• .

    Bu günü kuru kuruya, hamasi laflarla kutlamanın bir manası yok. Bugünün varacağı nihai hedef Turan Türk Birliği olmalıdır. Dünya Türklerinin tek seçeneği budur.

    PROF. DR. NURULLAH ÇETİN İLE TURANCILIK ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ

    Vedat Toruk: Hocam “Turan” kelimesi ne demektir?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: “Tur”, “Türk” demektir. “an” eki Farsça çokluk ekidir. Buna göre “Turan”, “Turlar”, yani Türkler demektir. Turan, Türklerin bütün boylarını ve coğrafyalarını içine alan “Büyük Türk Ülkesi” demektir.

    “Turan” kelimesine tarihte 224-651 yılları arasında İran’da hüküm sürmüş olan Sasani İmparatorluğu zamanında rastlıyoruz. O zaman Persler, şimdiki Pakistan’ın Belucistan eyaletinin kuzeydoğu taraflarında yaşayan deve çobanlarının yaşadığı bölgeye Turan diyorlardı. Ayrıca Ceyhun ırmağının ötesinde yaşayan koyun ve at çobanlarına ve onların yaşadıkları yerlere de Turan diyorlardı.

    İranlılara göre Turan, o zamanki emperyalist İran Devletini tanımayan, onlara boyun eğmeyen, savaşlarda yenilmeyen Türk topluluklarının ülkesi demektir. İran efsanesine göre İran hükümdarı Feridun, Turan bölgelerini oğlu Tur’a bağışlamış. Ayrıca Farslara göre Turan, şeytan manasına gelen “Tûrâ”nın ülkesidir. Tabii yenemedikleri Türkleri kendilerince şeytanlaştırmış oluyorlar.

    İranlı Firdevsî, 10. yüzyıl sonlarında eski İran efsanelerinden meydana getirdiği Şehname adlı manzum eserinde İranlılarla Turanlıların mücadelelerinden bahseder. Bu eserde Rüstem ile Efrasiyab arasındaki savaşlara yer verilir. Rüstem İran, Efrasiyab ise Turan hakanıdır. Efrasiyab, asıl tarihî gerçek kişiliği ile Turan kağanı Alper Tunga’dır. Firdevsi, Alper Tunga’ya Efrasiyab ismini vermiş.

    Demek ki 10.yüzyıl sonlarından itibaren Turan kelimesi yazılı kaynaklarda geçiyor. Belki daha önceki kaynaklarda da vardır.

    Vedat Toruk: Turancılık fikri ne zaman ortaya çıktı?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Türklerin bir millet olarak tarih sahnesine çıktığından beri bizde Turancılık fikri hep vardır. Nitekim 732 yılında Kül Tigin atamız şöyle diyor:
    “İleride gün Doğuda gün doğusuna, güneyde gün ortasına kadar, geride batıda gün batısına ve kuzeyde gece ortasına kadar, bu sınırlar içindeki bütün millet hep bana tâbidir.

    Bunca milleti hep düzene soktum. Tanrı buyurduğu ve verdiği için, kendim de talihli olduğum için, kağan olarak tahta oturdum. Kağan olarak tahta oturup aç, fakir milleti hep derleyip topladım. Fakir milleti zengin yaptım. Az milleti çok yaptım.”
    Demek ki Turancılık, bütün Türk dünyasına siyaseten Türk birliğini hâkim kılmaktır. Hatta dünyaya Türk adaletini hâkim kılmak, Dünya Türklerini belli bir düzene, nizama sokmak, dağınık Türkleri toplamak, bir araya getirmek, aç fakir Türkleri tok ve zengin yapmak, az Türkleri çok yapmak ülküsüdür.
    Turancılık, en eski atalarımızdan Oğuz Kağan’ın:
    “Ben sizlere oldum kağan
    Alalım yay ile kalkan
    Nişan olsun bize uğur
    Bozkurt olsun savaş parolası
    Demir kargı olsun orman,
    Av yerinde yürüsün kulan
    Daha deniz, daha nehir
    Güneş bayrak, gök çadır.”
    Ülküsüdür. “Güneş bayrak, gök çadır” ülküsü, Türk cihan hâkimiyeti ülküsünü ifade eder. Bu ülkü, İslamî dönem Türk tarihinde de hep devam etmiştir.
    Milliyetçilik, Turancılık, Türkçülük fikrini bir devlet felsefesi halinde ifade eden ve kurumsal olarak uygulayan ilk Türk devlet adamı Çi-Çi’dir.

    Vedat Toruk: Turancılık hakkında biraz daha genel bir bilgi verebilir misiniz?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Özellikle 19. yüzyıldan itibaren yeni toplumsal birliktelik yapılaşmalarının ortaya çıktığını görüyoruz. Bu, aslında daha önceki dönemlerde yaygın olarak var olan ve hanedan merkezli imparatorluk yapılanmalarının modernize edilerek millet, din ve coğrafya merkezli yeni siyasi birliklerin ortaya çıkmasıdır.

    Bugün Avrupa Birliği, Amerika Birleşik devletleri coğrafi birlik esasına dayanmakla birlikte ayını coğrafyada yaşayan insanları ortak değerlerde birleştirerek tek bir toplumsal yapı ortaya çıkarmayı amaçlar. İslam birliği, bütün müslümanları tek bir yapı içinde toplamayı esas alır. Slav birliği, Slav ırkından olan herkesi, Cermen birliği Cermen ırkına mensup olanları bir birlik yapısı içinde tutmayı amaçlar.

    Turancılık ise, coğrafya, ırk ve din değil; millet temelli ve merkezli bir birlik hareketidir. Turan birliğinin temelini oluşturan milletin adı ise Türk milletidir. Bu milleti Türk milleti yapan temel değerler ise Türkçe, tek bir ortak tarih kökü, yani bugün dünyanın her yerine dağılmış olan Türklerin tek bir tarihî kökene bağlanması ve dayanması, ortak kültür ve ortak gelecek tasavvuru ve din birliğidir.

    350 milyonluk Türk milletinin sadece üçbuçuk milyon kadarı Hristiyan, 1200 kadarı da Yahudidir. Bir bölümü paganisttir. Bunların dışındaki nüfusun tamamı Müslümandır. Dolayısıyla hemen hemen tamamı aynı dinden olan tek millet Türklerdir. Araplara bakın neredeyse yüzde otuzu Hristiyan ve başka dindendir. Diğer milletler de öyle. Bir tek Türk mileti, milliyetiyle dinini birleştirmiş gibidir. Bu bakımdan Turan birliği demek, Müslüman Türk birliği demek oluyor. Bu birlik içindeki Hıristiyan ve Yahudi Türkleri de müellefe-i kulub, yani kalpleri İslama ısındırılacak kitle olarak görülür.

    Turan birliğinde ırk birliği yani saf etnik köken aranmaz. Kendisini Türk hisseden ve Türk kabul eden, Türk kültür değerlerini benimsemiş ve içselleştirmiş olan herkes Türk kabul edilir. Yani “Ne mutlu Türk’e” değil, “ne mutlu Türk’üm diyene” ilkesini benimsemiş olan her samimi kişi, Türk milleti mensubudur.
    Turancılıkta vatan ve coğrafya birliği biraz sorunludur. Zira dünyada Türk milleti kadar dünyanın çok farklı yerlerine dağılmış başka bir millet yoktur. Diğer milletler hemen hemen aynı coğrafi bölgede bir arada kalmışken, Türkler tarih boyunca değişik bölgelere dağılmışlardır. Doğu Türkistan’da Batı Türkistan’da, Irak’ta, Suriye’de, İran’da, Rusya sınırları içinde, Balkanlarda, Kafkaslarda, Avrupa’da, Amerika’da her yerde Türk vardır. Almanya’da yaşayan 5 milyon Türk de Turan Türk birliğine dahildir.

    Dolayısıyla şimdilik bütün Türklerin yaşadığı coğrafyaları birleştirmek ve tek vatan yapmak zor olsa da bu Turancılığın uzak hedefi olarak varlığını daima diri tutacaktır. Yakın hedefimiz dil, kültür, din, siyaset birliğini ve Türk milletine mensubiyet şuurunu diri tutmak olacaktır.

    Vedat Toruk: Kaç çeşit Turancılık anlayışı vardır?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Yaygın manada iki çeşit: Dilbilimci ve Millî Turancılık. Bunları kısaca açıklayalım:

    1. Dilbilimci Turancılık: Ural-Altay dil ailesine mensup toplulukların birliğini; özellikle diller arasında bazı yapısal benzerliklerden dolayı savunan bir görüştür. Burada esas olan temel unsur, yapısal anlamda bazı dil özelliklerinin yakınlığıdır. Mesela sondan ek almaları, ünlü uyumu, cümlede özne-nesne-yüklem sıralaması gibi.
    Buna göre Finliler, Macarlar, Estonlar, Rusya içinde bulunan Fin-Ugor kavimleri, Tunguzlar, Moğollar, Türklerin birlikteliklerinden oluşan toplumsal yapıya Turancılık diyenler vardır. Fakat bunun bugün siyasi ve kültürel anlamda bir gerçekliği yoktur. Zira Ural Altay Dil Ailesi, kavramı henüz netleşmedi. Havada kalan soyut bir dil birliği kuramıdır. Bu kurama göre Altay kolu: Türkçe, Moğolca, Mançuca ve Tunguzca'dan, Ural kolu da: Macarca, Fince ve Estonca’dan oluşuyor. Şimdi bunları bir araya getirmenin gerçekçi bir boyutu yok.

    2. Millî Turancılık: Aynı kökenden gelen bütün Türk topluluklarını şuurlu ve uyumlu bir millet yapan temel unsurlara dayalı bir Turancılık görüşüdür ki bugün için en gerçekçi Turancılık kuramı budur. Buna göre Millî Turancılık düşüncesinde 2 temel unsur var: 1. Dil, 2. Din. Nitekim Ziya Gökalp’in Türk tarifi de buna uygundur. “Dili dilime, dini dinime uyana Türk denir” der. Kırgız, Uygur, Kazak, Türkmen, Tatar, Özbek gibi adlar kavim ve boy adı, Türk ise bütün bunları içine alan üst toplumsal yapı yani millet adıdır. Dünyada yaşayan bütün Türk topluluklarının en üst kimlik adı “Türk”tür. Türk kelimesi, Kırgız, Özbek, Tatar gibi boy adı değil, bunların toplamının ortak ve genel adıdır.

    Vedat Toruk: Bugün Türk dünyası deyince ne anlıyoruz?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Bugün dünyada 7 bağımsız Türk devleti var: Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti.
    Ayrıca çoğu Rusya’nın esareti altında olan Tataristan, Çuvaşistan, Başkurdistan, Saka-Yakut Cumhuriyeti, Altay Cumhuriyeti, Hakas Cumhuriyeti, Tuva Cumhuriyeti, Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti, Kabartay-Balkar Cumhuriyeti, Dağıstan Cumhuriyeti, Kırım gibi özerk Türk cumhuriyetleri var.
    Çin esaretinde Doğu Türkistan, Barzani esaretinde Irak Türkmeneli, Suriye’de Türkmeneli, Romanya esaretinde Gagauzlar var.

    Öte yandan başka devletlerin hâkimiyeti altında yaşayan şu tür Türk toplulukları var: Peştun esaretinde Afganistan Türkleri yani Güney Türkistan, Ahıska Türkleri, Almanya Türkleri, Arnavutluk Türkleri, Yunan esaretinde Batı Trakya, Belarus Tatarları, Borçalı Türkleri, Bosna Türkleri, Bulgar esaretindeki Türkler, Girit-Ege Türkleri, Gökçe-Z. Türkleri, Fars esaretinde Güney Azerbaycan Türkleri, Güney Türkmenistan, Halaç Türkleri, Hazar Türkleri, Horasan Türkleri, Hırvatistan Türkleri, Kansu Türkleri, Kaşgay Türkleri, Kosova Türkleri, Kumuk Türkleri, Moğolistan Türkleri, Polonya Türkleri, Romanya Türkleri, Sancak Türkleri, Talas Türkleri, Makedonya Türkleri.
    Bütün bunlar ve başka yerlerde yaşayan Türkler Türk dünyasını oluşturuyor.

    Vedat Toruk: Turancılık düşüncesi, Türkiye’ye ne zaman geldi?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Özellikle 1905 sonrası süreçte ve belirgin olarak da 1908 İkinci Meşrutiyet İnkılâbından sonra Türkiye’de Turancılık fikri yoğun olarak tartışılmaya başladı.
    Bu fikrin öncülerinden Ziya Gökalp, Turan kavramını bir şiirinde şöyle vurgular:

    “Vatan ne Türkiye'dir Türklere, ne Türkistan;
    Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan.”
    Bizde Turancılık düşüncesini yayan ilk eserler başlıcaları ile şunlardır: 1896’da Necip Asım, Fransız tarihçi Léon Cahun’un Asya Tarihine Giriş: Türkler ve Moğollar adlı eserini Türkçeye çevirip yayınladıktan sonra Turan kavramı, Türk aydınları arasında dikkat çekmeye başladı.

    1904’te ise Yusuf Akçura, Osmanlıcılık ve İslamcılık görüşlerinin birer birlik projesi olarak gerçek hayatta karşılığının olmadığını görünce Türkçülük akımının önemini vurgulayan Üç Tarz-ı Siyaset adlı eserini yayınladı.

    Mehmet Emin Yurdakul’un “Turana Doğru” (1918) başlığı altındaki şiirleri, Ömer Seyfettin’in Yarınki Turan adlı kitapçığı, Fuad Köprülü’nün Turan adlı ilkokul okuma kitabı önemli bir öncü işleve sahip metinlerdir.
    Saffet Atabinen, 1930’da Türklük ve Türkçülük İzleri adında bir eser yazdı.

    Kazan'lı Abdullah Ahsan, 1931'de Finlandiya'da Türkçe ve Fince olarak Yeni Turan adında bir dergi yayınlamaya başladı.
    Zeki Velidi Togan, 1939’da yayınladığı Bugünkü Türkistan ve Yakın Mazisi adlı eserinde Turan ülküsünden bahseder.
    Nihal Atsız, 1931-1932 arasında Atsız Mecmuayı, 1933-1934 ve 1943-1944'te de Orhun: Aylık Türkçü Mecmua'yı yayımladı.
    Reha Oğuz Türkkan, 1939'da Bozkurt dergisini, Fethi Tevetoğlu, 1943'te Samsun'da Kopuz adlı dergiyi yayınladılar.
    Orhan Seyfi Orhon, 1941-1944 yılları arasında Çınaraltı adlı Türkçü dergiyi yayınladı. Ayrıca Gökbörü, Anadolu, Türk Yurdu, Millet, Türk Amacı, Tanrıdağ, Ergenekon gibi başka Türkçü-Turancı dergiler de yayınlandı.

    Turancılık düşüncesine katkı sağlayan başlıca kurumlar ise şunlardır: 1908’de bütün Türk topluluklarını tanımak ve tanıtmak amacıyla İstanbul’da Türk Derneği kuruldu. Bu dernek kurucuları arasında Necip Asım, Yusuf Akçura, Velet Çelebi gibi Türklerin yanında Agop Boyacıyan gibi kendisini Türk hisseden Ermeniler de vardı. Bu kişi, muhtemelen Ermeni olan Gregoryan Kıpçak Türküdür.

    1911 yılında İstanbul'da Mehmet Emin Yurdakul’un, Yusuf Akçura’nın, Ahmet Ağaoğlu’nun, Hüseyinzade Ali Turan’ın önderliğinde Türk Yurdu Cemiyeti adında bir dernek kuruldu.
    Bunlar, zayıf ve etkisiz derneklerdi. Asıl etkili, büyük ve esaslı dernek, 15 Mayıs 1912’de kurulan bütün dünya Türklüğünün birlikteliğini ve Türklüğün her anlamda korunmasını, kalkındırılıp yükseltilmesini ve geliştirilmesini esas alan ve günümüze kadar devam eden Türk Ocağı’dır. Birinci Dünya Savaşı’nda, Çanakkale Savaşlarında, Millî Mücadele’de ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşunda yani kurtuluş ve kuruluşta Türk Ocağı’nın çok büyük yeri vardır. Türk Ocağı 1931’de kapatıldı. Daha sonraki zamanlarda yeniden açıldı ve bugün faaliyetlerine devam ediyor.

    Öbür yandan Macaristan'da da Turancılık çalışmalarına tanık oluyoruz. 1890'lı yıllarda Macarlarda Turancılık düşüncesi yayılmaya başladı. 1910’da Budapeşte’de Macarların önde gelen aydınlarını, bilim adamlarını, siyasetçilerini içine alan Turan Derneği kuruldu.
    Bu derneğin amacı "Avrupa'dan Asya'ya, Dévény'den Tokyo'ya kadar Turan'ı aramak, kardeş milletler arasında, Macarların yönetiminde birliği sağlamak ve Turancı birlik şuurunu yaygınlaştırmak" idi. 1913'ten itibaren Turán adlı bir dergi yayımlamaya başladı. 1920'de dokuz Turancı cemiyet ve birliğin katılımıyla Macaristan Turan Federasyonu (Magyarország Turáni Szövetség) kuruldu. Macar Turan Derneği’nin lideri Kont Pál Teleki 1941’de Macaristan başbakanı oldu. Bugün de Macaristan’da Turancılık fikri kurumsal anlamda çok güçlü bir hale gelmiştir.

    Nitekim 1978 doğumlu Gábor Vona, bir grup arkadaşıyla birlikte Turancı JOBBİK partisini kurdu. Bu partinin genel başkanıdır ve bugün yüzde yirmiye yakın bir oy oranına sahiptir. Macaristan’ın üçüncü partisi durumundadır.
    Turancılığın fiilî teşebbüslerinden bazıları ise şunlardır: Enver Paşa, Aralık 1914’te Sarıkamış harekâtıyla Erzurum’a kadar gelen Rusları geri püskürtmeyi, ondan sonra Kafkasya yoluyla Orta Asya Türkleri ile birleşmeyi amaçlamıştı ama başaramadı. Fakat Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa, 1918 yaz mevsiminde Azerbaycan ve Dağıstan’ı Rus işgalinden kurtardı ve buraları bağımsız ilan etti ama Osmanlı Devleti’nin yenilmesi sonucu bu girişim de sonuçsuz kaldı.

    1944 yılında Türkçü Turancı aydınlar üzerinde büyük bir baskı ve yıldırma faaliyetleri oldu. Millî Şef ilan edilen İsmet İnönü, İngiltere ve Amerika mandacılığını kabul ettikten sonra bu emperyalist Batılı devletlerin keyfi için milliyetçi, Türkçü Turancı aydınları ezmeye, yok etmeye, sindirmeye çalıştı. 9 Mayıs 1944’te Nihal Atsız, Nejdet Sançar, Alparslan Türkeş, Zeki Velidi Togan, Reha Oğuz Türkan, Fethi Tevetoğlu gibi önde gelen Turancıları tutukladılar. Bunlara tabutluklarda işkenceler edildi.

