• Aykut
    Önce özür dilerim diye başlamak istiyorum yazıma. Kitabı yollaman üzerinden epey bir zaman geçti şimdiye kadar çoktan inceleme yazılmadıydı ama umarım bunu bir kasıt olarak algılamazsın. Bir dönem ilgim sadece şiir kitaplarına oluyor, içimi şiir mısraları ile dökesim artınca da ihmalkarlık doğuyor affola.
    ‘’Müfreze Dağı Sarar
    Dağda Kaçaklar Arar
    Geçit Vermez Kayalar
    Hızlan Be Halil İbrahim’’
    Mısralarını ve Halil İbrahim’in hikayesini okurken öyle güzel bir anlatım ile ifade etmişsin ki dayanamadım türküyü de defalarca dinledim.
    Sadece bu türküyü mü hayır sonrasında Karadeniz ağıdını da ilk defa ama kaç defa dinledim. Teşekkür ederim)


    ‘’Ağamız büyük adamdır , sizin öküzünüzle onun öküzü bir mi? Allah bile farklı muamele eder onun hayvanına. Siz de yerinizi bilin kardeşler’’ cümlelerin bana rahmetli Kemal Sunal’ın oynadığı defalarca zevkle izlediğim Kibar Feyzo filmindeki ‘’ Ağanın b..unun üstüne b..k olur mu’’ repliklerini hatırlattı da gülümsedim.
    Ama ne senin Baran ağa, ne Maho Ağa, ne de senin köyünde Kibar Feyzo var.
    Ağalık boydan değil soydan gelir söyleminin ispatını gözler önüne serdiğin soysuz sopsuz Baran Ağa, hem de boysuz ağa, ondan sonra da ağa olacak ise soysuz sopsuz boysuz oğlu Sabri.
    Zavallı, silik ezik karakter Sabri, ağa oğlu olsa ne fark eder ki? Okumayı kızlara hava atmak amacıyla , hatta bunu günümüzde sıkça rastladığımız sosyal medya fenomeni olmak için yaptığını anlatarak toplumun acınacak durumuna parmak basmışsın bunu çok beğendim.
    Zeynep, bir ara romanın ana karakterlerinden olacak aşk meşk işleri dolu sayfalar gelecek derken ‘’ Kendine iyi bak demiştin bana, kalbimi benzettiğimden beri zindanlara, çok çizik atan oldu duvarlarıma. Sokak lambalarının bile aydınlatmadığı, kimsenin üzerine yazı yazmaya bile değer görmediği bir duvar oluverdim..’’ yazdın da Zeynep, imkansız aşk oldu ve sayfalarda pek yer almadı ya bunu da takdir ettim.
    Bir de Çeto var ki akıllara zarar. Ağanın kuklası, insanlığın acınacak parçası. Onun jandarma sorgusu evet polisiye tadını tam hissettirdi.
    Aaaa bunları yazıp duruyorum nerede ana karakter evet ya nerede?
    Halil, nerede kaldın da unuttum seni? Zeynep’e olan aşkından vazgeçen, amacı yazar olmak olan, annesinin anlattığı hikayeleri tekrar anlatırken zihnime iyice yerleşsin diye türküleri de ekleyen ya da dinlediği türkülerin hikayelerini hatırlatan Halil, unutmadım seni sadece daha iyi anlatmak için bu ana bıraktım.
    Babasının katilini bulmak için İstanbul’dan köyüne geri dönen ağanın eziyetlerine katlanan, ağanın kurbanı olmuş Elif’in,
    ‘’Bir ay doğar ilk akşamdan geceden neydem neydem geceden
    Şavkı vurur pencereden bacadan
    Dağlar kışımış yolcum üşümüş nasıl edem ben
    Uykusuz mu kaldın dünkü geceden neydem neydem geceden’’ ezgisinin https://www.youtube.com/watch?v=ZifwSWWfgX4
    belki de umudu olmasını istediğim
    imkansız aşkı Halil.
    Köye tayini çıkan öğretmen Mustafa’nın en yakın yardımcısı destekçisi ‘’ Korkaklar, korkak olduklarını kendilerine söyleyebilecek kadar cesur mudur? Yoksa bu bir kabullenişin mi ürünü? ‘’ cümlelerin sahibi korkusuz Halil. Öğretmen Mustafa’dan bahsederken Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz’ü rahmetle anmama sebep olan kısımlar için de minnettarım sana.
    Fikir Kapısı, Düşünce Bahçesine yorulmadan yardım eden çocukları da hatırlamak gerek değil mi Aykut? Ne kadar yaratıcı , özgürlükçü bir çalışma idi hayran kaldım imrendim emeğine sağlık bu bölümler için.
    Olayları açıkça anlatıp okumak isteyenlerin meraksız kalmalarına sebep olmak istemiyorum.
    Aklınıza gelebilecek her türden anlatım, toplumsal yara, kulluk, kadın hakları, susmak zorunda kalmak ya da cesur olup haykırmak , cinayet , eğitim mevcut bu kitapta.
    Çokça beğendiğim betimlemeler , ifadeler oldu. Hele de Elif’in itiraf oyunu aferin kız işe bu dedirtti.
    Çok haklısın Aykut, aynen yazdığın gibi
    " Kader biraz da eğitimden geçer’’

