• Spoiler vardır !

    BİR GARİP AŞK HİKAYESİ

    Bir yazarla daha tanıştım ve çok memnunum bunun için. Simonov. Savaşı ve insanı en iyi anlatan adamlardan, savaşla edebiyatı buluşturan..

    2. Dünya Savaşı yine. Ruslar ve Almanlar sahnede tabi, ne çekmiş bu iki millet birbirinden..

    Rus bir havacı pilot albay Polinin ile yine Rus bir tiyatrocu Galina aşkı.. Savaş ise bazen buz dağının görünen yüzü, bazen de görünmeyen yüzü olarak varlığını hep hissettirir hikaye boyunca.

    Albay Polinin bir görev sırasında yaralanır ve hastanede birkaç gün geçirmek zorunda kalır. Öncesinde ise tiyatroda tanıştığı Galina ile belli belirsiz bir yakınlaşması olsa da , süreç Galina'nın hastane ziyaretleriyle ivme kazanır. Bir gün, iki gün derken her gün ziyaretler devam eder ve malum olanın ilanı için esasında söze bile gerek kalmaz. Burada hemen Camus'un o dehşet muhteşem sözünü hatırlayalım, “Huzur, sessizce sevmek olabilirdi… Ama insan işte! Bir bilinci var ve konuşması gerekiyor. Sevmek, böylece cehenneme dönüşüyor.”

    Tartışılır tabi bunlar, konuşmak mı susmak mı falan uzun mesele. Biraz daha ilerleyip biraz daha yakınlaşırlar. Ve sonrasında ikisi için de aynı anda bir "Moskova" seçeneği ortaya çıkar. Albay atanarak mecburen gider Moskova'ya, Galina ise yine bu şehirdeki tiyatrocu arkadaşından cazip bir iş teklifi alır, bu arkadaş ise sıradan birisi değildir. Yalan yanlış, içine pek sinmese de bir ilişkisi olan adamdır ve bunu albaydan saklamıştır. (Tamam biraz Yeşilçam gibi)

    Albaydan kısa bir süre sonra da Galina gider peşinden. Tiyatro teklif eden arkadaş-sevgili karışık kişiye cevabını da Polinin'e verdiği bir mektupla verir, bunu şu adrese gönderir misin diyerek. Albay ise hazır aynı şehirdeyiz ne gerek var postaya diyerek bizzat tiyatrocu adamın evine gider. Seyreyle mevzuyu:) Kendin göndersene zarfı adama niye veriyorsun, ah şu kadınlar :)

    Evlerine varınca tabi çok saygıyla karşılanır albay, hem bir askerdir ülkesi için çarpışan hem de zahmet edip postacı gibi mektup getirmiştir. İki adam da birbirinden kıllanır , haz etmezler :) Ulan var bu işte bir iş derler karşılıklı :)

    Galina bıraktığı evine, başka bir deyişle gariban bekar odasına döner, bütün komşular taşınmıştır, sadece kocası savaşta ölen bir kadın komşusu kalmıştır. Hasret giderirler, kadın sevincinden bilemez ne yapsın. Buz gibi bir ev, her anlamda. Hem kışın ortası hem tek başına genç bir kadın. Kalkıp tiyatroya gider, sonra da tiyatrocunun evine. Tiyatrocu idarecidir aynı zamanda işler ondan sorulur hep. Albaydan da haber yoktur , neylesin bu zavallı Galina ?

    Fakat içi rahat etmez, ertesi sabah habersiz ayrılır o evden ve geri döner kendi evine. Komşu kadın der ki, seni her gün bir adam telefonla arıyor aynı saatte, dün söylemeyi unuttum bunu. E be kadın niye unutursun :)

    Telefon gelir yine, Galina karmakarışık ruh hallerindedir, hem istemez konuşmayı hem ister. Zor bela konuşur, geliyorum der albay 2 saatte, peki der kadın kapatır telefonu. Bu arada diğer tiyatrocu vatandaş çıkar gelir, Galina kapısını açmaz ona , canın cehenneme kadın sen bilirsin diyerek çekip gider adam.