    Vedat Toruk: Bugün Turancılık düşüncesinin gerçeklik durumu nedir? Bazıları hayalcilikle itham ediyorlar.

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Bugün Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri, Rusya Federasyonu, Arap Birliği, Afrika Birliği ne kadar gerçekse Türk Birliği de o kadar gerçeklik potansiyeline sahiptir. Turancılık eski zamanlarda gerçek bir Türk birliği projesiydi, bugün de olabilir, olmalıdır, olması için bütün Türklerin çalışması gerekir.

    Hz. İsa'nın doğumundan 210 yıl önce Mete Han, Hunlar adı altında bütün Türkleri birleştirdi. Göktürk Devleti bir Türk birliği idi, Selçuklu Devleti ve en önemlisi yakın zamanlarda Osmanlı Devleti, dünyanın en büyük devleti idi ve bir Turan devleti idi. Bugün de bütün Dünya Türkleri birleşirse, akıllarını başlarına alırlarsa kendi birliklerini kurabilirler.

    Vedat Toruk: Turancılığın Türkiye için önemi nedir?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Turancılığın ilk şartı, önce Türkiye Türklüğünü sağlama almaktır. Bugün Türkiye Türksüzleştiriliyor, Türk nüfusu azaltılıyor, azalıyor, Türkiye Türkleri hızla fakirleştiriliyor, tasfiye ediliyor, yok ediliyor, devleti, ekonomisi, toprakları, kültürü, dili, dini, tarihi elinden alınıyor. Türkiye Türkleri her anlamda ihmal edilmiş durumdadır.
    Türkiye Türksüzleştirilirse dünyanın diğer yerlerindeki Türkler emperyalistler tarafından kolayca kontrol altında tutulabilir, bütünleşmeleri engellenebilir, ümitleri kırılabilir, bölük pörçük parçalı halleri devam ettirilebilir. Onun için emperyalistler, önce dünya Türklüğünün beyni ve pazusu olan Türkiye Türklüğüne karşı savaş açmışlardır. Türkiye Türklüğünü de içimizden ayarladıkları Türk düşmanı çevreler tarafından tasfiye etmeye çalışıyorlar.

    Haçlı emperyalizminin Türklerin, dünya Müslümanlarının ve bütün insanlığın selametine vesile olacak olan Turancılık fikrinin hayata geçmesini engelleme projelerine karşı bütün Türkleri bilinçlendirmeli, millî benliklerine ve Türk kimliklerine döndürmeliyiz.
    Türkler arasındaki bireyciliği millî şahsiyete çevirmeliyiz. Ferdî hürriyet, istiklal ve refah, millî istiklal ve ittihadla olur. Her Türk, mutlaka ülkü sahibi yapılmalıdır. Emperyalizm, fertleri günlük hazlar peşinde sürüklenen kuru bir kalabalık yaptı, biz ise yüce gayeler peşinde koşan ülkücü yani mefkûreci, ideal sahibi bir millet haline getirmeliyiz.

    Vedat Toruk: Bugün Türk milleti için Turancı, milliyetçi düşünce ve bilinç neden gereklidir?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Osmanlının son dönemlerinde Türkler geri plana itilmiş, devlete hâkim olan Türk dışı unsurlar, Türkleri hor görmeye, hakaret etmeye, dışlamaya çalışmışlardır. Devletin yönetim kademesine hâkim olan kadroların çoğu Türk kelimesine “kaba”, “cahil”, “köylü”, “Kızılbaş” manası vermeye başlamışlardı. Devlet Türkleri çiftçi ve asker olarak tutmuş, her türlü angaryayı Türklere yüklemişti ama yine de aşağılıyordu.
    Türklerin sözcüsü, savunucusu, teşkilatı yoktu. Zira Türk, kendi varlığını devletle özdeşleştirmişti, ben demek devlet demek diyordu, beni devlet savunur, diyordu ama bugün olduğu gibi o zamanlar da devleti Türk olmaktan çoktan çıkmıştı. Türk gibi görünen, ama aslında Türklüğün altını oyan, Türklüğü hissettirmeden, sezdirmeden yok eden bir sinsi yapılanma Türk devletini ele geçirmişti.

    Devlet âdeta İstanbul ve taşra diye iki coğrafî bölgeye ayrılmıştı. İstanbul’da yaşayanlar neredeyse tamamına yakını Türk olduğu halde kendilerine Türk yerine “şehrî” yani “şehirli” diyorlardı. Taşra ise Balkanlar, Karadeniz bölgesi, Doğu Anadolu, Orta Anadolu gibi bölgelerden oluşuyordu.
    Balkanların üçte ikisi Türk olduğu halde oralarda yaşayanların tamamına Arnavut, Karadeniz yüzde doksan dokuzu Türk olduğu halde oralarda yaşayanlara Laz, Doğu Anadolu ise üçte ikisi Türk olduğu halde oralarda yaşayanlara da Kürt diyorlardı. Bu adlandırma o kadar yaygınlaşmış ki bu sayılan taşra bölgelerinde yaşayan Türkler bile bir kelime Arnavutça, Lazca, Kürtçe bilmedikleri halde kendilerini Arnavut, Laz ve Kürt saymaya başlamışlardı. Yani Osmanlının son dönemlerinden bugüne kadar Türkler, kimliklerini kaybetmeye, asimile olmaya devam ediyor.

    Ancak 1908 İkinci Meşrutiyet hareketinden sonra Türkler kendilerine gelmeye, teşkilatlanmaya, bilinçlenmeye başladılar, siyasi ve kültürel bilinçlenme sonucu hem Millî Mücadeleyi başarıyla verdiler, hem de tam bağımsız millî Türk devletlerini kurdular.

    Bugün Türk milleti, Türk millî bilincine ve kimliğine sahipse bunu büyük ölçüde Atatürk’e ve Cumhuriyet’e borçludur. Zira Atatürk’ün kurduğu tam bağımsız ve bağlantısız millî Türk Devleti, Türklere Türklüklerini hatırlatan ve Türk kimliğini kurumsal düzeyde devlete hâkim kılan millî bir yapıdır.
    Bugün Türk düşmanları, devleti ele geçirerek bu devletin millî Türk kimliğini yok etmeye çalışıyorlar. İslamcı ve Türk gibi görünen Türk düşmanları, samimi dindar ve saf Türkleri aldatıp kandırarak onların oyuyla devleti ele geçirip Türkleri tasfiye etme, Türkiye’yi Türksüzleştirme, PKK ile işbirliği halinde Türkiye’yi Suriyelileştirme ve Kürdistanlaştırma peşindeler.
    Turancıların asıl önemi ve rolü tam bu noktada ortaya çıkmaktadır. O da Türklere Türklüklerini hatırlatmaktır. PKK’nın gizli işbirlikçisi ve Kürt ırkçısı bazı adamlar, tarikat ve cemaat kurup Türk çocuklarını İslam’la avlayarak onları mankurtlaştırıyorlar, Türklüklerini unutturuyorlar; hatta onları Türklüğe düşman haline getirip Kürtçülük propagandisti yapıyorlar.

    Gizli PKK zihniyetli bu tür Türk düşmanı tarikat ve cemaatler, saf dindar Türklerin temiz inançlarını istismar ederek paralarını, mallarını mülklerini, zamanlarını, enerjilerini, kızlarını, oylarını, haysiyet ve şereflerini, millî onurlarını ve giderek her şeylerini alarak âdeta köleleştiriyorlar.

    Diğer yandan aşırı solcu ve komünist bir takım yapılar da enternasyonalizm adına bazı Türk çocuklarını PKK paspası halinde kullanmaktadırlar. “Kapitalist sömürüye son” diyecekleri yerde “halklara özgürlük” diyerek aslında PKK propagandası ve Türk düşmanlığı yapıyorlar. Bugün ülkemizde böylesine şeytanca bir oyun tezgâhlanmaktadır. İşte bugün Turancıların birinci görevi, aldatılmış, kandırılmış, paspas niyetine kullanılan saf Türkleri bu tür esaretlerden kurtarmaktır.

    Vedat Toruk: Bugünkü şartlarda sağlıklı bir Türk milleti oluşturabilmenin ve büyük kutlu Turanı kurabilmenin zemini olan kurumsal değer ve yapılar nelerdir?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Büyük Turan Türk birliğinin kurulabilmesi için şu kurumsal birliklerin tesis edilmesi gerekiyor:

    1. Siyasi Birlik: Bütün Türk ülkeleri, toplulukları ve akraba topluluklar, bütünüyle yerli ve millî nitelikte, hiçbir emperyalist devlet ve odağa bağımlı olmayan tamamen istiklalci ve özgür ortak bir Turan Meclisi kurmalı ve burada her Türk ülkesinden nüfusları oranında temsilci vekiller olmalıdır.
    Bu milletvekillerinden oluşan Turan Meclisi, Türk devlet geleneği ruhunu, şuurunu ve birikimini esas alarak, zamanımız şartlarına uygun bir şekilde ortak bir Turan anayasası yapmalı, bütün Türk ülkeleri kanunlarını bu anayasaya göre çıkarmalıdır. Ayrıca en üst düzeydeki tam bağımsız bu Turan Meclisi, kendi içinden bir Kağan seçmelidir. Bu Kağan, bütün dünya Türklerinin beyi olmalıdır. Her Türk ülkesinin ve topluluğunun lideri de boy beyi olmalıdır.

    2. Coğrafî Birlik: Bugün Türk yurtları paramparçadır. Değişik emperyalist devletler aynı boyu bile parçalamışlardır. Nitekim Azerbaycan Türkleri ikiye bölünmüş. Yarısı Kuzey Azerbaycan olarak Ruslar tarafından esir alınmış, ama sonra hür olmuşlar. Öbür taraftan Güney Azerbaycan, Fars emperyalizmi tarafından hâlâ esir tutuluyor. Güney ve Kuzey Azerbaycan birleşmeli ve tek Azerbaycan devleti olmalı.
    Irak’ta Barzani esareti altındaki Kerkük merkezli Türkmeneli esirdir. Acilen Türkiye ile birleşmelidir.
    Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin hemen Türkiye’ye katılması gerekir.

    Suriye Türkmeneli’nin de Türkiye’ye katılması sağlanmalıdır.
    Bugün Rusya Federasyonu altında Tataristan, Çuvaşistan, Başkurdistan, Saka-Yakut Cumhuriyeti, Altay Cumhuriyeti, Hakas Cumhuriyeti, Tuva Cumhuriyeti, Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti, Kabartay-Balkar Cumhuriyeti, Dağıstan Cumhuriyeti gibi özerk Türk cumhuriyetleri var. Bunların da Rus esaretinden kurtularak acilen birleşip tam bağımsız bir Türkistan Devleti halinde oraya çıkması lazımdır.
    Afganistan’da 14 milyon kadar Özbek, Türkmen ve diğer boylardan Türkler var. Bunların da birleşip Güney Türkistan Devleti halinde bağımsız bir Türk Devleti olması lazımdır. Dağınık haldeki Türklerin coğrafî birliği, siyasi birlikle perçinlenmelidir.

    Coğrafî birliğin nihaî hedefi, önce Orta Asya Türk Cumhuriyetleri, Afganistan ve Tacikistan Türkleri, Rusya Federasyonuna bağlı özerk Türk devletleri ve Doğu Türkistan’ın birleşerek büyük ve tek bir Türkistan Devletinin kurulmasıdır. Türkiye’nin de Kuzey ve Güney Azerbaycan, Irak Türkmeneli, Suriye Türkmeneli, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile birleşerek büyük bir Türkiye Devletinin kurulmasıdır. Yani Dünya Türklüğü, iki büyük Türk Devleti çatısı altında birleşmelidir: Türkistan ve Türkiye Devletleri. Sonra bu iki devlet birleşip tek bir devlet olmalıdır. Bu devletin adı da “Türkeli” olmalıdır.

    3. Askerî Birlik: Bütün Türk ülkeleri, ortak bir Turan ordusu kurmalıdır. Her Türk ülkesinden nüfus oranlarına göre belirlenen sayıda alınacak askerlerle oluşturulacak bu ortak Turan ordusu, Türk dünyasının barış gücünü oluşturacaktır.
    Turan ordusu, bilinen özelliklere sahip resmî bir ordu olacaktır. Ayrıca her zaman, her türlü savaşa hazırlıklı resmî olmayan gizli bir yedek ordusu da olacaktır. Bu yedek ordu, gerektiğinde bir anda harekete geçebilecek kadınıyla erkeğiyle, çoluğu ile çocuğu ile bütün Türklerdir. Biz ordu-millet özelliğimizi korursak ayakta kalabiliriz.

    Turan ordusu, hem Türk ülkelerinde ortaya çıkacak kargaşalığı, hem de bir Türk ülkesine dışarıdan gelecek bir saldırıyı önlemede etkin biçimde devreye girecektir. Turan ordusu, bütün Türklerin barış ve güvenlik içinde yaşamasını garanti edecek ortak bir güvenlik gücü işlevi görecektir. Mesela Türkiye’de ortaya çıkan PKK eşkiyalığını Turan ordusu, bir günde yok edecektir. Bir tane bile eşkıya bırakmamacasına tamamen temizleyecektir.

    Kırım’ı Ruslar işgalinden Turan ordusunu kurtaracaktır. Güney Azerbaycan, Kuzey Azerbaycan’la birleşmek istediğinde İran engel olmaya kalkarsa karşısında Turan ordusunu bulacaktır.
    Irak’ta Barzani çapulcubaşısı, Türkmeneli Türklüğünü katliama tabi tutmaya kalkıştığında Turan ordusu devreye girip bütün peşmergeleriyle birlikte Barzani’yi Saddam’ın yanına gönderecektir. Doğu Türkistan’ı Çin esaretinden Turan ordusu kurtaracaktır.

    4. Dilde Birlik: Bugün bütün dünya Türklüğü hem farklı coğrafyalarda dağınık halde olduğundan hem de yüzyıllar süren uzun ayrılık ve kopukluk yüzünden Türkçenin farklı lehçelerini kullanmaktadırlar. Köken birliğine sahip ortak tek Türkçe, zamanla birçok lehçelere ayrılmış ve bu lehçeler âdeta büyük ölçüde birbirini anlayamaz hale gelmiştir.

    Turan Türk birliğinin kurulabilmesi için ortak bir iletişim dili olan bir Türkçe’yi bütün Türk dünyasına hâkim kılmalıyız. Esperanto gibi yapma bir Türkçe oluşturamayacağımıza göre, en büyük ve en yaygın lehçe olan Türkiye Türkçesini bütün Türklerin öğrenmesi gerekiyor ve Türkiye Türkçesinin ortak Turan iletişim dili olması, âdeta bir zorunluluktur.

    Türkiye Türklerinin de diğer Türk lehçelerini öğrenmesi gerekir. Bütün lehçelerde kullanılan ortak söz varlıklarını temel alıp bunları yaygınlaştırarak, ortak kelime kadrosunu çoğaltarak, söyleyiş birliği ve harf birliği sağlayarak, bütün lehçeleri bütün Türk dünyası okullarında zorunlu ders yaparak dil birliğini sağlayabiliriz. Bütün Türk ülke ve topluluklarının Latin harflerine geçmesi gerekiyor.

    5. Basın-Yayın Birliği: Bütün Türk dünyasını ilgilendiren haberleri toplayan, üreten ve yayan ortak bir Turan haber ajansı kurulmalı, bütün Türk ülkelerindeki basın yayın organları, bu haber ajansından aldığı haberleri kendi yerel basın yayın organlarında yaymalı ve değerlendirmelidir. Zira Türk dünyası, haberleri hep yabancı emperyalist haber ajanslarından, özellikle de Yahudi haber kaynaklarından almakta ve yanlış bilgilenmektedir.

    Turan Türk birliğinin sağlıklı bir şekilde kurulabilmesi için sağlam ve doğru kaynaklardan haber ve bilgi almaya ihtiyaç vardır. Bunun yolu da kendi haber kaynağımızı ve kurumumuzu kendimizin oluşturmasıdır. Ayrıca bütün Türk dünyasında izlenecek çok kaliteli, üst düzeyde bir televizyon kanalı ve bir gazete kurulmalıdır. Böylece Türk millet bilinci gelişecektir.

    6. Dinde Birlik: Dünyada milliyetiyle dini birleşmiş tek millet biziz. Yani Türk milletinin neredeyse tamamı müslümandır. Hristiyan ve Yahudi Türk çok çok azdır. Türk milletini millet yapan temel kurumlardan biri de İslamiyet’tir. Türkler İslamiyet’le millet olarak varlıklarını ve millî kimliklerini korudular ve yükselttiler. İslamî dönem Türk tarihinde Türk ile Müslüman aynı anlamda kullanılmıştır. Özellikle Batılılar Türk’le müslümanı bir saymış, tarihlerine böyle kaydetmişlerdir.

    Müslüman olmayan Türkler Avrupa’da asimile oldu, eridi gitti yani Türklüklerini de kaybettiler. Bugün potansiyel olarak Türk milleti Müslüman olmakla birlikte İslamiyet’i asıl kaynaklarına bağlı olarak sağlıklı bir şekilde bilmemektedir. Müslüman Türkler dinlerini yeterince bilmiyor, öğretilmiyor.
    Bu boşluktan yararlanan uyduruk tarikat ve cemaatler, Türklere kendi saçma sapan hurafelerini din diye yutturuyor. Turan Türk birliğinin temel kurumlarından biri olan İslamiyet, Kur’an ve Hadis kaynaklarına ve sahih İslam âlimlerine bağlı olarak doğru biçimde öğretilmeli ve yayılmalıdır.

    Müslüman Türk milleti, şu cemaati bu cemaati diye bölük pörçük olmamalı; bütün dünya Türkleri tek bir cemaat mensubu olmalıdır, yani sadece cami cemaati olmalıdır. Bu yapıyı bir an önce hayata geçirmek lazımdır.
    Zira emperyalist devlet ve odaklar, Türkleri paramparça edip kolayca güdümlerine ve kontrollerine alabilmek için uyduruk tarikat ve cemaatleri kullanmaktadırlar. Bu cemaat ve tarikatlerin çoğu Amerika’ya, Avrupa’ya, İsrail’e, Rusya’ya, İran’a, Barzani’ye bağlıdırlar.

    En tehlikelileri de Amerika’ya bağlı Haşhaşiler ve Barzani’ye bağlı Adıyaman merkezli yapılardır. Bunlar Turancılığın önünde bir ayak bağıdır. Tamamı tasfiye edilip yerlerine Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli gibi yerli, millî nitelikli Türk tarikatleri çıkartılıp teşvik edilmelidir ve Türkler arasında bu millî tarikatler yayılmalıdır.

