• 12 Mart, tarihimizde, karanlık, kara bir dönem. Bu dönemdeki olayların Türk şiirine yansıması nasıl olmuştur acaba? Bir 12 Mart dönemi şiiri var mıdır? Bence bir 12 Mart şiirinden söz edilemez, ama daha önceden süregelen bir şiirin bu dönemde, önemli bir işlev kazandığı söylenebilir. 12 Mart dönemi toplumcu, kavgacı şairleri iyice öne getirmiştir. Şiir bir yenilik değil, ama bir etkinlik evresine girmiştir. Sözel şiir, yazı şiirin karşısında yeniden ağır basmaya başlamıştır. Ben, 12 Mart döneminde şiirsel olayları şöyle görüyorum.
    Nâzım Hikmet’in şiiri halk arasında daha da yayılmıştır. Bu dönemde yayımlanan şiirlerin çoğunda bir Nâzım soluğu var. Fazıl Hüsnü Dağlarca daha önce haftalık Devrim gazetesinde yayımladığı şiirleriyle yeni bir güncellik kazanmıştı. 12 Mart dönemi içinde, o tür şiirler yayımlamadığı halde, bu güncelliğini sürdürmüştür. Ahmed Arif’in satış rekorlarını kırmasının bir nedeninin de özgürlüklerin kısılması olduğunu söyleyebiliriz, öyle bir ortamda ayrı bir elektrik, ayrı bir parıltı doğmuştur Hasretinden Prangalar Eskittim’de. Kitap bugün 10. baskıdadır. Can Yücel, yazmak istediği şiiri yakalamış ya da o şiire en çok yaklaşmış, şiirimizde gerçek yerine oturmuştur. Ergin Günçe yeni bir çıkış içinde görünmüştür. Hasan Hüseyin’in şiirindeki coşku öğesi daha çok ilgi toplamaya başlamış, bu şair, özellikle ilk sıralarda, işlev kazanmış, öne gelmiştir. Arif Damar yeniden ortada görünmeye başlamıştır. Bu arada bazı eski toplumcu şairler yeniden değerlendirilmiş, ortaya çıkarılmıştır, Enver Gökçe gibi, İlhami Bekir Tez gibi. Hasan İzzettin Dinamo sesini daha çok duyurmuştur. Bazı bireyci şairler toplum sorunlarına yönelmişlerdir, Kemal Özer gibi.
    Ama 12 Mart döneminin yansıları en çok genç kuşak şairlerinin verimlerinde görülür. Bu dönemin en karangu günlerinde çıkmaya başlayan dergilerde (Yansıma, Yeni A, Yeni Adımlar, Yarına Doğru) genç sanatçılar büyük bir direnme tavrı içinde toplanmışlardı. Edebiyat dergilerinin o günlerde eskisine göre daha çok satıldığı da bir gerçek. Siyasal yayınların büyük ölçüde durması, siyasal dergilerin kapanması, kitapların toplattırılması, siyasa adamlarının tutuklanmaları ile ortaya çıkan düşünsel boşluk, okuru bir ölçüde edebiyata itmiş bulunuyordu. Burda toplumcu yazarların, özellikle de genç sanatçıların şiirde güzel bir siyasal kavga verdiklerini hepimiz biliyoruz. İşkence olayları, aydınların içeri atılması, kitap yasakları, sıkıyönetim işlemleri, polisin serüvenleri, daha çok gençlerin yapıtlarında ele alınmıştır. Süreyya Berfe, Tekin Sönmez, Nihat Behram, Metin Demirtaş, Tahir Abacı gibi genç şairlerin, daha başka birçok genç şairin, bir siyasal bildiri şiirini işlediklerine tanık oluyoruz. Yukarda değindiğim gibi bu şiir 12 Mart dönemi olaylarının getirdiği bir şiir değildir. Kökleri daha geriye gider. Ancak 12 Mart dönemi olaylarıyla yoğunlaştığı da doğrudur.
    Saldırıya uğramış ülkelerin sanatçılarında sürekli bir lirizm eğilimi görülür. Saldırı dıştan olsun, içten olsun, böyledir bu. 12 Mart’ın özgürlüklere karşı bir kalkışma olması, toplumdaki gereksemelerin karşılığı olarak, şiirimizde lirik bir yönsemeye yol açmıştır. Buna da en çok genç şairlerin yapıtlarında rastlıyoruz. Gerçekçilikle romantizmi yan yana görüyoruz bu yapıtlarda.
    Bir gözlem de 1970’ten önce şiirimizde görülen Anglo-Sakson etkilerinin iyice silinmesi, Fransız etkilerinin azalmasıdır. Buna karşılık, Latin Amerika şiirine, İspanyol şiirine bir tutkunluk başlıyor. Daha sonra da bir Brecht tutkunluğu başlayacaktır. Genç sanatçıların Türk şairlerinden Nâzım Hikmet’i, sonra da, Ahmed Arif’i sevdikleri anlaşılıyor. Lirizmin yanı sıra bir de yergi tavrı yerleşiyor. Ama bu daha sonra oluyor. Toplumsal bir ceza, törel bir yaptırım anlamı taşıyor yergi.
    Kavgacı şiir, 12 Mart dönemindeki deneylerinden sonra imgeden soyunmuştur. Genç şairlerin önceki kuşakların etkisinden kurtulmaları da bu araya rastlar.
  • adressiz sorgular

