• 1972 yılında, Maharishi Mahesh Yogi yönetiminde, nüfusu on binden fazla, Batı Amerika'da bulunan yirmi dört şehirde, çok ilginç bir araştırma yapılmıştı.
    Mahesh Yogi halka, sadece % 1'lerinin bile "transandantal meditasyonu" adı verilen özel bir meditasyon tekniği uygularsa bulundukları bölgedeki şiddet ve suç oranında bariz bir gerileme görüleceğini anlatmıştı. Bu yönteminin ana amacı, iç dünyada barışçıl duygular uyandırmaktı. Maharishi, araştırmaya katılanların içlerinde oluşturdukları barışçıl duyguları ister istemez etraflarına da yansıtacaklarını düşünüyordu.

    Ulaşılan sonuçlar çok etkileyiciydi; her şehirden halkın sadece % 1 'i uygulamalara katıldığı hâlde, büyük bir değişim görülüyordu. Meditasyonlar devam ettiği sürece, suç girişimlerinde gerilemeler kaydediliyordu. Hırsızlık ve şiddet olaylarında, hatta kazalarda bile gerileme vardı. Hastanelerin acil bölümlerindeki yoğunluk bile azalmıştı. Ve bu sonuç sadece tek bir şehirde değil, yirmi dört şehirde birden gözlenmişti. Yani bu olanlar, kesinlikle bir istisna değildi. Bütün bunların bilimsel bir açıklaması olmasa bile, olanları yalanlamak imkansızdı. O zamandan beri bu fenomen "Maharishi Etkisi" olarak bilinir.
    Birkaç sene sonra "Uluslararası Ortadoğu Barış Projesi" benzer bir çalışma yürüttü. Bu araştırmanın son derece şaşırtıcı sonuçları 1988 yılında "Journal of Conflict Resolution" dergisinde yayımlandı. Burada da transandantal meditasyon konusunda eğitimli kişilere meditasyon yapmaları ve insanların içinde barış duyguları uyandırmaları söylendi. Fakat o zamanki şartlar, daha zordu.
    Seksenli yılların başında Lübnan ve İsrail arasındaki çatışmalar doruk noktasına varmış ve yaşanan zulümler tüm dünyayı dehşete düşürmüştü. Ve araştırma, bir savaş alanının tam ortasında yapılacaktı. Bu amaçla araştırmaya katılan kişiler belirli günlerin, belirli saatlerinde bu bölgeye getirildi. Gerçekten elde edilen sonuçlar yine hayret vericiydi:
    Deneye katılan kişiler meditasyon yapıp iç huzurlarını derinleştirdiklerinde, terör saldırılarında ve diğer suçlarda azalmalar kaydedildi. Hatta trafik kazalarında bile azalmalar olmuş, hastanelerin acil servislerinin yoğunluğu bile azalmıştı.
    Araştırmaya katılan kişiler meditasyonlarını bitirdiklerinde ise her şey eski hâline dönmüştü. Araştırmalar esnasında, sonucu etkilemesi ihtimali bulunan her şey göz önüne alınmıştı. Hafta sonları, tatil günleri, hatta ayın evreleri bile.
    Denemeler, kazaların ve saldırıların sayılarında artış beklenen günlerde de yapılmış ve yine sayılarda bir azalma tespit edilmişti. Sonuçlar o kadar net ve açıktı ki, araştırmayı yürüten bilim adamları, meditasyonla oluşan barışçıl etkinin bölgenin dışına da yayılabilmesi için kaç kişinin meditasyon yapması gerektiğini bile hesaplamışlardı. Asıl şaşırtıcı olan şey ise bunun için zannedilenden daha az kişinin yeterli olduğudur. Etkilemek istediğimiz topluluğun nüfusunun yüzde birinin karekökü kadar insanın meditasyon yapması yeterlidir. Bu, kulağa oldukça karmaşık gelse de aslında çok basittir; bir milyon nüfuslu bir toplum için yüz kişiye denk gelir
    • Bir milyon nüfuslu bir şehri etkileyebilmek için yüz kişi yeterlidir.
    • Altı milyarlık dünya insanlığın' etkilemek için sekiz bin kişiye ihtiyacımız vardır.

    İçinde yaşadığımız halkın küçük bir bölümü bile içinde barışçıl duygular oluşturursa bunun çevremize ölçülebilir etkileri olacaktır.

    Kuantum fiziği ve biyoenerjiye göre bunu açıklamak hiç de zor değildir: Bu alanlardaki araştırmalarla, uzun yıllara dayanan, bir topluluğun ortak inancıyla oluşan ve dışarıya yollanan gücün katlandığı sonucuna ulaşılmıştır; varılan sonuç, bu alanların tezine de uygundur.
    Inançlarımız dünyayı değiştirir.
    Inançlarımız bunu sürekli yapıyor. şu an içinde bulunduğumuz saniyede bile. Peki biz neye inanıyoruz? içimizden kaçı bu kocaman, karmaşık, üzerinde birçok insanın yaşadığı dünyayı değiştiremeyeceğine inanıyor?
    "Tek bir kişi altı milyonun karşısında ne yapabilir ki?"
    İlk başta böyle düşünmemiz çok doğal. Hatta bu düşünce akla yakın bile geliyor. Ama bunun da sadece bir inanç olduğunu bilmeliyiz. Ve inançlarımız dünyayı şekillendirir. Eğer dünyadaki sorunların artık çözülemeyeceği, dünyanın büyük bir hızla battığı, şiddetin sürekli artacağı doğrultusundaki genel kanaate katılırsak dünyanın bu istikamette ilerlemesine aktif bir şekilde katkıda bulunmuş oluruz. Bu dehşet verici dünyanın inşa edilmesine ve olumsuz beklentilerin gerçekleşmesine yardım ederiz.
    • Başkalarının fikrini kendi fikrinmiş gibi benimseme. Zira bu fikir daima sana eşlik edecektir. Kendi kanaatlerini kendin oluştur. •
    Varlığının dünya üzerinde birtakım etkileri olduğunu düşünürsen, aynı kanaatte olan insanlarla karşılaşırsın.

    • Unutma: Bir milyon insanın davranışlarını değiştirmek için yüz kişi yeterlidir.
    Günün belli bir saatinde aynı şeyi düşünen insan topluluklannın ne kadar kuvvetli olabileceklerini web sitemde okuyabilirsin. Orada uzun zamandır, herkesin herkesle bilgi alışverişi yapabileceği bir forum bulunmakta. Okuyuculardan biri, üyeler için bir istek günü, yani herkesin aynı anda isteklerini düşünerek pozitif enerji yaydıkları bir gün belirlemeyi düşündü.
    Böylece her cuma, saat sekizde bütün üyeler orada "buluşuyor" ve birbirleriyle manevi anlamda irtibat kurarak, ortak istek güçlerini harekete geçiriyor. Daha sonra birbirlerine o anda neler hissettiklerini anlatıyorlar. Geri bildirimler oldukça etki şaşırtıcı ve çok güzel oluyor. Katılan herkes kendini mutlu ve canlanmış hissediyor, hatta bazıları enerjiyi fiziksel olarak bile algıladıklarından bahsediyor. Bu bölümün, en çok okunan bölüm olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Kolektif bilinç oluşturmak zannettiğimizden çok daha çabuk olabilir.
    Evet! Sen önemlisin! Dünyada bir şeyleri değiştirebilirsin!
  • Şu Boğaz Harbi Nedir? Var mı ki dünyada eşi?

    En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,

    -Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya

    Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya,

    Ne hayasızca tahaşşüd ki ufuklar kapalı!

    Nerde-gösterdiği vahşetle “bu: bir Avrupalı”

    Dedirir-yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi

    Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahut kafesi!

    Eski Dünya, Yeni Dünya bütün akvam-ı beşer

    Kaynıyor kum gibi, Mahşer mi, hakikat mahşer.

    Yedi iklimi cihanın duruyor karşında,

    Osrtralya’yla beraber bakıyorsun ; Kanada!

    Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk.

    Sade bir hadise var ortada : Vahşetler denk.

    Kimi Hindu, kimi Yamyam, kimi bilmem ne bela...

    Hani tauna da zuldür bu rezil istila...

    Ah o yirminci asır yok mu, o mahluk-i asil,

    Ne kadar gözdesi mevcut ise hakkiyle sefil,

    Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;

    Döktü karnındaki esrarı hayasızcasına,

    Maske yırtılmasa hala bize affetti o yüz ...

    Medeniyet denilen kahbe, hakikat yüzsüz.

    Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbab,

    Öyle müthiş ki: Eder her biri bir mülkü harab.

    Öteden saikalar parçalıyor afakı;

    Beriden zelzeleler kaldırıyor a’makı;

    Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;

    Sönüyor göğsünün üstünde o aslan neferin.

    Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,

    Atılan her lağımın yaktığı: Yüzlerce adam.

    Ölüm indirmede gökler, ölü püskürtme de yer

    O ne müthiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...

    Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,

    Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.

    Saçıyor zırha bürünmüş de namerd eller,

    Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller.

    Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,

    Sürü halinde gezerken sayısız tayyare.

    Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...

    Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!

    Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;

    Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat iman?

    Hangi kuvvet onu, başa, edecek kahrına ram?

    Çünkü te’sis-i ilahi o metin istihkam.

    Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler,

    Beşerin azmini tevkif edemez sun’-i beşer;

    Bir göğüslerse Huda’nın edebi serhaddi;

    “O benim sun’-i bediim, onu çiğnetme” dedi.

    Asım’ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:

    İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.

    Şuheda gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...

    O, rukü olmasa, dünyaya eğilmez başlar,

    Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,

    Bir hilal uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!

    Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!

    Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.

    Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor Tevhid’i...

    Bedr’in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.

    Sana dar gelmeyecek makber’i kimler kazsın?

    “Gömelim gel seni tarihe”desem, sığmazsın.

    Herc ü merc ettiğin edvara da yetmez o kitab...

    Seni ancak ebediyetler eder istiab.

    “Bu, taşındır” diyerek Ka’be’yi diksem başına;

    Ruhumun vayhini duysam da geçirsem taşına;

    Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namıyle;

    Kanayan lahdine çeksem bütün ecramıyle;

    Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan;

    Yedi kandilli Süreyya’yı uzatsan oradan;

    Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına;

    Uzanırken, gece mehtabı getirsem yanına,

    Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem;

    Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;
    6
    Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...

    Yine bir şey yapabildim diyemem hatırına.

    Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,

    Şarkın en sevgili sultanını Salahaddin’i,

    Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran...

    Sen ki, İslam’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,

    O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;

    Sen ki, ruhunla beraber gezer ecramı adın;

    Sen ki, a’sara gömülsen taşacaksın... Heyhat,

    Sana gelmez bu ufukalar, seni almaz bu cihat...

    Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,

    Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.
    #MehmetÂkifErsoy
  • 496 syf.
    ·59 günde·Beğendi·10/10
    Karışık Duygular isimli novellasını okurken, belki de aradığımı bulamadığım için kitabı bitirdikten sonra Zweig okumayı bırakacak ve özgün yazarlar arayışıma devam edecektim. Salt bu novellayı değerlendirdiğimde aradığımı bulduğumu, kurmaca yazına, sınırlarına ve ilginç bir anlatım biçimine rastladığımı söyleyemem. Adı geçen kitaba Le Monde'un ‘yüz yılın yüz romanı’ seçkisinde rastlamış, ismine aşina olduğum yazarı okumaya karar vermiştim. Okuyacağım edebiyat yapıtlarını seçerken, biçim ve üslup açısından değerlendiriyor ve tabiî ki konusunun ilginç olup olmadığını da hesaba katıyordum. Bu minvalde adı geçen eser ilginç olabilirdi.
    Gerçi Karışık Duygular'ı beğenmediğimi söyleyemem. Bir profesör, yarım kalmış çalışmasını bitirmesine yardım eden gönüllü öğrencisi ve profesörün eşinden oluşan üçlü arasında geçen duygulara yoğunlaşan novellayı zevkle, bir çırpıda okudum. Buna mukabil okuduğum eserin üzerimde hiçbir tesir bırakmadığını, üzerinde düşünmeye değer öğelere rastlayamadığımı söyleyebilirim. Ben daha farklı bir üslup ve açıkçası daha çarpıcı bir olay örgüsü bekliyordum. Bu manada tatmin olmadım. Farklı arayışlara yönelmeliyim diye düşündüm.
    Karışık Duygular'ın sonunda Zweig'in diğer kitaplarının tanıtımı yapılıyordu. Oldukça üretken olan yazarın tek bir kitabını okumuş olarak hakkında net bir kanıya varmanın adil olmayacağından hareketle reklamı yapılan diğer kitaplarının konularını okudum ve ilgimi çekenleri internetten araştırdım. Neticede oldukça hacimli bir kitabını, deneme tarzında yazdığı otobiyografik eseri olan Dünün Dünyası'nı okumaya karar verdim. Bu sayede Zweig hakkında açık bir kanıya varabilir ve zevk alırsam diğer kitaplarını da okuyabilirdim.
    Dünün Dünyası hakkında, dolu dolu yaşanılmış ve bir daha yaşanması mümkün olmayan geçmişe duyulan özlem, saygı ve övgü mahiyetinde bir kitap olduğuna dair yorumlara rastladım. Bu yorumlar kararımın isabetli olduğunu gösteriyordu. Kararımın nedeni, yazarın kendine, yetiştiği ortama, renkli ve trajik yaşamına dair önemli bilgiler içermesi ve döneminin neredeyse tüm yazarları ile tanışmış olan Zweig'in çok önemli tanıklığıydı. Dünün Dünyası'nda özgür ve barışçıl bir Avrupa idealinin peşinde koşan, savaş karşıtı ve vicdan sahibi bir Avrupalının tanık olduğu tarihî olaylar, önemli dönemeçler yaşanmış anılar olarak anlatılıyordu.
    Dünün Dünyası'nı okumaya karar vermemin bir başka nedeni de doğduğu, yaşadığı ve idealini kurduğu Avrupa'dan ve ülkesinden uzakta Brezilya'da yaşamak durumunda kalan yüzyılın en idealist yazarının, 2.Dünya savaşı esnasında Hitler'in Avrupa'yı istila edeceği haberleri üzerine umutsuzluğa kapılarak eşi ile birlikte hava gazı soluyarak intihar etmesidir. Yazarın trajik sonunu okuduğumda otobiyografik eseri Dünün Dünyasını da mutlaka okumam gerektiğini düşündüm.
    Kendisi Hitler tehlikesinden oldukça uzak ve görece konforlu ve saygın bir yaşam sürdüğü hâlde, o çok önemsediği Avrupa idealinin geri gelmemek üzere tamamen yok olduğunu düşünerek bunalıma girmesi ve intihar etmesi beni oldukça etkilemişti. Halbuki eşi ile birlikte gayet rahat bir yaşam sürebilir, yazarlık faaliyetini devam ettirebilir ve tehlikeden uzak yaşayabilirdi. Zweig’in farkı tam da buradaydı. O sadece Avusturyalı hümanist bir yazar değil aynı zamanda din, dil, ırk ve kültür farklarının insana bakışın en temel gösterge olmasına itiraz eden özgür, barışçıl ve bütüncül Avrupa idealine bağlı savaş karşıtı bir insandı. Bu ideale öyle inanmış ve idealinin gerçekleşmesi için öyle çaba harcamıştı ki, ömrünü adadığı şeyleri bir kenara bırakarak öylece yaşayacak, vurdumduymaz bir insan değildi.
    Dünün Dünyası, bir biçimde Zweig'in otobiyografisi olmakla birlikte, 20.Yüzyılın başından 2.Dünya savaşının başlamasına kadar geçen süreçte, Zweig'in bireysel Dünyasını, yazarlık sürecini ve bilhassa özgür Avrupa idealini aramasını anlatıyor. Sınırların herkese açık olduğu serbest seyahatin mümkün olduğu Avrupa'da istediği gibi seyahat eden ve dönemin en önemli yazarları ve sanatçıları ile ilişkiler kuran Zweig bu özgürlüğü peyderpey nasıl kaybettiğini ve Avrupa’nın felakete nasıl sürüklendiğini anlatıyor. Bu yönüyle oldukça bireysel bir yapıt. Bununla birlikte, Birinci Dünya Savaşı öncesi Avrupa’sını bütün yönleriyle anlatarak, barış ve huzur dolu Avrupa'nın nasıl olup da topyekûn bir savaşa tutuştuğunu, devletlerin birbirini boğazlamaya başladığını hem anlamaya hem de anlatmaya çalışıyor. Bu yönüyle de oldukça nesnel bir tarih anlatısı. Bununla birlikte, bir yazar ve savaş karşıtı aktivist olarak Avrupa'nın nasıl böyle bir savaşa girdiğini anlamakta zorlandığını belirtiyor.
    Politik gelişmeleri, ülkelerin tutumlarını ve ideolojik çatışmaları bizzat yaşamış olan Zweig, kendi tanıklığı çerçevesinde aynı zamanda yukarıda belirttiğimiz gibi nesnel bir tarih anlatısı da sunuyor. Hiçbir ideolojiye angaje olmamanın sağladığı tarafsız gözlemleriyle olayları ve gidişatı oldukça nesnel biçimde anlayamaya ve anlatmaya çalışıyor. Bir husus var ki kendisi de bir türlü anlamlandıramıyor ve yorum yapmakta zorlandığını belirtiyor. Kendisi özgür bir Avrupa ideali peşinde koşması, etnik ve dinsel ayrımcılığa karşı olması ve hümanist düşünceleri nedeniyle böylesi zihniyetleri hiçbir zaman anlayamadığını vurguluyor. Irkçılığın nasıl yükseldiğini, Avrupa'nın nasıl savaşa sürüklendiğini ve kendi burjuva yaşamının rahatlığı nedeniyle huzursuzluğa, hoşnutsuzluğa ve milliyetçiliğe bir türlü anlam veremediğini belirtiyor.
    Zweig, kendi kuşağının daha evvelki kuşaklara bilhassa babasının kuşağına nazaran büyük yıkımlar, savaşlar gördüğü halde aslında hayatı dolu dolu yaşadıkları için şanslı olduklarını iddia ediyor. Eski kuşakların rutin bir yaşamları olduğunu, hayatlarının sürprizlere kapalı ve monoton olduğunu, bu minvalde renkli ve heyecanlı bir hayat yaşamadıklarını vurguluyor. Her şeyin düzenli, istediğini elde etmenin mümkün olduğu bir yaşamda bir süre sonra sıkılmanın kaçınılmaz olduğunu belirtiyor. Hayatın heyecanlı yaşanması, sürprizlere açık olması ve monotonluktan uzak olması gerektiğini savunuyor. Çok sevdiği Avrupa’nın büyük savaşlara sahne olmasına şahit olsa, yıkımlar yaşasa ve kimliksiz, pasaportsuz bile kalmış olsa dolu dolu yaşadığını ve pişmanlığının olmadığını belirtiyor.
    Dünün Dünyası'nda Zweig'in hayal ettiği özgür, sınırların, pasaportların olmadığı Avrupa ideali, 2.Dünya savaşından sonra faşist rejimlerin yıkılması ve Almanya ile Fransa arasında var olan düşmanlığın sona erdirilmesi çabaları sonucu gerçek oldu. Zweig maalesef Avrupa’yı kasıp kavuran Hitler’in mutlak anlamda galip geleceğine ve özgür Avrupa idealinin yok olacağına inanarak intihar etti. Zweig’in intiharı mantık dışı görünse de idealleri uğruna yaşayan bir insanın bu ideallerinin yok olması düşüncesi karşısında nasıl bir boşluğa düşeceğini anlamak kolay değildir. Aynı zamanda Zweig’in idealinin savaştan sonra gerçekleşmesi, Avrupa Birliği yolunda adımlara atılması, pasaportların kalkması gibi uygulamalar Zweig’in özgür, barışçıl ve hümanist Avrupa düşüncesi konusunda bütün yıkımlara rağmen ne kadar gerçekçi olduğunu da gösterir. Zweig’in Avrupa’sı 19. Yüzyılın liberal ortamı kadar olmasa da büyük oranda gerçekleşmiştir.
    Viyanalı Yahudi yazar, Avrupa’nın vicdanı, savaş karşıtı aktivist Zweig’in Dünün Dünyası kitabı, yazarın nasıl bir ortamda yetiştiğini, yaşadığını, düşüncesini şekillendiren unsurları anlamak ve aynı zamanda yaşadığı dönemin Avrupa’sının ruhunu anlamak bakımından oldukça önemlidir. Otobiyografik anı biçimindeki kitap, okurken insanı düşündüren, yazarın anlam dünyasına nüfuz edilmesini sağlayan akıcı, sarsıcı ve aynı zamanda her şeyini kaybeden yazarın yaşadıklarını anlamak açısından acıklıdır. Dünün Dünyası hem bireysel hem de nesnel bir tarih anlatısıdır. Avrupalılık idealini en sarih biçimde ortaya koyan yazarın kitabıdır. Tüm bu unsurlar düşünüldüğünde Zweig’in Dünün Dünyası kitabı mutlaka okunmalıdır.
    16.03.2016
  • Kubilay, sivil yönetimi basitleştirdi ve akıcılaştırdı. Tanğ Hanedanı döneminden beri süregelen Başnazırlığı ve Devlet Nazırlığı'nı lağvedip bütün idari işlerin sorumluluğunu Mabeyn Dairesi'ne verdi. Tepede tek bir daire olunca idarenin sorunsuz yürüyeceği düşünülüyordu. Tahta ge­len tüm raporlar Mabeyn Dairesi'nden geçiyor, ayrıca bu kurum "yasa taslaklarını hazırlıyor, bünyesindeki yargıçlar (Çince Duan-şı Guan) va­sıtasıyla önemli ceza davalarına bakıyordu." Mabeyn Başkatibi (Çin­ce Conğ-şu Linğ), Kubilay'ın onayıyla önemli siyasi kararlar verebiliyor, bunları da nazırlardan biri yürütüyordu. Sol Kanat Başnazırı (Dzuo Çınğ-şianğ) ve Sağ Kanat Başnazırı (You Çınğ-şianğ) imparatora danış­manlık ediyorlar, Mabeyn Başkatibi hastayken, yoldayken ya da başka nedenlerle ulaşılamaz durumdayken devlet siyasetine vekalet edip, top­lam altı nazırlığı yönetiyorlardı. Mabeyn Başkatibi, ayrıca Tanğ döneminden beri Çin hükümetinin belirleyici özelliği haline gelmiş olan altı işlevsel nazırlığın da doğrudan denetçisiydi. İşgücü Nazırlığı, devlet personelini yönetiyordu. Gelirler Nazırlığı nüfus sayımı yapıyor, vergi ve baç topluyor, para akışını düzen­liyordu. Törenler Nazırlığı, saray törenlerini, şenliklerini, müziğini ve kurbanlarını düzenliyor, yabancı konukları ağırlıyordu. Harbiye Nazırlığı, orduyu ve sömürgeleri yönetip, posta sistemini düzenliyor, ordunun ihtiyaçlarını sipariş ediyor ve asker eğitiyordu (gerçi Özel Danışma Mec­lisi askeri işlevlerin çoğunu üstlenmişti). Adalet Nazırlığı, yasaları uygu­luyor ve hapishaneleri yönetiyordu. Son olarak da Kamu İşleri Nazırlığı surları onarıyor, barajları ve devlet arazilerini yönetiyor, zanaatkarları yöneten kuralları düzenliyordu. Kubilay ve danışmanlarının geliştirdiği idari yapıya göre Çin, her biri Mabeyn Dairesi'nin bir şubesi tarafından yönetilen eyaletlere bölün­müştü. Güney Sonğ'un 1279 yılında ele geçirilmesinden sonra, Çin'de böyle 10 eyalet vardı. Hanın bulunduğu Merkez Eyalet, bugünkü Ho­pey, Şantung, Şansi ve İç Moğolistan'ın bir bölümünü kapsıyordu ve en önemli eyaletti.62 Her eyaletin başında bir başnazır (Çince Çınğ-şianğ) ve yanında da merkezdeki Mabeyn Dairesi'ndeki görevlilerinkilere ben­zer unvanlar taşıyan yardımcıları vardı. Her eyalet kendi içinde altmış kadar Uzlaşma Heyeti'ne bölünmüştü (Şüen-vey Si) ve bunlar da yüz seksen kadar gezici heyetten (Çince Lu) oluşuyorlardı. Uzlaşma Görev­lileri Genel Yöneticisi (Dzonğ-guan) çoğunlukla Çinliydi. Eyaletlerdey­se bu Genel Yönetici'ye paralel darugacı'lar* vardı. Bunlar çoğunlukla Moğol ya da Orta Asyalıydı ve yetkileri Genel Yönetici'ninkilerle çakı­şıyordu. Gerçekte, bunlar birbirlerini denetliyorlardı. Eski Çin hanedanları ile Moğol yönetimi arasındaki en önemli fark­lardan biri, kontrol takıntısıydı. Arık Buka'nın meydan okuyuşu, Li Tan'ın isyanı ve meşruiyetinin sorgulanması, Kubilay'ın Moğol olsun, Çinli olsun, tüm devlet adamlarından kuşkulanmasına neden olmuştu. Çoğu Moğol olmayan memurların sadık, dürüst ve temiz kalacakla­rından emin olamıyordu. Dahası, Moğol topraklarında bile dirliklerin gücünü azaltmak istiyordu. Bu yüzden de Müfettişliğe önceki tüm Çin hanedanlarından daha fazla yetki verdi. Müfettişler düzenli olarak ül­kede gezip, devlet adamlarının, askerlerin ve yerel yönetimin mali veya siyasi suistimallerini denetliyorlardı. Bir Müfettişlik öğrencisi şöyle yaz­mıştı: " [Moğol] müfettişlik sistemi ... öncekilerin tümünden daha yaygın ve Çin'in müfettişlik tarihinde bu kadar merkezi bir teftiş sistemi daha yok. Moğol istihbarat aracı, Çin tarihinin en büyük kurumsal mucizelerinden biri olarak görülebilir." Li Tan isyanıyla uğraştıktan sonra Kubilay, böyle huzursuzluklar silahlı ayaklanmaya dönüşmeden, daha başında devre dışı bırakabilmeyi istiyordu. İstihbarat ve kontrol, ölüm kalım meselesiydi...
  • Reşidüddin'in taraflı yorumlarına göre Arık Buka bu belaları başına kendi açmıştı. Algu ile mücadelesi sırasında ele geçirdiği esirlere kötü davranmış, işkence etmiş, kendisine karşı çarpışmamış olanların bile çoğunu öldürmüştü. Böylesi kasıtlı bir vahşet, taraftarlarını kendinden soğutmuştu ve birliklerinden firarlar olmuştu. 1263 yılının çok sert geçen kışında bu firarlar iyice arttı. Arık Buka'nın savaşçıları da, toprakları da kıtlıkla yüz yüze
    geldi ve pek çok insan ile at öldü. Bahar geldiğinde, en coşkulu taraftarlarından
    bazıları bile onu terk etmişlerdi. Hülagü'nün oğullarından biri olan Cumkur, hasta olduğunu ileri sürerek Orta Asya'nın batısındaki Semerkant'a gitti. Mengü'nün oğlu Ürün Taş, Arık Buka'dan babasının yeşim tamgasını istedi. Arık Buka'nın ulakları tamgayı getirince de ayrılıp, Kubilay'a katıldı. Arık Buka'nın içinde bulunduğu zorluğu gören
    Algu güçlerini topladı ve eski müttefiki olan yeni düşmanını İli Irmağı bölgesinden sökmeye hazırlandı. 1264 geldiğinde, Arık Buka'nın seçenekleri kısıtlıydı. Birlikleri ve taraftarları olmadan Algu ile başa çıkamazdı. Algu'dan kaçmak ise Kubilay'ın topraklarına girmek demekti ve hemen tepki göreceği kesindi. Kubilay'a teslim olmaya karar verdi. Kay-binğ'e ulaştı (kentin adı 1263'te Şanğ-tu olarak değiştirilmişti) ve Kubilay'ın karşısına çıkarıldı.
    Tuhaf bir andan sonra iki kardeş kucaklaştılar ve görünüşe göre uzlaştılar. Reşidüddin, bu anda da Arık Buka'ya laf sokmaktan kendini alamaz. Kubilay'ın, kardeşinin gözyaşlarını sildiğini ve şöyle dediğini anlatır: "Sevgili kardeşim, mücadelemizde biz mi haklıydık, sen mi? " Arık Buka, art niyetli bir yanıt verir: " O zaman biz haklıydık, bugün sen haklısın. "
  • HALLÂCÎ TASAVVUF GELENEĞİNİN İBLİS ANLAYIŞI
    Prof. Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK*