    Her ne kadar ağa ‘’ tek geçerli saat bizim saatimizdir ‘’ desen de Aykut ne güzel bitirdi seni ve eziyet ettiğin saatleri son cümlesi ile;
    ‘’Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz’’


    Keyifli okumalar
  • Edmond Dantes, en mutlu olacağı gün suçsuz olduğu halde krala karşı ayaklanan Napoléon yanlısı bir casus damgası yiyerek bir komploya kurban gidiyor. Elinden bütün yaşamı çalınıyor ve İf Şatosu'nda bir hücreye kapatılıyor. Yıllar boyunca o hücrede sadece ona yemek getiren gardiyandan başka hiç kimsenin yüzünü göremiyor. Ve tam bütün umutlarını yitirip ölmek istediğinde duyduğu bir ses onun hayata
    bir kez daha tutunmasını sağlıyor.

    Bu kısımdan sonrası o kadar heyecan vericiydi ki, kitabı okumadım yuttum diyebilirim. Dantes kaçabilecek mi? İntikamını alabilecek mi? Onun öldüğünü düşünerek evlenen nişanlısını affedebilecek mi? Ve daha neler neler..

    Benim kitapta en sevdiğim yer ise Dantes ve hücre arkadaşı rahibin karşılıklı diyalogları oldu diyebilirim. Okuyacak arkadaşlarında o kısımlarda daha dikkatli okumasını tavsiye ederim.


    Ebru Ince'nin yapmış olduğu etkinlik sayesinde ilk defa onun tabiriyle kütük tarzında bir dünya klasiği olan bu kitabı okudum. Burdan ona teşekkürlerimi sunuyorum.
    Aslında "çok fazla sayfalı kitaplara" karşı önyargılarım vardı. Nedeni ise galiba biraz sabırsız bir karakter yapısına sahip olmam. Sohbet ederken bile karşımdaki insanın konuyu allayıp pullamasına katlanamayıp, direk sadete gelmesini arzu ettiğim için kitabı okurken ne kadar dayanabileceğimi düşünüyordum. Ama hiçte korktuğum gibi olmadı. Tamam dürüst olmam gerekirse kitabın beni etkisi altına almasıyla olayların gidişatını merak ettiğim için biraz hızlı okudum. Tabii bu da bana baş ağrısı olarak geri döndü. O yüzden siz benim gibi yapmayın. Tadını çıkara çıkara yavaş yavaş okuyun derim.

    Son olarak; Dumas beni etkileyici ve sürükleyici anlatımıyla kendine hayran bıraktı. Artık gönül rahatlığıyla bütün eserlerini okuyabilirim.
  • Artık seninde kişisel MENKIBE'NI yaşma zamanı gelmedi mi?

    Hep istediğim ama bir türlü okumaya fırsat bulmadığım bir kitaptı, nasılda erteleyip aksatmışım böyle bir kitabı hala çözemedim.
    Sanırım bu cümlelerden sonra kitabı alıp okuman gerektiğini anlamışsındır.