    Zulme sessiz kalanlar, zulümle karşılaştıklarında ilk hatırlayacakları şey, zulme sessiz kalmaları olacaktır.bugün olağan hale gelen zulüm,yarın herkese sirayet edecek ve belki de kurtuluş için çok geç olacaktır.haiti kölelikten isyan ile kurtuldu.siyahların müthiş birlikteliği ve inançları onları beyaz bağnazlıktan,esaretten kurtulmalarını sağladı. “Özgürlüğümüzü kazanmak için tehlike ile nasıl yüzleşeceğimizi öğrendik ve onu korumak için ölümle nasıl yüzleşeceğimizi de öğreneceğiz.” Toussaint L’Ouverture’ü bize bu sözleri ile ,özgürken ve henüz herkes teslim alınmamışken,toparlanmanın,ve yüzleşmenin önemini açıklıyor.

    Köleliği kaldıran din kitapları dolayısı ile dinler değil,isyanlar olmuştur.
    Her dönem birileri,ezilir,sömürülür,birileri de isyan eder…bizim ülkemiz de ise bu günler de ,orta da bekleşen, acabacılar ve söz de tarafsız görünüp iktidarın değirmenine su taşıyanların yoğunlukta olduğunu sizler de gözlemliyorsunuzdur.ana muhalefet partisinden,sendikalara,kitle örgütlerinden,lagal,illegal sol hareketlere ,bizim bu kadar ağır baskıya maruz kalmamız da payı vardır diye düşünüyorum.çünkü yeteri kadar toplumsal basınç sağlanamadı.kütleler istikrar ve din adına sırf çıkarları gerekçesi ile iktidarın oy ve sivil deposu konumuna geçtiler.darbe girişimi ertesi ,darbe başarılı olamasa bile yine asıl hedef rte veya feto fark etmez az sayıda direnen odaklar ve çevreleri oldu.
    Emperyalizm bugün Suriye de,ırak ta fay hattını mezhep ayrılıkları ile kırmıştır.biz de geçmiş te Alevilere yönelmiş katliamları hiç unutmadık ve maalesef her geçen gün gerici güruhlardan ve şeriata doğru koşar adım giden ülkemiz de hiç unutmuyoruz.
    Emperyalizmin bölge de ki yapılanması bop ve eş başkanı bugünler de başkanlık hevesin de büyük ihtimal toplumsal bir patlama ve çok istemesem de dış bir müdahale olmazsa eğer, olacak da,o zaman her türlü oyunları,hak,hukuk,yasa demeden hiçbir şeyi gizlemeden,hesap vermeden daha rahat tezgahlayacak ve kitlesel yıkımları,acıları daha iyi organize edebilecekleridir.
    Muhafazakar popülüzm,şartları daha da ağırlaştıracak ve direnmek mecburiyete dönüşecektir.ya bademleri tanıyacak ve köleleşeceksiniz, ya da zindanı,sürgünü,ölümü göze alıp bademlere karşı topyekün direnişi örgütleyecek ve içinde yer alacaksınız.
    Sade de gelecek olursam sevgili okurlar,bu karanlık günler de okumalara,örgütlenmeye ağırlık vermeliyiz.birleşik mücadele şarttır.muhalif odakların birleşmesi umudunu hala koruyor ve umutla bekliyorum.
    Sizlere bu hafta adressiz sorgular isimli kitabı önereceğim,12 eylül darbesine,ilk kurşun,ilk mevzi,ilk isyanın ismi Osman yaşar yoldaşcan ın imzası ile yayınlanmış olan adressiz sorgular şubat basım tarafından basıldı.
    Adressiz Sorgular - Osman Yaşar Yoldaşcan