    İblis'i tevhit, bağlılık, sebat, atılganlık, ıstırabı göğüsleme, aşk ve sevgide vefa gibi üstün değerlerin sembolü olarak ilk kez gündeme getiren Müslüman düşünür Hallâc'dır. Hallâc, oluş gerçeğini açıklamak için İblis'i kullanıyor ve Tann'nın ona verdiği emri, yerine getirilmesi gereken bir emir değil, İb-lis'e yönelik bir imtihan olarak sunuyor. Hallâc'a göre, Allah'ın emri ayn, iradesi ayrıdır. Tartışmasız oían şudur: Sonuçta, Tanrısal plandan baktığımızda bir düalite (İkilik, iki ilahlıhk) yoktur. Tek ilah, tek Yaratıcı esastır. İşık ve karanlık kuvvetleri O'nun emrinde, onun planına uygun olarak hareket eimekte-dirier. İnsanın farkı, kendisine ışık veya karanlık kutupta yer alma karakteri verilmek yerine, seçim karakteri verilmiş olmasıdır. İnsanı sorumlu kılan ondaki özgürlük, serbest seçim fıtratıdır.

    I. Hallâc: Nûr ve Nârın Birlikteliği
    Yaratıcı isyanın en büyük temsilcileri olarak İblis ile Hz. Muhammed'i (Çünkü o, isyanın öncüsü Âdem'in en değerli evlatlarından biridir) gören ve aynı zamanda tarihin en büyük isyancılarından biri olan sûfî şehit Hallâc-ı Man-sûr (ölm. 309/921), İblis'in hem isyanına hem de gayret ve heyecanına ışık tuttuğu eseri Tâvâsîn'in "Ezel ve İltibas Tâsînî" bölümünde şöyle konuşuyor :
    * İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı
    1 Hallâc'dan alınan parçalar ve açıklamaları için bk. Oztürk, Yaşar Nuri, Hallâc-ı Mansûr ve Eseri, (3.
    baskı) İst., (Yeni Boyut Yay.), s. 333-345,
    2
    "Ahmed (Muhammed) ile İblisten başka hiç kimseye iddiacı olmak yaratmamıştır. Şu var ki İblisin gözden düşmesine karşın Ahmed için gözün gözü açıldı."
    "İblise: 'Secde et!' dendi; Ahmed'e: "Bak!" İblis secde etmedi, Ahmed de sağa-sola bakmadı." (Yani ikisi de isyan etti).
    "İblis önce yakarmış, Hakk'm yoluna çağırmıştı. Ama sonunda kendi kuvvetine sığındı. Ahmed ise önce İddiada bulunmuştu, fakat sonunda kendi gücüne bel bağlamaktan vazgeçti."
    "Ahmed şöyle diyordu: Ancak senin yardımınla hareket eder, yalnız senin yardımınla yükselirim."
    "Ey kalplerimizi çekip çeviren
    Seni yeterince övemem ki ben!"
    "Gök sakinleri içinde İblis gibi bir tevhit eri yoktu. Fakat gözden düştü; sonsuzluk yolculuğunda lütuftan uzaklaştırıldı."
    "Tanrı'ya, hiç kimseyi işe katmamak üzere ibadet etmişti. Ve tam bireyciliğe varınca lanetlendi. Ve daha fazlasını isteyince de huzurdan kovulup uzaklaştırıldı."
    "Hak ona: 'Secde et!' demişti. 'Senden gaynya secde etmem!' diye karşılık verdi."
    "Hak dedi: 'O halde, lanetim üzerine dökülecek.' O yine: 'Senden başkasına secde etmem!' diye tekrarladı."
    "İnkârlarım seni takdis
    Aklım, önünde tehvîs (şaşırma)
    Senden ayrı bir şey mi ki Adem?
    Orta yerde kimmiş İblis?
    Senden başkasına yok benim yolum,
    Seni seven boynu bükük bir kulum."
    "Hak, İblis'e sordu: 'Kibirlendin mi?' Cevap verdi: 'Seninle sadece bir lah/alık beraberliğim bulunsaydı bile kibirlenmek ve cebbarhk (ezip horlama, kırıp geçirme) bana yakışırdı. Oysaki ben ezelden beri seni tanıyan biriyim."
    "Adem'den üstünüm ben: Hizmetim ondan kıdemli,
    3
    Şu âlemlerde seni benden iyi tanıyan var mı ki?
    Benim sende muradım, senin de bende muradın var.
    Ve senin beni isteyişin daha eski.
    Ya senden başkasına secde etseydim!"
    "Secde etmeyince aslıma dönmem gerekti. Çünkü sen beni ateşten yaratmışsın. Bu bir gerçek. Ve ateş ateşe dönecek. Sonuç olarak, takdir edip seçme senin elinde."
    "Ne kaldı kopacak, ne var korkacak! Nasıl olsa uzak düşmüşüm sana. Anladım, bir bana, yakınla uzak, Sevgiyle ayrılık olur mu yoldaş? Ayrıldım; ayrılık oldu arkadaş. -Ey tevfiki veren, sana hamd, sena Seçkin bir kul eğilmez başkasına!"
    "İblis ile Hz. Mûsa Tur Dağı'nın yamacında karşılaştılar. Mûsa sordu: 'Ey İblis, Adem'e secde etmekten seni alıkoyan neydi?' İblis cevap verdi: 'Tek Tanrı davası! Eğer Âdem'e secde etseydim senin gibi olurdum. Biliyorsun, sana bir kerecik 'Bak şu dağa!' dendi de (Kur'an, A'raf, 143) hemen bakıverdin. Oysaki bana bin kere secde etmem emredildiği halde, inancıma olan sımsıkı bağlılığım yüzünden Adem'e secde etmedim."
    "Mûsa dedi: 'Fakat emre karşı gelmiş oldun!' Cevap verdi İblis: ' O bir imtihandı, emir değil." Mûsa dedi: 'Ne olursa olsun, sûretini değiştirdiğinde kuşku yok!.."
    İblis konusunu bu anlayışla yani İblis'i tevhit, bağlılık, sebat, atılganlık, ıstırabı göğüsleme, aşk ve sevgide vefa gibi üstün değerlerin sembolü olarak ilk kez gündeme getiren Müslüman düşünür Hallâc'dır. Daha sonra onun bu yaklaşımı, Ahmed Gazâlî (ölm. 520/1126)'de yankılanacak, Aynulkudat'la derinleşecek, Attâr, Mevlâna, İkbal gibi anıt şair-düşünürlerin şiirinde yeni söylemlere vücut verecektir.
    İblis ile Mûsa'ya yaptırılan konuşmada hem şeytan meselesine, hem hayır ve şerrin kaynağı problemine hem isyana hem de diyalektik ve düalitenin yarattığı temel soruya el atılıyor: Kötülük, ikinci bir ilah tarafından yaratılmıyor, onu da tek olan Tanrı, bir takım hikmetlere bağlı olarak kendi iradesiyle varlık alanına sürüyor. Bunun için, şer ve kötünün başı sayılan İblis'e, yerine getirilmeye-
    4
    ceği bilinen bir emir veriliyor, emre karşı çıkılınca da diyalektiğin "antitez", polaritenin "negatif" kutbu vücut buluyor. İkbal bu negatif gücü, "varlığın dişi prensibi olan karanlık" diye tanıtıyor2. Hallâc, bu oluş gerçeğini açıklamak için İblis'i kullanıyor ve Tanrı'nın ona verdiği emri, yerine getirilmesi gereken bir emir değil, İblis'e yönelik bir imtihan olarak sunuyor.
    Şeytanı yapıcı, yüceltici bir güç olarak ilk kez sahneye çıkaran Hallâc burada özgün düşüncelerinden birini sergilemektedir. Hallâc konusunun aşılmamış otoritesi Massignon (ölm.1962), emir ve irade ayrımma dayandırılan bu düşünceyi Hallâc'ın dört büyük orijinalitesinden biri saymaktadır.
    Hallâc'a göre, Allah'ın emri ayrı, iradesi ayrıdır. Allah bir şeyi emredince onu istemiştir denemez. Nitekim, İblis'e: "Secde et!" emrini yöneltmiştir ama iradesi (içsel isteği) kendisinden başkasına secde edilmemesi yönündedir. İblis bunu bildiği ve tevhite aykırı bulduğu için Adem'e secde etmeyi reddetmiştir.
    İblis'in büyük ıstırabının arkasında da bu emir-irade farkı yatmaktadır. Hallâc, emir ile irade arasında kalmaktan doğan bu ıstıraba işaret ederken şu ünlü beyti önümüze koyuyor:
    "Onu suya fırlattı, elleri başı üstünde bağlı
    Ve seslendi ona: 'Dikkat et, sakın ıslanma!"
    İblis'in, bu paradokstan doğan ıstırabı, Hallâc sonrası şairlerce de dile getirilmiştir. Bu noktada, ünlü sufı şair Senai (ölm. 545/1150)nin "İblisin Feryadı" şiirinin altım çizmek gerekir3.
    Hallâc'ın bu kıyamet koparan yaklaşımı, İslam düşünce tarihinde derin izler bırakmış ve art arda bir yığm yeni yaklaşıma vücut vermiştir. Örneğin, Ah¬med Bin Yahya el-Murtazâ (ölm, 840/1337), bu Hallâcî İblis görüşünü peygamberler konusunda şu soruyla yeniliyor: "Resuller ölüme yenik düşürülür-ken İblis'in kıyamete kadar bâkî tutulmasının hikmeti nedir?" Cevap şu oldu: "Kendisinden müstağni kalamayacağımız tek varlık Allah'tır. Nebilere gelince, Allah art arda nebi göndererek insanları tek peygambere bağlı kalmaktan kurtarmıştır. İblis'e gelince, Allah onun yok edilmesinde yarar görseydi elbette onu yok ederdi. Onun kıyamete değin yaşatılmasında bir zarar görseydi elbette onu yaşatmazdı. Demek oluyor ki İblis'in ölümüyle doğacak zarar, yaşamasıyla vücut bulan zarardan daha büyüktür."4
    2 Bk. İkbal,
    The Development of Metaphysics in Persia, Lahor 1964, s. 13
    3 Bu konuda bk. Schimmel,
    Mystical Dimensions of Islam, Chapel Hill, 1975, s. 194-195.
    4 Ahmed b. Yahya b. el-Murtazâ (pim. 840/1337), el-Munye ve'l-Emel, s. 2.
    5
    "Musa, İblis'e sordu: 'O'nu hâlâ hatırlar, anar mısın?' İblis cevap verdi: 'Ey Mûsa, oluşturduğu olayla birlikte yaratılan düşünce hatırlanmaz, hatırlanamaz. Aynı anda hem ben anılıyorum, hem O!"
    Şeytan, kendisinden Allah'a sığınmayı ifade eden istiâze cümlesi (Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım) her okundukça Allah ile birlikte anılmaktadır. Şeytan bunu, bir seçkinlik olarak görmektedir. Ve bu seçkinliğini ifadeye koymaya şu sözlerle devam etmektedir:
    "Zikri zikrim, zikrim zikri, aynıyız,
    Birbirini anan beraberleriz."
    "Hizmetim şimdi daha arı, vaktim daha bol, zikrim daha parlak. Çünkü eskiden O'na kendi zevkim için hizmet etmekteydim, şimdiyse O'nun arzusu uğruna didiniyorum. Biz, engelleme, savunma, zarar ve kâr arzusundan arınmışız."
    Şeytan bu sözleriyle göstermek istemektedir ki, Allah'ın emir gibi görülen o imtihanıyla başlayan devre, aslmda benim O'na karşı çalışma devrem gibi görülür ama işin esası öyle değildir. Bu imtihan, onun gizli arzusuna uygun olarak beni onun çizdiği yönde faaliyetin tam İçine sokmuştur. Övünmeye devam ediyor, daha doğrusu Hallâc, şeytanm konumunu övmeye devam ediyor:
    "Biricik yaptı beni, vecde getirdi. Şaşkınlığa îtti beni ve kovdu: Ki karışmayayım ihlas sahipleriyle. Ağyardan uzak tuttu beni, gayretim yüzünden, değiştirip yeniledi beni, hayretim yüzünden, hayretlere attı beni gurbetim yüzünden. Mahrem tuttu beni sohbetim yüzünden, çirkinleşti rdi beni midhatim (övülmem) yüzünden. Dokunulmaz kıldı beni hicretim yüzünden. Gönül gözüyle görmem yüzünden küstü bana. Vuslatım yüzünden gönül gözüyle görme imkânı lütfetti bana."
    "Ayrılığım yüzünden vasletti (kavuşturdu) beni, arzu ve isteklerimin güçlülüğüyle çetinliği yüzünden fasletti (ayrılığa mahkûm etti) beni." -
    "O'mın hakikati üzerine yemin olsun ki ne tedbirde hata ettim ne de takdiri reddettim. Tasviri değiştirmeye kalkışmış da değilim."
    "Bu oluşlarda benim kudretimin de etkisi vardır."
    "Bana ebedler boyu ateşiyle azap etse de O'ndan gayrısına eğilmem. Ne bir kişi önünde secde ederim ne de bir ceset huzurunda diz çökerim. Ne oğul tanırım ne karşıt; davam sadıklar davasıdır."
    "Aşk konusunda gerçek bağlılardanım ben!"
    6
    "Bir adı da Azâzîl olan şeytan hakkında çok şey söylenmiştir. İşte onlardan biri: 'O, hem göklerde hem yerde daı (çağırıcı) idi. Gökte, meleklere daîlik yapmaktaydı; onlara iyilikleri, güzellikleri gösteriyordu. Ve yerde, insanların dâîsidir; ama onlara çirkinlikleri, kötülükleri gösteriyor..."
    "Çirkini tanımayan, güzeli hiç tanıyamaz."
    "İblis ve Firavun'la fütüvvet (gençlik, atılganlık, asalet, sadakat ve fedakârlık) konusunda tarüştım. İblis şöyle dedi: 'Eğer secde etseydim fütüvvet benden uzaklaşırdı.' Firavun da şöyle konuştu: 'Ben O'nun resulüne mansaydım fütüvvet makamından düşerdim.' Ben de şöyle dedim: 'Sözümden ve davamdan dönseydim fütüvvet yaygısından dışarı atılırdım."
    İblis, kendisinden başkasını 'gayr' görmeyince, 'Ben ondan üstünüm!' dedi.
    Ve Firavun, toplumu içinde hakla bâtılı ayıracak olanı tanımayınca: 'Sizin için benden başka herhangi bir ilah tanımıyorum!' (Kur'an; Kasas, 38;Zühruf, 51) dedi."
    "Ben dedim ki: 'Eğer O'nu tanımıyorsanız eserlerini tanıyın. İşte o eser benim! Ben, hakkım, hakla hak olarak ebediyen devam edeceğim!"
    "Dostum ve üstadım, İblis ile Firavun'dur!"
    Hallâc, sözüne bağlılık ve davasında atılganlık sembolü olarak İblis ile Fi-ravun'u görüyor ve bu açıdan onları üstat ve dost kabul ediyor. Bunu ne için yaptığını da şöyle açıklıyor:
    "İblis, ateşle tehdit edildiği halde davasından dönmedi. Firavun da öyle. Denizde boğuldu da iddiasından yine vazgeçmedi. Ve asla aracı kabul etmedi."
    Hallâc'ın bu tezi, İblis için geçerlidir ama Firavun için geçerli değildir. Çünkü, Yunus Suresi 90-92. ayetlerin açıkça bildirdiğine göre, Firavun deniz suları üstüne çullandığında tövbe etmiş ve: 'Musa'nın Rabbi'ne İnandun!' demiştir. Yani önceden reddettiği o aracıyı, Musa'yı kabul etmiş, onun gösterdiği Tan-n'ya imanını dile getirmiştir. Ama İblis, ebedî lanet ve acı bir azapla tehdit edildiği halde Allah'a secdeyi bir başka varlıkla paylaşmayı asla kabul etmemiş, yani davasma gölge düşürmemiş, böylece saf ve katıksız tevhidin tek temsilcisi olduğunu kanıtlamıştır. Hallâc, imanını lekelememe konusunda İblis'in işte bu kararlılığını İzlediğini şu sözlerle ifadeye koyuyor:
    "Ve ben, öldürülsem, asılsam, elim-ayağım doğransa yine dönmem sözümden.!"
    7
    Ve aynen öyle olmuştur. Eli-ayağı doğrandığı, kafası kesilip cesedi yakıldığı halde 'Ben hakkım' (Ben yaratıcı gerçeğin bir tecellisiyim) sözünden dönmemiştir.
    "İblis'in adı, Tanrı'nın adından türemişti; sonradan, Azazîl şekiinde değiştirildi."
    "Azâzîl kelimesindeki 'Ayn' İblis'in gayesinin ululuğuna, 'Zâ' gayre-tindeki değerin artışının fazlalığına, 'Elif ülfetinin büyüklüğüne, ikinci 'Zâ' makamı için gösterdiği zühde, 'Ya' kendi ululuk ve yüksekliğine sığınmasına, 'Lam' ıstırap ve imtihandaki mücadelesine işarettir."
    Hallâc'ın Azâzîl sözcüğünün harflerinin, sırasıyla şu kelimelerin baş harfleri olduğunu düşünüyor: "Ulüvv" (yücelik), "ziyade" (fazlalık, artış) ve "zühd" (iğreti-ölümlü şeylere değer vermeme), "ülfet" (dostluk, sıcaklık, vefa), öz benliğe âidiyet (Ya-i nisbenin yorumu), "cedel" (diyalektik, tartışma ve mücadele).
    Azâzîi'in etimolojik yapısı konusunda neler söylenebilir?
    Yahudi-Hıristiyan kaynaklarda azazei, azael, hazazel şekillerinden biriyle geçen ve Arapça'ya azâzîl şeklinde yerleşen bu sözcük "Tanrı'mn kuvvetlendirdiği" anlamındadır. Bundan da anlaşılır ki İbranî gelenek de İblis'i, Tan-rı'ya karşı bir kuvvet olarak değil, Tanrı'nın belirli hikmetler yüzünden ortaya sürdüğü bir kuvvet olarak görmektedir. İbranî gelenekteki İblis-azâzîl anlayışının ayrıntılı tanıtımı, Yahudilerin ünlü Enoch (Hanuk: İdris) kitabında yer almaktadır. Burada azazîl ve iblis sözcükleri aynı kötülük prensinin değişik adlarıdır. Sonuçta her ikisi de şeytandır.5
    İbranî-Eski Ahit İblis anlayışı, aynen İslam'daki gibi, hayır ve şer için iki ilah düşünmeyi engellemek üzere, İblis'i Tanrı'mn bir emir eri gibi tasavvur etmektedir. Yani İblis meselesinde bir düalite değil, Tanrısal plan söz konusudur. Russell'ın "İbranî şeytan kavramı düaliznıe yaklaşır" (Russell; Şeytan, 257) sözünü ihtiyatla karşılamak gerekir. Bana göre, durum bunun tam tersidir: Azâ-zîl-İblis, tanrısal planın bir enstrümanı, Tanrı'mn bir piyonudur. İki kutuptan oluşan varlık ve oluş gerçeğinin hayır ve şer kutbu aynı kuvvette geçerli ve anlamlıdır. Ancak insandan istenen, hayır kutupta yer almasıdır. Bu gerçek, ünlü Türk sûfî düşünürü, Ahmed Amîş el-Halvetî (ölm. 1920) tarafından şöyle ifade edilmiştir: "Rabbim, hayrın da haktır, şerrin de ama bu kulundan şerrin zuhur etmesin!"
    S Bk; Jeffrey Burton Russell, Şeytan (çeviri), İstanbul (Kabala yay.), 1999, s. 240.
    8
    Mevcut Tevrat, biri Tanrı'ya, ötekisi Azâzîie sunulacak iki kurban keçiden söz etmektedir. (Levililer, 16/8-10) Kurban keçilerden ikincisi yani azâzîie sunulanı İsrailoğullarrmn günahlarını çöle taşıyan bir araçtır. Günah keçisi deyimi de buradan gelmektedir. Tam bu noktada, modern satanizmde keçinin tuttuğu yeri ve oynadığı rolü hatırlamamız gerekir.
    Azazil sözcüğünü tahlilinden hareketle, Hallâc'ın gözünde İblis'in, şu değerlerin temsilcisi ve kararlı bir savunucusu olduğunu söyleyebiliriz:
    1. Gayelerin, ideallerin yüksekliği,
    2. Dürtü ve heveslerin yüksek düzeyli oluşu,
    3. Kuvvetli, vefalı dostluk,
    4. Zühd, fedâkârlık, cömertlik,
    5. Kendi imkanlarıyla iş görme, başkalarının himmet ve desteğine sığınmama,
    ö.Istırap, mücadele.
    "Tanrı, İblis'e sordu: 'Secde etmiyor musun ey boynu bükük pejmürde?" Cevap verdi İblis: 'Ben, aşıkım, aşık her zaman boynu bükük ve pejmürdedir. Bak, böyle olduğunu sen de söylüyorsun. Oysaki o apaçık konuşan kitapta okuduğuma göre, benim aleyhime iş yapılamaz. Bu nasıl oluyor, ey Zü'l-Kuvvetil-Metîn? (Ey sarsılmaz gücün sahibi)."
    "Sen beni ateşten yaratmışken nasıl eğilirdim dem'e? O ki yaratıldığı şey, çamurdur. Uyuşmayan iki şey ateşle çamur!"
    "Ben hizmette ondan eskiyim,
    Kıymette ondan ulviyim,
    İlimce daha bilgiliyim,
    Ömrü uzun olan da benim."
    "Hak ona şöyle dedi: 'Seçme yetkisi bende, sende değil!' Cevap verdi İblis: 'Seçmelerin, takdir etmelerin tümü senin! Benim seçimim de senin. Evet, benim için de sen seçtin, ey her şeyi Yaratan-Yapıp eden! Adem'e secde etmemi emrettiğin halde irade etmemekle beni engelleyen de sensin!"
