• 448 syf.
    ·10/10
    Evett gerçekten distopya okumayı seviyorum. Okuduklarım arasında (azımsanmayacak kadarını okumuşumdur) en enn iyi seri kesinlikle Kızıl İsyan. Kızıl Yükselişi okumaya başlayacaklar için şunu söylemem gerekir sabırlı ve istikrarlı olmanızı öneririm. Kesinlikle kolay okunan bir kitap değil. (Bunu olumlu anlamda söylüyorum.) Pierce Brown öyle mükemmel bir ütopya kurgulayıp asla bozmadan nefis bir şekilde yazıya dökmüş ki ! Bu altyapı olamasaydı inanın bu seri ziyan olurdu. Bu sebeple okudukça karşınıza çıkacak hazine için ilk 100 sayfasında sabırlı olmanıza değer ;) Sağlam distopya severseniz devamında Altın Oğul ve Sabah Yıldızını okumak için çırpınacaksınız..

    (Şöyle bir örnek vermem gerekirse ikinci üçlemenin ilk kitabı Demir Altın ın ülkemizde yayınlanmasını tam 1 yıl bekledim. Akabinde kasım 2018 de tüyap ta ilk basımı yayınlandı. Aklım fikrim onda olarak fuara gittim ama gel gelelim bu güne kadar kitabı elime alıp okuyamadım. "Kıyamadım" bitmesin istedim, zîra devamı ne zaman yayınlanacak meçhul ! Nedeni bi çoğunuza tuhaf gelebilir ama kitap tutkunları beni anlayacaktır diye umuyorum.. :))

    Keyifli okumalar ;)
  • 1. Singapur
    2. Hong Kong
    3. İsviçre
    4. Hollanda
    5. Japonya
    6. Güney Kore
    7. Almanya
    8. Fransa
    9. ABD
    10. İspanya
    11. İngiltere
    12. Avusturya
    13. Belçika
    14. Danimarka
    15. BAE
    16. Lüksemburg
    17. İsveç
    18. Çek Cumhuriyeti
    19. Portekiz
    20. İsrail

    Kaynak: (WEF)
  • 128 syf.
    ·32 günde·8/10
    sürgüne çarptırılmış bir dille.

    malatya'da siyaset okumaları atölyesinde okunacak olan kitaplarımızdan biri de edward said'in entelektüeli idi.
    60-70'lerden tutun 80-90'lara ve hatta 2000'lilerden de oluşan geniş yelpazeli bir ekiptik.
    entelektüel kitabının tahlili için artistlik yapıp gönüllü olduğumu,
    kitabı bitirebildikten(!) sonra itiraf edebiliyorum tabii ki. :)

    edward wadie said; karşılaştırmalı edebiyat profesörü, aktivist, teorisyen.
    babası, amerikan vatandaşı filistinli hıristiyan
    annesi, lübnanlı hıristiyan
    doğum: 1 kasım 1935 ölüm: 25 eylül 2003
    okumayı düşündüğüm diğer kitapları: "filistin sorunu", "medyada islam" ve "yersiz yurtsuz"

    ayrıntı yayınlarından inceleme türüyle bize ulaşan "entelektüel"in ilk basımı 1995 yılında sekizinci basımı da nisan 2018'de basılıyor..
    amerikalı yayımcı ben sonnenberg'e de ithaf ediliyor.
    dokuz sayfadan oluşan sunuş bölümünü iki buçuk saat içerisinde okuduğumu da söyleyeyim ne olacaksa olsun :) reith konferansları nedir, nerede olmuştur, kimler niye neden ve nasıl katılmışlar, robert kim, john kim, öteki john da kim, toynbee kim? o kaynaktaki kitaba bak bu kaynaktaki kitaba bak hem o hem bu kaynaktaki kitaplara bak, incele, okuyup okumayacağını belirle, notlar aall şeymaa; açıp bir de anlamakta güçlük çektiğim birkaç reith konferansı da dinlemeye çalışıncaa efendim kitabın içinde kaybolmuş bulundum bir kere. :)
    bu kısımda edward said, entelektüel" üzerine kimdir, neyi benimser, neyi reddeder üzerinde ufak ufak tespitler yaparak girizgâhını yapmış bulunuyor. benim kadar uzatıp da keyif alabilirsiniz, oradan oraya koşturup araştırırken pek de sıkıldığım söylenemez.:)

