• 128 syf.
    ·4 günde·Beğendi·7/10
    16 öyküden oluşan betikte yazarımız yine kendi kalem şivesiyle okuru sorgulamaya, derin düşünmeye, arada güldürüp hüzünlendirmeye yolcu etmiş ve böylece ortaya hem yürekten hem bellekten bir bakış açısı ile yaşamdaki ve içteki seçmece anları damıtmış. En sevdiklerimden başlarsak,
    .
    "Cumayı İkiye Bölmek", bir adamın maneviyatı ile dünyeviyatının nasıl çatıştığına tanık oluyoruz. İşin ilginç yanı ise oldukça gerçek bir bakış açısı. Hem güldüren hem düşündüren bir öyküydü. Bazen bulunduğun âna odaklanmak zor olaniliyor. "açık hava basıncı mümin basıncından daha azdı artık." tümcesi beni benden aldı. 2 rekatlık bir öykü ama her cuma anımsanacak bir bakış açısı. :)
    .
    "O bir tövbekâr değil", bir hırsızın elinin kesilmesi sonucu kendini sorgulaması ve kabullenemeyişinin öyküsü. Psikolojik öykülerden biri. Hayalet uzuv sendromu yaşayan adam, sıradaki cezasına nasıl düştüğünü okurken içimiz cız ediyor.
    .
    "Atlar ve Atalar", bir evladın gözünden babasının dileğini yerine getirme çabasını anlatıyor. Hüzünlü ama sevinçli de.
    .
    "Malezya Eriği", bir babanın yaşamın anlamsızlığını çocuklarından gizleme çabasını içsel bir şekilde ele alıyor. Sorgulayan ama dizinin dibindeki çocuklara çaktırmadan.
    .
    "Tekdüzelik Ağıtı", duygu yönü ağır öykülerden. Kurgusu güzel. Adını bilmediğiniz ve tümünü dinleyemediğiniz bir bestenin nasıl yaşamınızı etkileyen bir unsura dönüştüğünü anlatıyor. Bestenin öyküsü ise daha da ilginç.
    .
    "Kahramanyak", "Hayvanlar Oteli", "Acziyetin Tekniği"de sevdiklerimden.

    Yazar kendini de öykülerine katmış. Bu açıdan kendi içsel yolculuğunu da yazıya aktarmış. Kapak tasarımını da beğendim. Özellikle makas, "düşüncelerinizi kesmeye, biçmeye geldim" der nitelikte. Kesilenlerden yeni düşünceler dikmek okura kalmış.

    Güzel bakış açıları katan bir okuma deneyimi oldu. Satırlarında kısa, aralarında uzun derinlikleri olan bu öyküleri okumanızı öneririm.
  • 189 syf.
    ·10/10
    Kitabı önerdiğim herkes sonunda gelip bana teşekkür etti. Kısa öykülerden oluşan ve bitirdikten sonra “keşke bitirmeseydim, bir daha yeniden okumuş olmayacağım” tadı bırakan çok güzel bir kitap. Bitirdikten sonra yazarın diğer kitaplarını da sipariş ettim.

    Bir alıntı size kitaptan: “Terk edilen bir yaşam, insanı Cehenneme dek izleyecek bir gölgeye dönüşür sanıyor. Oysa terk edilen yaşamlar boş deniz kabukları gibidir, içine yerleşecek biri mutlaka çıkar. En zoru, bırakıp gitmek değil, bu yalın gerçeği kabullenmektir”

    Okuyunuz efendim.
  • 202 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Yazarın hatta modern Türk edebiyatının en önemli romanı olarak tutunamayanlar kabul edilir. Karakterin yaşadığı toplumda ne kadar yalnız kaldığını, en iyi arkadaşını da kaybedince nasıl bir buhrana girdiğini görürüz. Karakterin içinde bulunduğu depresif ruh hali çok iyi aktarılır. Kitabın hacmi fazla olunca okuması ciddi emek istiyor. Korkuyu beklerken ise kısa öykülerden oluşan bir tür derleme. Birbirinden bağımsız öyküler okuyoruz. Öykülere yine karakterlerin iç dünyasındaki karmaşa hakim. Yazarı okurken sanki daha dün yazılmış gibi. Bugünün insanına çok yakın. Çoğu roman ve öyküde hep eski zamanlarda böyle imiş deriz. Günlük yaşam ,çarşı pazar vs. Ama Atay'ın eserlerinde insan hep insan. O dönemin insanı da aynı iç buhranları yaşıyormuş diyoruz/diyorum. Öyküleri çok beğendim. Her birinin kendine has konusu var. Tutunamayanlar gibi okurken ciddi zaman ve emek istemiyor bence. Okumak isteyenlere kesinlikle tavsiye ederim. Kitaba adını veren öykü ile beyaz paltolu adam hikayelerini çok beğendiğimi de ekleyeyim. Son olarak son hikayede tren istasyonununda yolculara kendi yazdıkları kısa hikayeleri satmaya çalışan bir kaç kişinin öyküsü anlatılıyor. Gerçekten öyle bir geçim kaynağı var ise kesinlikle ilginç ve saygı değermiş...
  • 136 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    Canım Sabahattin Ali..
    En sevdiğim yazardır kendisi. Nerede bir yazısını, öyküsünü görsem tanırım dilinin akıcılığıdan, tasvirlerinden, kelimelerini müthiş kullanışından, öykülerinin anlattığı duygulardan gerçekçiliğinden ve daha bir sürü şeyden. Çünkü Sabahattin Ali'nin kendine has ayırt edici bir tarzı var. Eğer yaşamasına izin verilseydi günümüze damga vuracak eserler bırakırdı hiç şüphem yok. Ancak böyle kaliteli bir yazarın yaşamasına maalesef izin verilmedi..