    "Sözlerimde hata ettimse uzaklaştırma beni senden! Çünkü yakarışları işiten sensin! Ona secde etmemi düeseydin elbette ki bu emre itaat ederdim."
    "Arifler İçinde seni benim gibi iyi tanıyan birini bilmiyorum."
    9
    "Ey dostum! Ona Azâzîl denmiştir. Çünkü o azledildi. Daha doğrusu o, öz saltanatı içinde azledilen biriydi. Başlangıcından sonuna varamadı; çünkü nihayetinden çıkamadı mülk ve saltanatının."
    Ünlü sahabi müfessir Abdullah İbn Abbas (ölm. 68/687) şu kanıdadır: Azâzîl, İblis'in, melekler arasından kovulmadan önceki adıdır. O zamanlarda İblis yeryüzünde bulunuyordu ve meleklerin ilimde en yükseği idi. Kibirlenmesi bu yüzdendir. Yine İbn Abbas'a göre, İblis, meleklerin yeryüzünü imarla görevli olan cin takımmdandrr.6
    Anlaşılan o ki, İbn Abbas, yani Asrısaadet'in en büyük Kur'an yorumcusu sayılan hirsalıabî bile, İblis'in son tahlilde, yeryüzünde yapıp edici, değer üretici bir güç olduğunu kabul ediyor. Hallâc'dan, yaklaşık üç yüz yıl önce...Hallâc'ın İblis görüşü, İbn Abbas'ın birkaç cümle ile ifade edilen görüşünün, şairane bir açılımı olarak görülebilir. Bununla beraber Hallâc, İblis'e şu ithamı yöneltmekten geri kalmıyor:
    "Onun ortaya çıkışı, fesat ve fitnesinin şaşmazlığmda ters dönmüş, heyecanının ve yanarcasına kızgınlığının ateşiyle şûlelenmiştir."
    Ünlü Hallâc yorumcusu Ruzbihan Baklî (Ölm. 606/1209) İblis ile ilgili bu paragrafı şöyle yorumluyor: "İblis, başlangıçta nardan (ateşten) nura (ışığa) geçmişti; ancak nuru ödünç idi. Bu yüzden ters dönüp yeniden nara geçti..."'
    "Onun sert ve katı toprağı, kısırlaştırıcı ve ayıklayıp soyucudur. Onun gafil yakaladığı elden gitmiş, onun eline düşenin işi bitmiştir."
    "Tevhit yolunun en seçkin sözcüleri onun kapısında dilsiz düştüler; ârifler öğrendiklerinden ve öğrettiklerinden utandılar. Onlar içinde secdeyi en iyi bilen yalnız oydu. Varlıkların, gerçek varlığa en çok yaklaşanı, en çok gayret göstereni o, ahdine en vefalısı, Tanrı'ya en yakın olanı oydu."
    "Melekler Adem'e secde ettiler, müsaade üzerine. Ve İblis secde etmemekte direndi: Uzun bir zaman geçirmişti müşahede (Tanrı'yı görme) üzerine."
    Hallâc'ın bu son cümlesi, büyük yorumcusu Baklî tarafından şöyle açıklanmıştır: "İblis'in bu müşahedesi, melekut alemini (ruhsal âlemi) müşahede idi; Tanrı'yı müşahede değil. Eğer Tanrı'yı müşahede olsaydı, onun için 'Kâfirlerden oldu' (Bakara, 34) denmezdi."8
    6 Bk. Taberi. Ebu Cafer Muhammed b. e]-Cerir Tarihu'İ-Umemi ve'l-Mulûk, Beyrul 1967, 1/86.
    7 Baklî, Ruzbihan eş-Şirazî, Şerhu'$-$aihıyyat, Tavâsîn, Ezel ve İltibas bölümü, Tahran Paris (H. Corbin
    nşr.) 1966,
    8 Baklî, Şalhıyyat, aynı bölüm
    10
    Ne ilginçtir ki, Hallâc'rn, hamle, kararlılık ve yaratıcılığın bir tür sembolü gibi gösterdiği İblis hakkındaki son sözleri, onu kibir ve inadına yenik düşen bir sapık olarak göstermektedir. Şöyle diyor:
    "Nihayet işleri karmakarışık hale geldi. Kötü zanlara kapılmıştı. 'Ben ondan üstünüm!' diye tutturdu. Örtüler arkasında kaldı; toprakta kıvranıp durdu. Azap gerekli olmuştu artık. Ebedler boyu azap..."
    Bu sürpriz bitiş, Baklî tarafından şöyle değerlendiriliyor: "İblis, görünüşte davasına sadakatinden öyle davranmıştı. Ama durum bunun aksinedir: Onun böyle davranması iç aleminin tevhidin aksine seyretmesindendîr. Ortada Adem-İblis diye bir ayrım yoktu ki...'Orta' diye bir şey yoktu kL.Eğer gerçek tevhit ehli isen Allah'a kafa tutmak da ne demek oluyor?! Gerçek tevhit ehli, kafa tutmak şurada kalsın, Hakk'ın kudretinden başka bir şey göremez."9
    II. Ahmed Gazâlî: Aşk Üstadına Saygı
    Tam adı Mecdüddin Ebu'I-Fütûh Ahmed b. Muhammed el-Gazâlî olan Ahmed el-Gazâlî (ölm.520/1126)nin ana eseri "Sevânihu'l-Uşşak" , İblis ve aşk meselesinde onun en sadık ve seçkin öğrencisi olan şehit veli Aynulku-dat Hemedânî (525/1131) tarafından "Lavâih" adıyla Farsça'ya çevrildi. Ahmed Gazâlî'nin İblis'le ilgili düşüncesinin kısa özeti şudur:
    "Tevhidi İblis'ten öğrenmeyen zındıktır."10
    Gazâlî için İblis, aşk ve sebatın elle tutulur tek örneğidir. Allah'ın "Adem'e secde et!" emrine karşı çıkışı da Allah'a olan bağlılık ve aşkınm bir zorlamasıdır. Böyle bir olgu, İblis'i ne tevhit dışına çıkarır ne de ondan tevhit dersi alınmasına engel olur. Tam aksine, bu olgu İblis'i tevhit meselesinde esas öğretici ve örnek konumuna yükseltir.
    Gazâlî'nin, İblis'i aşk üstadı olarak öne çıkaran görüşü, kendisinin en seçkin öğrencisi olan Aynulkudat Hemedânî tarafından çok daha ileri boyutlara götürülerek temsil edilmiştir. Aynulkudat'm, üstadı Gazâlî'den bir farkı da şiirdeki derinliğinin ve felsefî konuları şiir yoluyla ifade edişteki üstünlüğüdür.11
    9 Aynı eser, aynı bölüm.
    10
    Massigno
    n Louis, Recueil de Textes Inédits Inédits Concernían l'Histoire, de la Mystique en Pays d'Islam,
    s. 96.
    11
    B
    u konuda bk, Schimmel, The Mystical Dimensions of Islam, s. 196.
    11
    III. Âynulkudat Hemedânî: İblis ve Mustafa Sırrı
    Gazâlî'nin en seçkin öğrencisi olan Âynulkudat Hemedânî, üstadı Ah-med'i "Efendim, rehberim ve sultanım" diye anmaktadır. O, İblis'le ilgili düşüncelerini daha ilerleterek ve daha açık bir dille ifade ederek topladığı husumet yüzünden 33 yaş gibi genç bir çağında, Hemedân'da derisi yüzülerek katledildi. Cesedi, ders verdiği medresenin girişinde bir süre asılı tutulduktan sonra üzerine yağ dökülerek yakıldı.
    Âynulkudat, İblis'le ilgili düşüncelerini Temhîdât adlı Farsça eserinde sergiler. Bu eserin özellikle onuncu bölümü, göklerin ve yerin esasını Mu ham-med Mustafa ile İblis ışığının oluşturduğunu anlatır. Temel fikir şöyle ifade edilmiştir: "Göklerin ve yerin esası ve bunların dayandıkları gerçek iki ışıktan ibarettir: Muhammed Mustafa'nın ışığı, İblis'in ışığı..."12
    Aynulkudat'a göre, aşk, iddia ve erdiriciliğin iki temel temsilcisi vardır: Hz. Muhammed, İblis. Gerçeğe varmak için bu ikisini rehber edinmek gerekir. Rehber edinmek, mutlaka uymayı gerektirmez. Kendisine uyulmaması gerektiğini bize anlatan kişi veya güç de bir rehberdir. Tabiî ki birincisi keyifli bir rehber olurken ikincisi zorluklara, sıkıntılara, keyifsizliklere dayanmayı gerektiren bir rehberdir. Şeytanın böylesine suçlanmasının sebebi belki de budur.
    Yeni Ahit'te ve buna bağlı olarak Hırisityan teolojide İblis, İsa'nın karşıtını, daha doğrusu karşıt ilkesini sembolize eder. Hallâc-Gazâlî-Hemedânî sisteminde de İblis, Muhammed'in karşıtı olan ilkenin sembolüdür.
    Gerçeğin, cemal (güzellik, mutluluk, rahatlık, rahmet) şeklinde tecellisi Muhammed Mustafa'dadır ki o "Biz seni âlemlere rahmet olman dışında bir şey için yaratmadık." (Enbiya, 107) ayetinde ortaya konmuştur. Aynı gerçeğin celal (çirkinlik, kahır, ıstırap ve mutsuzluk) tecellisi İblis'te vücut bulmaktadır ki o, "Lanetim kıyamet gününe değin senin üstündedir." ayetinde ifadeye konmuştur.13
    Aynı gerçek İblis'te dalâlet, Hz. Muhammed'de rahmet ve hidayet şeklinde tecelli etmektedir. Bu ikisi gerçeğin varlığı ve fonksiyonel olması için kaçınılmazdır. Bunların birini iyi, ötekini kötü ilan etmek bizim kısır bakışımızın bir sonucudur. Esasta bu ayrımlar mecazîdir; gerçeğin özüne-ruhuna ilişik değillerdir.
    Tanrısal aşkın bütünlüğü, Hz. Muhammed ile İblis'in birlikte düşünülmesi ve yüceltilmesiyle ele geçer. Onlar, çift kutuplu gerçeğin karşılıklı uçlarıdır;
    12 Âynulkudat, Temhîdât, Tahran 1341, s. 258.
    13 Aynı eser, s. 73.
    12
    biri ötekisiz düşünülemez. Ezelden ebede, tüm oluş ve erişler iki nurun aydınlığıyla gerçekleşir: Muhammed Mustafa'nın nuru, İblis'in nuru...14
    İblis-Muharnmed ilişkisi dertle deva ilişkisine benzer. Tekamül için bu ikisi de gereklidir. İblis'ten dertlenen Mustafa'dan deva bulur. Bu, bu şekilde devam edip gider.
    İblis küfrü, Mustafa imanı sembolize eder. Küfür ile iman da birbirine muhtaçtır. Küfür fenayı (ölümlülüğü) iman bekayı (sonsuzluğu) temsil eder. Ve fena olmadan beka anlaşılmaz.15
    Yaratıcı tek olduğuna göre ışık ve iman gibi karanlık ve sapıklık da Tan-n'nın mahlûkudur. Bu mahlûklardan biri (hidayet) Muhammed'e, ötekisi (dalâlet) İblis'e havale edilmiştir. Yani Muhammed de İblis de Tanrı'nın verdiği görevi yapmaktadır.