    kitaptaki "entelektüel" tanımlamalarından önce benim de zihnimde bi şeyler oluşsun diye entelektüel taramaları yaptım, görüşünü önemsediğim insanlardan entelektüel yorumu istedim.
    entelektüel: kökeni fransızca olan bir kelime. hem akademik hem de avam ordan burdan tanım topladım. :)
    *bilim, teknik ve kültürün değişik dallarında özel öğrenim görmüş aydın, münevver.
    *entelektüel birikime sahip olan kişi(haadi caanım allasen). :)
    *elinde piposu, diğer elinde kitabı, gözlüğü olan kişi. :)
    *istanbul'da metro'da çok varlar. :)
    *entel ile karıştırılmaması gereken bir kelime.
    *eskiden olduğu gibi toplumda bir uzlaşma oluşturacak genel simgeleri yaratan biri değil, bu simgeleri sorgulayan, kutsal sayılan gelenek ve değerlerin iki yüzlülüğünü, ırkçılığını, cinsiyetçiliğini teşhir eden; hiçbir fikir ayrılığına tahammülleri olmayan kutsal metin gardiyanlarıyla mücadeleden çekinmeyen kişidir.
    *ilk kez 1898'de emile zola, bir dost meclisinde sarfetmiştir bu sözcüğü.
    *hürriyet'te vehbi koç'un kızı: "bizdeki entelektüeller ya solcudurlar sadece batı'ya bakarlar, veyahut sağcıdırlar doğu'ya bakarak batı'dan bihaberdirler."
    *charles bukowski: "entelektüel basit bir şeyi karışık söyleyebilen kişidir; sanatçı ise zor bir şeyi kolay."
    *sartre de 'aydınlar üzerine' kitabında: "entelektüellik, teknik bilgi gerektirir. sınıfsız olmaktır."

    birinci bölüm: entelektüelin temsil ettikleri

    -"entelektüel belli bir kamu için ve o kamu adına bir mesajı, görüşü, tavrı, felsefeyi ya da kanıyı temsil etme, cisimleştirme, ifade etme yetisine sahip olan bireydir. bu rolün özel, ayrıcalıklı bir boyutu vardır ve kamunun gündemine sıkıntı verici sorular getiren, ortodoksi ve dogma üretmektense bunlara karşı çıkan, kolay kolay hükümetlerin veya büyük şirketlerin adamı yapılamayan, devamlı unutulan ya da sumen altı edilen insanları ve meseleleri temsil etmek için var olan biri olma duygusu hissedilmeden oynanamaz."

    ikinci bölüm: milletlere ve geleneklere pes etmemek

    george orwell'in siyaset ve ingiliz dili denemesinin bahsi geçiyor burada. orwell, "siyasal dil" diyordu, "yalanları doğru, cinayetleri saygın göstermek ve içi tamamen boş sözlere doluymuş görüntüsü vermek amacıyla tasarlanmıştır."
    bir önceki bölümde benda'nın kadınlardan entelektüel olamayacağı ifade edilirken; bu bölümde modern feminist entelektüel için virginia woolf'un "kendine ait bir oda"sı örnek gösteriliyor.
    ve ekleniyor: "woolf bir kadının yazmak için eline kalemi aldığında nasıl bu erkek değerleriyle her zaman karşı karşıya kaldığını anlatırken, aynı zamanda entelektüel birey yazmaya ya da konuşmaya başladığında gündeme gelen ilişkiyi de anlatır aslında."
    ve pek tabii ali şeriati ve malcolm x de anılan entelektüellerden.

