R.T, Dişi Kurdun Rüyaları'ı inceledi.
02 May 03:11 · Kitabı okudu

Cengiz Aytmatov'un üç bölümden oluşan 390 sayfalık romanı. Kitap adını, içindeki "Akbar" adlı dişi kurttan alıyor. Eski Sovyet düzeni eleştirisi barındıran bir Aytmatov romanıdır. Başta belirttiğim gibi üç bölümden oluşuyor, ancak iç içe öyle çok hikaye var ki, hangisinden bahsetsem bilemiyorum. Ancak kitaba adını veren dişi kurt Akbar'ın hikayesi en acıklı olanı. Doğanın tıkır tıkır işleyen düzeninin insanoğlu tarafından bozulması anlatılır.
••• Kitapları sonradan hatırlamak üzere inceleme yazdığımdan bu kısım ipucu (spoiler, süprizbozan) içerebilir. KİTABI OKUMAMIŞ OLANLARIN BU KISMI OKUMAMASINI TAVSİYE EDİYORUM. Daha genel bilgiler okumak isteyen bundan sonraki kısmı okuyabilir.
-----------------------------------------------------------------
Kitabın ilk bölümünde Akbar (Akcıdav) ve Taşçaynar (taş çiğner) adında iki kurdun başına gelen acı olay anlatılır. Hamile olan Akbar, üç kurt dünyaya getirir. Kurtlar biraz büyüyünce Mujunkum bozkırında ailecek ilk kez ava çıkarlar. Tam bir saygayı avlayacakken helikopter ve insanların ortaya çıkması sonucu kendilerini bir sürek avının ortasında bulurlar. İnsanlar buraya sayga avı için gelmişlerdir. Ellerinde tüfekler bir bir saygalara ateş ederler. Bu sırada yavrularının vurulması sonucu onları kaybederler. O geceyi bir kayanın ardına saklanarak geçirir Akbar ve Taşçaynar. Mujunkum bozkırı istemeyerek de olsa bu avı gerçekleştiren kişilere de evsahipliği yapar. Kepa (şoför), Kandalov, Galkin, Mişaş, Uzukbay, Abdias... katliamı yapan altı kişi. Bu altı kişi içerisinde Abdias bazı özellikleriyle onlardan ayrılan tek kişiydi. Babası papazdır ve gelecek vaad ettiği gerekçesiyle papaz okuluna alınır. Ancak dinden saptığı gerekçesiyle okuldan atılır. Abdias'a göre Tanrı bizim düşüncemizden, vicdanımızdan başka bir şey değildir, Tanrı bizim içimizdedir. Ve yine ona göre din çağa uymadığı gerekçesiyle modernize edilmelidir. Bu düşüncelerinden ötürü okuldan atılır. Ancak Abdias buna rağmen düşüncelerini insanlara anlatmaktan vazgeçmez. Kötülere kendi Tanrı inancını anlatarak bütün insanlığa yaymayı amaçlamaktadır. Bu işe ilk olarak yoldan çıkmış insanlardan başlayacaktır. Altı kişilik ekipte Abdias dışında herkes alkoliktir.

Mujunkum'daki sürek avı katliamının öncesinde Abdias haşhaş kaçakçılığı yapan uyuşturucu tacirleriyle bir araya gelir. Amacı kaçakçılık değil, onları yanlış yoldan çıkarıp doğru yola sevk etmektir. Uyuşturucu tacirlerinden Petruha ve Lenka ile Calpak-Saz'a doğru yol alırlar, onlarla beraber çalışır Abdias. Bu ikisi uyuşturucu bağımlısı, alkolik ve Tanrı'yı inkar eden insanlardır. Haşhaş işine girişmeden önce dikkat çekmemek için bir yerde günübirlik çalışacaklardır. Abdias orada motosikletli bir kızla tanışır ve ona aşık olur. Ertesi gün haşhaş tarlarının olduğu yere doğru yola çıkarlar. Abdias her fırsatta Petruha ve Lenka' ya Tanrıyı anlatır, uyuşturucunun zararından söz eder. Çetenin başıyla ilgili sorular sorması da Petruha' nın dikkatini çeker. Tüm bu nasihat ve sorulardan sıkılan Petruha, Abdias'la kavga eder. Haşhaş tarlalarına ulaştıklarında üçü de haşhaşları hızla çuvallarına doldurur. Petruha, Abdias'a çete liderine haşhaş poleni toplayıp hediye etmesi durumunda onunla görüşebileceğini söyler. Bu fırsatı kaçırmak istemeyen Abdias, polenlerin yoğunlaştığı yere doğru gider. Bu sırada haşhaş kokusunun etkisiyle başı döner, Haşhaş polenleri üzerine yapışmaması için soyunur ve tarlada koşmaya başlar. O gün Akbar ve Taşçaynar yeni yavrularıyla Abdias'ın bulunduğu tarlaya gider. Taşçaynar ve Akbar otların içinde dinlenirken yavru kurtlar da koşuşmaya başlar. Yavru kurtlar, tarlanın içinde haşhaşın verdiği sarhoşlukla koşan Abdias'ı fark eder. Abdias da yavruları görür ve onlarla oynamaya başlar. Bunu fark eden Akbar, yavrularına zarar vereceği iç güdüsüyle olağanca gücüyle koşar, ona saldıracağı sırada Abdias oturur ve kafasını elleri arasına alarak kendini savunur. Akbar zarar vermeden onun üstünden atlar, yavrularını da alarak uzaklaşır. Abdias, Akbar'ın mavi gözlerini bir daha hiç unutmayacaktır. Abdias çok korkmuştur. Petruha ve Lenka'nın yanına giderek başından geçen olayı anlatır. O gece toplanan haşhaşları trenle kaçıracaklardır. Bunu yapmadan önce Abdias, çete lideri Grişan'la tanışır. Abdias'a fikirlerini kendine saklamasını, çetesinin aklını karıştırmamasını, aksi takdirde kendisi için kötü olacağını söyler. Tren yaklaşınca ateş yakarak trenin durmasını sağlayıp trene atlarlar. Trende uyuşturucu alırken Abdias onları uyarır, ancak kendini dinletemez. Abdias bunun üzerine haşhaş çuvalını vagondan dışarı atar. Vagondakiler Abdias'ı dövüp vagondan aşağı atar. Abdias o gece binbir güçlükle kendine geldikten sonra ayağı kalkar ve bir kamyona rast gelir. Calpak-Saz istasyonuna doğru yol alırlar. Abdias'ı istasyonda perişan halde gören yaşlı bir kadın onu hastaneye götürür. Abdias hızla iyileşir. Bir sabah botanist bir kız onu görmeye gelmiştir. Abdias bu kızı tanır motosikletli kızdır bu. Adı İnga'dır ve haşhaşları yok etmek için çalışmalar yapmaktadır. Haşhaş konusunda yazacağı yazılar için bilimsel bulgulara ihtiyacı olduğundan Abdias'la tanışmak istemiştir. İnga ve Abdias Moskova'ya dönerler. İkisi de birbirini sevmektedir ve evlenmeye karar verirler. İnga'nın bir oğlu vardır ve oğlu nedeniyle eski eşiyle problemleri vardır. İnga bir gün aniden Calpak-Saz' a gitmek zorunda kalır. Abdias, İnga' nın onu terk edeceği korkusuna kapılır ve boşluğa düşer. Her gün istasyona gider. İstasyonda yeni iş teklifini alır. Kandalov le tanışır ve ona Mujunkum da sayga avlayacaklarını, işin ucunda iyi para olduğunu söyler. O an Abdias teklifi kabul eder ve Mujunkum'un yolunu tutarlar. Abdias dini fikirlerini orada da yaymaya çalışır ancak başarılı olamaz. Kandalov ve arkadaşları onu suçlayarak ağaca asar ve ölüme terk ederler. Akbar ve Taşçaynar, Abdias'a rastlar, Abdias, Akbar'a bakarak bir şeyler mırıldanır ve son nefesini verir.