    "Hiç olmazsa kaçmazdın... Hiç olmazsa dinlerdin. Kim olursan ol.. Dünyada kendisi için hiçbir şeyi olmayan bir insanın bile başkalarına yardım edecek bir şeyi vardır.. Hiç olmazsa bir tek sözü..." - Isıtmak için

    Okuduğum 8. Sabahattin Ali kitabı ve beklentimi fazlasıyla karşıladı. Kısa kısa öykülerden oluşan bu kitap Anadolu insanının yaşadığı sıkıntıları, hüzünleri gerçekçi anlatımıyla insanı içine çekiyor. Eski Türkiyeyi tarafsız bir şekilde gözler önüne seriyor her zaman ki gibi. Benim kitabın içinden en sevdiğim iki öykü Isıtmak için ve Hasanboğuldu oldu. Bu iki öyküde yazar çaresizliği müthiş bir şekilde anlatmış. Okurken kendinizi karakterlerin yerine koyuyorsunuz ister istemez. Sabahattin Ali'nin bu kitabı gibi tüm kitaplarını da şiddetle tavsiye ediyorum. Çünkü okurken hepsinde kendinizden mutlaka bir parça bulacaksınız.. Yazarın öykülerini okurken acele etmeyin. Düşünerek, sindirerek okuyun.. İyi okumalar :))
  • 69 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Ülkemizde ilk Faulkner kitaplarını önemli edebiyatçılar çevirmiş hep: Talât Sait Halman'ın burada basılan ilk Faulkner kitabı olan " Duman" öyle bir kitap ki İnce Memed'in yazılmış olmasında bile etkisi var. Bilge Karasu'nun "Doktor Martino" adlı çevirisi ve Ülkü Tamer'in "Kırmızı Yapraklar "çevirisi orijinal eserlerle birebir örtüşmeyen toplama öykülerden oluşuyor. Bir de Hamdi Koç'un "O Akşam Güneşi" adlı toplama çevirisi var ki, açıkçası şu ana dek okuduğum en iyi Faulkner kitaplarından birisi olduğunu düşünüyordum onun, ancak "Kırmızı Yapraklar" resmi Faulkner bibliyografyasında bulunmayan bir eser olarak (toplam 4 öykü kitabı var yazarın) anlaşılan o ki Ülkü Tamer'in seçimlerinden oluşuyor ve bence muhteşem bir kitap, gerçekten. Faulkner'ın bu isimle oluşturulmuş bir öykü kitabı yazarın ölümünden sonra da basılmış olabilir, ama eğer bu öyküler sadece Ülkü Tamer'in seçimiyle bir araya getirilmişse bence Hamdi Koç'unkinden bile daha etkileyici, kesinlikle daha kısa, ve etkileyiciliği çok daha fazla bir atmosfer yaratarak yazarın belki de gurur duyacağı bir çalışmaya dönüşüyor.

    Her şeyden önce; "Kırmızı Yapraklar" Faulkner eserlerinin bir kısmını okumuş olan okurlar için sürprizlerle dolu: Hamdi Koç çevirisi "O Akşam Güneşi"ni okurken henüz Ses ve Öfke'yi okumamıştım, bu yüzden "Kırmızı Yapraklar"ın ilk öyküsü olan "O Akşam Güneşi"ndeki anlatıcıyı ve karakterleri tanımamıştım, oysa "Ses ve Öfke"yi okuduktan ve unutumadıktan sonra, tekrar okuma isteğiyle dolup taşarken şimdi karşımıza çıkanlar da bu karakterler işte: Öyküyü Quentin anlatıyor, Caddy ve Jason, ailenin zenci hizmetçisi Dilsey ve nevrotik anne de burada. Quentin hem kitabın açılış öyküsünde hem de kapanış öyküsünde anlatıcı olarak karşımıza çıkıyor. Bütün kitap hakikaten bir korku filmini andırıyor ama korku filmini oluşturan ögeler burada yok gibiler, birşey olduğu yok veya varsa bile aslında buna doğrudan tanık olmuyoruz: koskoca, kapkara, kötülük dolu şeytani birşey insanların kanlarında dolaşıyor ve bu şeytani kötülük "kara insanları" alıp satan beyazlar, onlarla iş birliğine dalıp giden Kızılderililer, beyazların baskısıyla kendi türüne düşman kesilen "kara insanlar"dan başkası değil. Quentin'in "Ses ve Öfke"de bir nehre kendini atıp öldürmeden çok seneler önce (ilk öyküde söylediğine göre on beş sene öncesinin Jefferson'ını anlatıyor Quentin) anlattığı öyküde çok etkileyici bir zenci karakter görüyoruz: kocası Jesus'in kendini öldüreceğinden emin olan Nancy Quentin'in ailesinden yardım istiyor, daha 7-8 yaşında olan çocuklara sığınmaya çalışıyor, ama hiç birşey kaderini değiştirmiyor, ancak biz ne cinayete tanık oluyoruz, ne de daha sonra bir şey öğreniyoruz bu konuda. Aynı şeyi diğer öykülerde de okuyoruz: beyaz bir kadına yanaştığı iddiasıyla öldürülen zenci Will Mayes, Kızılderililer tarafından gelenekleri gereği öldürülmek üzere av olarak bırakılan zenci, ve en sonda beyazlar ve Kızılderililer tarafından mal gibi alınıp satılmalarının tek sebebi kara derileri olan insanları okuyoruz. Yine bir temel Faulkner temi olarak zaman, ilk öyküden başlayarak hemen şu anda geriye, ve sonra günümüze dönerek ileriye doğru hareket ediyor. Son iki öykü birbiriyle bağlantılı ve burada iç içe geçerek Faulkner'ın zamanı bir helezon gibi aşağı doğru çektiğini; bunaltıcı, ürkütücü ve özellikle son öyküde anlaşılması ve takip edilmesi zor bir tarzda dile getirdiğini dile getirmek gerek. Eğer bu bir toplama kitapsa Ülkü Tamer'e hayranlık duymamak elde değil, her ne kadar benim okuduğum eserlerinde ırk meselesi bu kitaptaki kadar ısrarla ve spesifik olarak geçmiyorsa da yine de yazarın en başat temlerinden birisi olarak bu konuya olan ürkütücü, yalın ve insanın hayâl gücünü kamçılayan bir üslûpla yaklaşımı hakikaten çok etkileyici. Okuduğum en etkileyici Faulkner kitaplarından birisi diyebilirim "Kırmızı Yapraklar" için. Kitabı okurken, ve gerçekten böyle bir kitap yazar tarafından yayımlandı mı diye öğrenmeye çalışırken "Ses ve Öfke" romanındaki anlatıcılardan ve zamana yenik düşen, zamana takıntılı Quentin'in okuduğum bu kitaptaki açılış ve kapanış öykülerinde olduğu kadar yazarın en büyük edebi başarısı sayılan "Abşalom, Abşalom!"da da anlatıcı olduğunu öğrendim. Ve bütün bunlar 1930'larda yazılıyor... etkilenmemek elde değil.