    Marksist anlamda devrimcilik, hayatın her alanını kapsayan bir bütünsellik ve süreklilik taşımak zorundadır.
    Adressiz Sorgular, bu yönüyle de ibret alınması gereken bir deneyim hazinesidir.bu deneyimlerden bugünler de fazlası ile yararlanmamız gerekiyor.
    12 Eylül 1980 sabahında ülke yönetimine el koydu faşist cunta. Kendine karşı olan ne varsa kırmaya, yıkmaya, yok etmeye başladı. Tutuklamalar, işkenceler, infazlar ve hapishaneler... Cunta ,halkı teslim almak istiyordu.lütfen yazımı okurken ,sadece 12 eylülü düşünmeyin ve bugünlerle kıyaslayın.başarısız bir darbe girişimi sonrası ,yaşananlar da tıpkı 12 eylül 1980 de olduğu gibi benzerlikler göstermiyormu?hedef herkesin akplileşmesi ve tektipleşmesi değimlidir?
    Osman yaşar yoldaşcan bizlerin mehmet fatih öktülmüş ile birlikte kutupyıldızımız olmuşlardır.o karanlık işkencelerden alnının akları ve direngenlikleri ile çıkabilmiş ve faşizme boyun eğmeyen duruşları neticesin de katledilmişlerdir. ODTÜ birinciliğinden devrimci önderliğe giden bu kanlı süreç te günümüze ilham kaynağı olmayı sürdürüyorlar.nice direniş destanın yer aldığı adressiz sorgular isimli kitap sizlere klavuz niteliği olacaktır.avukatsız,30 günlük içeri deneyimini,işkence,ve hücre gerçeklğini yaşamış devrimcilerden okuyacaksınız.
    Sıkılmadan okuyacağınızı umduğum up uzun alıntıyı Osman yaşar yoldaşcanı bilmeyenler,kitabı edinemeyecekler için paylaşıyorum :
    Bir kale var Bağcılar'da. Kalenin içinden silah ve slogan sesleri duyuluyor. Dışını cehennem zebanileri çevirmiş, kusuyorlar tüm pisliklerini. Kıran kırana bir savaş yaşanıyor. Kalenin ne gösterişli burçları ne de onu koruyan topları var. İçinde tek kişilik bir ordu var. Savaş ne feodallerle köylüler arasında ne de mavi kanlı asillerle burjuvazi arasında. Bu savaş girdiği inşaatı kale haline getiren, proletaryanın temsilcisi yiğit komünist Osman Yaşar Yoldaşcan ile faşist diktatörlüğün kolluk kuvvetleri arasında. Bu savaş proletarya ile burjuvazi arasında.

    Oysa bu yiğit komünist çok değil daha birkaç saat evvel yoldaşı ile birlikte bir arsada emekçilerin çocukları ile top oynuyordu. Bu çocuklara daha güzel bir gelecek bırakmak için mücadele ediyor, uğraşıyorlar. O gün top oynadıkları çocuklar şimdi ya üniversite çağındalar, ya da yaşamlarını kazanabilmek için bir işe girmiş çalışıyorlardı. Belki de yaşamları ile ilgili bir tercih yapıyorlardır. Belki özde bu tercih sömürüsüz, eşitlikçi, özgürlükçü bir toplum için savaşım ile düzen sınırları içinde rahat bir yaşam arasında yapılacaktır.