    Çuvaşlar ve Gagavuzlar gibi Hristiyan Türkler ve diğer bazı Yahudi ve paganist Türkler de müellefetülkulûb kabul edilip sağlam bilgi ve bilinç sahibi Türk âlimleri tarafından usulünce İslamiyet’e davet edilmelidir.

    7. İktisadî İstiklâl: Türklerin dünyanın değişik bölgelerine yayılmalarının bir avantajı vardır, o da çok değişik yer altı ve yer üstü kaynaklara sahip olmalarıdır. Bir ülkede bir maden, öbür ülkede başka bir maden, bir ülkede bir meyve, öbüründe başka bir meyve, bir ülkede şu ürün, öbüründe başka bir ürün, birinde deniz öbüründe dağ var, ova var.
    Ayrıca beyin ve kol gücü bakımından da çeşitlilik var. Şu Türk ülkesinde şu meslek ve bilim dalı daha önde iken, öbür Türk ülkesinde başka bir meslek, bilim ve teknoloji daha önde.
    Bütün bu yer altı ve yer üstü maddi kaynakları, beyin ve kol güçlerini birleştirirsek hiç kimseye muhtaç olmadan yaşayabiliriz. İşte Turan Türk birliği, Türklerin iktisadi kaynaklarını birleştirerek, harmanlayarak, zenginliklerimizi yabancılara, emperyalistlere yağmalatmadan, peşkeş çekmeden, tamamını Türk milletinin hizmetine ve istifadesine sunarak rahatça yaşayabileceği bir sistem kuracaktır.

    8. Meslekte Birlik: Bütün Türk devletlerindeki ve topluluklarındaki meslektaşların muhakkak surette bir araya gelerek ortak meslekî kurumlar oluşturması ve meslekî ilişkilerini ve dayanışmalarını en ileri noktaya taşımaları kaçınılmaz bir zorunluluktur. Zira Turan Türk birliğinin temel kurumlarından biri, meslekli bir Türk milleti oluşturmaktır.

    Mesleksiz insanlardan oluşan millet yaşayamaz, bağımsız bir millet olarak var olamaz. Onun için bütün Türklerin yaratılışlarına, kabiliyetlerine, ilgilerine ve meraklarına göre değişik mesleklere yönlendirilmesi ve o dalda en iyi şekilde yetiştirilmesi ve mesleğini icra edebilmesi için gerekli olan şart, imkân ve zeminlerin oluşturulması gerekiyor. Bunun için de tamamen millî bir Türk iradesinin hâkim olduğu Türk devletleri, bilim ve teknolojiye çok üst düzeyde yer vermelidir.

    9. Sanatta Birlik: Dünya Türklüğü, kendi bölgelerinde kendi anlayış ve geleneklerine göre çok zengin bir sanat, edebiyat geleneğine sahiptir. Sanat ve edebiyat, milleti millet yapan, millet mensupları arasında ruh, şuur, duygu, heyecan ve amaç birliği sağlayan temel kurumlardan biridir.
    Türkçe duyuş, Türkçe düşünüş, Türkçe bakış, Türkçe tavır alış ancak ortak bir sanatsal ve edebî duyarlılıkla mümkündür. O bakımdan Turan Türk birliğini sağlamanın yollarından biri, resimden sinemaya, mimarlıktan edebiyata kadar bütün sanat ve edebiyat dallarında ortak millî bir sanat birikimi ortaya koymaktır.
    Batılıların Nobel ödülüne benzer şekilde sanatın her dalı için büyük bir Turan Ödülü konmalı. Her sene bütün Türk dünyasında ortaya çıkan en iyi ve en özgün sanatçılara bu ödül verilmelidir.

    10. Bilimde Birlik: Bugün modern zamanlarda milletler, kendi bilim ve teknolojilerini kurmadan yaşayamazlar. Dünya Türklüğü de bilim ve teknolojinin her dalındaki beyinleri bir havuzda toplayıp ya da ortak işbirliği mekanizmaları ve kurumları geliştirip Türk milletini yükseltecek, koruyacak ve yaşatacak en ileri düzeyde bilim ve teknoloji üretip uygulamaya koymalıdır. Bütün Türk ülke ve toplulukları bir araya gelip millî Türk bilim ve teknoloji projeleri üreterek hayata geçirmelidir. Üniversitelerarası bilgi paylaşımına dayalı birlik projesi işlevsel kılınmalıdır.
    Bütün Türk dünyasından seçilen en zeki çocukların okuyacağı prestijli bir Turan Bilim Yurdu (üniversitesi) kurulmalıdır.
    Nobel ödülüne benzer şekilde bilimin her dalı için Turan Bilim Ödülü konmalı.

    11. Eğitimde Birlik: Eğitimin amacı, kişileri hem pratik bilgilerle hayat şartlarına hazırlamak, hayatı ve dünyayı tanıtmak, meslek sahibi etmek hem de ortak millî değerleri öğreterek bilinçli bir millet yapmaktır. Türk dünyası, ortak Türk millî değerlerini bir öncelikli değerler skalası halinde düzenleyip bütün Türk çocuklarına aynı millete mensubiyet şuuru verecek millî bir eğitim politikası uygulamalıdır.
    Ortak Türk tarihi, ortak Türk edebiyatı, ortak Türk kültürü, ortak Türk gelecek tasavvuru gibi konularda muhakkak surette tamamen Türklüğe göre bir eğitim sistemi geliştirilmeli ve hemen uygulamaya konmalıdır. Türk çocuklarına bağımsız millî Türk eğitimi verilmeden Turan Türk birliği kurulamaz.
    Rus, Çin, Amerika, Fars, Arap emperyalizmine göre kurgulanmış eğitim sistemleri çarklarından geçen Türk çocuklarının millî şahsiyetleri oluşmaz. Her türlü dış emperyalist dayatmadan uzak yerli, millî ve İslamî nitelikte bir Türk eğitim sistemi kurulmalı ve hayata geçirilmelidir. Türk ülkelerinde ortak bir eğitim sistemi kurulmalı ve diplomalar, her Türk ülkesinde denklik sahibi olmalıdır.
    Bütün Türk dünyasında karşılıklı öğrenci ve hoca değişimi programları uygulanmalıdır. Üniversite öğrencileri belirli sürelerle değişik Türk devletlerinde öğrenim görmeli, hocalar da yine belirli sürelerle değişik Türk üniversitelerinde ders vermelidir.

    12. Turizmde Birlik: Türk ülkeleri ve toplulukları arasında gidip gelmelerin, seyahatlerin, turistik faaliyetlerin artması lazım. Türk dünyasını birbirine bağlayan tarihî İpek Yolu modern şartlarda yeniden ihya edilmeli ve işler hale getirilmelidir. Ortak turizm potansiyeli dünya Türklüğünün birbirini tanımasına, kaynaşmasına, değerler paylaşımına hizmet etmelidir.
    Yoğun ortak turistik faaliyetler Turan Türk birliğinin kurulmasında büyük bir itici güç olacaktır. Türk devletleri ve toplulukları arasında Turizm İşbirliği Protokolü imzalanmalı ve içi yoğun uygulamalarla doldurulmalıdır. Dünya Türkleri, karşılıklı gidip gelmelerle birbirlerini biraz da turizm yoluyla tanıyıp kaynaşacaktır.
    Yaz tatillerinde gruplar halinde Türk gençleri değişik Türk devletlerinde tatil kampları düzenlemeli, böylece Türk dünyası gençleri biribirlerini tanımalı ve kaynaşmalıdır.

    13. Turan Şölenleri: Her yıl bir Türk ülkesinde bütün dünya Türklerinin katılımını sağlayan çok büyük çapta bir Turan Şöleni düzenlenmelidir. Burada Türk dünyasının önde gelen aydınları, fikir ve edebiyat adamları, müzikçileri, folklorcüleri, sporcuları, sinemacıları, değişik sahalardaki öne çıkan isimleri bir araya gelmeli, gösterilerini, beceri, birikim ve marifetlerini sergilemelidir.
    Bu şölenlerde dünya Türkleri, hem eğlenmeli, hem bilgilenmeli, hem dayanışma içinde birlik beraberlik ruhu kazanmalıdır. Milyonlarca kişinin katılacağı bu büyük Turan şölenleri büyük Turan Türk birliğini kurmada ve devam ettirmede çok işlevsel bir role sahip olacaktır.

    Günümüzde Macaristan’da 2010 yılından beri her iki yılda bir büyük bir Turan Kurultayı düzenlenmektedir. Macar Soylar Toplantısı-Kurultay, eski Macar-Hun ve Türk kültürlerinin ayrıca doğudaki bozkır atlı göçebe kültürlerinin en büyük tanıtım organizasyonu ve şölenleridir. Bütün Türk boyları, kendi gelenek yaşatıcılarıyla, eski göçebe giyim kuşam tarzlarıyla, göçebe çadırlarıyla, atlarıyla, göçebe savaş oyunları, at yarışları, okçuluk yarışları ve müzik konserleri ile bu şölende yerini almaktadır. Kurultayın 300.000’e yakın katılımcısı olmaktadır.

    14. Aile Kurumunu Sağlamlaştırmak: Modernleşme, batılılaşma ile birlikte Türk aile kurumu büyük ölçüde yara aldı. Çok çocuk yapma geleneği ortadan kalktı. Çocukların aile içinde geleneksel Türk kültürü ile yetişmesi geleneği yok oldu. Büyüklere saygı küçüklere sevgi geleneği zedelendi. Bütün bunları hızla tamir ederek yeniden güçlü, sağlam Türk aile kurumunu inşa etmeliyiz. Zira Turan’ın temeli Türk aile kurumudur.

    Nurullah Çetin

    .
  • Müteakip hadiseler, resmiyette Balkan Savaşları’ndan sonra kurulacak (Eşref daha sonra yeniden kurulduğunu söyleyecekti) ve imparatorluğun son yıllarında ekseriyetle dramatik ve trajik sonuçları olan kritik bir rol oynayacak Teşkilat-ı Mahsusa’nın ortaya çıkışında Libya’daki sürecin mühim bir aşama olduğunu gösterecekti.
    Enver, Eşref gibi fedaî zabitan’ları Osmanlı Libyası’nı İtalyanlara karşı savunmak adına çağırdığında fedaî zabitan’ların coşkuyla yanıt vermeleri etkileyiciydi. İmparatorluğun dört bir yanından gönüllüler derhal Osmanlı topraklarının müdafaa edilmesine yönelik arzularını bildirdiler. Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve Türk “Millî Mücadelesi”nden müteşekkil kritik mücadelelerde yer alacak kilit aktörler için Trablusgarp Savaşı mühim bir tecrübe sağladı. Göreceğimiz gibi Enver, Eşref, Fethi ve Mustafa Kemal gibi şahıslar, ayaklanma bastırmak noktasından
    bir Avrupa gücüyle boy ölçüşecekleri aşamaya ulaşacakları değişimi, Libya’nın ırak çöllerinde tecrübe ettiler. Fakat Libya’ya giderken geçtikleri yolda, hiç beklemedikleri yerlerde dahi çetin engellerle karşılaştılar.


    Trablusgarp’ın uzak konumu göz önüne alındığında, bu güçlüklerden en aşikârı mesafeydi. Akdeniz rotasının, yani Osmanlı subaylarını en hızlı ve etkili biçimde Libya’ya götürecek yolun kullanılması, İtalyanların denizdeki üstünlükleri dolayısıyla adeta imkânsızdı. İtalyanlar savaş esnasında Beyrut ve Kuşadası gibi Osmanlı limanlarını hedef gözetmeden bombalamak suretiyle denizdeki üstünlükleriyle gösteriş yapmışlardı. Osmanlı fedaîleri için Libya’ya gitmenin tek yolu kara seyahatiydi. Birkaçı Tunus’tan Libya’ya geçmiş, fakat büyük çoğunluk Mısır üzerinden intikal etmişti. Savaşta tarafsız kalmak isteyen İngilizler, Osmanlı subaylarının Mısır’dan Sirenayka’ya sızmasını engellemelerini isteyen İtalyanların baskısı altındaydı. Bu baskı, bir grup Osmanlı subayının ilk teşebbüslerinde sınırdan geri çevrilmesiyle sonuçlandı. Fakat Libya seferinde gönüllü olmak isteyen subayların önündeki engeller sadece İtalyanlar ve İngilizlerden ibaret değildi. Osmanlı hükûmetinin uluslararası meselelerdeki doğal ihtiyatlılığı ve askerî komuta kademesinin düzgün ikmal hatları olmaksızın bir harekât icra edebilme kapasitesine ilişkin endişeleri, kamuoyunun direniş harekâtına verdiği desteğe rağmen kayda değer
    bir iç muhalefetin aşılması gerektiği anlamına geliyordu. Yüksek rütbeli askerî figürler Osmanlı ordusunun İtalya’ya karşı savaşı kazanmak için adeta hiçbir şansının olmadığını perde arkasında kabullenmişlerdi. Dolayısıyla yüksek komutanlıktakiler, umutsuz bir girişim olduğuna inandıkları bir mücadelede en iyi subaylarından birçoğunun koşarak yer almasına hiç de hevesli değillerdi. Bu, Osmanlı ordusunun içinde bir ihtilaf yarattı.
    Trablusgarp Savaşı’nın kendinden sonraki savaşlarda önemli etkileri olacak bir başka yönü “fedaîlerin” seferberliğiydi.
    Bu ifade ve arkasındaki anlayış Libya’da iki düzlemde faaliyet gösterdi. Osmanlılar, lojistik engeller yüzünden düzenli ordunun büyük birimlerini İtalyanlarla savaşmak için göndermelerinin imkânsız olduğunu biliyorlardı. Yapabilecekleri en iyi şey, küçük bir grup subay göndermek ve mücadele için gerekli insan gücünü temin etmek adına yerel gönülleri, yani Libya’daki Senusî tarikatı mensuplarını eğitmeyi ümit etmekti. Öte yandan fedaîler
    terimi, ayrıca, genelde düşük rütbeli subaylardan oluşan bir grup Osmanlı subayı için de kullanılıyordu. Söz konusu terim, İngilizceye “gönüllüler” olarak tercüme edilebilecek, fakat din motivasyonlu fedakârlık anlamını barındıran bir terimdir. Bu subayların birçoğu 1908’deki “Jön Türk” devriminden önce Makedonya’da fedaîler olarak itibar kazanmışlardı. Bazıları, bireysel olarak veya küçük birimler hâlinde siyasi suikastlar gibi özel
    görevler üstlenmişlerdi. Fakat bu grup tarafından yapılan koordineli ve büyük çaplı ilk eylem Kuşçubaşı Eşref, Süleyman Askerî, Sapancalı Hakkı, Yakup Cemil, İzmitli Mümtaz, Ali Çetinkaya ve Çerkes Reşid gibi kişilerin önemli roller oynadığı Libya’da gerçekleştirildi. Bu kişilerden hepsinin şahıslarına münhasır, -bazılarınınki
    kahramanca, bazılarınınki de katiyetle bednam- tarihî birer ünleri olacaktı. Birlikte heybetli bir grup oluşturuyorlardı. Hepsi Enver’e yakındı ve seferber edilmeleri Enver’in inisiyatifiyle sağlanmıştı. Bu grup daha sonra Osmanlı Türkçesinde Teşkilat-ı Mahsusa olarak bilinen ad altında kurumsallaştırılacak, Harbiye
    Nezareti’nin bünyesinde, imparatorluğun iç ve dış düşmanları addedilenlere yönelik özel görevler üstlenecekti. Bu teşkilatta Çerkeslerin bir ağırlığı olacaktı; ağlarının nasıl işlediği hakkında çok az şey bilinse de, Enver’in ekseninde hareket eden Eşref gibi Teşkilat-ı Mahsusa subaylarının bir araya gelmesinde Çerkesliğin önemli bir faktör olduğu açıkça görülmektedir. Bu fedaîlik ruhunun mühim bir bileşeni, Zürcher’in yerinde bir şekilde “Müslüman milliyetçiliği” olarak nitelendirdiği şeydir. Bu düşünce şekli Müslümanların kısmen yabancı Hristiyan yayılmacılığı veya bağımsızlık hareketlerinin mağdurları olarak yaşadıkları tecrübeler sonucu edinilmişti. Bu eğilimdeki birçok önemli şahsiyetin ailelerinin Balkanlarda ya da Kafkaslarda Müslümanlara yönelmiş etnik şiddetten kaçmış
    olmaları tesadüf değildir. Çeşitli etnik ve bölgesel geçmişlere sahip Müslümanları Osmanlı topraklarını müdafaa etmek için bir araya getirmek düşüncesinin hem pratik hem de sembolik bir cazibesi vardı. Osmanlı subay sınıfının pan-Müslim yapısı oldukça açıktı, fakat daha da çarpıcı olan, bazı Müslüman diyarlarını temsil
    eden önemli figürlerin Libya’ya konuşlandırılması oldu. Libya mücadelesi Şeyh Salih Tunusi ve Cezayirli Emir Ali Paşa gibi kökleri imparatorluk topraklarının dışına uzanan Müslüman erkânı öne çıkaracaktı. İstikbaldeki savaşlar da, örneğin Birinci Dünya Savaşı, Afganistan kadar ırak bölgelerden gelen Müslüman fedaîlerden müteşekkil birimlere sahne olacaktı. Osmanlı İmparatorluğu’nun önde gelen subaylarının dahi bölgesel ve etnik bağlantılar yelpazesi dikkat çekiciydi ve Osmanlılardan bahsedilirken “Türk” ifadesinin normal, fakat daha ziyade dikkatsiz
    bir şekilde kullanımıyla kolayca gözden kaçan bir şey vardı. Hem Batılı yazarlar hem de Türkiye Cumhuriyeti yazarları, farklı sebeplerle Osmanlıları ekseriyetle “Türk” olarak tanımlamaktadırlar. Fakat Osmanlı subay sınıfı, bünyesinde Türkleri, Çerkesleri, Kürtleri, Arapları, Arnavutları barındırıyor ve Balkanlardan Anadolu’ya, Anadolu’dan imparatorluğun Arap vilayetlerine kadar uzanan bölgesel bir köken sunuyordu...

    Osmanlı askeriyesinin pan-İslamist yönü, Alman müttefikleri açısından Birinci Dünya Savaşı sırasında ele alınacak bir husus olacaktı. İlginçtir ki, İstanbul’a Fransa ve İngiltere’ye karşı cihad ilan etmesi yönünde yaptıkları erken baskıdan da görülebileceği üzere Almanlar, İslamî bir tutum izlenmesi noktasında Osmanlı liderliğine kıyasla daha heveslilerdi. Mevlevî dervişlerden bir birim kurmak ve Eşref Bey’in Arabistan’da dolanırken bir süre birlikte vakit geçirdiği dinî eğilimli şair Mehmet Âkif ’i morallerini yükseltmek üzere harekete geçirmek örneklerinde görüldüğü
    gibi, Osmanlılar da mücadelenin İslamî boyutuna vurgu yapmakta hünerli olduklarını kanıtlamışlardı. Ama yine de Alman müttefiklerinin “İslam kartını açmaya” fazla hevesli olduklarını görüp onların bu beklentilerini azaltmaya çabaladılar.