Akbar ve Taşçaynar, yaşadıkları yerler insanlar tarafından yaşanmaz hale getirilince başka bir yere göçerler. Aldaş Gölü yakınlarında bir yıl kalırlar. Tekrar hamile olan Akbar beş yavru dünyaya getirir. Ancak doğayı kendi çıkarları için talan eden insanoğlu madenlere ulaşmak ve bu madenleri taşımak için yol inşa edenler, çalışmalarında güçlük çıkaran sazlıkları ateşe verirler. Sazlık yangınında üç yavru ölür. Akbar ve Taşcaynar gölün karşı kıyısına geçerek bu durumdan kurtulacaklarını düşünerek her biri bir yavruyu ağızlarına alarak göle girerler. Ancak karşıya geçtiklerinde iki yavrunun da boğularak öldüğünü görürler. Bir kere daha içgüdüleri onlara yerlerini değiştirmelerini söyler. Bu sefer dağların yolunu tutarlar. Akbar burada dört yavru dünyaya getirir. Bu da onların soylarını devam ettirmek için son çabaları olur. Bundan sonrası onlar için büyük bir facia ile son bulur.

Bundan sonrası kitabın son bölümüne ait. Hayvan ticareti yapan Bazarbay, bir gün bir ekibe kılavuzluk yaptığı esnada dönüşte kurt sesleri duyar. İçtiği votkanın da tesiriyle kurtları satıp para kazanırım düşüncesiyle dört yavru kurdu alır, iki heybesine koyarak uzaklaşır. Akbar ve Taşçaynar av bulmaya çıkmışlardır. Döndüklerinde yavrularını bulamayınca yoldaki at izlerini takip ederek Bazarbay'ı takip etmeye başlarlar. Bazarbay uzun kovalamacanın ardından Boston nefret ettiği rakibi Boston'un evine sığınır. O gün Boston evde yoktur. Eşi Gülümhan ve yardımcıları, Bazarbay'a yardım eder onu ağırlarlar. Akbar ve Taşçaynar onu eve girerken gördüklerinden pusuya yatarlar. Evden ayrılırken Rızkul ve Murat, Bazarbay'a eşlik eder. Kurtlar, Bazarbay'ın gidişini görmemişlerdir, yavrularını hâlâ o evde sanarlar. Boston olayları duyunca sinirlenir. Kaçırılan yavru kurtların Akbar'ın kurtları olmasından korkmaktadır. Zira Akbar'ın namını bilmektedir. Akbar ve Taşçaynar günlerce evin yakınında acı acı ulur. Uyku uyutmazlar. Sonunda Boston, Bazarbay'a gidip yavruları kendisine satmasını ister. Bazarbay inadına satmaz. Orda burda Boston hakkında ileri geri konuşur. Boston'un kulağına gider bu cümleler.

Bir gün bir lokantada rastlaşırlar tatsızlık çıkar. Boston laflarına aldırmaz ancak Gülümhan'n kulağına gitmesinden çekinir. Çünkü Gülümhan ikinci eşidir. Gülümhan'ın ilk eşi Ernazar, Boston'la yeni otlaklar bulmak için yaptıkları bir keşif sırasında uçurumdan düşerek hayatını kaybetmiştir. Ondan altı ay sonra da Boston'un eşi rahatsızlanmış ve vefat etmiştir. Vefat etmeden önce de Gülümhan'la evlenmesini tavsiye etmiştir. Bir süre sonra her şeye rağmen Gülümhan ve Boston evlenmiş, Kence adında da oğulları olmuştur. İşte, lokantada bu evlilikle ilgili söylenen nahoş sözler üzerine Boston rahatsız olmaktadır. Bazarbay olanlar üzerine Boston'u şikayet eder. Hücre sekreteri Koçkorbayev de bunu fırsat bilir. Çünkü Boston her sene koyunları otlatmak için yeni otlak bulmanın zor olması sebebiyle, herkesin kendine ait bir otlağı olmasını istemiş; Koçkorbayev de bunun parti felsefesine uygun olmadığını belirterek reddetmiştir. Böylece sürüp giden tartışmalar sonucu araları açılmıştır. Akbar ve Taşçaynar bu olaylar esnasında yavrularını bir türlü bulamamalarının hırsını çevredeki koyunlara zarar vererek çıkarmaktadır. Kimse onları yakalayamamaktadır.

Boston, Bazarbay'ın yavru kurtları satması üzerine Akbar ve Taşçaynar'ı öldürmekten başka çaresi olmadığına karar verir. Bir gün koyunlarından bir kısmını alarak onlara pusu kurar. Ancak kurtlar bu pusuya kanmaz. Boston'un arkasına saklanan Taşçaynar tam üstüne atlayacağı sırada Boston döner ve tek hamlede onu vurur. Akbar'ı yakalayamaz. Taşçaynar'ı kaybeden Akbar, hayattan kopar. Amaçsızca dolaşır. Küçük avlarla yetinir. Sürülere zarar vermeyi bırakır. Kurtların anasına yalvarır, gözyaşı döker. Bir gün yaylaya hareket zamanı geldiğinde evde yalnız kaldıkları esnada küçük çocuk Kence dışarı çıkar. Tavukları kovalar. Bahçenin dışına çıkar. Akbar'la karşılaşır. Kence onu köpek sanar, oyun oynar. Akbar, Kence'yi koklar. Alıp yuvasına götürmek ister. Fanilasından tutarak tek hamlede sırtına atar. Kence ağlamaya başlar. Bu sırada onları gören çobanın karısı Aslıgül hemen Boston'a haber verir. Boston tüfeğini alır peşlerinden koşar. Ateş eder, vuramaz iki atış hakkı kalmıştır. İki el ateş ettiğinde Akbar'ın sendelediğini görür ve hızla koşar. Boston yerde can çekişen Akbar'a baktıktan sonra oğlunu eline alır. Küçük Kence kanlar içindedir, onu da vurmuştur. Boston oğlu kucağında acıyla evinin yolunu tutar. Arkasından Gülümhan ve Aslıgül ağlayarak ağıtlar yakarak giderler. Evin önündeki yatağa bırakır yavrusunu Boston. Bazarbay'ın evinin yolunu tutar. Bazarbay'ı öldürür. Teslim olmak üzere karakola giderken yaşama sevincini kaybeden Boston kendini Isık Göl'ün sularına bırakır.
-----------------------------------------------------------------
Kitapla ilgili özet kısmı oldukça uzun. Ancak anlatsam daha neler neler çıkardı kimbilir. Çünkü hikâye içinde hikâye var bu kitapta. Yalnız bu sitede on sekiz okurun kitabı yarıda bıraktığını gördüm. Bana göre kitabın yarıda bırakılmasının sebebi, kitabın ilk bölümündeki Abdias'ın modernize edilmiş din ve Tanrı anlayışıyla ilgili sorgulamaları olabilir. Benim de bu konuda katılmadığım bölümler oldu. Sayfa 95, 97, 99, 100, 104, 105, 153'teki monolog ve diyaloglarda Abdias'la zıtlaştığım kısımlara bolca ünlem koymuşum. Kitabın ikinci bölümünde yer alan Hz. İsa'nın çarmıha gerilişini anlatan kısımlarda da etkileyici bir anlatım mevcut. Ancak meraklısı olmayanların da Abdias'lı kısımları geçebilirlerse burada kitabı yarım bırakma noktasına gelebileceklerini düşündüm. Bu kısım Nasıralı'nın insanlar tarafından nasıl anlaşıldığının -ya da anlaşılamadığının mı desem bilemiyorum- bir özeti aslında. Nasıralı (İsa), ölümünün ardından insanların kıyamete dek ıstırap çekeceklerini söylüyor. Akıbetiyle ilgili karar verecek olan vali bey ise insanların doğası gereği böyle bir pişmanlık duymayacaklarını söylüyor. Bu bölümde Abdias, düşünceleriyle İsa'nın yaşadığı dönemlere giderek onun duyduğu ıstırabı duymak istediği için böyle bir bölümü kaleme alınmış. Diyalog ve monologlar oldukça etkileyici. Kitabı bu noktaya kadar bırakmayanların bundan sonra bırakacağını sanmıyorum. Çünkü kitabın üçüncü ve son bölümü daha normal bir seyirde ilerliyor. Burada Akbar ve Taşçaynar'ın soylarını devam ettirme adına son çabalarını okuyoruz. Kitabın ilk iki kısmında teolojik temelli sorgulamalar mevcutken, son kısımda rejim eleştirisiyle karşılaşıyoruz. Aytmatov bunu çok güzel işlemiş. Alıntılarda (syf 323) da mevcut nitekim. Ayrıca eleştirebilmek için özgür olmak gerektiğini, kaybedecek bir şey olmayacak kadar özgür olmak gerektiğini de çok güzel anlatmış Aytmatov (syf 322 ve 329). Yaradan, biz insanlara verilebilecek en değerli özelliği "aklı" vermiştir. Bizi diğer canlılardan ayıran en büyük özellik budur. Acı hissi ise yalnız insanlara özgü değildir. Aytmatov bu hissin hayvanlarda da var olduğunu Akbar ve Taşçaynar ile bize anlatmıştır. İnsanların, her gün biraz daha insan kalmaktan, insan olmaktan uzaklaştıkları her an çıkarları uğruna doğanın dengesini nasıl alt üst edebileceklerini bu romanla çarpıcı bir şekilde ortaya koymuştur Aytmatov. Bir roman okudum derken içinden birkaç roman çıkabilecek bir kitap okuduğumu düşünüyorum. Betimlemeler uzun uzadıya ancak anlaşılır. Zihnimde film çektim sanki.