    Benim için Faulkner'ın kendi ülkesindeki güney değerlerini, aristokrasiyi, ırk meselesini bir ırkçılık karşıtı olarak değil, güneyin doğal yapısının akışında yaşanan korkunçluklar gibi anlatması değil, zamana duyduğu takıntı ve bu takıntının sebep olduğu işkenceleri karakterlerinin yaşaması etkiliyor. Geriye bakarak geçmiş , yok olmuş bir zamanın yasını tutma düşüncesi beni etkiliyor evet, çünkü bu, benim için okuduğum nice kitapta yazarın anlattığı nice şeyden çok benim de derdim haline gelen ve Quentin'inki gibi bir yıkımla olmasa bile hasar vere vere bu yaşa ulaşmama müsaade eden bu his benim de hayatımın en önemli takıntılarından biri. Bu ürkütücü gerçeklik yazarın bir çok eserinde kendini belli ediyor. O güzel "Çılgın Palmiyeler" romanında yaşanan korkunç selle üzerinde bulunduğu salla ve yanında kurtardığı gebe bir kadınla sel ve yıkıntılar her şeyi yıkıp yutarken, önüne alıp sürüklerken zamanın yıkılıp gitmesine sessizce, usul usul bakan ve her şeyi akışına bırakan uzun boylu mahkûm, yazarın olmasa bile benim en sevdiğim karakterlerinden biri. Ve sırf bu yüzden "Ses ve Öfke"yi tekrar tekrar okumak istiyorum.

    "Kırmızı Yapraklar"ı bence Faulkner'ın tadını almış okurlar okumalı. Ve mutlaka okumalı. Herkese iyi okumalar.
  • 148 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Bu kitabı okurken çok güldüm. Bazen anladıklarıma bazen de anlamadıklarıma :) Kitabı ilk kez 2010'da okumuştum ders için. Ve pek bir şey ifade etmemişti benim için. Fakat bugün okuduğumda durum farklı. Kitap kısa absürd öykülerden oluşuyor. En son da Yaşlı Kadın hikayesi var. Açıkçası en anlaşılır olanı da o. Bununla birlikte öykülerde insanın hiçliğineve unutulmuşluğuna, tek başına var olmasını bilmeyen "iyi insanlara", sonunu bile bile aynı aptallıklara devam eden insanlara, yaptığı hatalardan kendi dışındaki herkesi suçlayan insanlara, unutulmuş insanlara, ölümle yaşamın mücadelesine, yeni ve farklı düşüncelere duyulan rahatsızlığa, tahammülsüzlüklere, başkaları için yaşayan insanlara, olduğumuzu zannettiğimiz ile aslında olduğumuz arasındaki uçuruma değinmekte. Yani kitabın başında da dediği gibi "ürpertici ve korkunç gerçeğe" değinmekte. Ya da ben öyle anladım :) Yine de neden sürekli bir yerlere tükürüyorsunuz?, matematikçi sen ne yapıyorsun?, Pakin ile Rakunin siz neyin peşindesiniz? Kafamda deli sorular :)
  • 412 syf.
    ·17 günde·Beğendi·9/10
    Merhabalar. Birazdan Yüzüklerin Efendisi serisinin okumuş olduğum 2. kitabını -İki Kule'yi- inceleyeceğim. Ama ondan önce söylemek istediğim birkaç şey var.

    Hepimiz biliyoruz ki 2001 yılının Aralık ayından bu tarihe kadar dünyanın en çok izlenen ve hasılat yapılan, 17 farklı dalda oscar ödülü olan film serisinin uyarlandığı kitaplar bunlar. Bazı kısımlar filmde daha güzel ele alınırken - savaş sahneleri, karşılıklı diologlar vs.- bazı kısımlar ise kitapta çok iyi anlatılmış. - kitabın temelini oluşturan ırkların özellikleri, birçok ayrıntı gibi -

    Lakin taktir edersiniz ki bir kitabın verdiği haz ile filmin verdiği tat bir olamaz. Kitabı okurken hayal gücü devreye girerken , filmi sadece, herhangi bir zihin sörfü yapmadan izleyebiliyorsunuz. Bu yüzden filmi izlemek daha güzel gibi zannedilse da asıl güzel olan tüm bu olayların sizin hayal gücünüze göre şekillenmesidir.