    Albayı da görmek istemez ama Galina (ne çok ister aslında ama) ve komşusuna albaya verilmek üzere bir not bırakarak çıkar gider evden. Albay sevinçle gelir, karşılayan komşu olur, kağıdı verir adama.

    "Size kendim hakkında bütün gerçeği söylemedim. Daha önce belki yapabilirdim ama cesaret edemedim, şimdi hiç faydası yok ve utanıyorum. Çok düşündüm ve sizi bir kere aldatan kişiye asla güvenemeyeceğinizi anladım. Haklısınız. Benimle evlenmemeniz sizin için daha iyi olur. Sizi herhalde şimdi de aldatabilirdim ama istemiyorum ve bunun için sizden utanıyorum. Elveda."

    Biraz zaman geçip evine doğru döner kadın ve kapıda albayın arabasını görür, bir köşeye sinip bekler. Albay çıkar ama o yine adım atmaz.

    "İşte tam o sırada Polinin evden çıktı. Hızlı, dönüşü olmayan bir yürüyüşle,durmadan,eve bakmak amacıyla durmadan gidiyordu. Arabaya yaklaştı, bindi ve araba hareket etti. Sadece yirmi adım ötesindeydi ama Galina ona seslenmek, onu durdurmak için en ufak bir davranışta bulunmadı."


    ......................................... SON .................................................
  • Yazar: Fox Mulder
    Hikaye Adı : Hayal veya Gerçek
    Link: #29392131

    Saatlerdir rıhtıma yanaşmış olan Rus bandıralı bu gemiyi gözlüyordum. Yanıma aldığım çekirdekler biteli saatler olmuştu. Geminin ışıkları tamamen kapalı ve göze çarpan en ufak bir hareketlilik dahi yoktu. Gerçek oralarda bir yerdeyse sonsuza kadar beklemek sorun değildi ama ya değilse? Ya yine yanıldıysam?

    Düşüncelerimi çalan telefon böldü. Arayanın Scully olduğunu görünce telefona cevap verdim.
    “Mulder, neredesin?”
    “Dünya üzerinde bir yerlerde ufak bir çekirdek kabuğu öbeği yapmakla meşgulüm saatlerdir.”
    “Skinner saatlerdir seni arıyor. 2 gün önce kiraladığın bir arabayla kimseye haber vermeden ayrılmışsın.”
    “Yeni bir iz üzerindeyim.”
    “Mulder, bana neden haber vermedin?”
    “Haber kaynağım her kimse, yalnız gelmemi istedi.”

    Scully yeni bir cümle kurmaya çalışırken geminin güvertesinde iki gölgenin hareket ettiğini gördüm.

    “Şu an kapatmam lazım. Sana tekrar ulaşıncaya kadar Skinner’ı oyalamaya çalış.”
    “Muld…”

    Cevabı dinlemeden telefonu kapattım. Arabadan inip, hızla gemiye doğru ilerlemeye başladım. Güvertede gördüğüm iki gölgenin ellerinde bir çanta ile gemiden inip, ileride bekleyen Ford’a doğru gittiklerini fark ettim. Karanlıkta yüzlerini seçmeme imkân yok ama karanlık beni de kamufle ettiği için pek fazla umursamadım. Olabildiğince sessiz ve hızlı olarak gemiye girdim, Rusça birkaç söz duyunca kendimi kapısını açık bulduğum ilk yere attım. Burası depo gibi bir yerdi. Bir sürü çuvalla dolu bir depo. Havayı koklayınca içerinin yoğun bir şekilde çay koktuğunu fark ettim. Çuvallardan birini hafif aralayınca yanılmadığımı anladım. Delil poşetine örnek almak için hamle yapacağım sırada Rusça konuşmaların yakınlaştığını fark ettim. Örnek almaktan vazgeçip, ses çıkarmadan beklemeye başladım. Kapının önünde sesini ayırt edebildiğim üç kişi konuşuyordu. İçlerinden birisi birden Rus aksanıyla da olsa akıcı bir şekilde İngilizce konuşmaya başladı. Bir telefon görüşmesi yapmaya başladığını anladım.