Kötülük ve iyiliğin mücadelesini, tabiatı yok eden insanın vahşetini anlatan, gelenekten evrensele uzanan Aytmatov'un bu eserini okumanızı tavsiye eder, değerli okurlara keyifle okumalar dilerim.

Evren, Fareler ve İnsanlar'ı inceledi.
27 Nis 04:17 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 9/10 puan

Güzel bir arsa alıp tarım ile geçinmeyi, birkaç hayvan beslemeyi en büyük hayali yapan, George ve Lennie adındaki iki dostun hayale ulaşmak için verdikleri mücadeleyi konu alan bir kitap.

George akıllı ve biraz kurnaz bir karakterdir. Lennie ise saf ve temiz kalpli, akli dengesi biraz bozuk olan, iri yarı ve güçlü bir adamdır. George uzun yıllar boyunca Lennie'ye bakmış, başına sardığı belalardan kurtulmak için çok uğraşmış, bu durumdan gep şikayet etse de Lennie'yi yalnız bırakmamış ve her defasında Lennie yeni bir belaya bulaşmıştır. Ancak bu saf karakterimizin hiç ama hiç kötü bir niyeti yoktur.

Para biriktirmek için bir çiftliklerde çalışırlar. Kitabın başında da bir çiftliğe girerler ve olanlar olur.

İki arkadaşın müthiş samimiyeti, dayanışması, zor şartlarda masum hayallere ulaşmak için harcanan çaba, bazen hüzünlü bazen komik, bol diyalog. Okumanızı tavsiye ederim.

Umre, Beyaz Geceler'i inceledi.
17 Nis 17:11 · Kitabı okudu · 19 günde · Beğendi · 10/10 puan

öncelikle Dostoyevski etkinliğinin fikir olarak çıktığı inci ve Ebru Ince 'e ve yapılan paylaşımlarda desteğini esirgemeden emek harcayıp bu etkinliği diri tutan Quidam 'a teşekkürlerimi sunuyorum :)

***spoiler***

bu kitaba hayatımın duygusal anlamda dönüm noktalarından biri sayabileceğim bir günde başladım. kitabın kendi harikalığının yanında, sırf bu zamanda okudum diye çok ayrı bi yeri olacak. duygularımdaki iniş çıkışlar bazen okuduğum sayfa/hikaye ile birbirini tutmayıp okumasam da, nihayetinde bitti ve ben yine beni buldum bu "beyaz geceler"de.

bugünün güzel anısına (fiziksel acı çekerek nasıl güzel anı olur onu da bugün öğrendim) bu incelemeyi yapmak istedim. kitaplarımın altını çizmek adetim değil ama evet, bu kitapta bunu da aştım. kıyamıyorum ama stickerlar bitince mecbur kaldım (ne yapabilirim işaretlenecek yer çok) diyelim. hatta Oğuz Aktürk kitaplarını çizerken verdiğim tepkiye hem de hiç acımadan çiziyorum demişti. artık ben de çiziyorum dediğimde güldü, ileri görüşlüyüm biliyordum dedi :) kendisini en kısa zamanda burda görmek dileğiyle.

beyaz geceler'e nihayetinde gelecek olursak; yalnızlık nedir? tek başınalık nedir? fark var mıdır, ilk önce bunun ayırdına varmamız gerekir. Dostocum burda benim çözemediğim bir şekilde hem tek başınalığı tercih etmiş hem de yalnızlığı. yani biri olsa aslında fena olmaz hani noktasında. sürekli iç aleminde, çıkmak istese de çıkamıyor belli ki. birdenbire herkesin kendisini yalnız bırakıp gittiğini söylerken bir yandan da kimmiş o herkes? diyecek kadar yürekli. bazen herkesten, her şeyden bunalıp elimi eteğimi çektiğimde odama kapanır ve günlerce kendimi filmlere veririm. Dosto burda benimle zıt sanırım, kendisinin yaşayacağı 4 güzel beyaz gece için -bilmeden tabii- dolaşmaya çıkıyor ve her eve ayrı yüklüyor. hatta birisinin renginin renginin değişmesine içerliyor. işte aynı zamanda böyle naif bir adam bu Dosto.

petersburg'u öyle bir betimliyor ki, sanki geçirdiği bu 4 gece aslında petersburg'un kendisi. yani şöyle: "bizim petersburg'un doğasında açıklanamaz, heyecan verici bir yan vardır; baharın gelişine yakın, doğa bütün kudretini, mavi göğün ona bahşettiği bütün güçlerini salıverir, serpilir, saçılır ve türlü türlü renklere bürünür... ister istemez, ufacık tefecik ve çelimsiz bir kızı andırır... öyle zavallı bir kızın yüzüne güç, yaşam ve güzellik veren, onu böyle ışıltılı gülümseten, böyle şen, bir kıvılcım gibi çakan kahkahalarla neşelendiren nedir? sağa sola bakıp birilerini arar, tahminler yürütürsünüz... ama çok geçmeden, belki hemen ertesi günü, o tasalı, çökmüş bakışlarıyla, eskisi gibi rengi atmış yüzü, hareketlerinde eski boyun eğmişlik, çekingenlik ve dahi pişmanlıkla, hatta o anlık tutku parlamasından duyduğu öldürücü ıstırabın ve korkunun izleriyle kızcağız yine karşınızdadır..." yani aslında Dostocum burda bize spoiler vermiş, senin istediğin gibi bitmeyecek demiş ama ben son ana kadar "ya olursa? olacak ya, evet olacak!" diye heyecanı yüksek tuttum. şimdi tersinden bakarsak da, acaba Nastyenka'yla arasında geçen bu 4 beyaz gecedeki hissettikleriyle sonradan petersburg'u betimlemiş olmasın? burası muamma, ama ben 2. bakıştan yanayım. sonuçta bizi o şehre çeken, çekilir kılan oradaki insanlarlarla kurduğumuz bağ, onlara yüklediğimiz anlamlardır.