    -"yönetenlerin islamı mı, diye soruyor suriyeli şair ve entelektüel adonis..."
    yine entelektüeller için, -"milliyetçi olmayı sürdürseler bile milliyetçilik yüzünden eleştirilerinden vazgeçmemişlerdir."


    bu bölümde esperanto* dilinin de bahsi yapılmakta. benim gibi merağa düşüverenler varsa buraya da ufak bir parantez olayıım. :)
    esperanto, polonyalı göz doktoru lejzer zamnhof tarafından ortaya atılan uluslararası bir dil.
    bu dilde,"ümit eden" anlamına gelmekte.
    bu doktorumuz, çok dilli bir ortamda yetişmiş ve bilmesine rağmen karışık bulduğu latince ve yunancayı reddetmiş.
    esperanto; almanca, fransızca, ingilizce ve rusça dillerinin harmanlanmış hali.
    bu dilde her şey çok basit ve mantıklı imiiş. isimlerin cinsiyeti yok, yazıldığı gibi okunuyor. bütün fiiller kurallı.
    otuz bini aşkın kitap, dergi, yayın ve gazete bulunuyor. ve hattaa bu dilden çoook insan evlenmiş filan :)
    bir iki örnek cümle de bulmuştum: -"te animo estas mia!(benim olacaksın)" -"dio dei lumo.(come with me)"

    üçüncü bölüm: entelektüel sürgün:göçmenler ve marjinaller

    bu bölümden alıntı çokça yapmış idim. kitabın arka kapağındaki yazı da kitabın mottosu da genel olarak kitaba yayılmış bulunmakta -sürgün, marjinal,yabancı-.
    marjinal* toplumda türdeş bir kümenin içine girmeyen, onun en ucunda yer alan, aykırı.
    sürgün* içinde yaşadığı toplumun( ve hatta dünyanın) yerlilerinden olmamayı, orada hep tedirgin, rahatsız ve başkalarını da rahatsız eden bir yabancı* olmayı içeren bir konum ona göre.

    dördüncü bölüm: profesyoneller ve amatörler

    burada bir arkadaşımla yaptığım muhabbeti paylaşmak istiyorum :)

    ben: şimdi bak, entelektüeli kelime olarak araştırıyorum. altyapı olsun ki adamın(hevet yazar:) dediğini tanım olarak almayayım. sana da sorayım ne demek entelektüel? kullanıyoz havalı kelime de:)
    arkadaşım: haydaa:)
    b: noldu yaktım mı beynini? :)
    a: zekasını ve düşünme yetisini meslek amacıyla kullanan kişi. yahut bütün fikirlerini, aklını şahsi kanaatleri için kullanan kişi, yani amacı uğruna tüm yetisini kullanan
    b: vay reyiz iyi bi şey yani?
    a: çıkarları uğruna zekasını kullanan kişi
    b: kötü oldu. ahah:)
    a: yani biraz profesyonel bir iş diyebilirim
    hani bak zekasını ne için kullanır insan?
    b: kullanan birine mi sorsan ahah :p
    a: açıklamasını yapıyorum ama ben bundan mahrumum :)
    b: est efenim
    a: profesyonel bir iş efenim bu, biz mahrumuz ama :))
    b: biz amatörüz :)
    araya sayfalar sayfalar girdii :)
    b: bak baak, ne olduu; sen hani entelektüele profesyonel dedin ben de hani biz amatörüz dedim
    a: ee dedindi
    b: bkz: "profesyonelleşmenin baskısı giderek artarken, amatör kalıp kamusal alanda yoksullar, yok sayılanlar, güçsüzler adına kendi görüşünü ve tavrını temsil etmekte ısrar eden bireydir entelektüel." diyor edward said.
    b: entelektüelmişiz ya l*. ahahha:)
    a: haydaa :)