    Velhasıl kelam buradan Yüzük serisinin hayran kitlesine sesleniyorum kesinlikle kitabı okuyun okumamazlık etmeyin zira Yüzüklerin Efendisi serisi bize sadece fantastik bir şeyler anlatmakta kalmıyor bizi Orta Dünya'nın içine alıyor; Birçok dil, ırk, lehçe, kültür ile tanıştırıyor. Ve ne kadar kurgusal birtakım şeyler olsa da genel kültürüm geniştir diyen birinin bunlardan haberdar olmaması ihtimalsiz.


    ORTA DÜNYA NEDİR?
    Hobbitinden tut Entine kadar çeşit çeşit ırka yaşam kaynaklığı yapan, J. R. R. Tolkien'in kurguladığı hayali bir kıtadır.

    Evet konumuza dönebiliriz. Kitabımızın adı İki Kule.

    "Kimde Mordor ile Isengard'ın ordularına karşı koyacak güç var? Sauron ile Saruman'a, iki kulenin birleşmesinin kudretine kim dayanır?"

    İşte İki Kule ismi buradan geliyor.

    Sauron ve Barad-dûr
    ile
    Saruman ve Orthanc.

    İki Kule'de olaylar çok güzel oluşturulmuş, olay örgüsüne hayran kaldım. Yüzük Kardeşliğindeki birlikteliğin aksine ki zaten öyle olmak zorunda zira kardeşlik bozulunca herkes bir tarafa savruldu;

    Gandalf, yüzyıllar öncesinde yaşayan tamahkar cücelerin uyandırdığı gölge ile aleve yani Balrog'a karşı 'YOU SHALL NOT PASS' gibi efsane sözlerle karşı koyarken kadim dünyanın pis iblisi ile birlikte bir çukura düştü.

    Boromir, Merry ve Pippin'i kollarken hain bir ork tarafından öldürüldü. Ve Merry ve Pippin kaçırıldı.

    Aragorn, Gimli, Legolas sonradan bu iki bucukluğu aramak üzere yola koyuldu.

    Onun öncesinde ise Sam ile Frodo nehir kıyısında gruptan ayrılan diğer isimlerdi.
    #38689741

    Yani bu kitapta kardeşlik namına pek bir şey kalmadı kimsenin kimseden haberi yoktu hatta birbirini öldü zannediyorlardı.

    Nereden başlayacağımı bilemedim o yüzden kitabın sıralayışına göre yapacağım bölümlere yorumlarımı.

    Kitabın girişinde, Gondor'un 26. Vekilharcı Denethor'un oğlu Boromir malesef aramızdan ayrılıyor.

    Ölümünden dakikalar önce Frodo, Yüzük'ün akibetini düşünmek üzere gruptan ayrıldığı sırada arkasından gidip Yüzük'ü ona vermesi için birtakım şeyler söylüyor ki en başından beri aklı fikri Yüzükte olan biriydi Boromir.

    #38687892

    Bu sayede, Yüzük'ün kendisi dönek olduğu gibi etkisi altına aldığı insanları da döndüren bir güce sahip olduğunu anlamıştık. Boromir, kaçan Frodo'nun arkasından yaptığına karşı derin bir hüzün duyarken kaldıkları nehir dibini orklar basıyor ve Boromir orada Merry ve Pippin'i korumak üzere kahramanca can veriyor.

    Öldükten sonra o hengamede Gimli, Legolas, Aragorn üçlüsünün, Boromir'i orada bir başına, orklara yem olarak bırakmayıp bir kayığa bağlayarak akıp giden Rauros şelalesinin bağrına bırakmaları beni derinden etkiledi ve üçlünün bu hareketi ayakta alkışlanacak türdendi.


    Aragorn:

    "Ey Boromir!
    Yüksek surlardan bakıyorum
    batıya, uzaklara,
    Ama kimsenin yaşamadığı
    boş topraklardan
    çıkıp gelmiyorsun bu yana."


    Legolas:

    "Nerede Dürüst Boromir?
    Geciktikçe keder basıyor insana."
    "Sorma bana nerede diye
    Ey Boromir!
    ağlaşan martılarla
    çıkıp gelmiyorsun bu yana."

    Şeklinde ağıt bile yaktılar. :((


    Lakin Legolas'ın "keder basıyor insana" dizesini söylemesini garipsemedim değil çünkü o bir elf. :))


    Bu olayların sonucunda üçlünün önünde 2 seçenek koyuldu.

    + Ya Merry ile Pippin'i kaçıran orkları izlemek.

    + Ya da Sam ile Frodo'nun izini sürmek.

    Lakin Aragorn'un kararı birinci seçenekten yanaydı çünkü Yüzük ve Yüzük Taşıyıcısının kaderi artık onun ellerinde değildi. O böyle düşünüyordu.

    Merry ve Pippin'i kaçıran orklar , onlardan birinin değerli bir şey taşıdığını - Tek Yüzükten bahsediyorum ama Yüzük Frodo ile birlikte gitti - düşündüğünden onları canlı olarak Saruman'a doğru götürüyorlardı. Lakin karşılaştıkları Uruk hai'lar ile aralarında çıkan tartışmalar vs. onları yavaşlattı ve dinlenmek için durdukları bir akşam Eomer'in önderliğindeki Rohan Süvarileri tarafından baskına uğradılar o sırada Merry ve Pippin karışıklıktan faydalanarak Fargorn Ormanı'na doğru kaçtı. Ve orada ormandaki ağaçlara bekçilik etmesi için yaratılan Entlerin başı Agaçsakal ile karşılaştılar. Ağaçsakal entlerin en yaşlısı, güneşin altında Orta Dünya' da yaşayan en yaşlı canlıdır. #39303824 Ağaçsakal onları ilk başta ork sansa da sonradan Shire'ın Hobbitlerinden olduklarına ikna oldu ve onları öldürmedi, onlara karın tokluğu için Ent suyu içirdi ve Merry ile Pippin sonraki hayatlarına Shire'ın en uzun Hobbitleri olarak devam etti. Çünkü Ent suyunda canlıların boyunu uzatan bir sihir vardı.