sonra da şöyle devam ediyor Dostocum: "size ise üzülmek kalır; o geçici güzellik öyle çabuk, öyle geri dönülmez biçimde solup gitmiş, gözlerinizin önünde öyle aldatıcı biçimde, amaçsızca parlayıp sönmüştür ki... maalesef daha onu sevmeye bile vaktiniz olmamıştır..." bu cümle beni derinden sarstı hatta devam da edemedim o an. " maalesef daha onu sevmeye bile vaktiniz olmamıştır..." bu nasıl bir iç yakmadır sahi, nasıl bir hayal kırıklığı? tahayyül edebiliyor musun? insanın gözünde yaşların birikip birikip akamaması, pınarlarda kalması gibi. boğazda kalan düğüm gibi. farklı baktığım tek nokta, bu hayal kırıklığından sonra tekrar aynı sen olamayacağın. yani burda, en başta Dostocum hayalleriyle mutluyken, sonradan başına gelen "yalnızlık bitti, geçiyormuş, aşığım, çok seviyorum" duygusundan sonra insan tekrar başa dönemez, hiçbir şey olmamış gibi öyle hissedemez. arının yuvasına çomak sokulmuştur artık. ya da aynı nehirde iki defa yıkanılmaz mı demeliydim? :) bu yüzden Dostocum, kendini 15 yıl sonra yaşlanmış, ama şimdiki gibi aynı odada aynı yalnızlıkla göremezsin, üzgünüm.

içimin içime sığmadığı şu güzel zamanda, umarım Dostocum sonu beyaz geceler gibi olmaz. buna ihtimal vermek istemiyorum ama oldu da oldu, ne diyoruz?

tanrım! bir anlık mutluluk! koskoca ömürde az şey mi? :)

-------------------------
kitabın içindeki diğer öykülere gelecek olursam; başkasının karısı'nda başta diyalog halinde geçen konuşmada hiçbir şey anlamayıp yarım bırakmıştım. kitap bittiğinde tekrar dönüp okuduğumda sadece " çünkü tutku istisnai bir duygudur, kıskançlık ise dünyadaki en istisnai tutkudur." cümlesini okumak için bile değer bir öykü. haysiyetli hırsız ve yufka yürekli'ye incelemeyi ayrı olarak yapmayı düşünüyorum. belki o zamana kadar inceleme tarzımı değiştirir veya geliştirebilirim.

buraya kadar okuduysan, beyaz geceler'e başlarken insanın içine işleyen, benim için güzel bu denk gelişi temsil eden Turgenyev'in sözüyle bitirmek istiyorum:

...sırf bunun için yaratılmadı mı o
Bir anlığına da olsa,
Yakın olmak için senin yüreğine?..

DUA, Pranga'yı inceledi.
 29 Mar 19:54 · Kitabı okudu · 176 günde · 10/10 puan

Ve nihayet benim bebeğim doğdu. Her ne kadar üvey anne olsam dahi onu dünyaya getiren kadar büyüten de bir annedir.

İki sene süren bir emek vardı daha doğrusu eziyet. Çünkü bir roman yazma fikrinin böyle elle tutulur bir kitap haline gelme süreci çok sancılı geçiyor. Halbuki ben bir kalem kağıt alıp yazıp basıyorlar bizler okuyoruz zannediyordum. Öyle şeyler yaşadım ve gördüm ki artık kimsenin kitabına kötü yorum yapmayacağım. Zor oluyormuş çok zor. İki satır bir diyalog oluşturma konusunda bile ne kadar çok düşünmek gerekiyormuş meğer.

Bir konu hakkında bilgi istediğim Aykut çok güzel bir yorum yazısı yazmıştı bana. Usta bir yazar gibi yazdın dediğimde "usta değilim anca çırak olurum" dedi. Dur bakalım dedim kendi kendime, çok şahane yazarım, bir taneyim demediğine göre güzel yazıyordur diye düşündüm. Ben öyle kendini çok öveni sevmiyorum. Bir durum övülecekse bırakın ben öveyim. Kendisi çok şahane yazdım diyenler kesinlikle en berbat yazanlardır. Gerçekten güzel yazanlar ise kendilerini hiç beğenmez. Hep daha iyisi olsun isterler.

Sadece kötü yerleri bulup işaretlememi isteyen Aykut romanını bana gönderdiğinde zaten bitmişti. Yani Aykut bittiğini zannediyordu ama bazı eksik yönleri vardı. Aslında Aykut çok umutsuz olduğu için romanı rafa kaldırmıştı. Bu yüzden eksik kalmıştı. Zaten kendisinin de çok şahane yazdım gibi bir iddiası yoktu. Tam tersi kendini hiç beğenmiyordu ama ben onun kaleminin ucunda bir ışık görmüştüm.

Elimdeki polisiye romanı en heyecanlı yerinde bırakıp Aykut’un yazdıklarını okumaya başladım. Aykut’un kalemini sevmiştim. Bazı sayfaları çok şahaneydi bazıları kötüydü. Yani şöyle anlatmam gerekirse roman yapı itibariyle çok güzel mesajlar veriyordu okuyucuya ama olay örgüsünde biraz sorun vardı. İsteseydi tabi ki onları da düzeltirdi ancak çok umutsuz olduğu için uğraşmamıştı. Bu roman olmadı ben ikinciye başladım onu bastıracağım diyordu.

Madem o uğraşmıyor ben uğraşayım, benim içinde bir deneyim olur dedim. Benim yazar olma yazma gibi bir niyetim yok ama bu dünyayı tanımak istedim. Kitabı ben çıkartacağım bana yardım et. Beğenmeyenler beni beğenmesin sen gölge yazar olarak kal dedim ve kabul etti. Oturduk baştan sona hatalı gördüğümüz her cümleyi, her karakteri elden geçirdik. Burada bunu yapmasın, burada bunu söylemesin. Şuraya gitsin, şöyle olsun falan.

Çok uğraştım, çok yıprandım, bazen intihar edesim bile geldi. Allah'ım ben bu işe nereden bulaştım dedim. Romanla değil tabi Aykutla uğraştım. Ben şurası olmamış dedikçe Aykut dibe vuruyor siliyorum dosyayı deyip duruyordu. Çok kez psikolojik şiddet uyguladım. Öyle ya da böyle yine her defasında kaldığımız yerden devam etmeye başladık. Bazen ona çok kızdığımda bana Aslı'dan bile betersin diyordu. Aslı romanın kötü karakteriydi. Kendisini hiç sevmiyordum ama yeter ki başladığımız işi bitirelim Aslı nedir Kill Bill deki Uma Thurman bile olurum dedim.

Bazen kavga ettik, bazen güldük, bazen sinirlendik. Yok o diyalog olmadı, yok bu karakter oturmadı, bu mesaj fazla ağır oldu diye diye günlerce gecelerce savaş verdik. Bir bölümde yaptığımız düzeltme ertesi gün hoşumuza gitmiyordu baştan başlıyorduk. Ama sağ olsun beni hiç kırmadı ne söylediysem o şekilde düzeltti. Ve nihayet dosyayı tamamlayıp yayın evine yolladık.

Yayıneviyle de çok uğraştık. Aykutu kanser etme noktasına getirdiği için bir şeyler söylüyorum ama içimden söylüyorum sizler tahmin edersiniz. Bir yayınevi sözleşmeleri vardı ki en zoru buydu. Madde madde saçmalıklarla dolu prosedürler. Aykut soruyor bana böyle maddeler var imzalayayım mı? Tabi ki imzala o kadarcık madde mecbur olacak diyordum. Yayınevleri sözleşmeleri neredeyse canını bize teslim et diyorlar. Sinir oluyordum ama Aykut’a belli etmiyordum. Ufacık bir şey söylesem sözleşme falan yırtacak dereceye geliyordu. O kadar uğraştık çöpe gitmesin diye Aykut’a hep olumlu konuştum. Umarım maddeler yüzünden başına bir hal gelmez.

Sonra isim konusu geldi. Çeşit çeşit seçenekleri eledik oylamalar yaptık sağa sola haber saldık isim konusunu hallettik. Sonra kapak fotosuna geldi biraz hayal ettiğimiz şeyi kapağa yansıtamadık ama bu hali yine çok güzel oldu. Sonra işte dizgisi bilmem nesi derken bilmediğimiz bir yolculuğa çıkmış olduk ve son durakta elimizde bir kitapla yolculuğumuzu bitirdik.