    Kitap içeriğinden bahsetmeyeceğim
    Sadece bana yaşattıklarından ve neyle bağlantı kurduğumdan bahsedeceğim, yok öyle beleşten kitabı okumak

    Sizin hiç, bir kitabı okurken tüyleriniz diken diken oldu mu? Kalbinizin çarpıntısını hiç bu kadar canlı bir şekilde duyduğunuz oldumu acaba? Bunların tümü olmadıysa simyacı kitabıyla olma zamanı gelmedi mi artık?

    Temizlik jel satış reklamı gibi oldu, bir an yazdıklarım ama olsun.

    Herkes ne yapması gerekirse onu yapıyor aslında ne yaparsan yap onu yapmış olacan
    Boş boş oturrsan bile kendi kişisel menkıbeni yapmış oluyorsun. Çünkü bu hayatta herkes kendi yazgısını yaşamaya gelmiş bulunmakta

    Maddelerin dönüşümü
    Manaların dönüşümüdür
    Dönüşümlerin tümü bir tek şeyi anlatmak içindir.

    "Her şeyi bir tek şeyin işareti nişanesidir"

    Bu kitap bana Hz. Ibrahimin Allahı bulma yolu kıssasını buraya geçirmemi hissettirdi.

    Hz. İbrahim’in Rabbini aklıyla bulmasını kısaca şöyle açıklayabiliriz.

    Hz. ibrahim, geceleyin bir yıldız gördü. Rabbim budur dedi. yıldız batınca, ay’ı gördü. Rabbim budur dedi. Ama ay da batınca benim Rabbim bu da olamaz dedi.
    Sabah güneş doğdu. Çok büyük çok sıcaktı. Rabbim budur dedi ama akşam olunca güneş de battı. Güneşin de Rabbi olamayacağını düşündü. En son bir haykırışla “ben Allah’ı buldum. ne putlar, ne yıldızlar, ne ay ve ne de güneş Allah olamazlar. Şüphesiz beni ve bunları yaratan bir Allah vardır, fakat ben onu göremiyorum. Çünkü benim yaratılışım onu görmeye müsait değildir. O’nu görmek benim kudretim dışındadır. İşte benim bu düşüncem hakikatin ta kendisidir. Bütün bu gördüklerimi yaratan ve sınırsız bir kudrete sahip olan bir Allah vardır. İşte ben ona ibadet ederim” dedi.

    Okuduğun için çok teşekkür ederim inceleme hakkındaki fikrinizi merak ediyorum
    Saygilar
  • Beckett ile Joyce sayesinde tanıştım. Öncesinde bir fikrim yoktu ve bu tanışma ile hayran kalmıştım. Okuduğum 4. Beckett kitabı oldu: 2 roman ve şiirleri sonrası oyun...

    Joyce'a olan hayranlığı ve onunla tanışıklığı sebebiyle, okuduğum eserlerinde Joyce etkisini hissettim. Dilin işleyiş biçimi, konu akışı, çekinmeden ( Ulysses'in yasaklanmasına sebep olan müstehcenlik) düşünceler ve akla gelen cümleleri ifade etme şekilleri, benzerlik taşıyor.

    Beckett kendi içinde yapmış olduğu yolculuğu, bu yolculukla birlikte sorgulayıcı yaklaşımı, aynı zamanda sonsuz arayışı eserlerinde çarpıcı şekilde yansıtmış bizlere. Bunun en güzel örneğidir Godot...

    Kitaba değinirsek içerikle birlikte;

    Estragon ve Vladimir'in günler ve gecelerden oluşan bekleyiş süreci son bulmuyor ve sürekli tekrar halinde başka nesneler ve şeylerin etkisiyle ilerliyor. Birisi her şeyi unutup bedeni ile ilgilenirken, diğeri her şeyi hatırlayıp düşünceleri ile boğuşuyor. Bu kişinin kendi iç savaşını yansıtıyor.