    Oysa kalenin tek kişilik ordusu ve komutanı, yiğit komünist, tercihini 13 yıl önce yapmıştı. 1967 yılında 46 bin aday arasından üniversite sınavını birincilikle kazanarak ODTÜ'ye girmişti. Aile ortamından aldığı ilerici kişiliğinin, yükselen devrimci gençlik hareketi ile çakışmasının etkisiyle kendini ODTÜ'nün kaynayan kazanında buldu. Mitinglere, forumlara, eylemlere katılan bir sıra neferiydi. Aynı zamanda zeki ve başarılı bir öğrenci. Derslerine girmediği halde sınavlarından hep yüksek not alıyordu. Okulda katıldığı eylemliliklerden dolayı cezaevine girdi. Cezaevinden çıktığında sıradışı bir uygulama ile girmediği sınavlardan geçirileceğini öğrendi. Hocaları Osman'ın şahsında bir bilim adamı gördükleri için, onun okula devam etmesini istiyorlardı. Onlara göre bu gençlik heyecanı elbet geçecekti. Osman'ın önünde burjuvazinin hizmetinde, rahat ama sınırlı bir yaşam vardı. Emekçi sınıfların yaşamlarını iyileştirecek çalışmalar yapamayacak, ömrü boyunca sömürenler daha fazla kâr etsin diye çabalayacaktı. Öte yandan bilimin ve bilimadamlığının ezilen sınıflara hizmet ettiği bir toplum ve bu toplumun yaşanmış deneyimleri vardı. Osman seçimini kendi ülkesinde sosyalizmi kurmak için mücadele etmekten yana yaptı. O tarihten sonra da yaşamı önder komünist olmaya doğru ilerleyen basamaklarla dolu oldu.

    Bu kalenin ve tek kişilik ordunun komutanı 1974'lerde proletarya içinde örgütlenme çalışması yapmaya İstanbul’a geldi. Kısa bir süre içinde bölgede önemli fabrikalarda mevziler kazanıldı. Osman yorulmak nedir bilmeksizin çalışıyordu. Sadece işçi sınıfı içinde örgütlenme çalışması yapmakla yetinmiyordu. Baskı ve teknik işlerinden, anti-faşist mücadeleden, askeri eylemlerin örgütlenişinden ve bu eylemlere komuta etmekten, kitle gösterileri örgütlemeye kadar, irili ufaklı birçok işe koşturuyordu. Bu çalışma içinde yer almadan önce de çalışkan ve çok yönlü biriydi ama, çalışma, olumlu özelliklerini proleter disiplin ile pekiştirmesine hizmet etti. Proleterlerin yaşantısından farksızdı artık onun yaşantısı da. Sabah gün ağarmadan yola çıkıyor, gece geç vakitlere kadar yarı aç yarı tok dolaştığı halde bana mısın demiyordu. Yüksek temposu, şehit düşene dek böyle sürdü.

    Grup yapısından, ML örgüte doğru dönüşmenin sancıları yaşanmaya başladı. O günlerde kitle mücadelesi yükselen bir grafik izliyordu. Mücadelenin taşıdığı en büyük zaaf ise öncü partinin olmayışıydı. Böyle bir dönemde komünist örgütün kurulmasının önemi büyüktü. Ve küçük burjuva zaaflarla araya net bir sınır çekilmeliydi. Geçici yol arkadaşları örgüt disiplinine ve yapısına ayak uyduramadıkları için dökülüyorlardı bir bir. Osman bu dönemde revizyonizmle araya net bir sınır çekilmesi için ML teorik bilgisini geliştiriyordu. Öte yandan devrimin ve örgütün çıkarlarına zarar veren tüm hataları sakınmadan eleştirdi. Bunu yaparken gelişmek isteyenlerin, önünü açıyor, onlara yardımcı oluyordu.

    Bu kalenin ve tek kişilik ordunun komutanı daha 17 gün önce ilan edilen 12 Eylül Askeri Faşist Diktatörlüğü'nün gelişini "gelecekleri varsa, görecekleri de var" diye karşılamıştı. Hemen o gün bir bildiri hazırladılar. Osman bildiriyi okuduğunda sevinçle yumruğunu sıkıp, havaya kaldırarak –sevindiği anlarda hep olduğu gibi– "Hücuuum" diye bağırdı, herhangi bir sorunla karşılaşılsa düşünür ve mutlaka bir çözüm yolu bulurdu. Kitabında moral bozukluğuna yer olmazdı, hayata iyimser bakardı. Yoldaşlarına da sürekli "hücum ruhu"nu vermeye çalışıyordu. 12 Eylül geldiğinde bir yandan örgütün cuntaya karşı direniş çizgisini yaşama geçirmeye çalışırken bir yandan da yeraltmı sağlamlaştırmak için uğraşıyordu. Dönemi kısa sürede kavramış ve ona uygun bir çalışmaya girmişti bile. 17 gün sonra da faşist diktatörlükle bu kalede birkez daha yüz yüze gelmişti. Örgütünün taktiğine uygun olarak savaşıyordu, çatışıyordu...