    Aynulkudat'ın hareket noktası şudur: Tanrı'nın isimleri zıtlık ilkesine göre düzenlenmiş isimlerdir. Bu isimlerin her biri kendisinin zıddıyla bilinir. Bu isimlerin, varlık ve oluşta cemal ve lütuf ifade edenlerini Hz. Muhammed, celal ve kahır ifade edenlerini İblis temsil etmektedir. O halde İblis de Muhammed kadar gereklidir.16
    Bu noktada insanın durumu da diğer varlıklardan çok farklıdır. Diğer varlıkların her biri tek görev yapmak üzere şartlanmıştır. İnsan ise özgürlüğü kullanmak üzere şartlanmıştır. Onun için seçme imkan ve yetisi insanın bir tür mecburiyetidir. Her varlık bir şeye müsahhardır, yani yaratılıştan mecbur ve mahkûm edilmiştir; insan da özgür seçme imkanım kullanmaya müsahhardır. Su için söndürmek, ateş için yakmak nasıl onların doğası ise insanın doğası da özgürlüktür. İnsan bunun için sorumludur; ürettiği işleri kendisi yarattığı için değil.
    O halde İblis de, tıpkı Mustafa gibi Tanrı'nın iradesine uygun olarak görevini yapıyor. Bu görevin dalâlet (karanlık ve sapıklık) kutbunda olması İblis'i görev yapmayan varlık durumuna düşürüp Tanrı'nın iradesi dışına çıkarmaz.17
    Tam bu noktada bir Kur'ansal gerçeği ifadeye koyalım: Kur'an'da, Allah'ın yani göklerin ve yerin nuru olan (Nur Suresi,) ışığın isim-sıfatları yani Es-mâü'f-Hüsna (eğer tamlama şeklindekileri de sayarsak) 99'dur. Kur'an'da, göklerin ve yerin karanlığı, karanlık ilkesinin kotarıcısı olan şeytanın adı da tam 99 kez geçiyor: 88 yerde şeytan kelimesiyle, 11 yerde İblis kelimesiyle.
    14 Aynı eser, s. 30.
    15 Aynı eser, s. 232-233.
    16 Bk. Hamit Algar, "Eblis", Encyclopaedia Iranica, 7/656-661.
    17 Aynı eser, s. 189-190.
    13
    Bir başka ürpertici gerçek de şudur: Kur'an'da melek kelimesi de tam 88 yerde geçmektedir. Melekler, "Allah'ın kendilerine emrettiği konularda asla isyana gitmezler, kendilerine emredileni yerine getirirler." (Tahrim, 6) Yani onlar Rahman'ın ışık ilkesini işletmede görev yapan emir erleridir. Şeytan ise, yine aynı Rahman'ın karanlık ilkesini işletmede görev yapan emir eridir. Ve Kur'an, bu iki prensip arasında 88'e 88 bir eşitlik olduğuna dikkat çekmiştir. Yani, yaratılışı özgürlükle eşitlenmiş insan, eşit güçte iki merkezin ortasında-dır. Kendi seçimiyle bu yana veya öteki yana gidecektir.
    Tartışmasız olan şudur: Sonuçta, Tanrısal plandan baktığımızda bir düali-te (ikilik, iki ilahlılık) yoktur. Tek ilah, tek Yaratıcı esastır. Işık ve karanlık kuvvetleri O'nun emrinde, onun planına uygun olarak hareket etmektedirler.
    İnsanın farkı, kendisine ışık veya karanlık kutupta yer alma karakteri verilmek yerine, seçim karakteri verilmiş olmasıdır. İnşam sorumlu kılan ondaki özgürlük, serbest seçim fıtratıdır.
    Tanrı, İblis'e verdiği laneti de tıpkı Âdem'e verdiği ruh gibi kendine nispet etmiştir, dem için ""Ona ruhumdan üfürdüm" demiş, İblis için de "Lanetim üzerine olacak" buyurmuştur. Gerçek olan şu ki Âdem'de de İblis'te de Tanrı'dan bir şey vardır. Birinde celal, birinde cemal...18
    Mustafa da Tanrı'dan bir ışıktır, İblis de. Fark şu ki, Mustafa Tanrı'nın nurundan bir ışık, İblis ise Tanrı'nın narından (ateşinden) bir ışıktır. Nitekim Cenabı Muhammed Mustafa şöyle buyurmuştur: "Allah benim ışığımı kendi izzetinin nurundan, İblis'in ışığını ise yine kendi izzetinin narından yaratmıştır.""
    Tanrımıı Rahman ve Rahîm (seven, esirgeyen, bağışlayan) sıfatları olduğu gibi Cebbar (zorlu, dilediğinde ezen) ve Mütekebbir (yüceliğin mutlak sahibi) sıfatları da vardır. Muhammed bu sıfatların Rahman ve Rahîm olanına, İblis ise Cebbar ve Mütekebbir sıfatlarına mazhar kılındı. Yani Mustafa'da rahmaniyet, İblis'te cebbariyet tecelli etti. Unutulmaması geren şu ki bu tecellilerin ikisi de haktır.20
    Tanrı, melekler âlemine açık bir biçimde "Âdem'e secde edin!" emrini verirken, görünmeyen âlemin derinlerinden İblis'e: "Benden başkasına secde etmeyin!" diye seslendi.21
    18 Aynı eser, s. 225-226.
    19 Aynı eser, s. 267.
    20 Aynı eser, s. 227.
    21 Aynı yer.
    14
    Bu anlayış daha da ileri götürülmüştür: 17.yüzyılın başlarında yaşayan bir Bengalli şair, Seyyid Sultan, kaleme aldığı İblisnâme'de şunu savunuyor: Allah, şeytanı lanetledikten sonra bile, meleklere, üstadlan olan İblis'i takdis etme emrini vermiştir. O gerçi bizatihi melek değildi ama meleklere hocalık yapmıştı. Melekler üstadlarına saygıda kusur etmemelidirler.
    Seyyİd Sultan'nm bu tezi desteklemek için yaptığı şu benzetme ise gerçekten şaşırtıcıdır. Ona göre, meleklerin lanetlenmiş İblis'i takdis emri almaları, bir müridin kötülükler sergileyen şeyhini yüce bilmek zorunda olmasma benzer. Mürit, şeyhi gerçek bir İblis de olsa ona itaat ve sadakat zorundadır.22
    Tıpkı İblis gibi, Mustafa'nın da günahı vardır. Eğer olmasaydı Tanrı onun için "Allah senin geçmiş ve gelecek günahını affetsin..." (Fetih Suresi, 2) şeklinde hitap gelir miydi? Fark şuradadır: İblis'in günahı İblis'in Tanrı'ya aşkıdır; Mustafa'nın günahı ise Tanrı'nın ona aşkıdır.23
    Fütüvvet ve aşk yolunun en büyük iki yolcusu Mustafa ile İblis 'tir. Diğerleri bu yolun sadece tıfıllarıdır. Oluş ve erişin tüm iniş-çıkışları, tüm dava ve kavga Mustafa ile İblis arasında dönüp duruyor...24
    Tanrı'ya ancak aşk sayesinde ulaşılır. Ve İblis'i dışlayarak ne aşkı, ne Tanrı'yı ne de hayatı ve gerçeği tanıyabiliriz. Tanrı'ya aşk iki parçaya bölünüp biri bir ere, diğeri bir başka ere verildi. Birinci er Mustafa, ikincisi İblis'tir. Mustafa'ya verilen aşktan bir zerreye sahip olan mümin hale gelir. İblis'e verilen aşktan bir zerreye sahip olan ise ya kafir, ya mecusi, yahut da putperest hale geliverir—Müslümanlıktan putperestliğe kadar bütün yollar Tanrı yolunun değişik konak yerleri, değişik menzilleridir.25
    IV. Muhammed İkbal: Yaratıcı Benlik Ateşi
    Son birkaç yüzyılın en büyük Müslüman düşünürü sayılan Muhammed İkbal (ölm.l938)'in şeytan anlayışında, diğer konularda olduğu gibi, Mev-lâna'nm rolü belirleyicidir.
    Mevlâna'ya göre, İblis takdis edilecek bir varlık değil, acınacak bir varlık olarak öne çıkarılmalıdır. O, tek gözlüdür. Adem'in içindeki hazineyi görememesi de bundandır. Aslında o aşkı bilmemekte, tek gözünün saplandığı zekayı, aklı her şey sanmaktadır.
    22 Bk. Schimmel, The Mystical Dimensions of İslam, s. ¡93; Gabriel's Wing, s. 208.
    23 Aynı eser, s. 229.
    24 Aynı eser, s. 223.
    25 Aynı eser, s. 284-285
    15
    İblis kurnazdır ama, aşktan yoksun olduğu için hem kendine hem de başkalarına acı vermektedir. O, umutsuz, çaresiz, yalnız, ayrılık derdiyle melankolik hale gelmiş bir bahtsızdır.
    İblis'in İkbal'de büründüğü renk ve desenler, kendinden öncekilerden büyük ölçüde farklıdır. O bir yerde İblis anlayışının omurgasını veren şu Farsça mısraı önümüze koymaktadır:
    "Zîrekî'z İblis o ışk ez dem est:"
    "Akıl İblis'ten, aşk dem'dendir."
    İkbal, aşkla Adem'i, akılla İblis'i eşitleyen bu yaklaşımını garip bir yolculuğa çıkarır ve şu noktaya vardırır: Akıl Batı'nın karakteristiğidir, aşk Doğu'nun.26 Çünkü İkbal şöyle düşünüyor: Allah dünyanın Batı'smı İblis'e verdi, Doğu'yu kendine ayırdı.
    İkbal'in, bütün dehasına rağmen, burada, Batılı sömürgecilere duyduğu öfkeden evrensel ilkeler çıkarmaya kalkarak yanıldığım ve bütün ruhuyla bağlı olduğu Kur'an'ın onaylamayacağı bir tespit yaptığını söylemek zorundayız.
    İkbal'in İblis anlayışı üzerinde bir hayli yazılmıştır. Biz onun İblis anlayışı hakkındaki değerlendirmemizi, "Hallâc-ı Mansûr ve Eseri" adlı çalışmamızın "Hallâc'ın Etkileri ve İkbal" bölümünde aynntıladık. Burada tekrara gitmeyeceğiz.
    İkbal'in İblis anlayışını merak edenlere, anılan eserimizin o bölümüyle İkbal'in ana eseri "Câvidnâme"nin en hayatî bölümü saydığımız "Müşteri Feleği" bölümünü okumalarını önereceğiz.
    İkbal'in İblis anlayışı ile ilgili Batı dillerindeki çalışmaları tanımak bakımından Schimmel'in değerli eseri "Gabriel's Wing" özel bir önem taşımaktadır.
    26 Bk.
    Schimmel
    , Gabriel's Wing, Leiden 1963, s. 136.
  • Eski Hırkama Hasret yahut Paradan Çok Zevki Olanlara Öğüt
    Denis Diderot