    beşinci bölüm: iktidara hakikâtı söylemek

    buraya da okurken "-adamlık." diye not aldığım alıntıyı bırakıyorum:
    "geçen iki yıl içinde birkaç kere medyadan ücretli danışmanlık yapma teklifi aldım. bunu reddettim, bir tv kanalı ya da gazeteyle ve bu piyasanın kaypak siyasal dili ve kavramsal çerçevesiyle sınırlı kalmak istemedim. keza, düşüncelerinizin sonraları nasıl kullanılacağı konusunda hiçbir fikrinizin olmadığı bir iş olan, yönetim makamları için danışmanlık yapmakla da hiç ilgilenmedim.
    ikincisi, doğrudan ücret karşılığı bilgi vermek, bir üniversite sizden halka açık bir konferans vermenizi istediğinde başka, sadece az sayıda memurdan oluşan kapalı bir çevreye konuşmanız istendiğinde bir anlama geliyor. bu ayrım bana çok bariz göründüğünden üniversite konferanslarını her zaman kabul ederken diğerlerini her zaman reddettim.
    son olarak, siyasi düzeyde de filistinli bir grup benden ne zaman yardım istese ya da bir güney afrika üniversitesi ne zaman ülkelerini ziyaret edip ırk ayrımcılığına karşı ve akademik özgürlükten yana bir konuşma yapmamı talep etse istisnasız kabul ettim."

    altıncı bölüm: tanrılar hep iflas eder

    burada gerçek entelektüelin laik olduğuna vurgu var. bölümde geçen soruyla, cevap aramadan sormak eylemiyle girişiyorum bu alıntıya:

    --"kişi kafa bağımsızlığını korurken aynı zamanda herkesin önünde mezhebinden dönüp günah çıkarma ıstırabını yaşamayabilir mi?"

    sağlam bir kitap.
    birçok kitaba yol olan sizi de yolcu etmek isteyen bir kitap.
    bilmediğim çok kavramı, daha çok insanı, daha daha çok fikri; yolculuğumda bana yoldaş etti, iyi de etti.
    son bölümde nöronlarım birbirine girdi ve aralarındaki boşluk öyle arttı ki. :)
    herkese entelektüel diyemeyeceğimi, çookça az olduklarını kati bir şekilde zihnime yerleştirdi.
    beni yoran, mahrum kalmadığım için de mutlu eden bir kitap oldu.

    **yok mu oralarda sürgün? marjinal? yabancı birilerii hıı? :)
  • 323 syf.
    Oxford Üniversitesi’nde İnsan Genetiği profesörü olan yazar, genetik konusundaki temel bilgileri ve tarihsel gelişmeleri yeri geldikçe metne yedirerek, mitokondriyal DNA (mtDNA) konusundaki kendi araştırmalarını, elde ettiği bulguları ve bunlara dayanarak yaptığı yorumları derlemiş. Ama ne zaman? 2001 yılında.

    Sykes, Avrupalıların mtDNA’ları üzerinde yaptığı incelemeler sonucunda, dizilimleri 7 gruba ayırabileceğini görmüş ve her bir grubu birer kabile olarak düşünüp, ortak annelerine yani “kabile anneleri”ne birer ad vermiş: Ursula, Xenia, Helena, Velda, Tara, Katrine, Jasmine.

    Kitap 23 bölümden oluşuyor. 15 ilâ 21.bölümlerde, söz konusu 7 kabile annesinin yaşamlarından BÜTÜNÜYLE KURGUSAL kesitler var. Bilimsel bilgi yüklemesine alışık olmayan okurun, konuya ilgisini pekiştirebilecek olması açısından kabul edilebilir olsa da, ben yüzeysel olarak göz gezdirip geçtim bu kurgusal öyküleri.

    Kitabın 11.bölümünde yazar şöyle diyor: “mtDNA’nın, insanlığın geçmiş tarihinin derinliklerine inebilmemize yardımcı olan özelliklerinden biri, rekombinasyon sürecinden geçmediği için taşıdığı bilginin yıllar boyu aynı kalmasıdır. Benim mitokondrim ile ninelerimin mitokondrileri arasındaki tek fark, geçen binlerce yıl boyu oluşan mutasyonlardır. mtDNA da rekombinasyon sürecinden geçseydi, hepimizin bir sürü soyağacı olurdu. O zaman, mitokondriyal genetiğin içerdiği tüm varsayımlar anlamsızlaşırdı.”