Çok mükemmel bir eser oldu Dostoyevski’yle yarışır demiyorum elbette. Çünkü Aykut bir usta yazar değil. Ama çok kötü olmadığını söyleyebilirim. İleride daha güzellerini yazarak iyi bir yerlere gelebileceğine inanıyorum tabi sık sık karamsarlığa düşüp motivasyonunu bozmazsa ve kendine inanırsa bunu başaracaktır. Hatta ikinci romanı yazıyor. O romanın çok şahane olduğunu söyleyebilirim. Bir amaç varsa eğer gerçekten özverili çalışılınca oluyormuş.

Ve mutlu sona ulaştığı için onun adına ve kendi adıma çok mutluyum. Romandaki teşekkür kısmında bana yer verdiği için, ilk kitabı benim için imzaladığı için bende kendisine teşekkür ediyorum.

Son olarak her ne kadar kızsa bu tabirden hoşlanmasa da ben ona küçük Livaneli diyorum. Evet küçük Livaneli umarım çok büyürsün, büyük yerlere gelirsin bende seninle gurur duyarım. Valla ağlayacağım. Bu kadar yazı yeter.

Emre Kepenek, Modernite, Kapitalizm, Sosyalizm'i inceledi.
 23 Mar 18:06 · Kitabı okudu · 8 günde · Beğendi · 9/10 puan

Çağımızın en ünlü sosyologlarından biri olan Zygmunt Bauman'ın okuduğum ilk kitabıydı. Oldukça doyurucu ve akıcı bir dille kaleme alınan bu eserde adından da anlaşılacağı üzere modernite, sosyalizm ve kapitalizm gibi insanlık tarihini etkileyen ideolojilerden bahsederek, bunların tarihsel olarak ele alıyor ve detaylı bir şekilde sorguluyor Bauman.

Bunlar arasında özellikle modernitenin inşası sürecinde ortaya çıkan yeniliklerin, ilerlemelerin yol açtığı duyarsız bireyselleşmeye, eşitsizliklere ve 'öteki'ye duyulan dışlama eğilimi sıkça vurgulanıyor.

Kitabın başlarında, hukuken demokratik bir devlet iktidarının esasen totaliter girişimlerle insan özgürlüğünü kısıtlayabileceğinden bahsediliyor. Yani sadece görünürde demokratik ancak çıkarları söz konusu olduğunda totaliter olan bir iktidar.  İnsanların özgürlüklerinin yavaş yavaş ellerinden alınmasını gözden kaçırması ve bunun sonucunda ortaya çıkan otoriter kısıtlamalara maruz bırakılması. Bauman'a göre sosyal olmayan bir devlet asla bireye tembellik ve acizlikten kurtulma vaadinde bulunamaz. Başka bir deyişle kapitalizmin akışkan serbestliği -sosyal olmayan ekonomi- toplumun birbirinden ayrışmasına ve bireylerin birbirlerine karşı tembelleşmesine yol açar. bunun sonucunda da eşitsizliklerin ortaya çıkması kaçınılmaz olur diyor Bauman. Kısaca özetlemek gerekirse bu devletin ticari piyasayı özgürleştirmesinin, başka bir deyişle devletin kapitalist bir tavır takınmasının ortaya çıkardığı olumsuz sonuçlar çok çarpıcı bir şekilde analiz edilmiş. 

Bauman'ın küreselleşmiş piyasanın yol açtığı eşitsizliklere değinmesi ve çarpıcı örneklerle somutlaştırması karşısında şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Bu bölümü okurken çagimizda yaşanan ekonomik eşitsizliğin nedenleri ve sonuçları konusunda büyük bir farkındalık sahibi oldum. Bauman'ın 'Sosyal devlet' ideali bir nebze olsun bu haddini aşmış serbest ekonomiye denetim getirerek çareler üretebilir ancak bana göre büyük bir dezavantaj şu: İnsan eylemlerini kısıtlayan bir anlayışa gebe olduğu da bir gerçek.

insanlık tarihini etkilemiş bir ideolojiyi ele alınıyor Bauman: 'Komünizm'... Burada öncelikle Bauman, tüm ideolojilerde olduğu gibi, sosyalizmin de 'en doğrusu benimki' ya da 'sorunlara tek çözüm benim' diyerek yola çıkmış olduğuna vurgu yaparak başlıyor. Sosyalizm de tıpkı modernitenin ortaya çıktığı sürecte olduğu gibi tüm insanlığın taleplerini yerine getirme vazifesiyle yola çıkmıştı. Ancak Marx ve Engels'in öngörüsü yanlış cıkmıştı. Proletarya devrimi bir türlü gerçekleşmedi. Bauman'a göre Komünizm, işte bu öngörünün bir türlü hayat bulamamış olmasının bir ürünüydü. Yani artık bu ideali baskıyla, kanla yaratmak şart olmustu. İşte Komünizm böyle doğmustu. Yani sosyalizmin zorba ve despotlaşmış bir türüydü. Lenin ve Stalin işte bu bilinçle hareket etti ve bunun sonucu da doğal olarak kanlı bir devrimdi. İnsan sorunlarina en iyi cevabi sunacagi sozunu veren bu ideoloji de tam olarak gorevini yerine getiremedi diyor Bauman. Ve sonuc olarak o da kokuşmuştu!

Bana göre kesin ve mutlak doğru bir değer olmadı hiçbir zaman. Evet ben böyle düşünüyorum çünkü şöyle tarihe kısaca bir göz attığımızda dünyanın bitmek tükenmeyen sorunlarına kalıcı çözümler sunmayı vaadederek iktidara oturan her ideoloji maalesef sözünü tutmadı. Burada Bauman'a katılmamak mümkün değil. Ben bu bölümden yola çıkarak şöyle demek istiyorum: Komunizm, Modernizm vb. ideolojilerin hiçbiri kusursuz değil, her birinin olumsuzlanması gereken sayısız açığı var. Bunların herhangi birinin büyüsüne kapılarak körü körüne savunan fanatikler oldukça insanlar yeni değer, yeni fikir oluşturmaları gerektiği bilincini hiçbir zaman fark edemeyecek maalesef.

Zygmunt Bauman her zaman vurguladığı fakir ve zengin arasindaki uçuruma da değiniyor. kitaptan bir alıntıyla özetlemek istiyorum: "Devletin, kapitalist düzeni, kapitalistlerin hastalıklı eğilimlerinin -açgözlülüklerinin ve hızlı kâr elde etme arayışlarının- dizginlenmemesinden doğacak, intihar niteliğindeki sonuçlardan korumasının nedeni de buydu. Devlet bu ihtiyaçtan dolayı asgari ücret uygulamasına başladı ya da günlük/haftalık çalışma saatlerine kısıtlama getirdi ve bunun yanı sıra işçi sendikalanyla yasal koruma ve işçilerin kendilerini savunmak için kullanacaklan başka silahlar sağladı. Fakir ile zengin arasında gittikçe artan uçurumdaki genişlemenin durmasının ve hatta, günlük deyimi kullanmak gerekirse, "negatife dönmesinin" nedeni buydu. Hayatta kalmak için eşitsizliğin kendini kısıtlama sanatım icat etmesi gerekiyordu. Ve bunu yaptı ve bir yüzyıl boyunca, gelişigüzel de olsa uyguladı."

bireyin ötekiye karşı takındığı dışlama ve korku eğiliminden  de bahsediyor. İnsanın kaçınılmaz kaderi olan 'belirsizlik' kaygısı kaçınılmaz olarak bireyin yabancıya karşı uzak durma tavrını doğuruyor. Bu 'belirsizlik' korkusu Bauman'a göre bu belirsizlik bizleri toplumdan ya da öteki olandan soyutluyor. Bu sebepten ötürü hem bireyin hem de devletin kendisinin hiçbir masraftan kaçınmayarak güvenlik önlemleri alması zorunlu oluyor. Ancak hiçbirimiz bu savurganlık yerine ötekiyle diyalog sürecine girmeye cesaret edemiyoruz. Belki de bu yüzden her zaman belirsizlik kaygisiyla yaşayacağız. Diyaloğu hiç tercih etmeyişimizden dolayi.