    Entler uyanarak gerçeğin farkına vardıklarından Saruman'a düşmanlık besliyorlardı ve bu hareketlerinde haklıydılar çünkü İsengard'ın önünde uzanan Forgorn Ormanına ait ağaçları yakıp biçen biriydi. Entler de artık savaşa gitmeye karar verdi. Isengarda doğru yol aldılar Merry ile Pippin ile birlikte.

    #39047734
    #39047974

    Entlerin Isengard'a doğru savaşa gitmesi o sırada gerçekleşmiş Miğferdibi kuşatması bakımından çok güzel hamle olmuştu çünkü her şey su altında kalınca, etraftaki her iğrenç yaratık öldü ve Ortanc kulesinde mahsur kalan Saruman'ın asası ve taşıdığı küre dışında pek bir vasfı kalmadı.

    Miğferdibi kuşatması demişken Aragorn, Gimli ve Legolas ; iki küçük hobbitin izini sürerken süvariyle birlikte orkları yok edip dönen Eomer'e karşılaşıp arkadaşlarının da öldüğü fikrine kapıldılar çünkü Eomer kimseyi sağ komadık leşleri yığıp bir güzel yaktık diyince daha elem dolu bir halde Eomer'in ayrılırken onlara verdiği Külteri ve Tiz atlarıyla dumanı tüten ork leşlerine doğru sürdüler.

    #38768667
    #38834652

    Fakat orada Hobbitlerle ilgili bir şeye ratlayamadılar fakat bir adamla karşılaştılar ve yaşlı ak adam Yüzük Kardeşliğinde Balrog ile çukura düşen Gandalf'tan başkası değildi.

    #38836904

    Gandalf onlara Merry ve Pippin Entler ile birlikte olduğunu söyleyip, Rohandaki savaşa, doğru gitmelerini Rohan'ın kralı Theoden'in işleri rast gitmediğini söylüyor ve Edoras'a doğru yola düşüyorlar.


    Üçlü Gandalf'a düştüğü zamandan birşeyler sorunca ;

    "Uzun süre düştüm," dedi sonunda yavaş yavaş, sanki geçmişi güçlükle hatırlayabiliyormuş gibi. "Uzun süre düştüm, o da benimle düştü. Ateşi etrafımdaydı. Yarımıştım. Sonra derin bir suya daldık, her yer karanlıktı. Ölümün gelgiti kadar soğuktu. Neredeyse yüreğimi dondurdu. Yine de, bir dibi var, ışığın ve bilginin ötesinde," dedi Gandalf. Sonunda oraya vardım, taşın en uç kaynağına. O hala benimleydi. Ateşi sönmüştü ama artık balçık gibi bir şey, insanı boğarak öldüren yılanlardan daha güçlü bir şey olmuştu. Zamanın hesabının tutulmadığı yerde, yaşayan toprağın çok altında dövüştük. Durmadan kenetlendi bana ve durmadan biçtim onu, sonunda karanlık, tünellere kaçıncaya kadar. O tüneller Durin'in halkı tarafından yaratılmamışlardı. Cücelerin en derin mağaralarının çok çok altında, dünya isimsiz şeyler tarafından kemirilir. Ben orada yürüdüm ama günün ışığını karartmak için onların haberlerini verecek değilim. O çaresizlik anında düşmanım tek çarem idi, onu izledim, peşini bırakmadım. Böylece beni Khazaddûm'un gizli yollarına getirdi: hepsini çok iyi biliyordu. Durmadan yukarıya çıktık, ta ki Sonsuz Merdiven'e varıncaya kadar. Binlerce kesintisiz sarmal basamakla, sonunda Gümüşçatal'ın zirvesi olan canlı Zirakzigil kayasından oyulmuş Durin Kulesi'ne çıkıncaya kadar, en alttaki
    zindandan en yüksekteki uca kadar gidiyor. Orada, Celebdil'de yalnız bir pencere vardı karlar içinde; tam önünde de dar bir aralık, dünyanın pusları üzerinde baş döndüren bir kartal yuvası vardı. Güneş burada şiddetle parlıyordu ama altındaki her şey buluta sarınmıştı. Buradan dışarı fırladı ve ben tam arkasından giderken yepyeni bir alevle parladı. Görecek kimse yoktu ama belki de sonraki asırlarda Zirve Savaşı'nın şarkıları söylenir. Gandalf aniden güldü. "Ama şarkıda ne diyecekler? Uzaktan bakanlar dağın tepesini bir fırtına aldı zannetmişlerdir. Gökgürültüsünü duymuşlar ve Celebdil'e yıldırım düştü de ateşten bir sürü dile bölünerek geri sıçradı demişlerdir. Bu yetmez mi? Etrafımızda koca bir duman yükseldi, buhar. Buz, yağmur gibi düşüyordu. Düşmanımı aşağıya attım; bu yüksek yerden düşerken dağın bir yanına çarptı ve ölürken düştüğü yeri de parçaladı. Sonra beni karanlık aldı; düşünceden ve zamandan ayrıldım ve anlatmayacağım uzak yollarda dolandım .Çıplak olarak yollandım geriye kısa bir süre için, görevim tamamlanıncaya kadar. Ve dağın tepesinde çıplak olarak yattım. Arkadaki kule un ufak oldu, pencere de yok olmuştu; harap olan merdiven yarımış ve kırılmış taşlarla boğuldu. Tek başımaydım, unutulmuştum dünyanın sert boynuzu üzerinde, kaçacak bir yerim olmaksızın yatıyordum. Orada, yıldızlar üzerimden dönüp geçerken yukarı bakarak yattım; her günüm yeryüzündeki bir ömüre denkti. Kulaklanma yavaş yavaş bütün toprakların bir araya toplanmış cılız söylentileri geldi; Filiz verenlerle ölenler; şarkı ile ağıt ve haddinden fazla yüklenmiş taşın bitmek tükenmek bilmeyen yavaş homurtusu. Sonunda Yelhükümdarı Gevaihir tekrar buldu beni; alıp götürdü."