    Savaş başlayalı 3,5 saat olmuştu. Bu sürede değişen tek şey kumandanın sloganları oldu. Saat 21:00'i gösteriyordu ki, ortalığı bir sessizlik kapladı. Düşman önce şaşırdı, sonra sevince boğuldu. Ne kadar da uğraştırmıştı bu "terörist" onları. "Kahraman" bir başkomiser kaleye doğru yaklaştı, aklı sıra gösteri yapacaktı. Bir anda kaleden yiğit komünistin bedeni belirdi, bir elinde silah, bir elinde bombası vardı. Bomba, başkomiserin üzerinde patladı ve bir el silah sesi duyuldu. Sonra faşist it sürüsünün silahlarından çıkan kurşunlar komünistin bedenini buldu.

    Osman'ın kişiliğinde ölümsüzleşen sınıfsız ve sömürüşüz topluma olan inançtı, proletaryanın demir yumruğuydu faşizmin beyninde patlayan ve çığlık oldu suskunluğu yırtan, umut oldu yılgınlığı kıran, tohum oldu gelenek ağacına...

    “sokaklar kanarken içten içe kimsesiz / kentler ağlarken / ve ihanet tortularıyla kirlenirken deniz / yürüyordu soluğu rüzgar bir adam / her adımda bir geleneği kucaklar gibi / sonsuz ışıklar taşıyordu ufuklardan…”kutupyıldızı grubu Osman yaşar yoldaş için ,Osmanın türküsü isimli bir parça üretmiştir.bulup dinlemenizi,hararetle tavsiye ederim.
    Kitap ta sadece Osman yaşar yoldaşcan ve Mehmet fatih öktülmüş yok,o dönem de yolu işkencehanelere düşmüş,ihtilalci geleneğin komünist neferleri ve anlatımları da mevcut…

    Dostlukla kalın….
    Gürbüz Deniz
  • Nazım Hikmet, 15 Ocak 1902 tarihinde, Selanik’te dünyaya geldi. Romantik komünist veya romantik devrimci gibi lakaplarla da bilinen Nazım Hikmet, yazdığı bazı şiirler ve siyasi düşünceleri nedeniyle, birçok kez tutuklanmış hatta sürgün yemiştir. Şiirlerinin çoğunda da ülkesine duyduğu özlemi ve hayranlığını dile getirir. Bunlardan biri de "Memleketimi Seviyorum" adlı şiiridir.

    Babası Hikmet Bey, Matbuat Umum Müdürlüğü ve Hamburg Şehbenderliği gibi görevlerde bulunmuştu. Annesi Ayşe Celile Hanım ise Fransızca bilen, piyano çalıp, resim yapan son derece zarif ve kültürlü bir kadındı. Donanımlı bir ailede büyüyen Nazım küçük yaşlardan itibaren edebiyata ve şiire merak sarmıştı. Henüz ortaokuldayken ilk şiiri, Feryad-ı Vatan‘ı kaleme aldı. Denizciler için yazdığı başka bir şiir, Bahriye Nazırı Cemal Paşa tarafından duyulunca, Nazım’ın Bahriye Mektebi’nde öğrenim görmesine karar verildi.

    Yazdığı şiirler 50’den fazla dile çevrildi, sayısız ödülün sahibi oldu. Fakat hayatı boyunca davadan davaya koştu. Düşünceleri ve yazıları nedeniyle aldığı cezalarla, İstiklal ve Ağır Ceza mahkemelerinde yargılandı. Birçok kez hapis yattı, memleketinden sürgün edildi, ama kalemini hiçbir zaman susturmadı. 3 Haziran 1963 tarihinde, Moskova’dayken, kalp krizi nedeniyle hayata veda etti. 1951 yılında Türk vatandaşlığından çıkarılan Nazım Hikmet’in, yeniden vatandaşlığa alınması için ölümünden sonra çok uğraş verildi. En nihayetinde 2009 yılında, Resmi Gazete’de yayınlanan bildiri ile, büyük şair tam 58 yıl sonra, yeniden Türk vatandaşlığına alındı.

