olması yazara imkânsız gelmektedir. Bunun sebeplerinden bir tanesi Güney Kutbu’nun 1912 yılında Robert Falcon Scott tarafından ya da Scott’un başka bir rakibi olan Norveçli kâşif Roald Amundsen tarafından 14 Aralık 1911 yılında keşfedilmiş olmasından önce çizilebilir? Piri Reis’in haritası kıtanın buz altında kalmış sahil kesimlerini de gösteriyordur. Ancak kıta üzerindeki buzullar haritanın çizilmesinden tam 6 bin yıl önce erimiştir. Bilim adamlarının bu konu için 2 tane açıklaması var. Piri Reis ya bu haritayı gemi ile gezerek çizmiş ya da o dönem var olan haritalardan yararlanmıştır. Gezerek çizmiş mantıklı görünse o dönemde gemi ile tüm dünyayı gezmek var olan gemi teknolojisi ile imkansızdır. Piri Reis’in öteki haritalardan yararlanmış olması da zordur. Çünkü o haritaların çoğu yanlış çizilmiştir. Piri Reis’in o dönem çizdiği harita günümüz teknolojisi ile uydudan bakılıp gözlenmiş ve bire bir aynısı olduğu görülmüştür. Hatasız olarak bu haritanın çizilmiş olması ancak uzay çalışmalarıyla sağlanabilir. Hala Piri Reis’in bu haritayı nasıl çizdiği çözülememiştir.
    Yararlandığım kaynakları:
    https://www.sabah.com.tr/...eisin-harita-sirri/6
    https://www.dunyabulteni.net/...en-adam-h238850.html
    http://www.acikbilim.com/...rktika-macerasi.html
    https://www.youtube.com/watch?v=tUry2aMFUWw
    Piri Reis haritası:
    https://evrimagaci.org/...eis-ve-haritasi-1928

    Yukarıda değindiğim açıklamalara ek olarak ya Piri Reis’in Duru - Görü yeteneği varsa demek istiyorum. Yani o dönemde, teknolojinin durumu ortadayken o haritayı çizmesi için çok uğraşması gerekiyor. Kimisi imkansız bile demiştir. Ya Piri Reis olduğu yerden haritayı çizmişse? Bunu yapabilir mi? Yukarıda bahsettiğim Jüpiter’in yüzeyini oturduğu yerden gören adam gerçekten yaptıysa Piri Reis neden yapmış olmasın?

    Bir de izlediğim bir videodaki falcı örneğine kısacık değineyim. Kadın falcılık yaparken doğuştan gelen bir “Duru – Görü” yeteneğinden bahsediyor. Buna kalp gözü açık ya da üçüncü gözü açık da deniyormuş.

    İlgili Video: https://www.youtube.com/watch?v=wsJ41yRDqNo

    Örnekleri detaylıca araştıramadım. Çünkü hangi örneği yazsam kaynak olarak bu kitap çıktı. Duru görü ile ilgili tek Türkçe kaynak ve çalışma bu sanırım. Sayfalarda hep bu kitap var. Yabancı kaynaklara bakmadım. Bir gün kurcalarsam ve bir şeyler bulursam incelemeyi güncellerim. Kitaptaki eksiklerden biri de detaylı olarak bu duru – görü nasıl yapılıyor anlatmıyor. Bir yerde sadece oldukça dingin ve sakin bir zihin, bol pratik gerekir türünden bir şeyler diyor. O kadar yani. Detay yok. Büyük çoğunluk örneklerle ilerliyor. Özetle böyle yetenekleri olan insanlar var mıdır bilemiyorum ama kitap kesinlikle ilgisi olanlar tarafından okunmalı. İlginç örnekler barındırıyor. İncelemeyi sonuna kadar okuyanlara teşekkür ederim. İyi okumalar dilerim.
  • 496 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Daha bu gün bitirdiğim bir kitabın taze taze yorumunu girmeye geldim.

    Ölüler Konuşamaz'ı her zaman ki gibi konusuna bakmadan isminin dikkatimi çekmesi ve yazarından dolayı aldığım bir kitaptı ve iyi ki almışım. Yoruma gelmeden kapağı, iç cildi ve posteri hakkında konuşmak istiyorum. Kitabın kapağı bemce güzel. Bem normalde gerçek insanları kitap kapağında sevmem ama burda arkadan gölgeler içinde gözükmesi o ambiansı benim hoşuma gitti, iç cildinin rengide benim en sevdiğim renk olan kırmızıydı ve cildindeki silüet sade ve güzeldi onu da beğendim. Postere gelirsek maalesef her kitaptan poster çıkmıyor ben kitap posterlerini çok seviyorum o yüzden kitabın posterli olması +1 puan kattı kitaba. Posterde güzeldi, üstündeki yazıda anlamlıydı. Kısacası hepsini beğendim.