    Ne dedim de saklamadım? O bana alışmıştı, ben de ona. Vücuduma kalıp gibi oturur da rahatsızlık vermezdi; onu giydim mi, bana görülecek bir hal, bir güzellik gelirdi. Yenisi kaskatı, sanki kolalı, beni bir taş bebeğe çeviriyor. Eskisi hatır sayar, bir hizmetimden çekinmezdi; fıkara kısmı öyledir, bir iyilik edeyim der. Bir kitap mı tozlanmış? Eteklerinden biri, ossaat temizlerdi. Mürekkep pıhtılaşmış da kalemden akmıyor mu? Gelsin hırkamın yanı. Bana sık sık ettiği o hizmetler uzun, kara birer çizgi ile üzerinde yer etmişti. O uzun çizgilerden benim edebiyatla uğraşır, yazar, hasılı çalışır bir adam olduğum anlaşılırdı. Şimdi işsiz güçsüz zenginlere döndüm; ben kimim belli değil.

    Ona sığındım mı, artık ne bir uşağın sakarlığından korkardım, ne de kendi sakarlığımdan; ateş sıçramış, su dökülmüş, aldırmazdım. Eski hırkamın dediği dedik efendisi idim; yenisinin kölesi oldum.

    Altın postu bekleyen ejder benim kadar çekmemiştir. Beni tasadır aldı.

    Sevdalı ihtiyarlar vardır; elleri, kolları bağlı, kendilerini bir deli kızın keyfine kaptırır da sonra sabahtan akşama kadar: <<Ah! nerede benim ihtiyar kalfacığım! Hangi şeytan dürttü de onu savdım, bunu getirdim!>> diyip diyip ağlar, içlerini çekerler.

    Ben ağlamıyorum, içimi çekmiyorum ama ben de her an: <<Lanet olsun bayağı kumaşı kızıla boyayıp pahalandırmağı icadedene! Lanet olsun saygı ile giydiğim bu pahalı hırkaya! Nerede benim eski, gönülsüz, rahat hırkacığım!>> diyip duruyorum.

    Eski dostlarınızı sakın bırakmayın, dostlarım. Zenginliğe ermekten korkun, dostlarım. Benim halimden ibret alın. Yoksulluğun kendine göre kayıtsızlıkları, bolluk içinde yaşamanın da sıkıntıları vardır.

    Ah! Diogenes! sana üstadım derdim ama beni Aristippos'un ( Sokrates'in tilmizlerinden bir filozof; zevki ve keyfi övmüştür ) süslü püslü urbası ile bir görsen, kim bilir ne gülersin! Ah Aristippos! bu süslü püslü urba meğer ne bayağılıklara mal olmuş! Senin hep rahatını arayıp yüzsuyu dökerek kadıncasına yaşayışın nerede, paramparça elbiselere bürünmüş, dünyaya metelik vermez o usu bütün insanın başıboş, ruhu pek yaşaması nerede! Sultanı olduğum fıçıyı bıraktım da gittim, kendime zalim bir sultan edindim.

    O kadarla kalsa, dostum! Dinleyin de bakın süse, ziynete düşmenin ne kötülükleri oluyor, bir sardı mı artık her şeye el uzatan süs hevesi insanın başına ne dertler açıyor.

    Eski hırkam, düne kadar çevremi saran derme çatma eşyaya denkti. Bir hasır iskeml, tahta bir masa, İtalyan işi ucuz bir duvar halısı, üzerine birkaç kitap yerleştirilmiş çam bir raf, o halının üzerine köşelerinden iliştirilmiş çerçevesiz, isten kararmış birkaç basma resim, o resimlerin ortasında sarkan üç dört alçı kabartması eski hırkama uyuyordu da ortaya ahenkli bir yoksulluk çıkıyordu.

    Şimdi bir şey bir şeyi tutmuyor. Ne uygunluk kaldı, ne birlik, ne de güzellik. Yeni tutulan tembel hizmetçi papazın evini ne hale kor, karısı ölmüş bir erkeğin evine giren kadın neler eder, azledilmiş nazırın yerine gelen yeni nazır nelere kalkar, akidelere sımsıkı bağlı bir piskoposun yerine hürriyet tanır bir piskopos geçince hükmü altındaki çevrede neler olur, bilirsiniz; benim evime çöken o kızıl belanın ettikleri yanında bunlar hiç kalır.

    Bir köylü kadına ne kadar baksam tiksinmem. Başını örten o kaba beyaz bez parçası, yanakları üzerine darmadağın dökülmüş ve saçlar, vücudunu yarı kapatıp yarı çıplak bırakan o çaputlar, ancak dizlerine kadar inen dar, berbat fistan, o çamurlu, yalın ayaklar gözlerimi incitmez: bütün bunlar benim saygı ile andığım birtakım insanların halidir, benim acıdığım talihsiz sınıfın çektiği, kaçınamadığı mahrumiyetlerin sanki bir arada kendilerini göstermeleridir. Ama şu kötü kadın beni iğrendirir; geçtiği yerde bir lavanta kokusu kalıyormuş, ben gene ondan kaçar, başımı çeviririm: İngiliz tentenesi ile süslenmiş şapkası, yırtık kollukları, kirli ipek çorapları, yıpranmış ayakkabıları bana bugünün fıkaralığı ile dünün bolluk içindeki hayatını birleştirmiş halde gösterir.

    Bir buyurdu mu, bir daha dönmiyen benim kızıl bela her şeyi kendine uydurmasaydı, benim evimin hali de işte ona dönecekti.

    İtalyan işi halı ne zamandır asılı durduğu duvardan indi, yerini Şam işi perdelere bıraktı.

    Hiç de değersiz olmıyan iki basma resim vardı: Poussin'in Çölde kudret yağmuru ile gene o ressamın Esther Assuerus'un karşısında adlı eserlerinden çıkarılmış iki resim; boynu bükük Esther'i, Rubens'in bir ihtiyarı hayasızca kovdu, Kudret helvası yağmuru'nu da Vernet'nin Fırtına'sı dindirdi.