    Yani Sykes, mtDNA’nın insanda kesin olarak sadece anneden geçtiğini, hücrelerde hepsi birbirinin aynı olan mtDNA’ların birbirleri ile bir şekilde parça alışverişi yapsalar bile sonuçta özdeş olduklarından “rekombinasyon” diye bir durumun söz konusu olmadığını vurguluyor ve ekliyor: Şayet öyle bir şey olsaydı, mtDNA aracılığıyla yapılan çalışmaların tümü asılsızlaşırdı.

    Kitap ülkemizde 2007 yılında basılmış olmasına karşın, doludizgin ilerleyen ve her gün onlarca yeni keşfin yapıldığı genetik alanındaki son duruma dayalı hiçbir güncelleme notu eklenmemiş. Ben 2018 yılı itibariyle Google’a durumu sorduğumda, ilk olarak 2002 yılında Kopenhag’da bulunan Rigshospitalet Üniversite Hastanesi’nden Marianne Schwartz ve John Vissing tarafından yapılan bir çalışma dikkatimi çekti: 28 yaşındaki bir hastanın kaslarında bulunan mtDNA dizilimlerinin çoğunun babasının ve amcasının dizilimleri ile uyumlu olduğu, öte yandan kan, saç kökü ve fibroblast dokularında bulunan mtDNA dizilimlerinin annesininki ile uyumlu olduğu belirlenmişti. Bilimciler, çok ender de olsa, babadan mtDNA geçişinin gerçekleşebildiği sonucuna varmıştı.

    Sonra Wikipedia’nın “Paternal mtDNA transmission” başlıklı makalesini inceledim. Son 17 yılda, anlaşılan literatür epey zenginleşmiş ve babadan mtDNA geçişi, dolayısıyla rekombinasyon yolu ile mtDNA değişimi artık olanaksız görülmekten çıkmış. Yine de bunun enderliğinden ötürü, mtDNA’ya dayalı çalışmaların pek çoğunun büsbütün geçersizleşmediği de belirtilmiş. Yani rekombinasyonun olabilirliğinin olması, Sykes için korktuğu kadar vahim bir durum oluşturmayabilir, anladığım kadarıyla. Zaten sanıyorum biyoloji söz konusu olduğunda, istisnası olmayan kaide çok az (yaşam bir yolunu buluyor); fiziğin tam tersine.

    Kitabın 46. sayfasında geçen, Watson ile Crick’in DNA’nın yapısını çözmek için x-ışınları ile bazı deneyler yaptıklarının doğru olmadığına dikkat çeken bir eleştiri okudum ayrıca. Kitabı okurken bunu irdelememişim ama belleğimi harekete geçirdiğimde, ben de eleştiride söz edildiği gibi, Watson&Crick’in Rosalind Franklin’in deneysel sonuçlarından yararlandığını okuduğumu anımsadım.

    Ayrıca, kitapta Sykes’ın çeşitli anlaşmazlıklar yaşadığını belirttiği meslektaşı Erika Hagelberg, kitap hakkında bir inceleme yazmış. Önemli bilimsel gelişmeleri anlaşılabilir bir dille anlatmakla birlikte, müşteri hedefli olduğu belli olan bir kitap olduğunu, Sykes’ın ticari DNA analiz şirketi Oxford Ancestors için iyi bir reklam aracı görevi göreceğini söylemiş. Şuradan okunabilir:
    https://www.researchgate.net/...ven_Daughters_of_Eve

    Sonuç olarak, bizim ülkemizde şu anda en çok gereksinim duyulan şeylerden birinin “bilime ilgiyi artırmak” olduğunu düşündüğüm için kitabın okunmasını önerebilirim. Çünkü akıcı ve sürükleyici bir dille yazılmış; okurun konuya ilgi duymasını sağlayabilir. Biz toplumun geneli olarak belli bir bilimsel ilgi, sonrasında bilimsel okuma ve dolayısıyla bilimsel altyapı edindikten sonradır ki, popüler bilim kitaplarını gerçekten eleştirebilmeye ve aralarında adamakıllı eleme yapmaya başlayabileceğiz. Ancak ondan sonradır ki, yayınevleri de seneler önce çıkmış kitapları ülkemizde basarken nelere dikkat etmeleri gerektiğini keşfedecektir.