    Trablusgarp Savaşı, imparatorluğun dört bir yanından gelen ve gelecekte sivrilecek olan bir grup düşük rütbeli Osmanlı subayını ön plana çıkardı. Bunların arasındaki en ünlü isim, istikbalin Atatürk’ü Mustafa Kemal olsa da, Süleyman el Biruni Libya’da, Emir Şekip Arslan Lübnan’da, Nuri Said Paşa ve Cafer el-Askerî Irak’ta olmak üzere diğerleri de Osmanlı sonrası millî tarihlere damgalarını vuracaklardı. Libya’da belirgin bir şekilde öne çıkan
    diğer isimler ise, özellikle de Kemalist liderliğin rakiplerini etkisiz kılmakta bilhassa kabiliyetli olduğunu gösterdiği Türkiye’de olmak üzere, siyasi hayatın dışında kalmaya zorlanacaklardı. Eşref, uzaklaştırılacak ilk isimler arasında idi.




    Libya yolunda
    Eşref ’in Libya’daki mücadeleye iştiraki Enver’in talebiyle gerçekleşmişti. İtalyanlar 29 Eylül 1911’de (işgale 4 Ekim 1911’de başladılar) savaş ilan ettiklerinde Eşref, görmüş olduğumuz üzere, muğlak koşullar altında Doğu Anadolu’da bulunmaktaydı. Eşref ’in, uzakta olmasına rağmen İtalyanların savaş ilanını ertesi gün öğrendiğini biliyoruz. Bu, onun gelecekteki mücadelelerinde de birçok kez bel bağlayacağı Osmanlı telgraf şebekesinin
    erişim ve güvenilirliğini göstermektedir. Haberleri alan Eşref, İstanbul’a dönmek üzere yola çıktı. Fakat Osmanlı ulaşım sistemi, telgraf sisteminin çok daha gerisindeydi. Rahatsızlığı ve Doğu Anadolu’nun çetin arazisi sebebiyle yaşanan gecikmeler yüzünden, başkente dönüşü birkaç haftayı buldu. 31 Ekim 1911’de İstanbul’a döndüğünde kendisinin Arap kabileleri konusundaki tecrübesini iyi bilen Enver tarafından İskenderiye’ye atandığını öğrendi. Orada diğer gönüllülerin Batı Çölü’nden geçip Sirenayka’ya veya diğer adıyla Doğu Libya’ya sızmaları için icap
    eden operasyonu tertipleyecekti. Mısır, Libya’daki Osmanlı harekâtının toplanma bölgesi, çeşitli vilayetlerden gelen bütün gönüllülerin birleşme noktasıydı. Bölgeye, Tunus’la olan batı sınırından giren küçük bir grup
    haricinde bütün Osmanlı subayları Mısır’dan geçmiş ve dolayısıyla direniş hareketine katılmalarını engellemeye yönelik İngiliz teşebbüslerini atlatmak zorunda kalmışlardı. Mısır’daki durum iyi bilinmekteydi. Artan İtalyan baskısına duyarsız kalamayan Mısırlı yetkililer, Libya’ya gitmeye çalışan Osmanlı subaylarına zorluk çıkardılar. Fakat Osmanlı İmparatorluğu’nun bu ülkede yüzyıllarca süren yönetimi dolayısıyla Mısır ile aralarında güçlü
    bağlar vardı, dolayısıyla da ahali içerisinde Osmanlıların davasına oldukça olumlu yaklaşan birçok kişi mevcuttu. Pratik açıdan bakacak olursak, Mısır, İngiliz kontrolündeki hükûmetin tutumuna rağmen ulaşım bağlantıları, Osmanlı yanlısı ağları ve erzakıyla Libya harekâtı için ideal bir toplanma bölgesiydi. Süleyman Askerî’nin grubu Irak’tan Mısır’a vardığında, kilit konumdaki Osmanlı subaylarının birçoğu hâlihazırda Mısır’a geçmişti. Enver daha 19 Ekim 1911’de Mısır’a varmıştı. Dostu Ömer Naci ve Yakup Cemil ile Sapancalı Hakkı isimli iki İttihatçı “fedaî”yle birlikte seyahat eden Mustafa Kemal (daha sonra Sapancalı Hakkı’yla ilişkisini yok saymaya çalışacaktı) de on gün
    sonra, 29 Ekim’de Mısır’a ulaştı. Enver, sınırdaki bazı zorlukların ardından Derne’deki direnişi örgütlemek üzere önden gitti.
    Mustafa Kemal bu sırada hastalandı ve tedavi için İskenderiye’ye döndü. İzmitli Mümtaz, Beşiktaşlı Niyazi ile Nuri ve Arap ekâbirinden iki kişi; Şeyh Salih Tunusî ile Cezayir’in millî kahramanı Abdülkadir Cezayirî’nin oğlu Emir Ali Paşa’dan oluşan büyük bir grubu Libya’ya geçirmekle yükümlü olan Eşref ise 10 Kasım’da Mısır’a vardı. Eşref ’in medrese öğrencileri kılığındaki grubu Kasım ayının ortası ile sonu arasında Trablusgarp’a doğru yolculuğuna başladı. Hâlâ iyileşmemiş olan Mustafa Kemal’i İskenderiye’deki Rum bir doktorun ellerine bıraktılar. Mustafa
    Kemal, Libya sınırını geçmek ve nihayetinde, Eşref gibi, Enver’in Derne’deki komutasında görev almak için 1 Aralık’ta yola çıkacaktı. Mısır ayrıca 1911 senesinin sonları itibariyle imparatorluğun en doğudaki vilayetinde konuşlu olan Süleyman Askerî’nin genç subaylarından müteşekkil küçük fakat azimli grubun da varış noktasıydı. Libya’daki harekâta coşkuyla gönüllü olan bu grubun Bağdat’ta yaşadığı tecrübe, İttihatçı “fedaîler” ile yüksek komutanlık arasındaki irade (ve bir dereceye kadar ideoloji ve kişilik) savaşına iyi bir örnek teşkil eder. Askerî ve arkadaşlarının hikâyesi, Irak ve Libya arasındaki mesafe göz önüne alındığında, ilaveten, aşılması gereken mesafe ve lojistik sorunlarına da ışık tutmaktadır.

    İtalyanlar Libya’yı istila ettiklerinde Bağdat’ta görev yapmakta olan bazı ordu ve jandarma subayları direnişe katılmak için izin istemişti. Bu grubun kilit isimleri Süleyman Askerî, Cemil, Tevfik ve Fehmi Beylerdi. Bu grubun mensuplarından genç bir subay olan ve Eşref ’in talebi üzerine yıllar sonra hatıratını yazan Fehmi sayesinde, grubun, resmî makamların ve coğrafyanın çıkardığı sorunlara rağmen nasıl ilerlediğinin izini sürebiliyoruz. Grubun
    boyutu ve yapısı zaman içinde değişmiş olmakla birlikte lideri belli idi; parlak zekâlı, fakat değişken tabiatlı Süleyman Askerî, yani Teşkilat-ı Mahsusa’nın istikbaldeki başkanı. Gönüllüler Trablusgarp’a gitmek için Bağdat Valisi Cemal Paşa ve ordu komutanı Ali Rıza Paşa’ya başvurdular. Başvuru Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa’ya kadar ulaştıysa da, İngilizlerin Osmanlı subaylarının Mısır’a girmesinin engellenmesi yönündeki talebi sebebiyle Mahmut Şevket Paşa’nın bu husustaki yanıtı olumsuz oldu. Fakat grup “hayır” cevabını kabul etmeyecekti. Fehmi’nin belirttiği gibi, “Askerî’nin ikna kuvveti malum” idi. Vaziyeti subaylar ile İstanbul arasındaki bürokratik mücadele takip etti. Subaylar, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin en önemli liderlerinden biri olan Cemal Paşa’nın desteğine sahipti. Duruma şahsen müdahale edip şahsi sorumluluk almayı kabul etmesinin ardından Cemal, dokuz subayın Bağdat’ı terk etmesi için nihayet izin koparabilmişti. Yüksek komutanlığın, belki de garezinden,
    Libya’ya gidecek subaylara harcırah sağlamayı reddetmesinden dolayı subaylar gereken parayı toplayabilmek için kılıçlarını ve kıyafetlerini sattılar. Fehmi Bey’in aktardığına göre seyahat için güç bela 45 altın toplamışlardı. Beş ordu ve dört jandarma subayından müteşekkil grup 1912 senesinin ilk gününde Bağdat’tan ayrıldı. Güzergâhları onları Hadisa, Hit, Deyrizor aracılığıyla Fırat Nehri’nden yukarı ve sonunda Halep’e taşıyacaktı. Fakat nihayet yola koyulduklarında bile İstanbul’un müdahalesinden kurtulamamışlardı. Telgrafhanesi bulunan her yerde Bağdat’a dönmeleri gerektiğini bildiren bir mesaj buluyorlardı. Süleyman Askerî önce Hadisa ve ardından da Hit’te, kendisine, Bağdat’a geri dönmeleri yönündeki emrin tebliğ edileceği telgrafhanelere çağrıldı. Subayların, gönüllü
    gitmelerine izin verilmesi ve yüksek komutanlığın da subayların dönmesi yönünde ısrarcı olduğu müzakereler bir ileri bir geri devam etti. Görünen o ki subaylardan dördü bu emre itaat etti, fakat beşi üstlerine aldırmayıp başkaldırıyı sürdürdü. Konvoyları beşinci günde bugünkü Suriye’nin doğusunda kalan Deyrizor’a ulaştığında onları Cemal Paşa’dan gelen bir telgraf bekliyordu. Askerî Bey, bu kez grubun sorumluluğunu almaya artık imkânı
    kalmadığını ve temelli dönmeleri gerektiğini bildiren Cemal Paşa’yla telgraf telleri aracılığıyla saatlerce müzakere etti. Süleyman Askerî bu noktada hünerini sergileyecekti. Fehmi’nin söylediği gibi, “İşte bu defa büyük vatanperver Askerî, işi ve kurtuluşu kanunda buldu.” “Sıcak memleketlerde” iki yıl boyunca hizmet verenlere ya tayin edilme ya da üç aylık izin alma imkânı sağlayan hakka atıfta bulunan Askerî Bey, Cemal Paşa’dan kendilerine izin vermesini talep etti. Cemal Paşa iki sebepten dolayı bu fikri beğenmişti; hem onu bizzat sorumluluk almaktan kurtarıyor ve hem de kendisinin her zaman istemiş olduğu gibi subaylara Libya’ya gitme imkânını tanıyordu. Paşa keyifle mutabık kaldı. Bürokratik sorunları çözen beşli, oradan Beyrut’a geçmek ve Beyrut’tan da gemiyle Mısır’a intikal etmek üzere Halep’e doğru yol aldı. Halep’e ulaşan grubun ilk görevi oradaki irtibatlarını bulmaktı. İttihatçıların imparatorluğun dört bir yanında kapsamlı bir şebekeleri vardı ve bu şebeke özellikle Bağdat’tan gelen subayların icra etmek peşine düştükleri türden operasyonlar için tesis edilmişti.
    Grubun Halep’teki irtibatı, tekkeleri aynı zamanda İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin şehirdeki yönetim merkezi olan Rufai tarikatından Şeyh Ziya Efendi isimli bir şeyhti. Grubun üyeleri Şeyh Ziya Efendi’yle oturup bir plan yaptılar. O andan itibaren tebdil-i kıyafet seyahat edecekler, Kahire’deki ünlü medrese El Ezher’e giden medrese öğrencileri kılığına gireceklerdi. Irak’tan yola çıktıklarından beri tıraş olmamışlardı ve sakalları bir hayli
    uzamıştı. Şimdi subaylardan her biri yeni bir kimliğe bürünecek, kendilerini Halep civarındaki köylerden geliyormuş gibi göstereceklerdi. Şeyh Ziya sahte kimlik belgeleri edinmelerine yardımcı olup; cübbe, şalvar, türban, yelek, mintan, mes, lastik ve Arapça kitaplarla dolduracakları heybeler almaları için onları
    çarşıya yolladı. Yeni kılıklarına girmeye çalışırlarken çarşıdaki bir jandarma çavuşunun sürprizi ile karşılaştılar. Çavuş onları selamladı, Süleyman Askerî’ye ismiyle hitap etti ve kendilerine bazı emirler verecek olan tümen komutanını ziyaret etmelerini istedi. En kötü ihtimalden korkan, fakat bozuntuya vermeyen Askerî Bey, elindeki emri kendisine vermesi için çavuşu ikna etmeyi başardı. Emirde grubun tutuklanması ve Bağdat’a götürülmesi
    yazıyordu. Hızlı düşünen Süleyman Askerî, emre rıza göstereceklerini vaat etmekle beraber önce alışverişlerini
    tamamlamaları gerektiğini, ardından, eski bir arkadaşı olduğunu iddia ettiği tümen komutanını ziyarete geleceklerini söyledi. Akabinde tekkeye kapanıp önlerindeki seçenekleri değerlendirdiler. Bu sırada grubun beşinci üyesi Kâzım’ın tutuklandığını ve Bağdat’a geri gönderileceğini öğrendiler. Sonrasında Kâzım’ın yerini, Sakallı Emin Efendi denilen, daha önceden Libya’ya girmeye çalışırken İngilizler tarafından durdurulmuş olan, fakat bir kez daha denemeye kararlı bir başka subay alacaktı. Tekkede geçirdikleri bir haftanın ardından, jandarma komutanının muhtemelen ortadan kaybolduklarını farz ettiğine inanarak, Şeyh Ziya ve adamları tarafından sağlanan yiyecek ve suyu alıp Beyrut trenine bindiler. Beyrut’a gerçekleştirdikleri tren yolculuğu gruba sahte kimliklerine iyice uyum sağlama imkânı verdi. Antep ve Kilis çevresinden gelen bütün yolcularla sohbete giren Yakup Cemil, cüppesinin altına sakladığı bir not defterine duyduğu her şeyi gizlice not düşerek, medrese yaşantısını ve hocaların adlarını öğrendi. Tren Baalbek’te durduğunda yemek sipariş ettiler; Cemil’in hoca taklidi, cüppesini toplaması ve ellerini yıkayıp kurulaması, rolünü iyi oynadığına delalet eder şekilde diğerlerini kahkahalara boğdu. Fakat grubun Beyrut’ta geçireceği zaman iyi başlamamıştı. Trenin gecenin bir yarısında şehre varmış olması otel bulmalarını zorlaştırdı. Nihayet, aslında dolu olan bir oda için kendilerinden oldukça yüksek bir ücret isteyen bir hancı buldular. Odada kalanlar ansızın uyandırılıp apar topar sokağa atıldı ve hâlâ sıcak
    olan yatakları tebdil-i kıyafet hâlindeki subaylar grubuna verildi. Bir sonraki sabah, grubu uyandıran, Süleyman Askerî’nin feryadı oldu. Gün ışığı, odanın ne kadar pis olduğunu görmelerini sağlamıştı: Yastıklar kirliydi, pireler yatakları boyunca geçit töreni yapıyordu. Yemek yemek ve daha iyi bir otel bulmak için sokağa çıktılar. Daha önceden, pahalı ve lüks restoranlardan uzak durmayı kararlaştırmışlardı, zira medrese öğrencileri olarak kuşku
    uyandırmaktaydılar. Fakat bir paşa oğlu ve yemek hususunda titiz biri olan Askerî Bey sonunda isyan etti. Ayağını yere vurup, “Ha bakın çocuklar. Yatmak için nerede isterseniz yatarım. Bitli, pislikli, fakat yemek işine gelince bunu yapamam. Mutlaka iyi bir lokantada yemek yemek isterim,” diyordu. Askerî’nin “isyanı” umulmadık bir karşılaşmaya vesile oldu. İçeride hem gazino hem de restoran olduğunu gösteren bir tabela üzerine grup söz konusu mekâna yaklaştı. Mermer sütunların arasındaki şık müşterilerin kumar ve bilardo masalarının yeşil çuhalarını çevrelediği mekânda kalabalık, fakat zarif bir sahneyle karşılaştılar. Yılmayıp içeri girerek restoranı sordular. Bütün kumarbazlar gazinoya giren bu “din adamları”na şaşkınlıkla bakakaldılar. Yemeklerini bitirip sigaralarını yaktıklarında sıra hesabı ödemeye gelmişti. Hiçbirinin el altında parası olmadığından grubun en genci olan Fehmi’ye dönüp ödemeyi onun yapmasını istediler. Halep’teyken bütün altınlarını şimdi cüppeleriyle
    örttükleri kemerlerinin içine yerleştirmişlerdi. Zavallı Fehmi cüppesinin altına taktığı kemerden altınlarını çıkarabilmek için yedi metre uzunluğundaki kemerini çözmek zorunda kaldı. Hesabı ödeyip üstüne bonkör bir bahşiş, yani 100 para bıraktılar. Dikkat kesilen garsonlar, bu beklenmedik misafirler Beyrut gecesine karışmadan evvel onlara şemsiyelerini uzattılar, giymeleri için cübbelerini tuttular ve sarıklarını ellerine verdiler. Gemicilik şirketleriyle, ahlaksız acentelerle, sineklenmiş karantina şeritleriyle (üçüncü sınıfta seyahat eden yolcular, başta
    kolera olmak üzere çeşitli sağlık sebepleriyle karantinaya tabi tutuluyordu) ve silah kaçakçılarıyla yaşadıkları bir sürü maceranın ardından nihayet Mısır’daki Port Said ve İskenderiye’ye, yani Osmanlıların Sirenayka’ya sızmak için kullandıkları toplanma bölgesine ulaştılar. Aşmak durumunda kaldıkları engeller göz önüne alındığında İskenderiye’ye ulaşmaları küçük çaplı bir zaferdi. Zira İtalyanlara karşı eyleme geçmek bir yana, Libya’ya
    ulaşmak için bile önlerinde hâlâ uzun bir yol vardı. Grup İskenderiye’den batıya doğru ilerledi. Süleyman
    Askerî’nin, yıllar sonra Eşref tarafından kopya edilen günlüğü, ilerleyişlerinin kaydını 7 Şubat 1912’de Mısır’daki Dilingat Kasabası’ndan başlatır. Grubun Bağdat’tan Nil Deltası’nın hemen batısına ulaşması beş hafta almış; Enver, Mustafa Kemal, Eşref ve yukarıda adı geçen diğer subay ve önemli kişilerden bir süre sonra oraya varmışlardı. Fehmi Bey’in olaylardan yıllar sonra yazdığı hatıratının aksine Süleyman Askerî’nin kaleme aldıkları
    o dönemde yazılmış gibi görünmektedir. Askerî’nin hatıratı bu sebepten ve şüphesiz müdahil olan farklı kişilikler sebebiyle, seyahatin daha ziyade günlük taraflarına, yani zorlu bir yolculuğun hüsranlarına fakat aynı zamanda keyiflerine odaklanır. Mısır’dan Libya’ya doğru gitmekte olan diğerlerinin Bağdat’tan yola çıkmış olan asıl gruba katıldıkları açıktır. Zira hatırat seyahatin ortasında başlamaktadır ve Askerî’nin kimlerle birlikte seyahat ettiğine
    ilişkin bir açıklama yoktur. Nihayet, Fehmi ve Tevfik Beylerin hâlâ orada olduğunu öğreniriz; fakat yeni yolcular Makedonya Resne’den bir grubu ve biraz kafa karıştırıcı şekilde Süleyman isimli bir başka kişiyi de içermektedir.
    Topluluk Batı Çölü’nden geçerken yeni bir sorunlar zinciriyle karşılaşır. Askerî’nin hatıratında hava ve yiyecekle ilgili sorunlar özellikle öne çıkmaktadır. Askerî’nin kaydettiklerinin ne kadarının yolculuğun gerçekleri, ne kadarının da kendisinin inatçı kişiliğinin ve yüksek standartlarının yansıması olduğunu anlamak güçtür. Fakat durum ne olursa olsun, zorlu bir yolculuk geçirmiş gibi görünmektedirler. Karşılarındaki temel engeller kış havası, çölü geçmelerini sağlayacak net bir güzergâhın olmayışı, yetersiz gıda, su, barınak ve yerel kabileler tarafından ne şekilde karşılanacaklarına ilişkin belirsizlikti. Bu sorunlar dizisi biraz şairane (ve duygusal) eğilimli olan Askerî’yi yaptıkları uzun yolculuğa ilişkin bazı berrak görüntüleri kaydetmeye yöneltmişti. Aşağıda 8/9 Şubat 1912 gecesinden alınan bir örneği görüyoruz: "Şiddetli rüzgâr fırtınasından sonra bu kadar muharrib bir yağmura
    artık bu gece de tahammül edemezdik. Bütün örtülerimiz ıslanmış, yalnız üzerimizde çamaşırımız kuru kalmıştı. Ne altımıza serecek ne üstümüzde örtecek bir şey vardı. Bu hâl ile bir gece daha açıkta yatmak bais-i felaket olacak. Fehmi’nin hâli endişe bahttır. Ne nerede bulunduğumuzu biliyoruz ne de ne zaman nereye varacağımızı."
    Sabah güneşi çıktığında elbiselerini kurutmaya çalıştılarsa da kendilerini dolu taneleriyle taşlayan bir başka fırtına kaosa yol açtı. Süleyman Askerî develerin sanki kırbaçlanıyorlarmış gibi barınak aramaya dağıldıklarını anlatır ve şairane bir şekilde dolunun şematet-i biinsafi’sinden [insafsız şamatasından] ve lüle-i bişuur fırtınanın sesinden yakınır. Subayların çektiği çileler olumlu ve olumsuzu, mutlulukları ve sıkıntıları birleştirmişti. Feci soğuk ve yağmurların yanı sıra, parlak güneş ışığı ve yıldızlı gecelerle de; kimisi bilgili, kimisi de hırsızlık maksadıyla hareket edip sadece endişe telkin eden rehberlerle de; güzel yemeklerle de uygunsuz şekilde hazırlanıp hasta eden gıdalarla da ve sıcak Bedevi misafirperverliğiyle olduğu kadar şüphe ve soygunculukla da karşılaştılar. Askerî
    bir keresinde Arap kabile üyelerinden, mallarını çalmaya hazır “çingeneler” olarak bahsetmiştir. Subaylar arasında dostluk yoldaşlık da vardı, özellikle Mısır topraklarını geçip Libya’ya girmeyi başarıp başaramadıklarına ilişkin tartışmalar da. Biraz tuhaf bir şekilde, bu dokuz haftalık zorlu yolculuğun hedefindeki askerî göreve ilişkin hiçbir belirti olmadan günler geçip gitti. Nihayet hem İtalyanların top ateşini hem de onlara yanıt veren, Osmanlı askerlerinin “Enver’in topu” (midfa’-i Enver) dedikleri top seslerini duyduklarında bu, onlara bir sarsıntı gibi geldi.
    Belki bundan daha da acayip olan, grubun gecikmesine neden olan bir hadiseydi: Söz konusu olan şey, bir deve yavrusunun doğumuydu. Grubun üyeleri bilhassa soğuk ve yağmurlu geçen bir gecenin ardından (Askerî yüzlerce kez donduğunu söylemektedir) şafak sökerken çay içmektelerdi. Yakınlarında bir kargaşa yaşanıyordu. Develerden biri doğum yapmaktaydı. Askerî, Arapların, kendisini şaşırtan bir şekilde, hadiseye ilgi göstermediklerini ve zavallı hayvanı kendi başına bıraktıklarını not düşmüştür. “Zavallı deveyi ala halihi terk ediyordu. Israrlarımızı görerek Hüseyin gömleği yırttı, yavrucuğun cılız bacaklarından tutarak çekti. Bir deri parçası gibi bi-ruh kumlar üzerine düştü. Ben bunu vakitsiz düşen bir ölü yavrucuk bir an vefat etti sanmıştım. Fakat o def ’aten teneffüse başladı. Tedricen ayağı baş oynuyordu. Hepimiz münacatkâr bir nazar-ı hayretle bu
    zavallı yavrucuğu yaşatmağa çalışıyorduk. Hüseyin garib bir ısrarla isti’cal ile bizi yine develerimize binmek, bu yavruyu çölde terk etmek için [gayret etti]. Mümkün değil. Yavruyu terk edemeyeceğimizi lisan-i kat’i ile söyledik. Biraz gevşedi. Anasının sütü yoktur dedi. Bu inanılacak bir şey mi?” Devenin doğumu grubun içinde ciddi bir anlaşmazlığa yol açmıştı. Sonunda, Askerî’nin ısrarıyla, yavru deveyi bir heybeye yerleştirip yola koyuldular. (Enteresandır ki Enver de Kuzey Afrika çölündeki hayvanlara benzer bir muhabbet göstermiştir. Kendisine hediye edilen ve onu her yerde takip edip hatta yatağının yanı başında uyuyan evcil ceylanı 1912 Haziran’ında
    Libya’da hastalanınca bundan duyduğu kederi not düşmüştür.)