    Nazım Hikmet Ran’ın en önemli eserleri arasında; Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim, Memleketimden İnsan Manzaraları, Sevdalı Bulut, Her Şeye Rağmen, Piraye’ye Mektuplar, Güneşi İçenlerin Türküsü, İt Ürür Kervan Yürür ve daha birçok şiir yer alıyor. Ayrıca unutulmaz şairin Hoş Geldin Kadınım, Herkes Gibi, Güzel Günler Göreceğiz, Veda, Salkım Söğüt, Geberiyorum, Seviyorum Seni gibi şiirleri bestelenerek, ünlü ses sanatçılarımız tarafından okunmuştur.

    Hoşgeldin Kadınım

    Hoş geldin kadınım benim hoş geldin
    yorulmuşsundur;
    nasıl etsemde yıkasam ayacıklarını
    ne gül suyum ne gümüş leğenim var,
    susamışsındır;
    buzlu şerbetim yok ki ikram edeyim
    acıkmışsındır;
    beyaz ketenli örtülü sofralar kuramam
    memleket gibi yoksuldur odam.

    Hoş geldin kadınım benim hoş geldin
    ayağını basdın odama
    kırk yıllık beton, çayır çimen şimdi
    güldün,
    güller açıldı penceremin demirlerinde
    ağladın,
    avuçlarıma döküldü inciler
    gönlüm gibi zengin
    hürriyet gibi aydınlık oldu odam...
    Hoş geldin kadınım benim hoş geldin.

    Nazım Hikmet
  • Bin Muhteşem Güneş" kitabı, işgal altında inleyen Afganistan'ı bu kez kadınların gözünden anlatıyor. İki Afgan kadının, beklenmedik şekilde kesişen kaderleri... Savaşın zorlukları ve toplumun baskısı altında hem insan hem de kadın olarak var olma mücadelesi...


    savaşın yıkıntıları arasında kalmış hayatların, yok olan umutların anlatıldığı bir roman.

    iki kadının gözünden okunmasına rağmen empati kurmanın imkansız olduğu yaşamlar.

    kabil'de yayınlanan aşağıdaki bildiri ise kitabın özeti niteliğini taşıyor. 

    " kadinların dikkatine;

    * evinizden dışarı çıkmayacaksınız. dışarıya çıkarsanız yanınızda mutlaka bir mahrem erkek akrabanız bulunacak. sokakta tek başına yakalanan kadın dövülecek ve evine gönderilecek.

    * her ne şart olursa olsun asla yüzünüzü göstermeyecekseniz. burka'yla örtüneceksiniz. aksi halde şiddetle kırbaçlanacaksınız.

    * sizinle konuşulmadan konuşmayacaksınız.

    * erkeklerle göz göze gelmeyeceksiniz

    * uluorta gülmeyeceksiniz. gülenler kırbaçlanacaktır.

    * tırnaklarınızı boyamayacaksınız, boyarsanız bir parmağınız kesilecek.

    * kızların okula gitmesi yasaktır, tüm okullar kapatılacaktır.

    * kadınların çalışması yasaktır. "

    Kitabı 3 günde bitirdim bazı günler gece geç saatlere kadar kitabı okuyordum sonunu merak edercesine. Üstümde uzun bi tesir bıraktığınıda belirtmek isterim.
    Sonucta okudugum en guzel kitap degildi tabiki ama okunmasi gereken kitaplar arasinda bence.
  • BURASI MUZ CUMHURİYETİ DEĞİL!!

    Bir çoğumuzun aşina olduğu hele hele siyasetin şu hararetli günlerinde dilimize pelesenk olmuş bir deyim ''Burası muz cumhuriyeti değil!'' Peki nereden çıkmış bu deyim hiç düşündünüz mü?