    Ölüler Konuşamaz'ın asıl yorumuna gelirsem kitap benim hayatımda bana çok şey kattı. Sonuçta bir kadın suçsuz yere saçma sapan nedenlerden hiç olmayacak bir kişi tarafından öldürülüyor. Gökçe öldüğünde de çok üzüldüm keşke yaşasaydı. Hep şuanki zaman bölümlerini okuduğumda acaba Gökce yaşasa nasıl olurdu, acaba ölmedi yaşıyomu, keşke yaşasa diyerek geçirdim. Ama olmadı öldüğüne gerçekten inandım. Kitabı okurken güldüğüm zamanlar da oldu, çok üzüldüğüm zamanlarda oldu ama daha çok sinirlenerek geçirdim kitabı. Kitaptaki bölümler Gökçe'nin yaşadığı zaman yani geçmiş ve Gökçe'nin öldükten on bir sene sonra ki zamanda geçiyordu. Bölümlerin böyle olması gerçekten iyiydi her iki taraftan da olayları takip edip okuyabildim. Konusuna gelirsem, " Gökce bir gün ansızın gizemli bir şekilde öldürülür. Hayallerine kavuştuğu, mutlulukla yeni tanıştığı anda kaybolan Gökçe’nin yokluğu, en çok dostlarını etkiler. Yıllar sonra bile çözülmeyi bekleyen olayı araştıran arkadaşları, önce kendi hayatlarındaki sırlarla karşı karşıya gelirler. Gerçeğe ulaşmak ise sandıklarından daha zor olacaktır. Konusu böyle çokta spoiler vermek istemedim. Karakterlere gelirsek bazı karakterlerden nefret ettim ettim bazı karakterleri de çok ama çok sevdim. Karakterleri kısa kestim yoksa kitabı anlatmam gerekecek. Kısaca ben kitabı her şeyiyle beğendim. Bana bir şeyler katan bir kitaptı. Bu yüzden puanım 5/5.
  • Oldum olası huzur kokan şeyleri severim.
    Yağmur gibi,
    Toprak gibi,
    Çimen gibi, Çiçek gibi,Çay gibi.
    En çokta ,İçten samimi, İnsanları..
    🌿
  • 140 syf.
    ·3 günde
    Genelde böyledir bir an gelir hiçkimseyle konuşmak görüşmek istemeyiz üstüne tahammül bile edemeyiz ama işte insanız ihtiyacımız oluyor konuşmaya, iletişim halinde olmaya en çokta insanları yönlendirmeye bu sebeple aslında hiç sevmediğimiz insanların yanına atıyoruz kendimizi onlardan üstünlüğümüzü ya da bir olduğumuzu görmek ya da göstermek için..
    .......


    .......Benimle özleşen bir kitap oldu.. Neredeyse her kelimesiyle beni anlatan hayatımı anlatan bir kitap.
    Ben de çoğu zaman kendimle çelişiyorum ve kendime sorduğumda neden böyle yaptın dediğimde, o an canım öyle istedi düşünmeden hissetmeden öylesine yapı verdim işte diyorum yoksa ben de yaptığım çoğu işin benimle,hayat anlayışımla çeliştiğini biliyorum. Ama işte canım o an öyle istedi bir açıklaması yok. Evet ben de çoğu insanın aslında bom boş olduğunu görebiliyorum sadece hırsları ve kendilerini başkalarıyla yarış haline sokmaları gerçekten çok manasız ve saçma geliyor.. İnsanın insandan hiçbir üstünlüğü yok. Bu aradaki uçurumları bizler oluşturuyoruz....
    En başta dedim ya bir ihtiyaç için iletişimdeyiz bir çıkar için herkesin birbiriyle bir al verişi oluyor.. açgözlü insanlar güç kullandılar her şeyde kendileri üstün kıldılar, ve zayıf insanlar iradesiz insanlar cahil insanlar mücadele etmedi üstünlüğü madde olanlara köleoldularr
    Bu aradaki uçurumları oluşturdular.
  • 160 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    Çarpıcı.

    Kitabı tek kelime ile ifade etmek gerekirse çarpıcı en uygun kelime olur. Kitap her zaman daha derin geldiği için ilk olarak kitabı okudum ama yakın zamanda filmini de izleyeceğim.

    Kitap kısacık olmasına rağmen o kadar şey anlatmış ve barındırmış ki içinde tarifi çok zor. Tekdüze eğitimin insanları şiirden, sanattan, düşünmekten, hissetmekten yoksun birer robotmuşçasına yetiştirmesini, Öğretmenin önemini, ailede sevilmemenin nasıl özgüvensizliği getirdiğini, anı yaşamanın önemini ve en acısı hiçbir iyiliğin cezasız kalmadığını gösteriyor kitap bize.

    En çokta Neil’den etkilendim. Çünkü nerde yaşamı gülücüklerle kucaklayan insan varsa, yıkımı en kolay olan da yine onlar oluyor.

    Okuduğunda harekete geçmen gerektiğini hissettiren kitaplar vardır. Ölü Ozanlar Derneği bu kitaplardan biri benim için.

    İncelememi altını çizdiğim bir cümle ile bitirmek istiyorum.

    “Çoğu insan hayatını sessiz bir çaresizlik içinde yaşar.’
    Bunu kabullenmek niye! Syf. 52