    Fakat bir süre sonra bu hakkında pek yaygara yapılan deve yavrusunun hayatta kalmasından bile daha iyi haberler aldılar: İngiliz kontrolündeki Mısır sınırlarını aşmış ve Sirenayka’ya girmişlerdi. Bu esnada Eşref, kendisinin rehberlik ettiği, mühim kişilerden müteşekkil daha büyük ve daha önemli bir topluluğu Libya’ya
    geçirmişti. Haftalar önce, yani 10 Kasım 1911’de Mısır’a varan Eşref, Batı Çölü boyunca yapacakları yolculuğu organize etmeye koyulmuştu. İskenderiye’nin hemen batısındaki Üçüncü Kilometre’de çekilen bir fotoğraf, onların da benzer şekilde, din adamı kılığına büründüklerini göstermektedir. Grupta tanıyabildiklerimiz arasında Eşref, Şeyh Salih Şerif, Emir Ali Paşa (Abdülkadir Cezayiri’nin oğlu), Emir Ali Paşa’nın oğlu Abdülkadir, İzmitli Mümtaz, Beşiktaşlı Niyazi ve on üç kişi daha bulunmaktadır. Osmanlı subaylarından birçoğu, yaptıkları planlama, kaçakçılara itimatları ve İngiliz devriyelerinden kaçınmak için denizden uzak iç kısımlarda seyahat etmeleri sayesinde Libya’ya ulaşmayı başarmışlardı. Lakin Jön Türk devriminin kahramanlarından Resneli Niyazi ve Sakallı Emin Efendi de dâhil birkaç kişi yakalandı. Sakallı Emin Efendi, yukarıda görmüş olduğumuz gibi, Libya’ya geçmeyi bir kez daha denemek için Askerî’nin grubuna katılacaktı. Eşref ’in yolculuğun bu evresine ilişkin organizasyonunun detayları seyrek olsa da, grubun büyüklüğü ve saflarındaki bazı kişilerin önemi, teferruatlı bir planlamaya ihtiyaç duyulduğu anlamına gelmektedir. Günlüğündeki kısa notlar, kendisinin henüz hâlâ İstanbul’dayken İtalyanlara karşı verilecek savaş için bazı hazırlıklar yapmış olduğuna ve bazı dostlarının onunla görüşmek üzere güverteye çıktıkları İzmir güzergâhı üzerinden seyahat ettiğine işaret eder. Eşref 10 Kasım 1911’de İskenderiye’ye vardı. Bağdat’tan gelenler gibi, İngilizlerin dikkatinden kaçmak için o da üçüncü sınıfta yolculuk etmeyi tercih etmişti. Bu, bir geceyi karantinada geçirmek zorunda kaldığı anlamına geliyordu. Eğer birinci ya da ikinci sınıf bilet satın almış olsaydı bundan kurtulabilirdi. Üç gün sonra, içlerinde İzmitli Mümtaz, Nuri
    [Conker], Şeyh Salih Şerif Tunusî ve Cezayirli Emir Ali Paşa da olan “dostlarından” birkaçıyla bir araya gelmek üzere limandaydı. Onlara Port Said Oteli’ne kadar eşlik etti. Ertesi gün erzak tedarikine ve genel organizasyon işlerine katıldı. Eşref bu noktada Mustafa Kemal’in hasta olduğundan ve onu tedavi olmaya götürdüğünden bahseder; istikbaldeki Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nı Çaçatis isimli Rum bir doktora götürmüştür.
    Trablusgarp Savaşı’nın ilerleyen safhasında Mustafa Kemal gözünden ciddi biçimde yaralanacaktır. Ailesine göre, Eşref, Mustafa Kemal’in cepheden yurda dönerken Viyana’daki bir uzmana görünmesine aracı olmuştur. Emir Ali Paşa’yı, İzmitli Mümtaz’ı, Selanikli Nâzım’ı, Nuri ve Şeyh Salih Şerif ’i içeren grup, 19 Kasım’da ulaşacakları El-Dab’a kadar trenle gitti. Cebel Hamam’da geçirdikleri dört günün ardından kendilerini taşradan geçirecek bir rehber kiraladılar. O andan itibaren ne trenler de de oteller söz konusu olacak, develerle ilerlemek durumunda kalacaklardı. Yerel Bedevi şeyhlerinin evlerinde veya ekseriyetle çadırlarda kaldılar. 2 Aralık 1911’de sınırdaki Sallum kasabasından Libya’nın iç kısımlarına geçtiler. Libya’ya ulaştıklarında, yollarının üzerindeki Defne ve Tobruk şehirlerinden geçerek, Enver’in Ayn el-Mansur’a karargâh kurmuş olduğu Derne bölgesine doğru yola koyuldular. Tobruk’tan ayrılmalarından altı gün sonra Ayn el-Mansur’a ulaşıp geceyi orada geçirdiler. Enver batı karargâhındaydı, ertesi sabah, ona tekmil verip görevlerini öğrenebilmek için iki saat boyunca yürüdüler.

    Derne, kısa süren savaş
    Fotoğraflar, Libya’nın müdafaasına yönelik Osmanlı-Senusî planının arkasındaki hesabı ortaya çıkarmaktadır. Az sayıdaki Osmanlı subayı Senusî kabilesinden binlerce gönüllüyü eğitmeye koyuldu. Yün üniformaları, makineli tüfekleri, bisikletleri, komuta çadırları ve hatta bir motorlu aracı da içeren ithal teçhizatlarıyla Osmanlı subayları ile uçuşan beyaz cüppeleri ve develeriyle Libyalılar arasındaki tezat aşikârdır. Osmanlılar, imparatorluk ordusuna 19. yüzyıl sonlarından beri danışmanlık vermekte olan Alman subaylardan öğrenmiş oldukları modern askerî teşkilatlanmanın kabiliyet ve taktiklerini masaya koymuşlardı. Buna karşılık Senusîler de kendi ülkelerini savunuyor olmaktan gelen coşkuyu, kendileri gibi liderlerinin karizmasına itimat eden bir sufi tarikatına içkin olan esprit de corps’u (* Fr. Bir grubun mensupları tarafından gruba karşı duyulan müşterek
    sadakat, coşku ve inanmışlık duyguları. (ç.n.)) ve belki de 20.000 kişiye kadar ulaşan insan güçlerini sunmuşlardı. Libya müdafaası ortaya alışılmadık bir eşleşme çıkarmıştı. Hızla modernleşen Osmanlı Devleti, varlığının altıncı yüzyılında atı teknolojisi ve teknik bilgisine yoğun bir yatırım yapmıştı; Senusîler ise sadece 80 yıllık iptidai ve mistik bir İslam kardeşliğiydiler.
    1830’larda Mekke’den dönen Cezayirli bir âlim tarafından kurulan tarikat, Libya’nın doğusunda serpilmişti. Yiğitçe
    bir yaşam tarzını ve dindarane davranışları teşvik eden tarikat, Osmanlı yöneticilerinin ulaşabileceğinden çok daha büyük bir takipçi sayısına sahip olacak şekilde büyüdü. 19. yüzyılın son yıllarında Senusî erkânı İstanbul’la, Libya’nın doğusunu büyük ölçüde kendilerine bırakan bir anlaşmaya varmıştı. Kimi zaman gergin bir mahiyeti olan Osmanlı-Senusî ortaklığı, düşman bir Hristiyan gücün istilası karşısında hızla müşterek bir zemin buldu. İtalyanlar, Osmanlı vilayetine yaklaşımlarındaki kibirden de anlaşılabileceği gibi, Libya’yı istilalarının çocuk oyuncağı gibi olmasını bekliyorlardı. Nihayetinde 34.000 asker, 6.300 at, 1.050 vagon, 48 sahra topu ve 24 dağ topundan müteşekkil bir sefer kuvveti getirmişlerdi. Buna karşılık Osmanlıların Libya’da sadece 5.200 askerleri vardı ki bunların da teçhizatları yetersizdi. Garnizonların kuvveti olması gerekenden düşüktü. İtalyanlar hâlihazırda lehlerine olan bu sayılara savaş boyunca asker takviyesi yapmaya devam edecekler ve 1914 senesinde ülkede 60.000 adamları olacaktı. Sayısal üstünlükleri ve denizdeki hemen hemen tam olan kontrolleri dolayısıyla İtalyan
    komutanlığı doğal olarak kolay bir fetih beklemişti.