Bauman gündelik yaşamımızdaki toplumsal ilişkilerimize çok farklı bir pencereden bakıyor. Ona göre artık kapitalist düzenin oluşturduğu 'bilgi çağı'nın esirleri olduk. Sevgilimizle, dostlarımızla, akrabalarımızla olan ilişkilerimizde artık manevi duyguların yerini maddi duyguların aldığını belirtiyor. "Metalaşmış sevgi"... Bu ne demek? Bu şu demek: Meta piyasalarının bu ikilemleri kovalayıp onlan geçersiz kılmak bir kenara, bu ikilemleri bizim için çözmeyecekleri apaçık ortada; biz de onların bize bu hizmeti sağlamalarını beklemiyoruz. Fakat vicdan azabını yatıştırmak ve hatta acılarını dindirmek konusunda yardım edebilirler ve bunu yapmaya hevesliler. Bunu değerli ve heyecan verici hediyelerle yaparlar; bu hediyeleri mağazalardan ya da internetten görebilir, alabilir ve sizin sevginize aç insanları, bir anlığına da olsa, güldürmek ve neşelendirmek için kullanabilirsiniz. İnsanlara yüz yüze ve el ele saatler geçireceğimiz saatler vaat etmemiz gerekirken, mağazalardan alacağımız hediyelerin bunu telafi etmesini beklemeye alıştık. Hediyeyi veren, hediye ne kadar pahalıysa, telafinin o kadar büyük olmasını bekler, dolayısıyla hediyeyi verenin vicdani sancılarını rahatlatıcı ve dindirici etkisi de o kadar fazla olur." Katılmamak mümkün değil.

Bauman, biz her ne kadar sabit bir şey, her sorunun üstesinden gelen, tüm isteklere cevap veren bir şeyin arayışında olsak da (O buna modernite diyor), biz insanlar hiçbir zaman o lanet belirsizliğin üstesinden gelemeyeceğiz diyor. İnsanlar modernite sayesinde büyük bir seviye atladı. Bu bir gerçek ancak tüm sorunları halledemedi. Halâ belirsizliğin üstesinden gelebilecek bir fikir ortaya koyamadı. Auschwitz buna güzel örnektir. Bu belirsizliğe...

Devlet Ayıcı, Körlük'ü inceledi.
 17 Mar 22:30 · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · 8/10 puan