    Maroken bir koltuk gelip hasır iskemleyi sofaya sürdü.

    Homeros, Vergillius, Horatius, Cicero, ağırlıkları altında eğilen çam rafı bu yükten kurtarıp bana değil, kendi şanlarına yakışan bir dolaba sığındılar.

    Koca bir ayna gelip ocağın üstünü kaplayıverdi.

    Falconet'nin kendi eli ile onarıp dostluğunu göstermek için bana verdiği iki güzel alçı kabartma kalktı, yerine çömelmiş bir Venüs geldi. Böylece, İlkçağ'ın tuncu zamanımız alçısını kırıverdi.

    Tahta masa daha dayanıyordu; bir sürü küçük kitaplarla karmakarışık kağıtların altına saklanmış, başında dolaşan tehlikeyi bu sayede atlatacağa benziyordu. Kaderinde varmış, o da kurtulamadı; üşendim ama günün birinde o küçük kitaplarla kağıtlar kalkıp pahalı bir yazıhanenin çekmelerine yerleşiverdiler.

    Ah! şu yakışır şu yakışmaz kavgası!... İnce, ama masrafına dayanılmaz duygu! her şeyi değiştiren, yerinden oynatan, yapan, yıkan, babaların keselerini boşaltıp kızları çeyizsiz, oğulları mektepsi bırakan, birçok güzel şeyler meydana getirip birçok da kötülükler edeni benim evimde tahta masanın yerine o başımın belası pahalı yazıhaneyi çıkaran sen: milletleri deviren sensin; benim eşyamın bir gün mezata çıkmasına, kısık sesli bir tellalın: <<Çömelmiş Venüs heykeli yirmi altın>> diye bağırmasına sebep belki de sen olacaksın.

    Vernet'nin Fırtına'sı ile tam onun altına gelen yazıhane arasında göze gelen bir boşluk kalmıştı. Bu boşluğu da bir asma saat doldurdu. Hem de ne saat! Geoffrin'in (18. yüzyılın meşhur bayanlarından; salonunda filozoflar toplanırmış ) salonuna yakışır bir saat, altın yaldızla tuncun birbirine karıştığı bir asma saat...

    Penceremin yanında açık bir köşe kalmıştı. O köşe de küçük bir yazı masası istermiş... İstediğine kavuştu.

    Rubens'in çizdiği güzel ihtiyar başı ile küçük yazı masasının arasında da göze batan bir boşluk peyda oldu; orası da La Grenee'nin iki resmi ile dolduruldu.

    Burada gene o ressamın bir Magdeleine'i, şurada ya Vien'inmiş, ya Machy'nin, bir resim taslağı; evet, ben artık taslak satın alma merakına da düştüm. Hakimin gönüllere fazilet aşılıyacak odası işte böyle değişti, değişti, işi gücü para olan bir adamın yüz kızartacak odasına dönüverdi. Milletin çektikleri düşünülürse, bu benimkisi hayasızlıktır.

    Eski fıkaralık halimden kala kala bir kilim kaldı. Ne kötü kilim benim şimdiki süsüme, ihtişamıma hiç uymuyor, biliyorum. Ama yemin ettim, gene de ediyorum, Denis hakimin ayakları hiçbir zaman Savonneire'den çıkma mükellef bir halıyı çiğnemiyecek, kulübesinden padişahının sarayına götürülen köylü nasıl çarıklarını bırakmışsa ben de o kilimi bırakmıyacağım. Sabahleyin arkamda şatafatlı kızıl hırkamla odama girdim mi, gözlerimi eğiyor, eski kilimimi görüyorum; o bana dün ne olduğunu hatırlatıyor da gurur gönlümün eşiğinde duruveriyor.

    Hayır, dostum, hayır; ben kötüleşmedim. Derdi olan gelsin, görür ki kapım gene açılır, ben de gene halden anlarım. Söylesin, dinlerim, öğüt istiyorsa öğüt verir, yardım istiyorsa yardım eder, acınmak istiyorsa acırım. Yüreğim katılaşmadı, burdum havaya kalkmadı. Gene eskisi gibiyim; iyi, temiz insan. Özümle söxüm gene bir, duygularım gene o duygular. Benim süse, ziynete kapılmam daha yenidir, ağu daha iyice işlemedi. Ama zamanla ne olur, bilinmez. Karısı ile kızını unutan, borçlara giren, bir koca, bir baba olmaktan çıkan, ak akçeyi kesesinde sımsıkı saklıyacağına... Ne beklenir böyle adamdan?

    Ey ulu peygamber! ellerini göğe kaldır da tehlikeye düşmüş bir dost için Tanrıya yalvar, de ki: <<Denis'in alnına gönlü zenginlikle kötüleşecek diye yazdınsa boz, taptığı güzel sanat eserlerini esirgeme; ateşine onları yak da Denis'i gene eskisi gibi fıkara et.>> Ben de derim ki: <<Ey Tanrı! ulu peygamberin ettiği duaya razıyım! Her şeyi bırakıyorum; hepsini al; evet, hepsini, yalnız Vernet'nin resmini alma. Bırak bana Vernet'nin Fırtına'sını. Onu yapan ressam değil, sensin. Hem dostluğun, hem de senin eserin olan o resme kıyma. Bak şu deniz fenerine; bak sağda, fenerin yanında yükselen kuleye; bak rüzgarların didiklediği şu ağaca. Bu kütle ne güzel! O karanlık kütlenin altında, bak şu yeşillikle örtülü şu kayalara. Senin kudretli elin onlara o biçimi vermiş; elindeki rahmet onları öyle kaplamış. Kayaların dibinden denize doğru inen şu tümsekli çukurlu toğrağa bak. Dünyadaki en sağlam şeyleri bile zaman senin izninle nasıl aşındırır, nasıl yıkar, onu göstermiyor mu? Güneşin onu başka türlü mü aydınlatmıştı? Tanrı'm bu sanat eserini yok edersen sonra kıskançtır derler. Şu sahile dökülmüş zavallılara acı. Onlara uçurumlarının dibini gösterdin, yetmez mi? onları kurtarman gene perişan edeyim diye miydi? Bak, şu adam sana hamdediyor, dinle onun duasını. Malından kalmış üç beş parçayı bulup toplamağa çalışan şu adama yardım et. Şu çılgının beddualarına aldırma: biçare! evine hayırlısiyle döneceğini ummuştu; kazanacağını kazanmış, artık işten çekilmeği, dinlemeği kuruyordu; bir daha yola çıkmayacakmış. Yolda belki yüz kere parasının ne tuttuğunu parmaklariyle hesabetmişti; onu nasıl kullanacağını tasarlamıştı: bütün umdukları boşa çıktı; şimdi çıplak vücudunu örtecek birkaç şeyi var, yok. Şu karı kocanın şefkati seni merhamete getirmiyor mu? Bak, bu kadıncağızın gönlünde ne korku uyandırmışsın. Daha büyük bir ceza etmedin diye sana hamdediyor. Bak, çocuğu senin buyruğunla kendisinin de, babasiyle anasının da geçirdikleri tehlikenin ne tehlike olduğunun farkında değil; yolda hiç yanından ayrılmayan arkadaşiyle uğraşiyor, köpeğinin tasmasını takıyor. Bağışla o masumu. Kocasiyle beraber denizden daha yeni kurtulmuş şu kadıncağıza bak; kendisi için değil, evladı için korkup titredi. Bak onu bağrında nasıl sıkıyor, nasıl öpüyor. Tanrı'm! bu sularda senin kulundur. Nefesinle çoştukları vakit de elinle yatıştıkları vakit de senin kulundur. Öyle dilediğin için toplayıp gene öyle dilediğin için dağıttığın bu kara bulutlar da senin kulundur. Bak, artık ayrılıyor, uzaklaşıyorlar; gün ışığı sular üzerinde yeniden doğuyor; kızıllaşan ufuk havanın düzeleceğini müjdeliyor. Ufuk ne kadar uzak! denizle hiç birleşmiyor. Gök aşağılara iniyor, sanki arzın çevresinde dönüyor. Bu göğü artık iyice aydınlat, denizi iyice yatıştır. Bırak, gemiciler karaya vuran gemilerini gene yüzdürsünler; işlerinde onlara yardım et; onların kollarına kuvvet ver, bana da bırak resmini kendine mağrur adamı cezalandıracağın değnek diye bırak onu bana. Artık gelenler beni görmeğe, beni dinlemeğe değili benim evimde Vernet'ye hayran olmağa geliyorlar. Ressam. Ressam hakimin burnunu kırdı.>>

    Ey benim dostum! Vernet'nin bendeki resmi ne de güzel! Konusu, pek büyük bir felakete varmadan biten bir deniz fırtınası. Dalgalar, daha çoşkun; gök hala bulutlarla örtülü; gemiciler karaya oturan gemileri ile uğraşıyor, yerliler çevredeki dağlardan koşup geliyor. Bu ressam ne akıllı fikirli insan! Seçtiği anı gösterebilmek işçin, en önemli birkaç yüz çizivermek ona yetmiş. Bu sahne ne kadar doğru! Her şey ne kadar da canlılıkla, kolaylıkla, kuvvetle gösterilmiş! Bana dostluğundan verdiği bu resmi saklamak istiyorum. Damadım da onu çocuklarına, onlar da kendi çocuklarına, sonra onlar da gene kendi çocuklarına versinler.

    O resimde ne ahenkli bir bütünlük var, bir görseniz! Her şeyi birbirine uygun; her parçanın tesiri, biribirikinden doğuyor; her şey sıkıntısızca, gösterişsizce değerini meydana çıkarıyor; sağdaki şu dağlar ne de dumanlı! şu kayalar, kabarık binalar ne kadar güze! Şu ağaç ne de görülecek şey! Şu toprak ne iyi aydınlatılmış! ışık orada perde perde ne güzel azalıyor! bütün bu yüzler, doğru, hareket halinde, tabii, canlı yüzler ne ustalıkla dizilmiş ünlem! insanda hemen ilgi uyandırıyor; ne kuvvetle çizilmiş; resmin zemini üzerinde ne de güzel cisimleniyorlar! Bakın! şu uçsuz bucaksız genişliğe, şu suların gerçekliğine; şu bulutlar, şu gök, şu ufuk! Şurada, çoğu ressamların yaptığının tersine olarak, dip karanlık bırakılmış, ön taraf aydınlatılmış, gelin de görün benim Vernet'mi; ama elimden almayın.

    Zamanla borçlar ödenir; vicdan azabı diner; gene saf bir hazza ererim. Korkmayın, böyle güzel şeyler biriktirmek hevesi beni büsbütün kavramaz. Eski dostlarım oldukları gibi duruyor; sayıları da artmadı. Ben Lais'i ( İlkçağın ünlü bir kötüsü. Diderot, Vernet'nin resmini o güzel kadına benzetiyor ) elde ettim ama Lais beni elde edemedi. Onun kolları arasında bahtiyarım ama benim seveceğim, onun benden daha bahtiyar kılacağı biri bulunursa, veririm. Gelin de kulağınıza bir şey söyleyim: kendini başkalarına pek pahalıya mal eden bu Lais bana bedavadan geldi.