    11 Kasım 1928 tarihinde Kolombiya'da muz işçileri, fazla mesai saatlerinden, iş kazalarına yeterli önlem alınmamasından, asgari ücret yetersizliğinden işçi birliği isimli sendikayı göreve çağırıp greve gitmiş, gelin görün ki pastadan büyük lokmayı alma telaşında olan emperyalist Amerikan şirketleri orduyu kullanarak 5 Aralık 1928 tarihinde net rakamları bilinmemekle birlikte direnişe katılan bütün muz işçilerini öldürmüş. Söylenene göre -ki kitapta da bu şekilde geçiyor- , bir tren istifi dolusu insan cesedi o gece yok edilmiş. Sabahında da ordu muz işçilerinin bir avuç çapulcudan ibaret olduklarına dair bir bildiri okumuş. ''Çapulcu!! ''

    Katliamdan 20 yıl sonra, ülkenin meclisinde katliamı araştıran, ve seçimlerde devlet başkanı olmasına kesin gözüyle bakılan, Liberal partinin başında bulunan Jorge Gaitán suikaste uğrayıp öldürülüyor. Aynı gün çıkan halk ayaklanmasında başkentte yaklaşık 10.000 kişi öldürülüyor. Genç Fidel Castro'da bu katliama tanıklık edenler arasında.


    Tarihsel kısmı ortalama bu şekilde, Marquez ile olan kısmı ise bu olaylardan ve katliamları dile getirenler hakkında yakalama kararı çıkaran Kolombiya hükümeti, Marquez Nobel ödülü alana dek kendisini hapse tıkmak istiyor ve Marquez topraklarına hiç dönemiyor. Yıllarca bir çok platformda halkının haklarını savunmak için elinden gelen her şeyi yapan ,barıştan başka yegane isteği olmayan bu adam, ülkesi tarafından yıllarca dışlanıp suçlanıyor. Öldükten sonra da, ülkesinde yas ilan edilmesi iki yüzlülüklerinin tecellisidir.


    Gelelim kitaba, kitap şu ana dek okuduğum en iyi on kitap arasında yerini çoktan aldı ve on sene sonra tekrar okunacaklar listesine adını yazdırdı. Marquez'in büyülü gerçekçilik denilen o kendine has tarzını okuduktan sonra daha iyi idrak ediyorsunuz.

    Yüzyıllık Yalnızlık Buendia ailesinin altı kuşak soyunun hikayesidir ve Marquez çocukluğunda babaannesinden dinlediği hikayelerden etkilenerek o sihirli dilini kullanarak bir soy ağacı eşliğinde bizi kitapla yüz yüze bırakmıştır. Yüz yüze diyorum çünkü kitapta sihirli, fantastik ,distopik bir hava var fakat, bahsedilen olaylarda yazar klasik roman kurgusundan hiç kopmamış ve en iyi örneklerinden birini ortaya çıkarmış. Benim en beğendiğim nokta, sürekli birilerinin ölümüne şahit oluyorsunuz ve bu çok önceden size haber veriliyor, öyle bir tevekkülle okumaya devam ediyorsunuz.

    Kitaba başlamadan evvel girişte ki soy ağacı gözümü korkutuyordu, bir çok arkadaşım da isimleri çok dikkatli okumamı sürekli soy ağacına bakıp duracağımı söyledi, bunların aksini iddia ediyorum arkadaşlar :)) Marquez öyle muazzam bir romancı ki Buendia'lardan bahsederken hangisinden bahsettiğini öyle güzel ilmik ilmik işlemiş adeta örmüş ki kimin, kim olduğunu anlamak gayet kolay, ilk bir kaç bölümden sonra ben geriye dönüp bakma gereği duymadım.

    Son olarak eğer kütüphanenizde bu kitap mahzun mahzun size göz kırpıyorsa hiç durmayın okuyun, tabi sonra bittiği için uzun bir süre hüsrana uğrayacağınızı da söylemeden edemeyeceğim :}

    Çok çok beğendiğim bir kitap oldu, iyi ki okumuşum. Kitaba başlayarak feyz almamı sağlayan İbrahim (Sisifos) 'e ayrıca teşekkür ederim. Keyifli okumalar diliyorum.
  • ( Kendime not: Her "Sarı" da hatırla)

    1- Ucuz araba kullan ama, alabileceğin en güzel evi al.

    2- Her zaman ve her ortamda anlatabileceğin
    üç fikra öğren.

    3- Sevinçlerini sakın erteleme.

    4- Eşini çok iyi seç. Çünkü bu seçim
    mutluluğunun veya bedbahtlığının %90'ını
    oluşturur.

    5- Hergün 30 dakika yürüyüş yap.

    6- Her yemekten sonra şükret.