Bir yerde okumuştum, bebeklik çağından itibaren kör-sağır ve dilsiz olan Helen Kellere, asıl körlerin kim olduğu sorulması üzerine cevabı şöyle olmuş; ‘‘Görme yetisiyle doğup etrafındakileri görememek’’ demiş. Bu soru ve cevabı kitabın içeriğine uygun bularak incelemeye giriş yapmak istiyorum..
Bu güzel kitaba dair en az onun kadar güzel bir şekilde inceleme yazmak için dün bitirmeme rağmen bugün yazmak istedim düşüncelerimi. Önce şunu belirtmek isterim, bu roman 1998 Nobel edebiyat ödülünü de kazanarak başarısını kanıtlamış. Romanın Yazarı Jose Saramago ise 88 yaşında 2010 senesinde hayata gözlerini yumarken aslında çok seneler öncesinde 1990’lı yıllarda) yazdığı bu kitap ile ölümüne doğru yaşadığı son zamanı içerisinde ki dönemi de ileri görüşlülüğüyle ortaya koymuş bir insan. Yazarın bu kitap da asıl amacı körlük metaforu üzerinden toplumun yaşamını ve duygularını, düşünce ve eylemlerini imgeleyerek anlatmak. Bunu yaparken hikayenin geçtiği yeri, yaşayan insanların etnik kökenlerini ve kimliklerini belli etmeyerek okuyucuya evrensel olduğunun mesajını vermek istemiş. Toplumun her kesiminden farklı özellikli ve farklı yaşlardaki insanlardan oluşan kahramanlarımızın kitap da çağrışımları meslek veya kişisel özellikleriyle ifade ediliyor.
Kitabın hikayesine girecek olursam; Araç seyrinde iken trafik ışıklarında duran ve yanan kırmızı ışıktan sonrasını göremeyen bir adamın aniden kör olmasıyla hikaye başlıyor. Yalnız bu körlük emsallerinden farklı olarak daha önce hiç rastlanmayan bir körlük olayı şöyle ki muayeneler sonucunda hiçbir doku hasarı olmamasına rağmen ve körlüğün getirdiği kapkaranlık bir görüntü yerine bembeyaz bir ışıklar içerisinde kör olması sanırım ince bir mesajı da barındırıyor(Aydınlık bir hayat içerisindeki görmeyen gözler olarak). Bu olay yaşandıktan sonra arabasını hareket ettiremeyen ilk kör trafik ışıklarında ki karmaşıklığa yol açıyor.Bu sırada etrafına toplanan insanlardan biri olayı anlaması üzerine gönüllü olarak ilk başta içindeki iyi niyetle yardım ederek ilk körü isteği üzerine hastane yerine evine arabasıyla ulaştırıyor. Kendisi yaptığı bu iyiliğin ardından tam zıttı olarak da içindeki kötülük güdüsüne uyarak fırsattan istifade ederek bir kötülüğe eşlik edip körün arabasını çalarak devam ediyor fakat o da bir süre sonra körlüğe yakalanıyor. Bu arada evinde uzanmakta olan ilk körümüz karısının da eve gelmesiyle olayı kendisine aktarması üzerine karısıyla birlikte hemen çare aramak için göz doktoruna gidiyorlar. Göz doktoru teşhis üzerine bu vakaya şaşkınlıkla tepki vererek hastaya ertesi güne kadar zaman geçmesini tavsiye ediyor. O günün akşamına kendisi de evinde aynı körlüğe yakalanıyor. Bu körlük salgın gibi yayılırken hastalık öncesinde hiçbir belirtisi gözükmeden aniden, sadece içlerine kör olacakları hissi doğduktan hemen sonra körlüğe yakalanıyorlar. Ve gittikçe hikayede olayın başında ki kahramanlarımızın; ilk kör, ona yardım eden hırsız ve muayene eden doktor olan insanların çevrelerinde etkileşim ve iletişimde bulundukları herkesin resmen zincirleme halinde zamanla bu salgına yakalanarak körlüğün çoğalması devam ediyor, fakat tek bir kişi hariç, körlük ona bulaşmıyor. Tek kör olmayan bu kişiyi ise şöyle yorumluyorum; hayatın içinde de, her bölgede, her kesimde, her millette, mutlaka körlere veya düşünemeyenlere ışık saçan, yol gösteren, rehberlik eden veya insanlık değerlerinin azalmış olduğu, insanlıktan çıkmış toplumlarda bile hala insan kalmayı sürdüren, içinde insanlık bulunduran birileri mutlaka her zaman olabilir ki olmuştur da tarih bunlara tanıklık etmiştir, kendi yorumlamam bu şekildedir.
Bu kör olan insanlara çözüm olarak hükümet yetkilileri boşta olan bir akıl hastanesinde (bu da ironi bir mesaj sanki) karantinaya alınarak tecrit edilip orada ki yeni bir yaşam hayatına sevk ediliyorlar. Hastanenin zorlu yaşamı ve hayatta kalma kuralları oldukça katı ve buna daha da zorluk ekleyen kör hastalarla birlikte bir yaşam mücadelesini, hastanede geçen olayları, insanların yaşam biçimlerini ve insanlık özelliklerinin değişkenliğini, her eylemin duygularla meydana geldiği ve bu aşamadan önce duyduğumuz gereksinimlerinin oluşup oluşmaması sonucu olarak ortaya çıktığını neden sonuç kuralı içerisinde inanç ve ideolojilerine de değinerek hikayede ortaya dökülüyor.İçlerindeki insanlığın zamanla ilkelleşmesini anlatan, ihtiyaçları olan gereksinimlerin olmadığında insanı insan yapan değerlerin, ilkelerin ve inançların kaybolmasıyla insanın düşüncelerin değişerek yaşamını nasıl şekillendireceğini de hikayenin içerisine aktarılmış buluyorsunuz. Görmenin aslında yaşamımızda duyularımız arasında çok daha önemli bir derecede olduğunu betimlemeleriyle ve duygulu sözcükleriyle kanımıza hatta iliklerimize entegre ederek damarlarımızda yaşatıyor hikayeyi resmen yazar. Bilimkurgu türünde olan bu kitabı okumaya başlayınca inanılmaz gerilimli ve akıcılığı olan hikayeyi elinizden bırakmak için geçerli bir sebebiniz olması gerekiyor yoksa okudukça merakla bağlanıyorsunuz. Karantinaya alındıktan sonra yeni bir hikaye başlıyor. Yeni bir dünya, yeni bir evrende sanki toplum hayatı baştan kuruluyor yada körler kendini yeni bir hayat da yaşam mücadelesi içinde buluyor. Kitabın içinde geçen deyimle cehennemden daha cehennem olan bu yeni hayatı aslında somut olan göz organları ile göremeyenler değil soyut olarak kalp ve yürek gözleri ile göremeyenler bu biçime getiriyorlar. İnsanın içindeki inanç ve insanlık duygularının aslında sağlam olmadığında nasıl yıkılmaya müsait olduğunu da aşılıyor okuyanlara. İçlerinde ki iyilik ve kötülük taraflarının ağır basan taraflarını ortaya çıkaran insanlar, kişisel menfaatleri için insanların haklarını düşünmeden kendilerini düşünerek, yaşamak için zorbalıkları, anlayışsızlık ve düşüncesizliklerini okumaya devam ediyorsunuz.
Bu karantinada başlayan hayatın ilk kısımları baya heyecanlı akıcı geçerken kendinizi maceraya kaptırıyorsunuz fakat orta kısımlarında bu hayatın zorlukları, gerçek dünyadan da tanık olduğumuz veya duyduğumuz iğrençlikleri ve pis tarafı da ortaya çıkınca sindirerek okumakta biraz yavaşlayabilirsiniz fakat devamında onurlarını ve ahlaklarını kaybetmemeye direnen insanların yaşam mücadeleleri tekrar kitabın içine sizi çekerek hikayeye devam ettiriyor.
Kitabın hikayesinin içinde aynı zamanda amaç edindiği yazarımızın bizlere vermek istediği mesajları da kelimelerin içinde cümlelerin altında bulabilmek için ağır ağır, düşünerek okunmasını tavsiye ediyorum. Kitabın vermek istediği mesajlara değinecek olursam ; Görmenin sadece görüntünün boyutundan, renk ve cisminden ibaret olmadığını, nesnelerin değil, eylemlerin ve hareketlerin etik ve ahlaki açısından da ifade ettiklerini görebilmenin mesajı veriliyor. Asıl görmemiz gerekenlerin tüm çıplaklığıyla somut olarak karşımızda bulunmadığını bazılarının düşüncelerimiz içinde saklandığını ve bunları içimizde ki gönül gözümüzle de fark ettiğimizde tam olarak beynimizde fikirleri kavrayacağımızı mesajını hissettiriyor insanda. Ve verilmek istenen mesajı başarılı derecede ancak bu şekilde verilebileceğine imza atmış yazarımız gerçekten. Her şeyden önce hikayenin ne kadar hayali bilimkurgu özelliği olsa da gerçek olabilecek kadar etkili yazılması insanın görebilmesine ve gördüklerine şükran sunmasına yol açıyor. Bazı farkında olmadığımız değerlerin farkına vardırıyor; temiz bir su ve yağmur gibi özellikle. Ben resmen gözlerim için şükranlığımı, banyo yapabilme gibi nimetin bile minnettarlığını duydum kendimde hikayenin içerisinde. Bu yönüyle de özellikle farkında olmayıp içlerinde kibir bulunan insanların eğer bu kitabı okurlarsa ne kadar çaresiz ve acizliğini hissetmelerinin faydalarına olacaklarını düşünüyorum. Kitabın ayrıca blindness isminde sinemaya da uyarlandığını bitirdikten sonra fark etmemin de ayrıca bir sürprizi oldu. Filmde tanıdığım simalardan olan Mark Ruffalo’nun da doktorluğa yakıştığını ve karısını oynayan kişinin de baya başarılı oynadığını ifade etmeliyim. Kitabı okursanız eğer filmi de izlemeniz ayrıca bir pekiştirme olanağı ve zevki sunuyor. Bunun ilk defa farkına vardım çünkü daha öncesinde tam tersi durumu gerçekleştirmiş ve bu yüzden açlık oyunları serisinin yalnızca ilk kitabını bitirebilmiştim konuya hakim olduğumdan dolayı. Beğenmediğim ve kötü bulduğum tek tarafı kitabın yazım kuralları, içeriğine göre üslubu maalesef aynı güzellikte değil. Çünkü konuşma diyaloglarında sıralama belirtilmemiş, konuşma çizgileri bulunmuyor gittikçe konuşma sıralarını takip etmek için baya odaklanarak dikkat etmek zorunda kalıyorsunuz. Bir diğer yandan diyalog bitiren noktalama işaretleri yetersiz, kim konuşuyor, kim cevap veriyor konuşma çizgileri de olmadığından bazen birden fazla okumak durumunda kaldım gerçekten fakat kitabı yarıda bırakma gibi bir düşüncenin akla gelmesini bırakın tam aksine okumayı bırakmak için bile kendinizi bırakamıyorsunuz yine de. Her ne kadar konuşma cümleleri fazla bulunsa da kitap içerisinde yine de buna uygun bir çözüm bulmasını dilerdim. Bundan dolayı da biraz okunması ve konusunun yoğunluğundan dolayı biraz yormuş olmasından dolayı Jose Saramogayla tanıştığım bu ilk kitabının bir devamı veya benzeri olan Görmek adlı kitabını da hemen arkasından değil bir müddet sonra okumayı düşünüyorum. Bu kitabı kendisi sayesinde okumaya eriştiğim için can dostum olan K.’a da teşekkürlerimi iletmeliyim. Okunarak mesajların farkına varıp ders çıkarıĺırken aynı zamanda keyifli bir macera yaşamak için güzel eserlerden biri olan bu kitabı okumalısınız.
Helen Keller'in şu cümlelerinin kitabı okuyan okurlar için hislerini ortaya çıkaracağını düşünüyorum;
"Yalnızca üç gün daha görebileceğinizi düşünün. Nasıl tüm ayrıntıları gördüğünüzü anlayacaksınız. Üç gün daha işitebileceğinizi düşünün. Her bir sesin, her bir notanın nasıl özlemle ruhunuza dolduğunu göreceksiniz. Yaşanacak üç gününüz kaldığını düşünün. Yaşamın tüm saniyelerini nasıl özlemle yaşadığınızı göreceksiniz "
HELEN KELLER
Ve bende derim ki; bu kitabı okuyup da bunların farkına varabilirsiniz,keyifli ve iyi okumalar dilerim. :)

Alp Erdoğan, Niçin Yaratıldın?'ı inceledi.
12 Mar 01:29 · Kitabı okudu · Beğendi · 5/10 puan

Feyzullah Hoca en sade şekilde kitabın adı olan ‘ Niçin Yaratıldın?’ sorusunun cevabını veriyor. Yaptığı harika örneklemeler ve seninle karşılıklı konuşuyormuş gibi diyalog usülü yazmasıda kitabı daha da bir güzel kılmış..