    Yaşamak bir nevi cezadır. Bu sebeple kendini asmak ve yaşamını sonlandırmak isteği oluşturuyor. Ancak bundan bir tek Godot gelirse kurtulacaklardır. Kimdir bu Godot?
    Buna verilen bir sürü yanıt var elbette. Benim yanıtım ise benliktir. Kişinin kendisine yönelimi ile kurtuluşa ereceğidir. Varoluşunu kendi kendine çözümleyerek ona sarılarak yaşamını devam ettirebileceğidir. Bunu bulamayan insan ya acı çekecek ya da durumunu kabullenecektir. Acı derken acı bitmez. Hayatın her yerinde yerini alır. Sadece burda, bundan dolayı acı çekmektir dediğim.

    Bulduktan sonra ise rahat olacağı fikri ise tam bir muamma... Boşluğun içinde yuvarlanıp kara delikte kaybolabilir...
    Bunlardan kaçış ölüm ile olabilirdi belki de yine...

    Bulmasan yani gelmezse Godot, bu sefer de katlanılmaz rutin yaşamını devam ettirir. Bu süreç yine ölüme kadar devam eder. Her şeye sağır olarak, göz yumarak ve hiçbir şey hakkında konuşmayarak yaşamak... Yaşamak için yaşamak...

    Eser bu şekilde iken biraz da kendimden bahsedeyim;
    Beklediğimiz çok şey var. Ben kendi Godot'umu bulmuşken, bir anda her şey yerle bir oluveriyor. Tekrar başka bir arayış ile devam ediyorum. Godot dışında O'nu da bekliyorum ben. O'nu bulmuştum tüm benliğimle sarılmıştım/sarılıyorum ve bekliyorum. Gelmesini umarak bekliyorum. Kalmasını dileyerek ve isteyerek... O kimdir? Bunu söylemiyorum. İçimde saklı ve gizli...
    Bazı şeyler saklanarak değerini yitirmeden korunur. Koruyorum onu içimde. Seviyorum onu kendimle birlikte... Anlatılmayacak ve yaşaması güç olan... Bu bekleyişler, arayışlar hiçbir zaman son bulmayacak sanki... Ölene dek...

    Burada rutin hayat ile alakalı ve sıradanlaşan insanları en güzel anlatan videolardan birini paylaşarak sonlandırıyorum. Mutlaka izleyin. Sevgiyle...

    https://youtu.be/XSSckVrfmEs
  • Boşlukta olan insanların, kitaplarını en çok okudukları kişiler Orhan Pamuk ve Elif Şafak gibi yazar olduğunu sananlardır. Bu kodaman çocukları, hikâye ve roman yazarlar kendilerince ya da yazdırırlar, gölge yazarlara. Ama unuttukları şudur ki; bir roman kurgusu yaratırken yazarın mesajı da olmalıdır, olay kurgusunun içinde yaşaması gerekmektedir yazarın. Edebiyatın kuramsal noktaları çok ama çok önemlidir. Ayrıca yazar, bir kalem erbabı olmalıdır. Yazının, yazmanın üstadı olmalıdır. Yazarın kudreti kaleminden bir gayzer gibi fışkırmalıdır. Yazar, okuyucularını, eserleriyle yolculuklara çıkaran yol arkadaşıdır, rehberidir. Ama bu dediklerim, çoksatancıların pek umurunda da değildir. Onlar yeter ki çok para kazanıp çok ama çok fazla ödül alsınlar sağdan soldan. Tüm medya kendilerinden bahsetsin. Kalite kimin umurunda…