    Evans-Pritchard’ı yeniden alıntılarsak, İtalyanlar dolayısıyla: Aşmak zorunda oldukları direniş karşısında şaşırmış ve paniğe kapılmışlardı. Trablus’a yaptıkları ana çıkarmanın ardından ağır ve aşırı ihtiyatlı davrandılar. Türkler direnişi teşkilatlayıp Arap gönüllüleri saflarına katmadan evvel ülke içlerine ilerlemek yerine şehirde oyalandılar. Ayrıca Sirenayka’da da ülke içlerine doğru ilerlemelerini fazla geciktirip Bedevilere Türklerin yardımına gelmeleri ve içlerinde dünya tarihine adlarını yazdıracak bazı maceracı Türk subayların bulunduğu grubun Türkiye’den cepheye ulaşması için zaman tanıdılar. İtalyanlar Türk askerlerinin kabiliyet ve yiğitliklerini küçümsemiş ve Arap
    nüfusun Libya’daki savaşa yaklaşımı hakkında, kendilerinin en büyük yanlış hesabını teşkil edecek şekilde, hatalı hüküm vermişlerdi. Arapların, onlara yardım etmeyecek, hatta onlara karşı dönecek kadar Türklere öfkeli olduğuna inanıyorlardı. İtalyanlar, Bedevilerin kendilerini destekleyeceklerinden öylesine eminlerdi ki, yerel beyanlara göre savaşın patlamasından önceki birkaç ay boyunca Sirenayka’daki Bedevilere bizzat silah
    tedarik etmişlerdi. İtalyanlar Eylül 1911’de Derne’yi bombardımana tutmaya başladıklarında, bölgede konuşlu küçük Osmanlı garnizonu İtalyan savaş gemilerinin menzilinden çıkacak şekilde ricat edip yeniden organize oldu. Ardından, İtalyanlar açısından felaket teşkil edecek bir şekilde, Senusî tarikatı harekete geçti. Liderleri Seyyid Ahmed eş-Şerif güneydeki çölde, yani pek uzakta olmasına rağmen durumdan pekâlâ haberdardı ve yerel önderlerine, kabile güçlerini ülkenin müdafaası için göndermelerini emretti. Yetersiz insan gücüne sahip olan Osmanlılar, kabile kuvvetlerinden gelen bu takviyelerle yüreklenip, onları Osmanlı kuvvetlerine entegre etmek yönündeki zor fakat mutlulukla karşıladıkları işe koyuldular. İtalyanların ilerlemekte gecikmeleri Osmanlılara
    kıymetli bir zaman kazandırdı ve onlara, İtalyanların ülkenin iç kısımlarına ilerlemek yönündeki nihayet gerçekleşen fakat bir nebze ihtiyatlı teşebbüslerini köreltme imkânı sağladı. Kazanılan kritik zaman, tecrübeli Osmanlı subaylarına karayolundan yaptıkları zorlu yolculuklarını nihayete erdirip cepheye ulaşma fırsatı verdi. Ayrıca, Manastır’daki önde gelen eylemcilerden biri olan ve yine oradan Enver’i iyi tanıyan Aziz Ali (aynı zamanda
    Aziz Ali el-Mısrî olarak da bilinirdi) ortaya çıkarak Bingazi cephesinin komutasını ele aldı. Ardından da Derne mıntıkasının müdafaasını koordine etmek üzere, bir deve üzerinde Enver çıkageldi. Derne cephesinin komutası daha sonra Mustafa Kemal’e verilecekti. Senusîye’den almakta oldukları kuvvetli desteğe müteşekkir olan Osmanlı subayları, istişare ve planlamalarına tarikatın şeyhlerini dâhil etmekte itinalı davrandılar. Bu durum, Osmanlılar
    ve Senusîye arasında karşılıklı gönderilen mektuplar, sancaklar, hediyeler (Enver’e içlerinde birkaç Afrikalı kadın da olan birçok hediye gönderilmişti), eğlence araçları ve hatta bir Senusî zaviyesine Osmanlı Sultanı’nın adının verilmesiyle kendini gösteren yüksek seviyeli muhabbet gösterilerini çoğalttı. Söz konusu eylemler sadece zevahire yönelik değildi. Senusîlerin lideri Ahmed Şerif ’in gönderdiği sancaklar, çoğu okuma yazma bilmeyen kabile üyelerine, kendisinin Osmanlıları desteklediğini ve dolayısıyla onların da desteklemeleri gerektiğini göstermek açısından önemli bir vasıtaydı. Eşref ’in koleksiyonundaki resimlerde, Kur’an ayetleri işlenmiş Senusî sancakları ve Osmanlı-Senusî bağının bir başka önemli sembolü, yani ele geçirilmiş bir İtalyan bayrağı
    görünmektedir. Senusîlerin Osmanlılara verdiği desteğin giderek artması, mücadelenin tabiatının değişmekte olduğu gerçeğini yansıtmaktaydı: Bu artık basit bir Osmanlı-İtalyan savaşı değildi. Önemli ölçüdeki Osmanlı idaresi ve nezaretine rağmen bu, İtalyanlar ve Senusîler arasındaki bir savaş hâline geliyor ve sömürgecilik karşıtı bir mücadele mahiyetini alıyordu. Bu sırada Osmanlı subaylarının önünde çok çetin bir iş vardı. Senusî kuvvetlerini dizginleyen büyük lojistik güçlüklere odaklanmadan önce gönüllü Osmanlı subaylarını askerî plana entegre etmeleri gerekiyordu. Süleyman Askerî’ye Aziz Ali el-Mısrî komutası altında görev verilmiş, fakat onunla geçinmeyi başaramayınca (bu genç, inatçı gönüllüler arasında yoğun bir rekabet hüküm sürüyordu) Askerî’nin Derne mıntıkasına geçmesine müsaade edilmişti. Daha sonra, Enver Balkan Savaşları’nda görev yapacak
    olan Osmanlı komuta heyetini organize etmek için İstanbul’a döndüğünde Askerî, Aziz Ali’yle birlikte geride kalmış, fakat Askerî, Derne mıntıkasının komutanlığını Mısırlı’ya bırakmıştı. Derne yakınındaki Ayn el-Mansur karargâhında konuşlanmış olan Eşref ’e, kabileleri Osmanlı kuvvetlerinin yanında tutmak, askerî eğitimlerini organize etmek ve onların taarruzlarını genel Osmanlı komuta yapısıyla eşgüdümlü hâle getirmek gibi kritik
    görevler verildi. Evvelce çölde geçirmiş olduğu günler ve Arapçaya vakıf oluşu dikkate alındığında bunlar Eşref ’e uyan görevlerdi. “Ordu ve yerel gönüllüler arasındaki koordinasyondan sorumlu kılındı. Awaqir kabilesinin komutanı olarak üstlenmiş olduğu vazifelere ilaveten, ayrıca daha kapsamlı bir koordinasyon yürüttü; mevcut meseleler ve istikbaldeki hamlelerin planlaması konusunda kabilelerin ve Senusîlerin fikirlerini öğrenmek adına
    kabile şeflerini, milis komutanlarını ve Osmanlı subaylarını “harp meclislerinde” bir araya getirdi. Eşref, kabile kuvvetinin kıdemli komutanları olan Osmanlı subaylarının tayinlerinden sorumlu olduğu gibi, ayrıca kabileler arası ihtilafları da karara bağladı.” Bu görevlerden hiçbiri kolay değildi. Trablusgarp Savaşı’nda Bedevilerin kullandıkları taktiklere ilişkin ifadeler, Libyalı isyancıların Muammer Kaddafi güçlerine karşı 2011 yılında düzenledikleri
    ilk saldırılara ilişkin raporlardaki ifadelerle ürkütücü bir benzerlik göstermektedir. Tam bir yüzyıl sonra silahlar değişmiş, fakat Bedevilerin ilkel savaş yaklaşımları aynı kalmıştır: Her ne kadar coşkulu da olsalar, Türk [Osmanlı] kamplarına doluşan Bedeviler hiçbir şekilde asker değildiler. Coşkuyla dolu, düşüncesizlik derecesinde cesaretliydiler. Tek hedefleri en modern teçhizatla donatılmış ve ekseriyetle siperde bulunan düşmana taarruz etmekti. At sırtında hücum ediyor, tehlikeye, araziye ve ihtimallere hiç aldırış etmeksizin, düşmanla nerede
    karşılaşırlarsa karşılaşsınlar çılgınca ateş ediyorlardı. Türk subaylar savaşın ilk günlerinde, bu coşkun süvarileri dizginlemekte büyük güçlük çektiler. Fakat Türk yaklaşımı, disiplinli Türk askerlerinin teşkil ettiği emsal ve kendi coşkunluklarının yıkıcı sonuçları, Senusîlere, profesyonel bir askerin sabrıyla olmasa da daha ihtiyatlı davranmayı öğretti. Dolayısıyla Osmanlı, veya Evans-Pritchard’ın onlardan bahsettiği şekliyle “Türk” subaylarının önünde oldukça çetin bir görev vardı. Eşref ’in koleksiyonunda muhafaza edilen fotoğraflar, artık milisler olarak teşkilatlandırılmış olan kabile güçlerinin tabi tutuldukları eğitimi göstermektedir. Enver, özelde, kabile güçlerinin disiplininden memnun olmamış, Arap savaşçıların “çocuk gibi” davrandıklarını söylemişti. Ayrıca nişancılıkları
    üzerinde de çalışılması gerekiyordu. Fakat, “iyi ve sadık” olarak gördüğü bu kişilerin doğal karakterleri hakkındaki izlenimleri daha olumluydu.Kaybedecek zaman yoktu ve gördükleri eğitim kaçınılmaz olarak hem kısa hem de temel mahiyetteydi. Enver’in, Eşref ’in ve doğu garnizonu komutanı olarak Mustafa Kemal’in bulunduğu Derne’de yaklaşık 2.000 kadar kabile savaşçısı mevcuttu. “Savaşın uzun sürebileceğini fark eden Enver, Bedevi gönüllülere, düzenli Türk birlikleri kadar kendilerinin de direniş ordusunun bir parçası olduklarını hissettirmeye ve rastgele bir şekilde de olsa, onlara biraz askerî eğitim vermeye çalıştı. Kabile şeyhlerinin belli başlı ailelerinden gelen gönüllüler arasından üç yüz genç Bedeviyi seçti ve onlara Derne’nin 20 kilometre kadar
    güneybatısındaki el-Zahir el-Ahmar’da eğitim verdi. Bu gençlere Türkiye’den gönderilen silahlar ve üniformalar verildi, Türk ordusunun çadırlarında konakladılar ve Türklerden maaş aldılar.”

    Enver daha sonra, birçoğu önde gelen kabile şeflerinin evladı olan 365 çocuğu seçti ve Osmanlıların Senusîlerle ilişkisinin sadece kısa vadeli bir çıkar ilişkisinden ibaret olmadığını göstererek onları askerî ve idarî eğitim almaları için İstanbul’a gönderdi. Osmanlı-Senusî kuvvetlerinin birbirleriyle etkileşim şekli tek bir belgeden gözlemlenebilir. Libyalı bir kabile savaşçısı, Enver’e mektup yazarak, “Allah yolundaki mücahitler” olarak tanımladığı dokuz Libyalıdan müteşekkil bir grup adına para istemiş, içinde bulundukları aşırı yoksulluğa vurgu yaparak bir haftalık çarpışmanın bedeli olan ücretlerinin ödenmesini talep etmişti. Paşa, talebi Derne mıntıkasının komutanı olan Mustafa Kemal’e gönderdi. Geleceğin Atatürk’ü de talebi Derne’nin hemen güneyindeki Hasa mıntıkasının komutanı olan Eşref ’e aktardı. Eşref, talep ettikleri paranın adamlara ödenmesini emretti. Enver, Mustafa Kemal ve Eşref ’in aynı dilekçe üzerindeki imzaları üç adamın Libya’da yürütmek durumunda oldukları
    yakın işbirliğini yansıtır. Elbette, hayatları daha sonra keskin bir şekilde farklı yollara ayrılacaktır. Eşref ’in İtalyanlarla ilk çarpışması 27 Ocak 1912’de vuku buldu. Awaqir kabilesinin komutanı olan Eşref ve kuvvetleri,
    İtalyanlarla ilk çarpışmalarını Derne bölgesindeki Seyyid Abdullah Dağları’nda yaşadılar. Eşref bu karşılaşmayı şöyle anlatmıştır: “300 silahlı Bedevim ile iki makineli tüfeği, kuyruktan dolma bir topu ve mühimmatını, kilit altındaki piyade tüfeği mühimmatlarını ve 1.500 İtalyan tüfeğini düşmandan ele geçirdik. Enver, teşekkür mahiyetinde, ölenlerin ailelerine beşer ve yaralananların ailelerine de birer altın dağıttı. Bana bir fotoğraf ve
    ganimet olarak ele geçmiş bir İtalyan tüfeğini, kabzasına kendi adını kazımak suretiyle hediye etti.” Sonraki günler Mustafa Kemal ve Nuri Conker’le birlikte teftiş devriyelerinde geçti. Bir fotoğraf, Eşref ’in Osmanlı-Senusî kuvvetlerini, ele geçirilmiş bir İtalyan bayrağını sergilerken gösterir. Elbette bütün görevler çok olumlu değildi; Eşref ’in adamları, İtalyanlara düzenledikleri başarılı akının ardından, Derneli iki adamın İtalyan ajanı olduğunu tespit edip onları oldukları yerde kurşuna dizdiler.

    Enver’in, Eşref ’in ve Mustafa Kemal’in aktif oldukları Derne mıntıkasındaki Osmanlı kuvvetleri şaşırtıcı ölçüde iyi faaliyet gösterdiler. İtalyanların Sirenayka’yı zapt etmek için yaptıkları plan, biri Bingazi’den ve diğeri Derne’den eşzamanlı olarak ilerleyecek iki kolla geniş çaplı bir kuşatma harekâtı icra etmekti. İtalyanlar 28 Kasım 1911’de Bingazi’nin banliyölerine doğru ilerlemeye başladılarsa da üstünlüklerinin ancak savaş gemilerinin toplarının menziliyle sınırlı olduğunun hızla farkına vardılar. İç kısımlara ilerler ilemez kendilerini müdafaa hâlinde buldular.
    Osmanlılar burada inisiyatif sahibi idiler ama her zamanki savunma stratejilerini terk ederek, 12 Mart 1912’de Bingazi’ye topyekûn bir taarruza geçmekle hata yaptılar. Bu, Osmanlılar için bir gerilemeye neden oldu ve her ne kadar İtalyanların iddia ettiği gibi 1.000 kişi olmasa da yüksek miktarda zayiat vermeleriyle sonuçlandı. Bu esnada İtalyanlar Derne mıntıkasındaki durumun daha da ümit kırıcı olduğunu gördüler. Arazi, şehirden
    iç kısımlara doğru dik bir şekilde çıkıyor olmasından ötürü, ilerlemeyi güç ve Osmanlı-Senusî kuvvetleri için müdafaayı kolay kılıyordu. Şimdi Derne Vadisi için, yani şehre ihtiyaç duyduğu suyun kahir ekseriyetini sağlayan vadi için gerçekleşecek mücadele başlayacaktı. Kuvvetlerinin istilacıları durdurma kabiliyetinden ve ele geçirdikleri silah ile mühimmattan büyük cesaret bulan Enver, 11-12 Şubat 1912’de Derne şehrine yapılan taarruza komutanlık ettiyse de kenti ele geçirmekte başarısız oldu. Buna karşılık İtalyanlar kentin çevresine tahkimatlar kurdular. Şehir 8.000 kişiden fazla kuvveti olan bir Osmanlı-Arap gücü tarafından kuşatma altına alındı. Derne mıntıkasındaki durum bu noktada az çok çıkmaza girmişti. Çarpışmalar, İtalyanların Derne Vadisi’ni kontrol etmek gayesiyle bazı mukavemet noktalarını alarak stratejik pozisyonlarını kuvvetlendirme arayışına girmeleriyle zaman zaman alevlenecekti. 17 Eylül tarihinde Ras el-Laban’da bilhassa şiddetli bir çarpışma yaşandı. İtalyanlar on subay kaybedip, 174 ölü ve yaralı verirken, Osmanlı-Senusî kuvvetleri ise bundan çok daha fazlasını yitirdi. Mücadele uzayarak devam etti. Roma, stratejisini yeniden gözden geçirmek durumunda kaldı. Libya’daki İtalyan kuvvetlerinin başkomutanı General Caneva geri çağrıldı. İtalyanların, önceki iyimser planlarının çok daha gerçekçi bir planla değiştirilmesi gerektiğini idrak ettiklerini yansıtacak şekilde, kendisinin yerine biri Trablus’a ve öteki Sirenayka’ya olmak üzere iki komutan atandı. Fakat nihayetinde bu çıkmaz, farklı şartlar altında olabileceğinden daha kısa sürdü. Zamanlama belirleyiciydi. Birinci Balkan Savaşı’nın patlak vermesiyle, yurda yakın daha ciddi bir tehlikenin baş göstermesi üzerine İstanbul barış istedi. Osmanlılar, 18 Ekim 1912’de imzalanan Uşi Antlaşması’yla, İtalya’nın savaş sırasında işgal ettiği On İki Ada’nın iade edilmesi (İtalyanlar bu sözlerini hiçbir zaman yerine getirmemiştir) ve Osmanlı sultanının Libya’da halife olarak kabul edilip bir temsilci
    bulundurması haklarının tanınması karşılığında Libya’daki bütün kuvvetlerini geri çekmeyi kabul ettiler. Osmanlıların kovulmasını isteyen halklarına hızlı bir zafer vaat eden İtalyanlar için bu tavizin bir hata olduğu ortaya çıkmıştır. Evans-Pritchard’ın da söylediği gibi, “Sultan ön kapıdan çıkmış, fakat bunu sadece
    arka kapıdan geri dönmek üzere yapmıştı.” İstanbul, Afrika’daki son topraklarını Hıristiyan bir güce kaybetmenin
    getirdiği darbeyi yumuşatmak istemişti. Çekirdek bir Osmanlı gücü Libya’da kaldı, İtalyanları taciz etti ve Senusîlerin direnişini ilerletti. Yine Evans-Pritchard’ın bu husustaki değerlendirmesi alıntılanmaya şayandır:
    Sirenayka’da kalan Türk askerleri, imparatorluğun dört bir yanından gelmişlerdi: Arnavutlar, Kürtler, Suriyeliler, Iraklılar, Çerkesler, Anadolulular, Makedonlar ve Trakyalılar. Bunlar hemen hemen silahlarıyla yaşayan paralı askerlerdi. Savruk olsalar da iyi savaşçılardı ve tutumlulardı; pirinç, patates, ekmek ve ara sıra yenilen bir parça etin yardımıyla savaşmaktan memnunlardı. Enver’e bakınca ilham verici bir lider görüyorlardı. Lakin düzenli orduya mensup bir asker olan Enver, Türkiye’ye dönüp Balkanlardaki savaşta yer almak için huzursuzlanıyordu.
    Komutanlığı Aziz Ali el-Mısrî’ye devredip Bulgar cephesine gitmek üzere Libya’dan ayrılmadan evvel Senusîlerin lideri Seyyid Ahmed eş-Şerif ’i görmek için, Türk-Arap kuvvetlerinin sahip olduğu tek motorlu aracı kullanarak çöldeki vahaya, yani Jaghbub’a dikkat çekici bir yolculuk gerçekleştirdi. Seyyid Ahmed mücadeleyi Osmanlı Sultanı V. Mehmed adına devam ettirmeyi kabul etti. Seyyid Ahmed o andan itibaren daha faal hâle geldi ve yarı özerk bir devlet statüsü talep etti. Seyyid Ahmed, Fransızların emperyal yayılmacılıklarına karşı Senusî direnişini organize etmekte olduğu Sahra çölünün derinliklerindeki Kufra’dan 700 kilometre kuzeydeki Jaghbub
    vahasına henüz yerleşmişti.


    Osmanlı-İtalyan mücadelesi 1919 yılına kadar çeşitli şekillerde devam etti. Lakin 1912 senesinde Balkan Savaşları patlak verdiğinde Osmanlıların ana odağı zorunlu olarak o bölgeye yöneldi. Subaylarının birçoğunu geri çekip, Senusîlere danışmanlık yapmaları ve onlarla birlikte çalışmaları için sadece çekirdek bir kadro bıraktılar. (Enver’in küçük kardeşi Nuri (Killigil) mücadeleyi sürdürmek için geri gönderildi.) Fakat Balkan Savaşları’nın patlamasının ardından Libya’daki savaş daha da açık bir şekilde İtalyanlar ve Senusîler arasındaki bir mücadele mahiyetini alacak ve bu 1930’ların ilk yıllarına kadar Sirenayka’da devam edecekti. Osmanlıların İtalyanlara karşı Libya’da yoğun olarak faaliyet gösterdikleri dönem, kısa da olsa, önem arz eden uzun vadeli sonuçlar doğuracaktı.
    Birincisi, İtalyanların Libya’yı gasp etmeleri, “Osmanlıların etnik hassasiyetleri olan topraklarına topyekûn bir Balkan taarruzu için yeşil ışık yakmıştı.” İtalya’nın hamlesi Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan’ı daha saldırgan davranmaya cesaretlendirerek Balkan Savaşları’nı tetiklemeye yardımcı oldu ki, bu da Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcı için gereken mübrem zemini yaratacaktı. İkincisi, Trablusgarp Savaşı, Osmanlıların, Makedonya’da
    geliştirmekte oldukları, yeni-asimetrik taktikleri benimsemeye yönelik temayüllerini pekiştirdi. Tam da başarıya ulaşıyor gibi görünürken Libya’daki savaştan çekilmek zorunda kalmaları gerçeği, Osmanlı komuta kademesinde, yerel kuvvetlerle birleşip bir gerilla savaşı icra etme stratejisinin Balkan Savaşı patlamadığı takdirde İtalyanlara karşı mühim bir zafer kazandıracak olduğuna ilişkin kuvvetli ve kalıcı bir hissiyat meydana getirdi. Mücadelenin
    nispeten kısa sürmesi ve (her ne kadar İtalya gibi ikinci sınıf bir güce karşı da olsa) bir Avrupa gücüne karşı sağlanan göreceli başarı Osmanlı askerî yetkililerine muhtemelen bir aşırı güven duygusu verdi. Nihayetinde güç bela bir askerî eğitim almış kabile kuvvetleriyle birlikte hareket eden, düzgün ikmal hatlarından mahrum olan ve İstanbul’dan yüzlerce kilometre uzakta bulunan birkaç Osmanlı subayı, İtalyanların deniz aşırı maceralarına ket vurabiliyordu ise düzenli Osmanlı ordusunun çok daha iyisini yapabileceği öne sürülebilirdi. Maalesef bir sonraki
    savaş İstanbul’un bu coşkusunu söndürecek ve söz konusu düşüncedeki hataları gösterecekti.