    “Gemi rıhtıma yanaştı ikinci aşama için emirlerinizi bekliyoruz.”
    “Evet, doğrudan Türkiye’den geliyor ve birinci kalite.”
    “Evet, Karadeniz Bölgesi’nden toplandı.”

    Telefon görüşmesi bitince, az önce İngilizce konuşandan Rusça birkaç kelime geldi ve yürümeye başladılar. Adamlar uzaklaşınca tekrardan çay çuvalının başına döndüm, delil poşetine çay örneği alıp, çuvalı ilk konumuna getirdim ve yavaşça deponun kapısını açtım. Sessizce gemiden aşağı indim ve arabaya doğru koşmaya başladım. Arabaya bindikten sonra, hızla limandan ayrılıp, Scully’yi aradım.

    “Mulder, az önce neler oldu? Telefonu neden kapattın ve tekrar aradığımda neden açmadın?”
    “Yarım saat içinde laboratuvarda olman lazım. Rusya’dan gelen geminin içerisi çay ile dolu.”
    “Yani? Gecenin saat üçünde beni çay içmeye mi davet ediyorsun?”
    “Çaydan örnek aldım. Analiz yapmamız lazım.”
    “Peki, yarım saat içerisinde görüşürüz.”

    Arabayla gidebildiğim kadar hızlı olarak Scully’nin yanına ulaştım. Buna rağmen bir saatten önce ulaşamamıştım. Scully yüzüme dikkatle baktı.

    “Kaç saattir uyumuyorsun”
    “Bilmiyorum. Şimdi bunun hiçbir önemi de yok. O gemide bir şeyler döndüğü kesin ve çayda kesinlikle bir şeyler söz konusu.”
    “Peki, sen de bu arada Skinner ile görüşmek isteyebilirsin.”

    Skinner’dan bir ton laf işittikten sonra laboratuvara geri döndüm. Scully olması gerektiği gibi analizi tamamlamıştı.

    “Çayda herhangi bir sorun gözükmüyor. Haber kaynağın kesinlikle seni kandırmış.”
    “Telefonla konuşurlarken duydum, doğrudan Karadeniz Bölgesi’nden geldiğini ve birinci kalite olduğunu söyledi.”
    “Açık söylemek gerekirse, bu son iki gününü boşuna harcadığını düşünüyorum. Evine git ve dinlen Mulder.”

    Hiçbir şey söylemeden Scully’nin yanından ayrıldım. Eve kadar uyumadan gidebilmek için klasik müzik çalan bir radyoyu ayarladım. Çaykovski’nin Piyano Konçertosu No:1 çalıyordu. Eve kadar hiçbir şey düşünmeden gitmeye ve sıcak bir duş alıp uyumaya karar verdim.

    Duşa girip çıktıktan sonra uykuya henüz yenik düşüyordum ki telefonun sesiyle kendime geldim. Gözlerimi ağır ağır açtım ve yerimden doğruldum. Arayan her kimse beni sevdiğinden dolayı aramıyordu. Yanılmıştım, sevdiğinden dolayı arıyor da olabilirdi, çünkü arayan Scully’di.

    “Mulder, çay örneği aldığın gemi Rus bandıralı demiştin değil mi?
    “Evet.”
    “Bu sabah erken saatlerde Rus bandıralı bir geminin limandan ayrıldığını ve açıklarda da battığını öğrendim.”
    “Ama nasıl olur, bu kadar kısa süre içerisinde koskoca gemiyi nasıl boşaltmış olabilirler?”
    “Bilmiyorum. Belki de boşaltmadan ayrıldı ve batırıldı. Ama şüphelerinde haklı olabilirsin. Daha detaylı analiz yapmak için tekrar laboratuvara döndüm.”

    Yerimden kalktım. Tekrardan büroya döndüm. Bodrum katındaki odamda otururken kapının altından bir zarf atıldığını gördüm. Hızla yerimden fırlamama rağmen, kimin attığını görememiştim. Zarfı açtığımda rıhtımda arabanın içerisinde beklerken ve telefonla konuşurken çekilmiş fotoğraflarımla beraber bu işin peşinin bırakmamı söyleyen bir mektup buldum. Eğer bu işin peşini bırakmazsam kaybedenin yine ben olacağımı da söylemeyi ihmal etmemişlerdi.