    şeklinde başından geçenleri anlattıktan sonra Aragorn; Külteri , Legolas; Tiz ve Gandalf ile Gimli ise Gölgeyele ile yola koyuldular.

    Gölgeyele, Yılkının başı, atların efendisidir, At Beyi Rohan Kralı Theoden bile daha iyisini görmemiştir.

    Theoden'in Konağına geldiklerinde Gandalf, Saruman'ın ajanı Grima Soluncanfil'in Kral Theoden'i etkisi altına aldığını görünce pek şaşırmamış Grima'nım icabına bakıp Theoden'i saran o kötü tılsımdan azad ettikten sonra öyle şöyle bir şeyler olunca Miğferdibi'ne doğru gidip kuşatmayı başlatmış bulundular.

    Theoden, yıllardır onu var duygularını sömüren Grima'yı öldürmek yerine gitmesine izin vermişti.

    Miğferdibi Kuşatması; diğer olaylara göre daha soluk bir şekilde anlatılmış, betimlemenin kralı olan Tolkien'in mesela entler olsun veya ilk kitapta elf diyarında geçenler olsun verdiği fazla ayrıntıdan dolayı biraz sıkılmıştım şimdi de bu kısım benim okuduğum versiyona göre sadece 52 sayfa sürmesine çok şaşırdım çünkü filmde ise yaklaşık bir saate yakındı. Belki de filminde asıl sahneler olarak gösterilen bu savaş kısımları Tolkien'in pek ilgi gösterdiği, önem verdiği durumlar değildi. Neyse devam edelim.

    Kitapta, filmdeki gibi gelen giden yok yani o muhteşem fon müziği nizami bir asillik abidesi elf taburu gelmiyor, doğal olarak Haldir'de Miğferdibi'nde ölmüyor. Zaten kaç asırlık kaptan gül gibi Haldir'in bu şekilde ölmesi saçma olurdu.

    Bu arada hep merak ettiğim bir konu hakkında araştırma yapma vaktim oldu ve sonunda kendime cevap buldum. Elflerin biyolojik olarak ölümsüz olduğunu, onları öldürecek tek şeyin ise savaş var keder olduğunu öğrendim. Ne kadar da zarifler Allah'ım, kederden ölebiliyorlar. :(

    Savasta 300 Rohanlı 1000 Uruk- hai'ye karşı mücadele ediyor. Uruk hai (ork- goblin kırması) ırka verilen ad. Silmarillion'da Melkor elfleri kaçırıp kaçırıp, işkence ile orklara dönüştürüyormuş. Ama ben bir türlü anlayamıyorum, bu kadar zarif, asil, güzel varlıklar nasıl olur da bu biçim yabani yaratıklara dönüşebiliyorlar?

    Yine orklar kadar kötü, tehlikeli olan goblinler ise tekrardan orklar ile birlikte tüm iyi ırkların düşmanı bir ırk. Kötücül ruhlar var zararlı yaratıklar olarak geçiyor sözcüklerde. İşte bu meret iki ırkın melezlemesi sonucu olarak oluşmuş bu Uruk- Hai'lar.

    Bu ırk Saruman tarafından tekrar tekrar tekrarlanarak oluştu, Saruman kendine ait melez ırkı oldu.

    Orklara göre zırhları daha kalın, kalkanları daha geniş ve güneşe karşı daha dayanıklılar. Yani orclar gibi ışıktan çekinmezler.

    Ve söylenenlere göre LOTR serisinde Türkleri temsil eden ırkmış. Turkey ( turkay) diye Uruk Hai (urukhay) diye okunup; serisinin en agresif, yabani, ırkının birde üzerine egoları eklenince Türkler temsili demişler.

    Bu son bilgi ile Uruk abilerimizi rahat bırakalım.

    1000'e 300 savaşı kaybetmek üzere olan Rohanlıların imdadına Gandalf ile ErkenBrand ve askerleri 1000 kişilik ordusuyla geliyor ve Uruk- hai 'lar püskürtülüyor. Bu arada filmde Batı Ağıl Muhafızı ErkenBrand yerine Eomer geliyor ve iyi ki o gelmiş yoksa o "Rohirrim" diyişindeki güzelliği nerde görür, duyardık daha.

    Miğferdibi Kuşatması , bitikten sonra Entlerin hallettiği İsengard'a yollanan Aragorn, Gandalf, Gimli, Legolas, Theoden ve adamları yolda kendi aralarında güzel bir şölen veren Merry ile Pippin ile karşılaştılar. İki tarafta karşılaşmalarına çok sevinmiş şekilde Hobbitleri de önlerine atarak Saruman'ın kulesi Orthanc'a doğru yol aldılar.

    Orthanc'ın önünde Gandalf, Saruman'a seslenip Grima'nın ortaya çıktığını görünce sinirlenmişti, Theoden ise şaşırmıştı hatta "Ben bu sesi tanıyorum ve tanıdığım güne lanet olsun." gibi birşeyler söylemişti. Daha dün sağ koluyken kralın arkasında Rohan'ı asıl yöneten oyken şimdi lanetlerin üzerine gönderildiği biri olmak Grima'yı üzmüş olmalı :(

    Bir süre sonra ne kadar kötü de olsa benim en sevdiğim karakter Saruman geldi, rahatsız edilmesinin sebebini sorup Theoden'e dostluk çağrısı yapmıştı.