    Orhan Pamuk, hayatı boyunca hiçbir işte, maaş karşılığı çalışmamış ve boşluktaki her insan gibi ne yapacağını bilememiştir. Anne ve babasının evliliği semboliktir. Çocukluğu ve ergenliği, iyi okullarda öğrenim görmesine rağmen, manevi açıdan çok iyi geçmemiştir. Elbette, kodaman ailesi sayesinde maddi sıkıntılar yaşamamıştır. Gençliği, içine kapanık bir ruh halinde geçmiştir. Küçüklüğünden beri hep romancı olmak istemiştir. En büyük özlemi, kurgusal kitaplar yazmak olmuştur. Bu yüzden de; Leo Tolstoy, Nikolai Gogol, Vladimir Nabokov, Fyodor Dostoyevsky ve William Faulkner gibi yazarların hemen tüm kuramsal kitaplarını okuyarak onları çok iyi etüt etmiştir. Bunun yanında, epeyce de roman teoriğini anlatan kitaplar okumuştur. Okuduğu kuramsal kitapların kritiklerini yaparken ya da onlara önsöz yazarken, övgüyü de hak ederek -şaka yapmıyorum- çok başarılı olmuştur. Nevar ki, birilerine öğrendiklerini aktarmak adına, bazı kitapları çok hızlı ve özensizce okuyup kritik ederken çok hata yapmıştır. Dilimizi, Türkçeyi, düzgün kullanamamaktadır. Kitaplarında, ağdalı bir üslup kullanarak, bilinçsizce yazmaktadır. Düzgün cümleler kuramamaktadır. İşin ilginç olanı; kitapları diğer dillere o dillerin çevirmenleri tarafından çevrildikten sonra, erek kitle okuyucusu bu kitaplardan büyük keyif almıştır. Tahsin Yücel’in dediği gibi: “Çeviri, aslından daha güzel olabilmektedir.” Orhan Pamuk, ne bir Orhan Kemal, Ne bir Yaşar Kemal, ne bir Kemal Tahir, ne bir Erol Toy, ne de bir Hıfzı Topuz’dur, olamayacaktır da. Mesela Murathan Mungan, hissederek, karşılaştırmalarla anlatır kendini ve hayatını. Ama Orhan Pamuk bundan yoksundur ve toplumumuza çok ama çok uzaktır.

    Orhan Pamuk’un üç kuşağı birden anlattığı “Cevdet Bey ve Oğulları” kitabı, yukarıda bahsettiğimiz tüm olumsuzluklardan uzaktır ve aksine çok başarılıdır. Safça, hesapsız-kitapsız yazmıştır bu romanını, en masum olduğu çağda, hem de gençlik yıllarında, solcuyken, henüz liberalizme göz kırpmaya başlamadığı üniversiteli yaşlarında. Lakin diğer tüm kitaplarında, Doğu-Şark yaşamı ile Batı düşüncesini karşılaştırmıştır: Bir yerde ezik insancıklar, diğer tarafta endüstri devrimi ve aydınlanma çağını yaşamış, bilen-akıllı, Batılı insanlar vardır. Mesela kitaplarında: “Batı, dünyanın geri kalanına yaşattığı aşağılamanın farkında değildir” der. Aslında kitaplarında tek doğru yazdığı şey de ne yazık ki budur…

    Cumhuriyet, Aydınlık ve BirGün gazetelerinin ortak haberine göre: Orhan Pamuk’un Amerika’da bir üniversitede yaptığı konuşmasında, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu ilk yıllardan bahsetmiş ve Türklerin hâlâ Batılı olamadığı gibi bir “aşağılık kompleksi” olduğunu ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşuyla ilgili alay dolu sözler söylemiştir. Türklerin neredeyse tüm Batı’yla, Avrupa’nın tamamıyla girmiş olduğu savaşa rağmen, sadece Yunanlılarla küçük bir savaşa giriştiğinden bahsetmiştir. Kanımca, tarih hakkında yazmak ve konuşmak istiyorsa; Orhan Pamuk, önce “Türkiye Tarihi” okumalıdır.”

    İlber Ortaylı, Orhan Pamuk için: “Türk dilinde, kavram ve kelimeleri düzgün kullanamıyor,” demiştir.

    Orhan Pamuk’un “Kar” kitabındaki kurgusu eski üçüncü sınıf Türk filmlerini aratmamaktadır. Kitabın her sayfasında, size soğukluk hissi uyandıracak ve sizi kitabı okumaktan alıkoyabilecek birçok şey bulabilirsiniz.

    Adalet Ağaoğlu’nun “Bir Düğün Gecesi” adlı romanını, Aldous Huxley’in “Ses Sese Karşı” adlı romanından intihal yaptığını iddia eden yazar Burhan Günel’in “Varlık” dergisinde yayımlanan yazıları gibi; Orhan Pamuk için de, “Beyaz Kale” ve “Benim Adım Kırmızı” kitaplarını bir yerlerden intihal ettiği söylentileri herkes tarafından bilinmektedir.