    Hızla odamdan çıkıp, otoparka indim. Arabaya bindiğim sırada yan kapının açıldığını ve içeriye Sigara İçen Adam’ın bindiğini gördüm.

    “ Seni or...”
    “Sakin olun Ajan Mulder. Buraya sizinle bir anlaşma yapmak için geldim.”
    “Seninle hiçbir anlaşma yapmam. O sigarayı da söndür.”
    “Anlaşma yapmak zorundayız. Gördüklerin karşısında ispatlayabileceğin çok fazla bir şey yok. Tabii aldığın örnek dışında. O örneği yok edeceksin.”
    “Neden yok ediyorum?”
    “Kız kardeşini tekrar görmek istiyorsan bu dediğimi yapmak zorundasın. Yoksa bir anlaşmamız olmayacak.”
    “O çaylarda ne vardı?”
    “Senin ve FBI’daki kimsenin bilmesinin doğru olmadığı şeyler.”
    “Örnek laboratuvarda analiz ediliyor. Eğer ki gerçekten bir şey varsa bu ortaya çıkar ve o zaman da sadece ben değil tüm dünya öğrenir.”
    “Anlaşmayı unutalım o halde, kız kardeşini tekrar kaybetmeyi göze alacak kadar gözün kara ise yapabileceğim bir şey yok.”
    “Kız kardeşim nerede?”
    “Anlaşmayı kabul edersen, görebileceksin. Bana güvenmen lazım.”
    “Hiç kimseye güvenmiyorum.”
    “Bu işi şu an bitirdiğin takdirde hemen kız kardeşinin yanına gideceğiz. Scully’i ara ve o örneği yok ettir.”

    Bu adi herife güvenmememe rağmen Scully’i aradım ve örneği yok etmesini söyledim. Dediğimi yapacağından emin olduğum için de cevabı beklemeden telefonu tamamen kapattım.

    “Sözümde duruyorum Ajan Mulder. Yalnız benim arabamla gideceğiz.”
    “O çaylarda ne vardı.”
    “O çaylar, uygun ısı ve sıcaklıkta potasyum bromür ile karıştırıldığında kitlelere istediğinizi yaptırabileceğiniz bir silah olarak kullanılacaktı.”
    “Potasyum bromür mü? Sedatif etkisi yüzünden mi?”
    “Aynı zamanda anti-epileptik etkisi yüzünden de”

    Bir süre konuşmadan sessizce yol aldık. Günlerdir uykusuz olmanın verdiği yorgunlukla uykuya dalmışım. Gözlerimi açtığımda bir hastane odasının içerisinde başımda Scully ve Skinner’ı dikilirken buldum.

    “Ben ne zaman buraya geldim.”
    “Mulder, bizi çok korkuttun.”
    “Ben, ben Sigara İçen Adam ile beraber kız kardeşime gidiyordum.”
    “Mulder, seni 2 gün önce kiraladığın araba rıhtımın içinde park edilmiş bir haldeyken baygın bulduk. Buraya geldiğinde hala baygındın.”
    “Rus bandıralı bir geminin peşindeydim. Sana da telefonda söylemiştim. Hatta çay örneği almıştım. Sen analiz yapmıştın.”
    “Çay örneği mi? Öyle bir şey olmadı hiç. Ancak kanında çok fazla oranda potasyum bromür bulduk. Seni bulmasaydık günlerce orada durabileceğin kadar fazlaydı. Sanırım hayal veya rüya gördün.”
    “Kahretsin! Hayal veya rüya değildi. Hiçbiri değildi. Çay, çuvallar dolusu çay vardı. Sigara İçen Adam bana potasyum bromür ile karıştırıldığında neler olabileceğini anlattı.”
    Skinner dayanamayıp söze girince susmak zorunda kaldım.
    “Ajan Mulder, bu konuyla ilgili saha raporunuza neler yazacağınızı merakla bekliyorum. Rus bandıralı bir geminin oraya hiç yanaşmadığını ve orada herhangi hiçbir şeyin olmadığını iddia ediyorlar. Buna göre 2 gün boyunca boş rıhtımı gözlemlemiş ve sanrı görmüşsünüz.”