    Üçüncüsü, Trablusgarp, Enver’in etrafında birleşerek, istikbaldeki bazı liderleri de dâhil olmak üzere Teşkilat-ı Mahsusa’yı tesis edecek şebekenin ilk büyük mücadelesi oldu. Libya; Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı veya Türkiye Cumhuriyeti’ni ortaya çıkaran “Millî Mücadele” için bir çeşit “laboratuvar” oldu.
    Bu adamların İtalyanlara karşı kazandıkları başarılar şüphesiz Enver’i gizli, özel teşkilatını kurmaya teşvik etti ki, bu kararın sonraki yıllarda çarpıcı sonuçları olacaktı. Bedevilere ilişkin malumatı ve onlarla olan bağları nedeniyle Kuşçubaşı Eşref bu şebeke açısından kritik önemdeydi. “Eşref ile Enver arasındaki yakınlık (Libya’da birlikte hizmet etmişlerdi), Enver’i Teşkilat-ı Mahsusa’yı yeniden teşkilatlandırmak için onu görevlendirme kararını almaya sevk etmiş ve Eşref sonunda teşkilatın komutanı hâline gelmiştir.” Eşref Bey’in Teşkilat-ı Mahsusa’ya gerçekten
    komuta edip etmediği tartışmalıdır, fakat teşkilat imparatorluğun önündeki son yıllarda kesinlikle kritik bir rol oynayacaktır. Dördüncüsü, Libya’daki karşılaşma zor durumdaki Osmanlı İmparatorluğu’nu Müslüman “millî” birliğine, yani diğer bir deyişle, Müslüman milliyetçiliğine dayanarak müdafaa etmek vizyonunu simgeleştirdi. Hem imparatorluğun içinden hem de sınırların ötesinden gelen, muhtelif karakterdeki bir grup adanmış eylemciden müteşekkil olan ve bir “İnananlar Birliği” olarak tanımlayabileceğimiz yapıyı bir araya getiren Osmanlı komuta kademesi ve özellikle de Enver, görünüşe göre kazandıran bir stratejiye rast gelmişti. Libya’da edinilen tecrübenin imparatorluğu bir arada tutmak için silahlı mücadeleye itibar etmek yönünde yersiz bir iyimserlik üretip üretmediğini belki de hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Fakat Trablusgarp Savaşı’nın, dramatik ve bedeli yüksek bir savaşlar silsilesinin ilk perdesi olduğu açıktır.

    BALKAN SAVAŞLARI
    1912 sonbaharında patlayan Balkan Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu üzerinde şok etkisi yarattı. Balkan devletlerinin bir araya gelerek oluşturdukları koalisyon orduları, Rumeli’deki Osmanlı kuvvetlerini hızla aşmış, bu durum, imparatorluğun askerî zafiyetlerini keskin biçimde ortaya çıkarmıştı. Balkanlardan gelen haberler, uzaklarda, Libya’da çarpışmakta olan subaylar için özellikle sarsıcı oldu. Kuzey Afrika’da İtalyanlara karşı icra
    edilen ırak Osmanlı-Senusî mücadelesiyle karşılaştırılınca, Balkan devletlerinin tesis ettikleri ittifaka karşı sürdürülen bir savaş, İstanbul için çok daha ciddi tehdit teşkil ediyordu. Eşref ’in söylediği gibi, Balkan Savaşları saadetlerine son vermişti. Balkanlardaki savaşa ilişkin haberler Eşref ve adamlarına Barka’da çarpışırlarken ulaştı. Bir yandan oldukça istekli olan Senusî savaşçılarını eğitmeye ve teşkilatlandırmaya, diğer yandan ise düşmanlarını kıyı şeridinde hareketsiz tutmaya devam ederek İtalyanlara karşı başarı kazanıyorlardı. Fakat yakında daha kötü haberler alacaklardı: Arnavutluk, yani Osmanlıların Balkanlarda aldığı Müslüman desteğinin tarihî kalesi, 12 Kasım 1912’de bağımsızlığını ilan edecekti. İşin daha fenası, Osmanlı ordusu savaş meydanında bozguna uğramıştı. Osmanlıların Balkanlarda çöktüğü ve düşmanlarının İstanbul’u tehdit ettiği bu korku verici manzara, Enver’i arkada sadece çekirdek bir kadro bırakarak geri çekilmeye zorlamak suretiyle yalnızca Osmanlıların
    Libya’daki planlarını mahvetmiyor, aynı zamanda bizzat Osmanlı Devleti’nin varlığını da tehdit ediyordu. Balkan
    Savaşları, “Birinci Dünya Savaşı’nın ilk safhası” olarak nitelendirilmiştir; Osmanlı İmparatorluğu bu noktadan itibaren varoluş savaşı verecek ve bu savaşın ona dâhil olan herkes için çarpıcı sonuçları olacaktı.
    Enver, askerî taktikleri tartışmak için Senusî erkânıyla yaptığı son bir toplantının ardından Libya’dan ayrılıp İstanbul’a döndü. Kendisinin peşi sıra Eşref ’i de İstanbul’a çağırması fazla uzun sürmeyecekti. Eşref, 20 Aralık 1912’de silah arkadaşları Süleyman Askerî, Yakup Cemil ve Topçu Sadık’ı (bu isimlerden her biri müteakip savaşlarda o ya da bu şekilde belirgin bir rol oynayacaklardı) toplamış ve Osmanlı başkentine dönmek üzere
    İskenderiye’ye gelmişti. Lakin İstanbul’a dönmeden evvel Eşref ’in yerine getirmesi gereken gizli bir görev vardı. Bu döneme ilişkin kaynaklar, artık mevcut olmayan hatıratının ‘İçindekiler’ kısmıyla sınırlı olduğundan, görevinin detayları maalesef son derece noksandır. Eşref ’in bu hususta yazdıkları şu şekildedir: “Kanunen meşru bir muvacehe sonucu (mukabele-i meşrua), bir cinayet işlemek mecburiyetindeydim (bir katl hadisem vardır). Bu nedenden dolayı İstanbul’a birkaç gün sonra gizlice döndüm.”
    Bu ifadeler bir derecede şifreli olsa da, Eşref ’in hayatının hiçbir zaman vukuat ve kumpaslrdan uzak olmadığı yönündeki intibayı teyit etmektedir. Aksiyonun keskin ucunda bulunan bir özel harekât subayı için hayat nadiren sıkıcı olmaktaydı. Libya’dan dönen savaşçılar İstanbul’daki atmosferi bir hayli değişmiş buldular. Savaş meydanındaki kötü ve hızlı yenilgilerin, Balkanlardaki Müslüman sivillere karşı gerçekleştirilen vahşetlerle birleşmesi, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki yaşantıyı belki de gayrikabil-i rücu bir şekilde değiştirmişti. Bir akademisyenin belirttiği gibi, sanki “500 yıllık tarih, gıcırdayarak aniden durmuştu. Osmanlılar tarafından idare edilen büyük toprak parçaları, Gladstone’un ünlü kitapçığında öngörebildiğinden bile daha hızlı bir şekilde Balkanlardaki küçük Hıristiyan devletlerinin kontrolüne geçmişti.”


    Çok güç durumdaki Osmanlı başkenti yaşanan değişiklikleri keskin bir şekilde yansıtıyordu. İstanbul artık sokak eylemlerine, organize boykot ve mitinglere sahne olmaktaydı. Siyasi hararet hızla yükselmekteydi. Kaybedilen
    Balkan topraklarından gelen bitmek tükenmek bilmez ve perişan durumdaki travmatik mülteci kafileleri şehre akıyor, öküz arabalarının hüzünlü gıcırtıları ve yere sürtülen ayakların sesleri şehrin dört bir yanında yankılanıyordu. Mültecilere korkunç bir kolera salgınının musallat olması işleri daha da kötüleştirmişti. Silah altına alınan Osmanlı askerleri tarafından Balkanlara taşınan kolera, kısa zamanda mültecilerin birçoğuna bulaşmış,
    zaten sarsıcı olan dramlarına daha da büyük bir ıstırap eklemiş ve perişan durumdaki mülteciler gittikçe huzursuzlanan şehre karışırken İstanbul sakinleri paniğe kapılmıştı. Sahnenin kasveti, basının benimsediği ajite ve umutsuz üslupla uyuşuyordu.
    Bu üslup, imparatorluktan geriye kalan coğrafik ve demografik yapının sarsıcı bir şekilde değişmesi nedeniyle ortaya çıkan yeni bir siyasal eylem rotasını yansıtmaktaydı. İnsani sefaletin ortasındaki politik çaresizlik elle tutulabilir hâldeydi; intikam söylemleri destek bulmaya başlamıştı. Kısaca açıklarsak, Birinci Balkan Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu için bir felaket oldu. Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ; Osmanlı Makedonyası üstündeki hak iddialarından kaynaklanan karşılıklı şüphe ve anlaşmazlıklarını beklenmedik bir şekilde bir kenara koymuş, Avusturya karşısında Balkanlarda bir uzlaşma isteyen Rusya tarafından teşvik edilmiş ve Osmanlı
    karşıtı bir ittifak meydana getirmişlerdi. Büyük Devletler’in örtülü desteğini ve İtalya’yla uzak bir mücadele veren Osmanlı’nın dikkat dağınıklığını sezen Balkan ittifakı Ekim 1912’de Osmanlı İmparatorluğu’na saldırdı. Balkanlardaki Osmanlı topraklarının neredeyse hepsi, sadece haftalarla ölçülebilecek bir süre zarfında kaybedildi. Sırp kuvvetleri Manastır’a kadar güneye inerken, Yunanların da Selanik’e akın etmesi, Osmanlıları güvenlik nedeniyle Sultan II. Abdülhamid’i İstanbul’a taşımak zorunda bıraktı. Bu sırada Bulgarlar, her ne kadar kendileri için istedikleri toprakların Sırplar tarafındaın ele geçirilmesi karşısında dehşete düştülerse de, hem Batı hem de Doğu Trakya’dan çıkardıkları Osmanlı kuvvetlerine karşı bir dizi zafer kazanıp, İstanbul’dan sadece 20 kilometre uzaktaki Çatalca hatlarına ulaştılar. Balkan ittifakının birleşik taarruzuna karşı sadece üç kale; Arnavutluk’un kuzeyindeki İşkodra, Çamerya’daki Yanya ve Trakya’daki Edirne dayanabilmişti. Bu üçü arasında en hayati öneme sahip olan, İstanbul yolunun üzerinde bulunan eski Osmanlı başkenti Edirne’ydi. Savaş esnasında muharebe meydanında yaşanan başarısızlıklar, en keskin şekilde Trakya’daki Bulgar ordusunu
    çevirmek için gerçekleştirilen başarısız kıskaç harekâtının iki kolunun liderleri arasında olmak üzere, ordu içerisinde karşılıklı ithamlarla sonuçlandı. Bu iki kolun bir ucunda Enver, diğer ucunda ise Fethi ve Mustafa Kemal Beyler vardı. Söz konusu başarısızlık sonucunda Edirne, Bulgar kuvvetleri tarafından kuşatma altına alındı ve nihayetinde teslim olmaya zorlandı. Subaylar arasındaki bu çekişmeden kaynaklanan dargınlık ve karşılıklı ithamların yakın gelecekte önemli yankıları olacak ve bu yankılar Eşref ’e doğrudan tesir edecekti.
    Edirne uzun ve yorucu bir kuşatmanın ardından 16 Mart 1913’te Bulgar kuvvetleri karşısında düştü. Bu, muhalefet saflarındayken kurtarılmış bir Edirne için agresif bir kampanya yürütmüş olan ve bunu 23 Ocak 1913’te yaptıkları darbenin gerekçesi olarak ortaya koyan İttihatçılar için acı bir darbe oldu. “Bâb-ı Âli Baskını” olarak bilinen bu ünlü hadise, imparatorl
  • *** İşkence altında konuşmayabilecek miydim? Örgütü ortaya çıkaracak ve yüzlerce arkadaşın tutuklanmasına yol açacak bildiğim onca adresi vermeyebilecek miydim? Hayatta her zaman en iyi dostum olan belleğim, aniden düşmanım kesilmişti: onu bir yok edebilseydim, bomboş kalabilseydim!
  • PREVEZE DENİZ SAVAŞI

    Barbaros Hayreddin Paşa’nın ikinci adalar seferi sırasında Ege Deniz’indeki Kiklad ve Sporad adaları fethedilmişti.(1538) Bu sefere Anadolu eyaletinden 19 sancak katılmış ve bu sancakların bazıları Cezayir-i Bahr-i Sefid ve Kapudani eyaletini desteklemek için sonrasında bu eyalete bağlanmıştır. Unutulmamalıdır ki Cezayir-i Bahr-i Sefid ve Kapudani eyaleti ilk ve tek deniz beyberbeyliği dir. Barbaros Hayreddin Paşa’ya Cezayir beylerbeyi dense de “kapudan” ve “kapudan paşa” sıklıkla kullanılmaktaydı.



    25 Ekim 1544 tarihli fermanda Kanuni Sultan Süleyman kendisine “kapudanım” diye samimiyetle hitap etmiştir. Denizciliğin dünya ticareti ve feth olunan toprakların kontrolü için önemi tamamıyla anlaşılmıştı.

    Barbaros’un Akdeniz’deki hakimiyet mücadelesinde en önemli başarısı ise Türk denizciliği için bir dönüm noktası olan Preveze Deniz savaşıdır. Bu savaşın kazanılmasında Barbaros’un taktik dehasının yanında donanmadaki gemi türlerinin de etkisi oldu. Hepimizin bildiği gibi Preveze zaferiyle Hıristiyan dünyası Akdeniz’deki hakimiyetini Türk dünyası karşısında kesin olarak kaybetti. O zamana kadar bir kara imparatorluğu görünümünde olan Osmanlı İmparatorluğu’nun artık bir deniz imparatorluğuna dönüştüğü görüldü.

    İkinci adalar seferinde Ege Denizindeki adaları birer birer ele geçirirken, Kapudan Paşa yıllardır azılı rakibi olan Andrea Dorya’yı arıyordu. Cenovalı Andrea Dorya Habsburg Hanedanından V. Charles tarafından; kendisine danışmadan istediğini yapma yetkisiyle donanmasının “Admiralissimo”su yapıldı ve bunun bilgisini İtalya’daki bütün topraklarının valilerine yollamıştır. Bundan cesaret alan Andrea Dorya, Barbaros ile denizde karşılaşma olasılığına karşı yeni yandaşlar arayışındaydı.

    Benzeri yetkiler Barbaros Hayrettin Paşa’ya da Kanuni Sultan Süleyman tarafından verilmişti. Sultan Süleyman 1533 yılı Aralık ayında Barbaros’u Istanbul’a davet etmiş, Barbaros Padişahın izniyle önde bordası geniş altın yaldızlı bir kuşak ile çevrilmiş yeşil renkteki gemisiyle Istanbul’a gelmişti. Tersane direkt emrine verilmiş, Gelibolu Kaptanlığı, Cezayir Beylerbeyliği ile Kaptan-ı Derya’lık artık kendisinin olmuştu. Donanma oluşturmak, bütçe tanzim etmek, gemiler için denizci ve savaşçı toplamak, bunları eğitmek, taarruz etmek, barış yapmak ve hatta vergi toplamak gibi olağanüstü yetkileri vardı.

    Preveze Deniz Savaşı Hristiyan dünyası ile Türk dünyasının savaşı olduğu kadar 16. Yüzyılın iki büyük amirali olan Andrea Dorya ve Barbaros Hayrettin Paşa’nın da savaşıydı.

    Avrupa müttefik donanması olan Şarlken (V. Charles) imparatorluğu, Cenova, Venedik, Papalık, Portekiz, Napoli, Sicilya ve Malta donanma kumandanları Korfu adasında toplanmışlardı. Cenova ve İspanya Filosu 52 kadırga ve 1 büyük kalyondan oluşmaktaydı ve Amiralleri Andrea Dorya’ydı. Venedik Filosu 70 kadırga ve 10 karakadan oluşmaktaydı ve Vincenzo Capello ile Kondo Lambro amiralleriydi. Papalık Filosu 30 kadırgadan oluşmaktaydı ve Antonio Grimani komutasındaydı. Malta Filosu 10 kadırga, İspanya ve Portekiz filosu 80 barça büyüklüğündeydi ve amiralleri de Franco Doria’ydı. Napoli ve Sicilya filoları da 49 karaka ve barçadan oluşuyordu. Amiralleri de Alexandr Kondelmiaro idi. Toplam filo 302 parçadan oluşmaktaydı. Andrea Dorya yeğeni Giovanni Andrea Dorya’yı da yanında getirmiş ve yetkisine gemiler vermişti. Ayrıca 300’e yakın korsan ve nakliye gemisi de bu filoya eşlik etmekteydi. Andrea Dorya 22 Eylül’de 49 kadırga ve 50 barça ile korfu’ya geldi.



    Kapudan Paşa donanma ile İstanköy açıklarında bulunduğu sırada düşman hakkında gerekli istihbaratı toplaması için Turgudca (Turgud Reis) Kaptanı göndermiş ve bu keşif donanması kırk parça düşman kadırgasına rastlamışlardı. Düşman gemileri de Preveze’de bulunan Papalık amirali Grimani’yi haberdar etmişlerdi. Müttefik donanması da Kapudan Paşa’nın gelmekte olduğunu anlamıştı. Kapudan Paşa süratle ilerleyerek yolu üstündeki Kefalonya adasını top ateşine tutmuş sonrasında Preveze’ye varmış ve üç seri gemisini istihbarat ve esir almaları için düşman sahillerine baskına göndermişti.

    Bir kayıkta yakalanan esir sayesinde müttefik donanmasının tam yerinin Korfu adası olduğunu öğrenmişti. Ayrıca Barbaros Preveze kalesini tamir edip, Akceom Kalesini ele geçirerek körfezin ağzını tamamıyla kontrolüne almıştı. Türk donanması kürekli yani çekdiri (kadırga) sınıfından olan yüz yirmi iki parça gemiden ibaretti. Gemi mürettebatından başka gemilerde yeniçeri ve tımarlı sipahiler vardı. Gemilerin baş taraflarında üçer adetten oluşan uzun menzilli 366 adet top bulunmaktaydı. Kemal Reisten itibaren büyük ve uzun menzilli toplar kullanılmaya başlanmıştı. 25 Eylül 1538’de Andrea Dorya kumandasındaki müttefik donanması Korfu’dan güneye doğru seyre başladı. Bu gemilerde iki bin beşyüz top ve altmış bin asker vardı. Türk donanması müttefiklere kıyasla üçte bir az gemi ve on altı da bir top adetine sahipti. Türk donanmasında sadece sekiz bin savaşacak levend bulunmaktaydı.