    Son olarak, aldığı Nobel Edebiyat Ödülü’ne gelince; bildiğiniz üzre, geçtiğimiz 35 yıldır ödül komitesi edebiyat ödülünü gerçekte hak etmeyen yazarlara vermektedir. Ödüllerin çoğunluğunu, dünyanın en büyük sömürgeci ve emperyalist ülkesinin yazarlarına, İngiliz Edebiyatına vermiştir. Normal şartlarda Batı’nın bir Türk’e -Orhan Pamuk’a- bu ödülü vermesi, hele de yaşamı boyunca Tanrı vergisi yeteneği sayesinde okumaya bile fırsat bulamayıp mütemadiyen yazan Yaşar Kemal gibi bir edebiyat sihirbazı dururken, çok ama çok anormaldir. Bununla beraber, Orhan Pamuk, son 20 yıldır medyayı da arkasına alarak, bilinçli şekilde hareket etmiş ve siyasi reklamını çok iyi yapmıştır. Dünyaya savaş ihraç eden bir ülkenin başkanına, Hüseyin Barrack Obama’ ya, “Nobel Barış Ödülü” veren bir komitenin Orhan Pamuk’a verdiği –bekasını kaybetmiş- ödülün niteliği üzerinde çok durmaya da gerek yok kanaatindeyim.

    Tüm bu nedenlerden ötürüdür ki, ben, Orhan Pamuk okuyamıyorum. Ya siz?

    Süha Demirel, İstanbul, 20 Mart 2012.
  • Daha önce hiç Tanpınar okumamıştım. Demek ki hâlâ çok eksiğim var. Uzun zamandır bu kadar etkili ve arka planı dolu bir kitap okumadım. Yazarın hayat, zaman, ölüm, insanlar ve musiki hakkında ne kadar çok söyleyeceği söz var? Kaç ömürde biriktirmiş bunları? O biriktirip yazdığı halde biz okumamışız bile!

    Tanpınar okuma listemde bulunuyordu. #36315449 etkinlik vasıtasıyla Tanpınar okumalarını öne almış ve tanışmış oldum. “Feyza„ “ya teşekkürlerimi sunuyorum. Bundan sonrasında ise “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” ve “ Mahur Beste”yle devam edeceğim.

    Huzur teknik olarak roman kategorisinde olsa bile daha çok denemeye benzetilebilir. Zira yazarın okurlarına aktarmak istediği birikimi göze batacak şekilde öne çıkıyor, bu mesajların romanın önüne geçtiği söylenebilir. Hatta ben önüne geçmesini özellikle tercih ederim. Bu açıdan bakıldığında Huzur'un hikâye yönünün çok ilgimi çektiğini söyleyemem. Aşk, dram ve ayrılış kavramları itibariyle konu iyi işlenmiş olsa da asıl mesele “Huzur” değil. Yazarın huzursuzluğa dair aktarmak istediği o kadar çok şey var ki! Roman bir aracı olmuş sadece. Bir yandan hikâye, kurgusu ve aktörleri ile devam ederken, yazar soluk soluğa bütün mesajlarını romana sığdırmaya çalışıyor gibiydi.

    Yazarın hacimli bir kitaba sığdırabildiği bütün sorgulamaları ve çatışmalarını bir incelemeye sığdırmak mümkün değil. Öncelikle, 2.Dünya Harbi öncesi Türk halkının endişeli duruşu üzerinden savaş kavramı ve aktörlerinin sorgulanmasıyla başlayabiliriz.
    Daha sonra “Suç ve Ceza” da olduğu gibi cinayet fikrinin sorgulanması, modern tıp, ilaç ve suni tedavi yöntemlerinin sorgulanması, insanoğlu, kürtaj ve yaşam hakkının sorgulanması. Ve özellikle Nuran’ın kendi iç dünyasında Mümtaz’la ilgili yaşadığı çatışmalar ve sorgulamalar bir romanda görmeyi en çok aradığım noktalardandı. Irsiyet ve aile kültürü gibi faktörlerin kişilerin yaşam, evlilik ve mutluluk kavramlarına etkileri çok güzel işlenmiş bir romandı.