    Skinner öfkeyle odadan çıkınca Scully’ye baktım.

    “Gördüklerimin hiçbiri hayal değildi Scully. O gemi oradaydı, çayları gözümle gördüm. Adamların konuşmalarını işittim. Sonra örneği yok etmem karşılığında Sigara İçen Adam bana kız kardeşimi göstermeye söz vermişti, onu tekrar kaybetmemek için kabul ettim. Sonra arabayla uzun bir yolculuğa başlamışken uykuya yeni düştüm ve bir şekilde Sigara İçen Adam beni oraya, o rıhtıma, geri götürdü ve her şeyi hiçbir şey ispatlanamayacak şekilde yok etti.”
    “Mulder, dinlenmen lazım. Bir şey düşünmeden uyumaya çalış lütfen.”

    Tekrardan uykuya yenik düşerken hatırladıklarım bunlardı. Gerçek oralarda bir yerdeydi ve ben yine gerçeğe ulaşamadan kaybetmiştim.
  • Saatlerdir rıhtıma yanaşmış olan Rus bandıralı bu gemiyi gözlüyordum. Yanıma aldığım çekirdekler biteli saatler olmuştu. Geminin ışıkları tamamen kapalı ve göze çarpan en ufak bir hareketlilik dahi yoktu. Gerçek oralarda bir yerdeyse sonsuza kadar beklemek sorun değildi ama ya değilse? Ya yine yanıldıysam?

    Düşüncelerimi çalan telefon böldü. Arayanın Scully olduğunu görünce telefona cevap verdim.
    “Mulder, neredesin?”
    “Dünya üzerinde bir yerlerde ufak bir çekirdek kabuğu öbeği yapmakla meşgulüm saatlerdir.”
    “Skinner saatlerdir seni arıyor. 2 gün önce kiraladığın bir arabayla kimseye haber vermeden ayrılmışsın.”
    “Yeni bir iz üzerindeyim.”
    “Mulder, bana neden haber vermedin?”
    “Haber kaynağım her kimse, yalnız gelmemi istedi.”

    Scully yeni bir cümle kurmaya çalışırken geminin güvertesinde iki gölgenin hareket ettiğini gördüm.

    “Şu an kapatmam lazım. Sana tekrar ulaşıncaya kadar Skinner’ı oyalamaya çalış.”
    “Muld…”

    Cevabı dinlemeden telefonu kapattım. Arabadan inip, hızla gemiye doğru ilerlemeye başladım. Güvertede gördüğüm iki gölgenin ellerinde bir çanta ile gemiden inip, ileride bekleyen Ford’a doğru gittiklerini fark ettim. Karanlıkta yüzlerini seçmeme imkân yok ama karanlık beni de kamufle ettiği için pek fazla umursamadım. Olabildiğince sessiz ve hızlı olarak gemiye girdim, Rusça birkaç söz duyunca kendimi kapısını açık bulduğum ilk yere attım. Burası depo gibi bir yerdi. Bir sürü çuvalla dolu bir depo. Havayı koklayınca içerinin yoğun bir şekilde çay koktuğunu fark ettim. Çuvallardan birini hafif aralayınca yanılmadığımı anladım. Delil poşetine örnek almak için hamle yapacağım sırada Rusça konuşmaların yakınlaştığını fark ettim. Örnek almaktan vazgeçip, ses çıkarmadan beklemeye başladım. Kapının önünde sesini ayırt edebildiğim üç kişi konuşuyordu. İçlerinden birisi birden Rus aksanıyla da olsa akıcı bir şekilde İngilizce konuşmaya başladı. Bir telefon görüşmesi yapmaya başladığını anladım.