    7- Bir arkadaşına sırrını açıklamadan önce iki
    kere düşün.

    8- Maaş çekini imzalayan kişileri asla
    eleştirme.

    9- Kaybedecek şeyi olmayan insanlardan kork.

    10- Gözünün önünde hep güzel şeyler bulundur.

    11- Çocuklarının, "gelenek" sözcüğünü
    duyduklarında seni hatırlayacak şekilde yaşa.

    12- Dinine ait kitabı tam anlamıyla okumak için
    kendine bir yıl süre tanı.

    13- Biri seni kucaklayınca ilk bırakan sen
    olma.

    14- Hergün 6 bardak su içmeyi unutma..

    15- Seni seven insanları koru..

    16- Zor da olsa ailenle tatil yapmak için her
    şeyi dene. Bu tatildeki anılar, hayatındaki en
    değerli anılardan biri olacak.

    17- Kendine yapılmasını istemediğin hiçbirşeyi
    başkalarına yapma.

    18- Başarıya, iç huzura kavuştuğun, sağlıklı
    olduğun ve sevildiğin zamanı değerlendir.

    19- İyi ve başarılı bir evliliğin iki şeye bağlı
    olduğunu unutma:

    a) Doğru insanı bulmak
    b) Doğru insan olmak.

    20- Ebeveynlerini, eşini ve çocuklarını
    eleştirmek istediğin zaman dilini isır.

    21- Evliliğini güzelleştirmek için hergün bir
    şeyler yap.

    22- İyilik dolu bir sözü ve iyiliğin etkisini asla
    küçümseme.

    Alıntı
  • Ah, küçük yüzbaşım!

    Sokaklar bizimdi çocukken, ne de güzel oynardık. İpler atlar, koşar, birbirimizi ebelerdik akşama kadar. Her günümüz hafta sonu tadında geçerdi. Boş bir arsa, futbol oynayan bir avuç çocuk için her şey demekti. Üzerinde fazla düşünülmeyen, doğal bir ciddiyetimiz olurdu. Kitapta bunlara rastlamak, hatta her satırda bunları hissetmek, adeta Pal Sokağı sakini haline gelmek, anlatılan her şeyin anbean kafanızda canlanmasının bu denli kolay ve direkt olması gerçekten etkiledi. Her şey bizim arka sokakta gerçekleşiyor gibi hissettim. Zaten "Dünyanın bütün çocukları Pal Sokağı'ndandır!"

    — Einstand!

    Ahlak ve adalet duygusu gelişmiş Boka, cesur ve dürüst asker Nemecsek, arada kalıp hatalar yapan Gereb, titiz Csele, güçlü mü güçlü ve ıslıkçı Csónakos, er köpek Hektor, akıllı Weisz, Macun derneği başkanı Kolnay, çabuk sinirlenen Barabas, purosever Slovak bekçi, Kızıl Gömlekliler ve bir arsa. Evet, bir arsa!
    Üzerinde top oynamak için can atılan, bu çocukların artık "vatan" olarak saydığı kocaman bir arsa. Hatta arsa değil, Arsa!

    — Einstand yapmışlar ha!

    Her şey bilye oynarken yapılan bu zorbalıktan başlamıştı. Nemecsek karşı çıkmıştı ilk, çünkü gerçekten de o ayaklarının küçüklüğüne, boyunun kısalığına ve "ufaklık" olmasına rağmen Pal Sokağı'nın en cesur askeriydi. "Lütfen, bunu yapmaya hakkınız yok!" diye haykırmıştı onlara. Boka'ya anlatmıştı daha sonra olanları. Bunları duyan Boka hemen harekete geçmiş, bir bildiri yayınlayarak Kızıl Gömlekliler' e dersini vermenin zamanı geldiğini ortaya koymuştu. Artık imparatorluklarını korumanın tam vaktiydi!

    — Duymuyor musun ufaklık! Einstand dedik!

    Savaşa hazırlardı, arsa için her şeyi yapan sadık bir orduydu onlar! Küçücük elleriyle hazırladıkları kum bombaları ve zekice tasarlanmış bir savaş stratejisiyle Kızıl Gömlekliler'i alt edecekler, arsalarını kazanacaklar, askerine yapılmış o Einstand'ın intikamını alacaklardı!

    Sonrası biraz gözyaşı...