    Kapudan Paşa Preveze körfezinde bulunurken müttefik donanması geldi. Daha öncesinde kumandanları ile görüşen Barbaros Sinan Bey’in ısrarı üzerine Akceom Burnuna asker ve top çıkartmıştı. Gemilerde bulunan yeniçeriler oraya gittiler. Barbaros da donanma kaptanlarını toplayarak “Direklerinizi aşağı alın ve tertibinizce kol kol saf saf olup beni gözetleyin. Her ne edersem siz de öyle edin.” emrini vermişti. O dönemde gemilerin sahip olduğu ağır donanımlar sökülüp hava koşullarından korunması için limanlarda bırakılırdı. Savaş öncesinde kadırgaların sahip olduğu yelkenler indirilip güvene alınır hatta güvenli bir liman varsa yelkenler limanda bırakılırdı. Ayrıca Gavazat-ı Hayrettin Paşa da kendisi “Allah izin verip de bu donanmanın arasında girip cenge başladığınız zaman sakın ola ki mal ve esirlere meyletmeyin hemen geriden gelen gemileri topa tutup batırın ve işinizi sağlama alın. Burada bütün istediğimiz, hedefimiz kadırgaları ele geçirmek olsun. Eğer Allah takdir etmişse mal mülk hepsi daha sonra sizin önünüze gelir.” demiştir. O zamanki deniz savaşlarının temel mantığında müstahkem mevkiiyi elde tutarak kıyıdan denize doğru saldırı yapmak yatıyordu. Çünkü kürekli gemilerin yoğunlukta olduğu bu dönemde karadan uzaklaşmak karadaki müstahkem mevkiinden gelecek topçu desteğinden mahrum kalmak demekti. Fakat Barbaros’un komutanlarına verdiği emirlerden de anlaşılacağı üzere aklında taarruz bulunmaktaydı. Preveze önüne gelen müttefik donanması Akceom sahiline keşif müfrezeleri gönderdiyse de orada mevkilenmiş olan yeniçerilerin tüfek ateşiyle karşılaşmışlardı ve müttefiklerin çıkarma harekatı sonuçsuz kalmıştı . Ancak düşman kadırgaları oradaki yeniçerileri top ateşi altına alınca ağır kayıplar veriliyordu . Bunun üstüne gönüllü gemilerinden Turgud Reis, Ali Köle, Güzelce Mehmed ve Sadık Reis komutasındaki 20 kadırga karada bulunan Murad Ağa’ya yardım etmek için Preveze körfezinden çıktılar. Türklerin top ateşi karşısında düşmanın çektirileri(kürekli gemileri) kalyonların gerisine çekilmeye mecbur oldular. Düşman kalyonlarının bazıları demir almış bazıları ise demirleri kesip bir an evvel sahilden uzaklaşmaya başladılar. Kürekli gemiler kalyonlara(yelkenli gemilere) halat vererek onları çekiyorlardı. Türklerin yoğun top ateşi karşısında Andrea Dorya geri çekilmek zorunda kaldı.(26 Eylül 1538) Bunun üstüne Barbaros geriye dönüp karaya çıkardığı askerleri ve topları tekrar gemilere geri aldı ve gemileri savaş düzenine hazırladı. Gece yarısı düşmanı takibe çıktı. bu sırada rüzgar müttefik donanmasının lehine esiyordu.

    Andrea Dorya birinci çarpışmadan sonra gece yarısı Kefalonya adasının İncir limanı burnu tarafına gelerek (başka bir rivayette Ayamavra adası tarafında olduklarını söyler) gemileri demirleyip birinci çatışma hakkında görüşmeye başlamışlardı. Kendi aralarında İnebahtı üzerine yürüyüp Barbaros’u savaşmak zorunda bırakacakları üzerine planda anlaşmışlardı ki Türk donanmasının kendilerine doğru gelmekte olduğunu öğrendiler. Çünkü Turgud Reis komutasındaki keşif filosu Zoana Burnu açıklarında Venezia Kalyonunu batırmıştı. Barbaros da düşman donanmasının İnebahtı planını tahmin ediyordu ve İnebahtı’da savaşmanın kendilerine dezavantaj oluşturacağını biliyordu. İlk başta düşmanın Korfu’da olduğunu zannediyordu. Paksos adasına doğru harekete geçmişti. Fakat düşman donanmasının İncir Limanı Burnu’nda olduğunu öğrenince rota değiştirerek güneye yöneldi ve 6 mil açığa çıktı.



    Andrea Dorya’da zamanının en büyük denizcilerinden biriydi ve Barbaros’un bu manevrası üstüne aslında geri çekilmek istedi ama diğer amiraller sayı üstünlüğünün kendilerinde olduğunu belirtmek baskısıyla Andrea Dorya’yı savaşa ikna ettiler. Osmanlı donanması 4 filoya ayrılmıştı. Turgud Reis ihtiyat filosunu yönetiyordu. Görevi ise saldırıya uğrayacak zayıf noktalara destek vermek ve fırsat buldukça düşmanın yan saflarına baskı yapmaktı. Asıl muharebe hattı ise 3 filodan kurulmaktaydı. Sağdaki filoya Salih Reis, soldaki filoya Seydi Ali reis ve ortada filoya Barbaros Hayrettin Paşa kumanda ediyordu. Anlaşıldığı üzere Barbaros zayıf taraf olduğu halde açık deniz savaşı düzenine geçmişti. Müttefik donanması ise borda nizamında ve büyüklüklerine göre birbirlerinin ardında 3 kat halinde kalmışlardı. Andrea Dorya gemilerini uzakta ve derinlemesine tertiplemişti.

    Ters rüzgarla kıyıya sürüklenmekten korktuğu için manevra alanı olması için uzağa çekilmişti. En öndeki ve en arkadaki gemilerin arasında 15 mil mesafe vardı. Düşman donanması gemiden gemiye aktarılan ve rampa usulüne göre savaşa hazırlıklıydı ve levend adedi olarak Türk donanması bu savaşı asla tercih edemezdi. O dönemde düşman gemilerine rampa edilerek yapılan savaç usulü yüzünden kadırgaların hafif ve kürekçilerin dinç olması gerekiyordu. Ayrıca düşman gemisini mahmuzlama da ancak dinç kürekçilerle olurdu. Bu yüzden kürekçilerin dinlenmesi ve savaşa yorgun bir şekilde girmelerini önlemek için kadırgalar mümkün olduğunca limanlarda tutulur, güverte üstü brandalarla kapatılır ve geminin az olan su ve yiyecek stokları kullanılmaz, limanda tedarik yapılırdı. Preveze körfezinde forsalar (kürekçiler) dinlenmiş ve savaşa hazırdı.

    Akdeniz kıyılarını ve iklimini çok iyi bilen Barbaros, özellikle kadırgaları tercih ediyordu. Çünkü Orta Akdeniz’de durgun havalar günlerce sürerdi ve yelkenli gemiler koylarda ve küçük limanlarda kullanışlı değillerdi. Ayrıca yelkenli gemiler seri hareket demiyordu ve manevra kabiliyetleri azdı. Kadırgalar süratle hareket ediyor ve sığ yerlerde manevra yapabiliyorlardı. Hava şartları Barbaros’un istediği gibi olmuş ve uzaktan düşman donanmasını dövmeye başlamıştı. Rüzgarın kesilmesi yüzünden hareketsiz kalan düşman gemilerini önde bulunan uzun menzilli toplarıyla dövüyor düşman donanmasının top menzilinden kürek yardımıyla hızlı manevra yaparak uzak kalıyordu. Şayet bordalama yapılacaksa, toplar mümkün olduğu kadar yakından ateş ediliyor, düşman gemisi bunun sarsıntısı içindeyken yanaşıp kanca atılıyordu. Müttefik donanmasının kanatları ister istemez muharebeye girdi fakat merkezde başarılı olamadılar.

    Düşman merkez hattında ateş gücü yüksek kalyonlar vardı fakat rüzgar yüzünden hareketsiz kaldılar. Andrea Dorya kendileri için avantajlı olduğunu bildiği yakın savaşı yapabilmek için kalyon tarzına benzeyen bazı türk gemilerinin arkasını çevirmeye ve gemileri barçalar ile çektiriler arasına almak için manevra yapmaya çalışsa da Türk gemicileri kadırgalarıyla ve toplarıyla buna mani oldular. İlk hattı yarıp geçen Türk gemileri düşman filosunun dengesini bozdu. Bir kaç saat süren bu muharebeden sonra düşman donanmasının ön hatlarındaki karakalar tamamen tahrip edildi, Dorya ikinci hattaki gemileri harekete geçirmek isterken Barbaros tekrar hücum emri vererek düşman donanmasının dağılmasına sebep olacak yarma harekatını gerçekleştirdi ve Dorya’nın kadırgalar filosuna yöneldi.

    Etkin manevralar sayesinde taktik üstünlüğü eline geçirdi. Turgud Reis de geriden taarruz ederek hepimizin bildiği “Hilal Taktiği”ni (Türk Çemberi) uygulayarak düşman donanmasını tamamen savunmasız hale getirdi. Andrea Dorya yardım isteyen müttefik donanmasının gemilerine yardım bile etmeden ve denizcilik tarihinde utanç olarak adlandırılacak olan tüm fenerlerini söndürerek savaş alanından kaçtı. 5 saat süren bu muharebeden sonra düşmandan otuzaltı kadırga ve firkate ve üç bin esir alındı. Bu savaş 1538 yılı Eylülünün yirmi yedisinde kazanıldı ve şanlı tarihimize adını yazdırdı. Türk Donanmasının en güçlü isimleri Hasan, Sinan, Şaban, Salih, Seydi Ali, Turgut, Murat, Güzelce Mehmed ve Sadık Reisler bu savaştaydılar. Daha bir yıl önce Avlonya’da kendisine hil’at giydirilen Piri Reis de bu savaşta yer almıştır. 1560 yılındaki Cerbe ve daha sonra da Trafalgar’da Amiral Nelson tarafından Barbaros’un uyguladığı şekilde, filo gemilerinin kol düzeninde düşman safları arasından geçerek ilerlemesi taktiği uygulanmıştır. Barbaros Hayrettin Paşa’ya ve izinden giden tüm denizcilere hürmet ve minnetle…

    Kapt. Faruk Emre Yıldıran

    faruk@yildiran.com 25.09.2018 - İnebolu

    Kaynakça: Osmanlı Tarihi Cilt-II (İsmail Hakkı Uzunçarşılı) Osmanlılar ve Deniz (İdris Bostan) Osmanlı Akdeniz’i (İdris Bostan) Türklerin Tarihinde 30 Büyük Deniz Savaşı (Gökhan Atmaca-Doğan Tanrıverdi) Osmanlı Deniz Savaşları (Süleyman Nutki) Kürekli ve Yelkenli Osmanlı Gemileri (İdris Bostan) Osmanlı Bahriye Teşkilatı: XVII. Yüzyılda Tersane-i Amire (İdris Bostan) Tarih Boyunca Türk Yelkenli Gemileri (Ahmet Güleryüz) İstanbul Türk Denizcilik Tarihi Bildirileri


    https://www.denizhaber.com/...i-makale,101193.html
  • • Zaten bütün yaratıklar görselerdi, duysalardı savaşı, bütün yaratıklar duyabilselerdi savaş çığlıklarını bu dünyada savaş olamazdı. Savaşın iğrençliği bilinmeyen bir şeydir de… Savaşın kötülüğü saklanan bir şeydir de yaratıklar onun için kabul edebiliyorlar savaşı….
    • Haklı azınlık, haksız çoğunluktan güçlüdür.
    • Ölüm umutsuzluktur, oysaki en kötü yaşamda bile her gün umut güneş çiçeği gibi açar.
    • Filler çok güçlü yaratıklardır ama akıl onlardan da çok daha güçlüdür. Küçük karıncaların aklı, büyük tanrısal filleri yenebilmeliydi.
    • Karınca ülkelerinde bizden yana olanlarla bir örgüt kurmak, günü gününe karıncalardan haber almak, karıncaların soluklarını bile dinlemek en can alıcı bir iştir. Her işin başı budur. Bu içten örgütlenme, çürütme işini ele alırsak, insanlar buna beyin yıkama diyorlar, karıncaların beyinlerini yıkabilirsek, onlara karıncalıklarını unutturabilirsek, her şeyi kazandık demektir.
    • Düşünce için bu dünyada her şey sonsuzdur. Karınca da olsa düşünce bir gün yolunu bulup fili yener. Onun için bizler karıncaların en küçük bir düşüncesine izin vermeyeceğiz. İzin vermemek için de kafamızı çatlatıp, bütün filler ve hüdhüdler, sarıcı karıncalar, yani tekmil biz sömürücüler, yok yok özgürlükçüler, onlar kıyamete kadar düşünmesinler diye yeni icatlar bulacağız.
    • İnsanlar bir gün karınca oldukları gün, karıncalar gibi alçakgönüllü oldukları gün, birbirilerini yemedikleri gün kendilerini kurtaracaklardır….
    • İnsanlar tuhaftırlar, tuhaf kılıklı karıncadan da beter. Çünkü o insanların yasaları berbattır. Biri yer, bini bakar, kıyamet ondan kopar, derler, bir türlü o bekledikleri kıyamet kopmaz. Bini çalışır aç kalır, on bini, yüz bini çalışır aç kalır, birisi, yalnız birisi döke saça yer, tıksırıncaya kadar yer yer doymaz. Her çağda bir şey uydururlar, şimdi bütün işleri beşe alıp ona satmaktır bir şeyi…. İnsanlar kendilerini bir alıp satma deliliğine kaptırmışlar ki, delilik derim sana…. Bu alıp satma deliliği onların başına bir iş açacak ama, bu kesin ya, bunun zararı biz yaratıklara dokunmasa….
    • Açlık ince düşünce falan bırakmaz yaratıkta.
    • Kitaba, düşünmeye düşman edeceksiniz onları. Okusalar da fil kitabı okuyacaklar.
    • Onların çoğunun içinde bir bireycilik ateşi sonsuza yanar, karıncaların biribirlerine düşmanlığı bu bireycilikten doğar, ölüm yılgınlık, sevgisizlik, bu bireycilik doğar… Sevginin olduğu yerde bireycilik barınamaz.
    • O kadar ağır işler yükleyeceğiz ki onlara, düşünecek bir anlık zamanları olmayacak. Bu karıncalara hiçbir zaman başlarını kaşıyacak bir süre tanımayacağız. Hep iş, hep çalışma, hep açlık, hep yoksulluk, hep gelecek korkusu içinde olacaklardır. Bu korkular onları kör, sağır, sersem, beyinlerini işlemez yapacak.
    • Bizim yapacağımız en birinci iş onların umutlarını öldürmek olacak. İçlerindeki umut tamamen söndüğü gün karıncalıkları da bitecektir.
    • Karıncaların türküsü fillerin yasalarından daha güçlüdür.
    • Her çabada bir yenilgi payı vardır.
    • Umutsuzluk tutsaklığın gıdasıdır.
  • R-kompleks

    "Dünya; kötülük yapanlar yüzünden değil, seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir."
    ~ Albert Einstein

    "İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyadaki bir çok sosyal bilimcinin beynini bir soru kemiriyordu: Kant, Hegel gibi büyük filozofları, Einstein gibi bilimcileri, Goethe gibi büyük yazarları, Wagner gibi büyük bestecileri çıkarmış bir Alman toplumu, nasıl olur da Hitler gibi bir delinin peşinden gitmişti? Üstelik 20 milyondan fazla insanın ölmesine neden olduğu halde? Hitler "mühendis kafalı" olmalarıyla ünlü Almanlara ne yapmıştı? Onların mantıklarını nasıl "servis dışı" hale getirmişti?

    Sorunun özü şuydu: Mantıklı insanların/toplumların mantıksız davranmaya başlamasına sebep olan neydi? Uzun süren araştırmalarla cevabın bazı parçaları keşfedildi. En önemli kavram "R-kompleks" denilen olguydu. (google'da arayınız:) Almanların beyninde "R-Kompleks" denilen beyin bölgesi, baskın hale getirilmişti. R-kompleks, "sürüngen beyin bölgesi" demektir. Her beyinde bulunur. R kompleksle yönetmek, kitlelerin beynindeki "ilkel içgüdüleri aktive ederek, mantıklı düşünmeyi baskılamak" demektir.

    Peki bu tip liderlerin metodu neydi? Sosyal psikoloji araştırmalarına göre, bir insanın beyinin R-kompleks seviyesine indirgemenin en iyi yollarından biri onu bir gruba dahil etmekti. İnsanları "biz ve onlar" diye ayırmaktı. İç bağları sıkı bir grup içindeki kişi "akıl ihalesi" yoluyla mantığını kullanmaktan vazgeçebiliyordu.

    Bu amaçla kullanılan ikinci yol, kitleleri "korku kültüründe" yaşatmaktı. Aynı şekilde "dış düşmanlar" göstererek korkuya dayalı politik propaganda yapılarak da kitleler R-kompleks seviyesine indirilebiliyor. Bu siyasi stratejide 3-D çok önemlidir: Düşman göster, Dayanışma duygusunu kışkırt, Düşündürme! Sürekli çatışma çıkar ki, taraftarların düşünemesinler! İnsanların mantığına değil içgüdülerine hitap et!

    Peki kitleler bu tip "R kompleksli" liderlerde ne buluyorlar? En önemli açıklamalardan biri özdeşlik kurma psikolojisiydi. Kendi hayatında yenik, ezik, kompleksli kişiler, bu tür gücü ve otoriteyi temsil eden liderler üzerinden, kendilerini ezen kocalarından, patronlarından, üst sınıftan kendilerince intikam alıyorlardı. R-komplekse hitap eden liderlerin en büyük sırrı, kendisini bir "intikam aracı" olarak sunmalarıydı. Onlar hep; Kaybedenlere oynayarak kazanıyorlardı! Kimliklerini bir düşmana göre konumlandırıyorlardı. Mesajları şöyleydi: "Ben de senin gibiyim ama senin olmadığın bir yerdeyim, oyunla bana güç ver, nefret ettiğin herkesin canını okuyayım!" Bu tip liderler kolaylıkla iktidara gelebilirken, gidişlerinde büyük bedel öder ve ödetirler. Bu tip liderler, toplumlar için bir zeka testidir.

    Mümin Sekman: Her Şey Beyinde Başlar.

    (R-Kompleks: Toplum ve bireyler, önce “Biz ve Onlar veya Ötekiler” gruplarına bölünüyor.
    Ardından, korku ve dehşet kültüründe yaşamaya zorlanıyor.
    Karşıt gruplara bölünen ve çatışmalar içinde bunalan toplum, zalim düşmanlara karşı ilkel bir birlik ve bütünlüğe sığınıyor.

    R-kompleksi’ne tutulmuş olan gruplar, çaresizlik içinde bunalan, ezik ve yenik düşmüş bireyler, eşlerinden, patronlarından, güçlü sınıflardan nefret ederken... korku ve çatışma ortamını yaratan masum ve mağdur görünen liderle özdeşlik kuruyor. Algı mühendisliğini tasarlayan ve yöneten lider, topluma şu mesajı veriyor:

    Ben de sizler gibiydim ama bugün başka yerde güçlüyüm. Oylarınızla, beni destekleyin ki düşmanlarımızın canına okuyayım, sizleri ve toplumu düze ve refaha çıkarayım...)