    “Gemi rıhtıma yanaştı ikinci aşama için emirlerinizi bekliyoruz.”
    “Evet, doğrudan Türkiye’den geliyor ve birinci kalite.”
    “Evet, Karadeniz Bölgesi’nden toplandı.”

    Telefon görüşmesi bitince, az önce İngilizce konuşandan Rusça birkaç kelime geldi ve yürümeye başladılar. Adamlar uzaklaşınca tekrardan çay çuvalının başına döndüm, delil poşetine çay örneği alıp, çuvalı ilk konumuna getirdim ve yavaşça deponun kapısını açtım. Sessizce gemiden aşağı indim ve arabaya doğru koşmaya başladım. Arabaya bindikten sonra, hızla limandan ayrılıp, Scully’yi aradım.

    “Mulder, az önce neler oldu? Telefonu neden kapattın ve tekrar aradığımda neden açmadın?”
    “Yarım saat içinde laboratuvarda olman lazım. Rusya’dan gelen geminin içerisi çay ile dolu.”
    “Yani? Gecenin saat üçünde beni çay içmeye mi davet ediyorsun?”
    “Çaydan örnek aldım. Analiz yapmamız lazım.”
    “Peki, yarım saat içerisinde görüşürüz.”

    Arabayla gidebildiğim kadar hızlı olarak Scully’nin yanına ulaştım. Buna rağmen bir saatten önce ulaşamamıştım. Scully yüzüme dikkatle baktı.

    “Kaç saattir uyumuyorsun”
    “Bilmiyorum. Şimdi bunun hiçbir önemi de yok. O gemide bir şeyler döndüğü kesin ve çayda kesinlikle bir şeyler söz konusu.”
    “Peki, sen de bu arada Skinner ile görüşmek isteyebilirsin.”

    Skinner’dan bir ton laf işittikten sonra laboratuvara geri döndüm. Scully olması gerektiği gibi analizi tamamlamıştı.

    “Çayda herhangi bir sorun gözükmüyor. Haber kaynağın kesinlikle seni kandırmış.”
    “Telefonla konuşurlarken duydum, doğrudan Karadeniz Bölgesi’nden geldiğini ve birinci kalite olduğunu söyledi.”
    “Açık söylemek gerekirse, bu son iki gününü boşuna harcadığını düşünüyorum. Evine git ve dinlen Mulder.”

    Hiçbir şey söylemeden Scully’nin yanından ayrıldım. Eve kadar uyumadan gidebilmek için klasik müzik çalan bir radyoyu ayarladım. Çaykovski’nin Piyano Konçertosu No:1 çalıyordu. Eve kadar hiçbir şey düşünmeden gitmeye ve sıcak bir duş alıp uyumaya karar verdim.

    Duşa girip çıktıktan sonra uykuya henüz yenik düşüyordum ki telefonun sesiyle kendime geldim. Gözlerimi ağır ağır açtım ve yerimden doğruldum. Arayan her kimse beni sevdiğinden dolayı aramıyordu. Yanılmıştım, sevdiğinden dolayı arıyor da olabilirdi, çünkü arayan Scully’di.

    “Mulder, çay örneği aldığın gemi Rus bandıralı demiştin değil mi?
    “Evet.”
    “Bu sabah erken saatlerde Rus bandıralı bir geminin limandan ayrıldığını ve açıklarda da battığını öğrendim.”
    “Ama nasıl olur, bu kadar kısa süre içerisinde koskoca gemiyi nasıl boşaltmış olabilirler?”
    “Bilmiyorum. Belki de boşaltmadan ayrıldı ve batırıldı. Ama şüphelerinde haklı olabilirsin. Daha detaylı analiz yapmak için tekrar laboratuvara döndüm.”

    Yerimden kalktım. Tekrardan büroya döndüm. Bodrum katındaki odamda otururken kapının altından bir zarf atıldığını gördüm. Hızla yerimden fırlamama rağmen, kimin attığını görememiştim. Zarfı açtığımda rıhtımda arabanın içerisinde beklerken ve telefonla konuşurken çekilmiş fotoğraflarımla beraber bu işin peşinin bırakmamı söyleyen bir mektup buldum. Eğer bu işin peşini bırakmazsam kaybedenin yine ben olacağımı da söylemeyi ihmal etmemişlerdi.