100 Yabancı Kelime 1 Saatte Öğrenme Tekniği'' Multimedya Eğitimi
''100 Yabancı Kelime 1 Saatte Öğrenme Tekniği'' Multimedya Eğitimi

4 günlük kampanya 25.02.2018 23:59 Son!
Sipariş http://www.hafizateknikleri.info/100k1s_vsl1

Yabancı Kelimeleri Artık Kolay Öğren:
”100 YABANCI KELİME 1 SAATTE ÖĞRENME TEKNİĞİ”
Nasıl Herhangi 200 – 300 Yabancı Dil Kelimeleri, Hafıza Tekniklerin Sayesinde 1 Akşamda
Kolay Aklında Kalsın, Dil Öğrenmesine Harcanan Zaman 3 -5 Kat Azalsın Tek Bir ”100 Kelime 1 Saatte” Eğitime Katılarak

Yaşadınızmı?
-Yabancı Dil Öğreniyorsunuz Ama Konuşmada, Anlamada, Okumada, Yazmada Kelimeler Yinede Eksik Kalıyor
-Kaç Kelime Ezberlerseniz Bile, Bir Hafta Sonra Öğrendikleriniz Yarım Kalıyor, Unutuyorsunuz Ve Bir Yıl Sonrasında da Sadece Tek Tük Hatırlayabiliyorsunuz.
-5- 10 Yeni Kelime Sonrası Ezberleme Zorlaşıyor ve Zorlaşıyor o Yüzden Yabancı Kelimeleri Akılda Tutmaktan Zevkini Alamıyorsunuz
-Yabancı Bir İnsan Sizden Yardim İstedi, Ama Siz Gerçekten Çok Basit İngilizce Dili Bilmediğiniz İçin Yardımcı Olamadınız.
-Yabancı Güzel/Yakışıklı Bir Bayan/Bay Gördünüz Ama Dil Bilmeme Kompleksi Yaşadığınız İçin Bir Diyalog Kuramadınız
Sizin Konuştuğunuz Yabancı Dil Bilme Seviyesine ve Kelime Eksikliğine Cem Yılmaz Dalga Geçiyor

”100 YABANCI KELİME 1 SAATTE ÖĞRENME TEKNİĞİ”, Yabancı Dil Öğrenmek İsteyenler
İçin Önemli, Çünkü Dil Öğrenmede Harcadığınız Zamanı ve Paraları
% 90 Boşuna Atıyorsunuz

Bir Dil Bir İnsan, İki Dil İki İnsan

At Sirk Müdürünü Telefondan Arıyor:
-Merhaba Ben At Sizin Sirk de Çalışmak İstiyorum
– Peki Neler Yapabiliyorsun?
– At im Konuşabiliyorum Başka ne Yapım Senin Tam A…Sayıyor Küfürleri ))

”100 YABANCI KELİME 1 SAATTE ÖĞRENME TEKNİĞİ” SİZDE OLMADI ZAMAN SİZ:
*Yabancı Dil Öğrenmeye 2-3 Ay yerine 2-3 Yıl Harcarsınız
*Yabancı Dil Öğrenmeyi Yarı Yolda Bırakacaksınız
* Yabancı Dil Öğrenmeye Harcadınız Paralar Geri Çıkartamasınız

100 YABANCI KELİME 1 SAATTE ÖĞRENME TEKNİĞİ ÖĞRENMESİ İÇİN NE YAPMALISINIZ:
1. Yabancı Dil Öğrenme Gerçekten İstemelisiniz
2. Yabancı Dil Öğrenmede İlgili Engel Düşünceleri Yok etmelisiniz
3. Bizim Yabancı Dil ve Kelimeleri Öğrenme ile ilgili eğitimleri almalısınız

DENIZ AKGÜN YORUM
”Avantaj Kulubü’nün ismini daha önce duymuştum ama savaş arkadaşımın sayesinde bu
kulübü tanımış oldum bu şekilde acaba gerçekten hafıza zorlana bilir mi? Bu kelimeleri
öğrenebilir miyim ? bir anda 100lime 1000 kelime öğrenme durumu var mı diye kafamda hep
soru işaretleri vardı ama bu Kulübe katıldıktan sonra bunun çok kolay olduğunu öğrendim.

4 günlük kampanya 25.02.2018 23:59 Son!
Sipariş http://www.hafizateknikleri.info/100k1s_vsl1

BİZİM SÖZ! EĞİTİMDE SONRA SİZ
*Herhangi Yabancı Kelimeleri 1 Saatlik Hızı İle 100 Tane Öğrenme, Becerisine Sahip
Olacaksınız
*Yabancı Dil Öğrenme Hızı 3 – 5 Kat Kolay Arttırmış Olursunuz
* Bu Tekniği Öğrenmek İsteyen Başka Arkadaşlara veya Kendi Öğrencilerinize Eğitimi Ücret
Karşılığında, veya 3 Kat Daha Pahalıya Çok Rahat Satıp Öğretebilirsiniz
* Dil Öğretmenleri ve Çevredeki İnsanları Şaşırtabilirsiniz
* Başka Ülkeye Uçarken O Ülkede Konuşulan Dilin En Önemli 450 Kelimeyi Uçakta
Öğrenmiş Olursunuz Ve Ülkeye İndiğiniz Zaman Artık Kimseden Yardım Almadan O
Öğrendiniz 450 Kelime Sayesinde Tüm ihtiyaçları Karşılamış Olursunuz.
*Turizmde Çalışan Arkadaşlar Ve Yöneticiler Hizmet Kalite Ve Yabancı Misafir
Memnuniyetini Üst Düzeye Çıkartmış Olursunuz.
* İş Piyasasında Daha Değer Kazanacaksınız

4 günlük kampanya 25.02.2018 23:59 Son!
Sipariş http://www.hafizateknikleri.info/100k1s_vsl1

EĞİTİM KİMLER İÇİN:

* Yabancı Dil Öğrenmede Problem Yaşayanlar
* Yabancı Dil Öğrenmek İsteyenler
* Yurt dışında Yaşamak İsteyenler
* Kariyerde Yükselmek İsteyenler
* Çocuklarının Geleceğine Önem Veren Ebeveynlere
* Otel İşletmecilerine ve çalışan Kadrolulara
* Yabancı Filmlerde oynamak isteyen Sanatçılara
* Havacılık Sektöründe Çalışanlara
* Yabancı Dil Öğreten Eğitim Merkezlerine
* Yurt dışına Sık Sık Çıkan Kişilere
* Bu Teknik’den Para Kazanmak İsteyenler
* Network Marketing Yapanlar

EĞİTİM KİMLER İÇİN DEĞİL
– Hedefleri Olmayan ve Ömür boyu Başka Amca İçin Çalışmak İsteyenler
– Sözünü Yerinde Getirmeyen Tembel İnsanlar
– Yabancı Dil Öğrenmek İstemeyenler
– Türkiyeden Asla Başka Ülkeye Çıkmak İstemeyenler
– Faydalı Bilgiyi Saklayan İnsanlar
– 24 Saat Kanepede Yatanlar
– Sadece Kendi Bilgilerine İnananlar

EĞİTİM İÇERİKLERİ
* Yabancı Dil ve Kelimelerde Yaşayan Problemler
* Dil ve Kelime Bilmek Anlamı
* Yabancı Dil İçerikleri ve 4 Tane Ayrı Becerileri
* Kelime Sayıları, Seviyeler ve Öğrenme Tarzı
* Öğrenme Seviyeleri ve yeni Becerileri Hızlı Entegre Etme Tekniği
* Strateji, Planlama ve Kelimeleri uzun Vadedeli kaydetme Tekniği
* Duyu Organları, Hafıza ve Hafıza Teknikleri (Giriş)
* Görsel Hafıza Tekniği 1 (Resim)
* Görsel Hafıza Tekniği 2 (Bağlama)
* Kelime Çeşitleri
* Kodlama
* Korece, Latince, Rusça ve İngilizce Kelimelerin Aklında Tutma
* Hatalar ve Onların Yok Etme 
* Kelimelerin Uzun Vadeli Kaydetmek
* Görsel Hafıza Yetenekleri Geliştirmek İçin Antremanlar
* Özel Seçilmiş Kelimeler
* 30 Gün İçinde 4 Adet Sınav
* Son Sınav Standart 300 Yeni Kelime 3 Saatte 
* BONUSLAR

4 günlük kampanya 25.02.2018 23:59 Son!
Sipariş http://www.hafizateknikleri.info/100k1s_vsl1

Levan Leo
Danışman ve Eğitmen
Skype: LSAWFFERPSMB