    Saruman'ın "Ben diyorum ki Theoden Kral, barış yapıp dost olalım mı, sen ve ben? " sorusuna Theoden'in "We shall have peace" ile başlayan cevabını yılın kapağı seçtiğimi belirtmek isterim.

    "Barış yapacağız, dedi Theoden sonunda boğuk bir sesle, kendini zorlayarak. "Evet, barış yapacağız," dedi bu kez berrak bir sesle, "barış yapacağız, sen ve senin bütün yaptıkların ve bizi teslim etmeye çalıştığın karanlık efendinin bütün yaptıkları yok olduktan sonra. Sen bir yalancısın Saruman ve insanların yüreklerini çürüten birisin. Bana elini uzatıyorsun ama ben yalnızca Mordor'un pençesinin bir parmağını görüyorum. Kıyıcı ve soğuk! Senin benimle yaptığın cenk hakça olsaydı bile ki değildi, çünkü on kere daha akıllı olsaydın bile beni ve benim olanı kendi çıkarın için dilediğin biçimde yönetmeye hiç hakkın yok öyle olsaydı bile Batıağılı'ndaki meşalelere ve orada ölmüş yatan çocuklara ne demeli?PENCERENE KURULAN BİR DARAĞACINDAN SALLANIP DA KARGALARIN EĞLENCESİ OLDUĞUN ZAMAN, SENİNLE VE ORTANC İLE BARIŞ YAPACAĞIM."

    https://youtu.be/haRu8ujpsp4

    Daha sonra Saruman'ın ona gerçek yüzünü söyleyenlere karşı bir takım hakaretlerini geçtikten sonra Gandalf,
    "İyi bak, ben senin arkadan vurduğun Boz Gandalf değilim. Ben, ölümden geri dönen Ak Gandalf'ım. Senin artık hiç rengin yok; seni hem nizamımızdan hem de Divan'dan atıyorum." diyerek asasını kırdı ve Saruman tamamen etkisiz hale getirildi şimdilik ilerde ne olur bilmiyorum.


    VE ŞİMDİ FRODO, SAM VE SEVGİLİ GOLLUM'UN YAŞADIKLARINI SON BÖLÜME KATARAK EN GÜZEL ŞEYİ YAPAN TOLKİEN'E TEŞEKKÜRLERİMİ SUNUYORUM

    ve Sam'i övmeye başlıyorum.

    Bahçıvan Sam, Cesur Sam, Canım Sam ya da sadece Sam.

    Bu kadar sadık, merhametli, Frodo'yu tıpkı babası gibi seven, koruyan; güvenin, sevginin, dostluğun temsili biri asla olamaz. Tolkien'e göre de bu hikayenin asıl kahramanı Samwise Gamgee'dir. Filminde seslendirmesi olsun karaktere uygunluğu en başından beri en sevdiğim karakterlerden ikincisi oldu benim için.

    Sam Gamgee, 6 Nisan'da dünyaya gelmiş Shire'ın Hobbitlerinden biri. Çocuklarından birine ileride Frodo adını verecek olan Sam, Çıkın Çıkmazı'nda aile yadigarı meslek olan bahçıvanlık yapıyordu. Elfleri de çok severdi. Bilbo ona hep hikaye anlatırmış. Ama ne yazık ki o da Frodo ile birlikte bu yolculuğa başlamak zorunda bırakıldı Gandalf tarafından.

    Evet yolda Yüzüğün peşinde olan Gollum ile karşılaştıkları andan beri Sam asla güvenmemişti ona. Çünkü iki de bir kıymetliyi çaldıklarını, onu ona geri vermeleri gerektiğini, söylüyordu ama Frodo onu öldürme fikrine hiçbir zaman yanaşmadı çünkü Gandalf'ın Gollum hakkında söylediği bazı şeyler hep aklındaydı.

    Gollum, Yüzük'ün korkunç çağrısını hissediyordu ve Sam de bunun farkındaydı. Frodo'ya hiçbir şekilde yakınlaşmasına, dokunmasına izin vermiyordu hatta Gollum'a güveni o kadar azdı ki Frodo uyurken başında nöbet tutuyordu.

    Kara Kapılardan normal yollardan geçemeyeceklerini anlayınca Gollum'un onları götürdüğü gizemli yollardan birinde ilerlerken bir sürpriz oldu ve Ithilien kolcuları tarafından görüldü Frodo ile Sam ama Gollum onlara gözükmeden çoktan kaçmıştı.

    Ithilien kolcularının başında ise Gondor Reis-i Faramir vardı. Faramir Denethor'un oğlu, Boromir'in erkek kardeşi. Faramir, Frodo'ya çok fazla soru sordu, Frodo ise çok fazla şey öğrenmiş oldu Anduin nehrinden gittikleri vakitten beri.

    #39868348
    #39871700
    #39878970


    Faramir, birçok yiğitçe laflar söyledi, Frodo ile Sam'a iyi baktı ve onları azad etti daha sonra askerlerinden biri Gollum'u yakalayınca onu sorgulamaya başladı. Ama Frodo'nun istegi üzerine onu da öldürmeyip sağ bıraktı.

    Faramir ile yollarını ayırdıktan sonra Frodo ile Sam'in bir dialogu benim için en güzel, anlamlı dialogdu.