    Son bölümde İhsan’ın hastalığı anlatılırken; İnsan, eşya, değerler ve hatıralar üzerine tam usta işi bir birikim göze çarpıyordu. Bu bölüm, Tolstoy’un İvan İlyiç'in Ölümü nü hatırlattı. Yine yakın zamanda okumuş olduğum Beş Katlı Evin Altıncı Katı nda olduğu gibi “Huzur”da da tutkulu bir aşk ve aldatılma şüphesi vardı.
    Ama hepsinden önemlisi yazarın kitabı musiki eşliğiyle birlikte sürüklemesiydi. Yazarın Türk musikisi ve makamlarına hâkimiyeti ve ilgisi göze çarpıyordu. Itri’den, Tamburi Cemil Bey’den ve özellikle Eyyubi Bekir Ağa’nın “Mahur Beste” sinden sıkça bahsedildiği için buraya linkini bırakmak istedim.

    https://www.youtube.com/watch?v=j1L5OlX8MHs

    Kitapta okuduğum birçok noktada duraklayarak, düşünerek ve yazara saygı duyarak okumaya devam ettim. Uzan zamandır ilk defa bir kitaptan bu kadar çok alıntı paylaştım. Daha fazlası da paylaşılabilirdi. Ama en güzeli bence buydu:
    #37521053

    İyi kitaplara rastlamanız dileğiyle...
  • ECO ECO "mon Amour"
    Sevgili "babam" a en yakın sevdiğim adam Umberto Eco etkinliği dahilinde sıkça sorulduğu için bu kitaba "inceleme" demeyelim de "UYARI! " adı altında bir yazı yazmak istedim naçizane ..

    "Kısacık" diye gözünüzde _yenilir yutulur_ diye kestirdiğiniz "yanlış okumalar" Ilk kez ECO okumak isteyen bir okuyucu için...
    "yanlış okuma " dır .. :)

    Su altı mayın tarlasına düşmüş DasBoot a dönersiniz alimallah ...yapmayın
    Sahne gözünüzün önüne geldi mi ?
    Hani böyle metrelerce zincirler vardır dipsiz sudan yukarı yükselen, ucunda da koca koca mayınlar sallanarak süzülürler ..
    kıl payı geçerim zannedersin de ..öyle olmaz :)
    ışte 18 Eco yazısı hepsi birer mayın .
    birine çarpınca sırayla hepsi patlıyor :))
    yani demem o ki ...
    "NO WAY OUT" .
    ........ ben de dahil :)

    Az biraz antremanlıyım Eco konusunda baya bir kitabını zevkle okumuş olmaktan
    da gurur duyarım ama "yanlış okumalar" beni ezdi geçti :) bir çok yerinde sürekli kırmızı alarmlar çaldı durdu ...
    Kitap diyor ki..
    "Dil bilimsel deneyler "
    "Dili ters yüz etmek"
    Ilk hikayede Nabokov'u ters yüz edince bende pek bir sevindim ama öyle ilerlemiyor ECO'nun"küçük günce" anlayışı ve edebiyata yaptığı "taşlamalar" benim cahilliğiime kayalar olarak devriliyor :)
    Yani o bize aba altından sopayı şöyle gösteriyor ..
    #37094303
    "Daha kırk fırın ekmek" misali ..

    Sona gelirken her sey bir yana

    Esquisse d’un nouveau chat ..

    Bu anlatıyı mutlaka okumanızı isterim ..
    Böyle güzel bir kurgu ve bakış VE bunu kağıda dökebilme yeteneği için "ne olmak " gerekir ben bilemedim ...

    ECO'yu ECO yapan o kadar çok özellik varki ona hayran olmamak mümkün değil ..

    Aşkla _ iyi okumalar. .

    Dip Not ..
    "Yanlış okumalar" ı kendime hedef olarak seçtim :) her yıl okuyup ne kadar gelişmişlik göstermişim bakmak için :)