    Hızla odamdan çıkıp, otoparka indim. Arabaya bindiğim sırada yan kapının açıldığını ve içeriye Sigara İçen Adam’ın bindiğini gördüm.

    “ Seni or...”
    “Sakin olun Ajan Mulder. Buraya sizinle bir anlaşma yapmak için geldim.”
    “Seninle hiçbir anlaşma yapmam. O sigarayı da söndür.”
    “Anlaşma yapmak zorundayız. Gördüklerin karşısında ispatlayabileceğin çok fazla bir şey yok. Tabii aldığın örnek dışında. O örneği yok edeceksin.”
    “Neden yok ediyorum?”
    “Kız kardeşini tekrar görmek istiyorsan bu dediğimi yapmak zorundasın. Yoksa bir anlaşmamız olmayacak.”
    “O çaylarda ne vardı?”
    “Senin ve FBI’daki kimsenin bilmesinin doğru olmadığı şeyler.”
    “Örnek laboratuvarda analiz ediliyor. Eğer ki gerçekten bir şey varsa bu ortaya çıkar ve o zaman da sadece ben değil tüm dünya öğrenir.”
    “Anlaşmayı unutalım o halde, kız kardeşini tekrar kaybetmeyi göze alacak kadar gözün kara ise yapabileceğim bir şey yok.”
    “Kız kardeşim nerede?”
    “Anlaşmayı kabul edersen, görebileceksin. Bana güvenmen lazım.”
    “Hiç kimseye güvenmiyorum.”
    “Bu işi şu an bitirdiğin takdirde hemen kız kardeşinin yanına gideceğiz. Scully’i ara ve o örneği yok ettir.”

    Bu adi herife güvenmememe rağmen Scully’i aradım ve örneği yok etmesini söyledim. Dediğimi yapacağından emin olduğum için de cevabı beklemeden telefonu tamamen kapattım.

    “Sözümde duruyorum Ajan Mulder. Yalnız benim arabamla gideceğiz.”
    “O çaylarda ne vardı.”
    “O çaylar, uygun ısı ve sıcaklıkta potasyum bromür ile karıştırıldığında kitlelere istediğinizi yaptırabileceğiniz bir silah olarak kullanılacaktı.”
    “Potasyum bromür mü? Sedatif etkisi yüzünden mi?”
    “Aynı zamanda anti-epileptik etkisi yüzünden de”

    Bir süre konuşmadan sessizce yol aldık. Günlerdir uykusuz olmanın verdiği yorgunlukla uykuya dalmışım. Gözlerimi açtığımda bir hastane odasının içerisinde başımda Scully ve Skinner’ı dikilirken buldum.

    “Ben ne zaman buraya geldim.”
    “Mulder, bizi çok korkuttun.”
    “Ben, ben Sigara İçen Adam ile beraber kız kardeşime gidiyordum.”
    “Mulder, seni 2 gün önce kiraladığın araba rıhtımın içinde park edilmiş bir haldeyken baygın bulduk. Buraya geldiğinde hala baygındın.”
    “Rus bandıralı bir geminin peşindeydim. Sana da telefonda söylemiştim. Hatta çay örneği almıştım. Sen analiz yapmıştın.”
    “Çay örneği mi? Öyle bir şey olmadı hiç. Ancak kanında çok fazla oranda potasyum bromür bulduk. Seni bulmasaydık günlerce orada durabileceğin kadar fazlaydı. Sanırım hayal veya rüya gördün.”
    “Kahretsin! Hayal veya rüya değildi. Hiçbiri değildi. Çay, çuvallar dolusu çay vardı. Sigara İçen Adam bana potasyum bromür ile karıştırıldığında neler olabileceğini anlattı.”
    Skinner dayanamayıp söze girince susmak zorunda kaldım.
    “Ajan Mulder, bu konuyla ilgili saha raporunuza neler yazacağınızı merakla bekliyorum. Rus bandıralı bir geminin oraya hiç yanaşmadığını ve orada herhangi hiçbir şeyin olmadığını iddia ediyorlar. Buna göre 2 gün boyunca boş rıhtımı gözlemlemiş ve sanrı görmüşsünüz.”