    "Burada hiç olmamalıydık, yola çıkmadan önce bu konuda daha fazla şey öğrenmeliydik. Ama sanırım bu hep böyle olur. Eski masallardaki ve şarkılardaki bütün o kahramanlıklar Bay Frodo. Maceralar yani, öyle derdim adlarına. Hep bunların, o masalların mükemmel kişilerinin çıkıp aradığı şeyler olduğunu düşünürdüm, çünkü onlar macera isterlerdi, çünkü maceralar heyecan verici, yaşam ise biraz sıkıcıydı; bunu spor olsun diye yapıyorlardı falan filan. Fakat gerçekten önemli olan öykülerde, ya da akılda kalan öykülerde böyle olmuyor.
    Kahramanlar sanki bu olayların içine düşüyorlar yani yolları onları o tarafa götürüyor da denebilir. Ama galiba onların da, bizim gibi bir sürü seçenekleri oluyordu ellerinde, geriye dön- mek gibi; sadece onlar geri dönmüyordu. Eğer dönüyorlardıysa bile bizim bundan haberimiz olmuyordu çünkü dönenler un- utuluyordu. Biz sadece yollarına devam edenlerden haberdar oluyorduk ve dikkatini çekerim, hepsi de mutlu bir sona varmıyordu-en azından öyküdeki veya öykü dışındakilerin mutlu son dedikleri bir sona varmıyorlardı. Yani memleketine dönüp de, her şeyi bıraktığı gibi olmasa bile yolunda bulması gibi - yaşlı Bay Bilbo gibi yani. Fakat mutlu sonlu öyküler en iyileri sayılmazlar her zaman, gerçi içinde bulunulacak en iyi öyküler sayılabilirler aslında! Acaba biz ne
    tür bir öykünün içine düştük?"

    "Kim bilir," dedi Frodo. "Ben bilmiyorum. Gerçek öykülerin adeti de budur işte. Hoşuna giden bir tane öykü seç. Dinlediğin öykünün nasıl bir öykü olduğunu, yani sonunun mutlu mu, mutsuz mu olduğunu bilebilirsin veya tahmin edebilirsin ama içindeki kişiler bunu bilmezler. Sen onların
    biliyor olmasını istemezsin zaten."

    "Öyle beyim, elbette istenmez. Acaba neden bunu daha önce düşünemedim beyim! Vay canına, düşününce, biz de hala aynı öykünün içindeyiz! Öykü devam ediyor. Büyük öyküler hiç bitmez mi acaba?"

    "Hayır, onlar hiçbir zaman öykü olarak bitmez," dedi Frodo. "Fakat onların içindeki kahramanlar gelir, rolleri bitince giderler. Bizim bölümümüz de bir zaman sonra bitecek ya da kısa bir süre sonra.''

    "O zaman biraz dinlenip, biraz da uyuyabiliriz," dedi Sam. Acı acı güldü. "Tam da bunu kastediyorum Bay Frodo. Yani bildiğimiz, basit bir istirahati, bir uykuyu ve sonra bahçedeki sabah işlerini yapmak için de uyanmayı kastediyorum. Korkarım benim bütün ümidim hep bundan ibaret olmuştur. Bütün o büyük önemli planlar benim gibilere göre değil. Yine de merak ediyorum acaba bizi şarkılara veya öykülere katacaklar mı di- ye? Şimdi öykünün birindeyiz elbette ama ben şunu kastediyorum: Yani sözlere dökecekler mi, anlarsınız ya, hani yıllar, yıllar sonra ocak başında anlatılan veya kırmızı siyah harfleri olan kocaman bir kitaptan okunan bir öyküdeki sözlere. Ve insanlar şöyle diyecekler: Hadi bize Frodo ile Yüzük'ü anlatın!' Onlar da şöyle diyecekler: 'Evet, bu benim de en sevdiğim öykülerden biri. Frodo çok cesurmuş, öyle değil mi baba?'
    'Evet, oğlum, hobbitlerin en meşhuru, bu da kolay bir şey değil."

    Hiç kolay değil," dedi Frodo ve uzun uzun, içinden gelerek güldü. Öyle bir ses, Sauron Orta Dünya'ya geldiğinden beri bu yerlerde hiç duyulmamıştı. Sam'e aniden sanki bütün kayalar dinliyorlarmış, uzun kayalar da üzerlerine eğilmiş gibi geldi. Fakat Frodo onlara kulak asmadı; yine güldü. "Hey gidi Sam," dedi, "seni duymak, sanki öykü yazılmış gibi mutlu etti beni. Ama en önemli karakterlerden birini unuttun. Aslan yürekli Samwise. 'Ben daha çok Sam'i dinlemek istiyorum baba.
    Neden onun konuşmalarını daha çok katmamışlar baba? Ben en çok onu seviyorum, beni o güldürüyor. Üstelik Sam olmasaymış Frodo pek uzağa gidemezmiş, değil mi baba?'"


    Yollarına devam ettikleri sırada son olarak Gollum'un hainliğine uğradılar ve Shelob'un ininde Frodo öldü daha doğrusu Sam öyle zannetti ki, çok büyük acılar çektikten sonra yolculuğun asıl amacını, yüzügün yok edilmesi görevini yerine getirme kararı aldı ve yüzügü Frodo'nun boynundan aldı. Daha sonra Frodo'nun ölmediğini ve orklar tarafından mahkum edildiğini gördüğü sırada kitabımız bitmiş bulundu.

    Sam'in, Frodo'nun öldüğü zaman söylediği bu sözler #39956132 beni çok etkiledi ve "Sizin için yüzüğü taşıyamam Bay Frodo ama sizi taşıyabilirim." sözleri aklıma geldi ve manik depresif moddan çıkmam zaman aldı.

    Kısacası kitap böyleydi, güzeldi hatta serinin ilk kitabından daha güzeldi bana daha farklı duygular yaşattı.

    Sevgi, sadakat, kötülük, acı, şehvet, dostluk, aşk, her türlü duygu ile birlikte böylesi güzel bir bütün oluşturabilen Tolkien'e ,bu kitabı okumamda emeği geçen ve buraya kadar sıkılmadan okuyan herkese teşekkür eder iyi akşamlar dilerim.