    Skinner öfkeyle odadan çıkınca Scully’ye baktım.

    “Gördüklerimin hiçbiri hayal değildi Scully. O gemi oradaydı, çayları gözümle gördüm. Adamların konuşmalarını işittim. Sonra örneği yok etmem karşılığında Sigara İçen Adam bana kız kardeşimi göstermeye söz vermişti, onu tekrar kaybetmemek için kabul ettim. Sonra arabayla uzun bir yolculuğa başlamışken uykuya yeni düştüm ve bir şekilde Sigara İçen Adam beni oraya, o rıhtıma, geri götürdü ve her şeyi hiçbir şey ispatlanamayacak şekilde yok etti.”
    “Mulder, dinlenmen lazım. Bir şey düşünmeden uyumaya çalış lütfen.”

    Tekrardan uykuya yenik düşerken hatırladıklarım bunlardı. Gerçek oralarda bir yerdeydi ve ben yine gerçeğe ulaşamadan kaybetmiştim.
  • Eee ne olacak şimdi ha? diye kitabın içinde sık sık soran Alexe cevap olarak:

    Hikayeni okuyup bitirmem üzerine inceleme ve yorumlarımı elimden geldiği, dilimin döndüğü ve kelimelerimin yettiği kadarıyla yazıya dökeceğim sevgili kardeşim. Belki bu şekilde tüm okurlarını kardeşi olarak görerek, ‘‘ey kardeşlerim’’ diye hitap eden Alex’e yeni kardeşler(okuyucular) kazandırmak, ilgi uyandırmak , belki de okumayı düşünenler için şüphelerini ortadan kaldırmaya katkıda bulunmak için.

    Evet kitabın bende oluşturduğu düşüncelerle birlikte hikayeye de değineceğim incelemem biraz uzun olacağından şuraya arka plana bir müzik tavsiyesi ekleyerek, sıkılmanıza mani olmasını dilerim.
    Efsane ikilinin düeti!
    https://www.youtube.com/watch?v=48Qdgx2V8nU
    Şarkının içinde de geçen şu kısmın altını çizerim;
    ‘’İki kapılı bir handa yürüyoruz gündüz gece ve bilmiyoruz ne haldeyiz!’’

    Hadi Alexinde deyimiyle incelememi dikizlemek(gözlemlemek) isteyenler buyursun:

    Öncelikle kıyısından, köşesinden , üstünden de olsa elimden geldiğince hikayeyle ilgili küçük spoiler kelimesi de yerin dibine batsın da dilimizden düşsün, ipuçları olabilir uyarısı benden okuma kararı sizden : )
    Yazar ile başlamak istiyorum cümlelerime; Anthony Burgess kariyerinde önce müzisyenlik, sonrasında yazarlığa girişmiş bir İngiliz yazar. Yazarlığa girme hikayesi oldukça ilginç; Kendisine beyin tümörü hastalığın teşhisi konulmasıyla bir yıllık ömrünün kaldığı açıklanıyor. Bunun üzerine kendisi kalan ömrüne yazar olarak devam ediyor ve bu romanla birlikte 5-6 sayıda kitap eseri çıkartıyor. Fakat kaderin cazibesi veya teşhisinin doğru çıkmaması üzerine ömrüne daha uzun süre devam ediyor. Kader ilginç bir senaryo yaşatarak, kendisine yazarlıkla tanışıp bu eserinde ortaya çıkmasına olanak sağlıyor. Müzik dünyasıyla birleşen yazarlığının etkilerini oluşturduğu karakterinde klasik müzik aşkıyla donatmış olduğunu okurken farkına da varabilirsiniz.

    Kitabın tanıtım kapağındaki yazarımızın şu sözleri bu kitabın içeriğine de , yazılma amacına da cevap niteliğinde olduğunu söyleyebilirim.
    ’’Tüm hayvanların en zekisi, iyiliğin ne olduğunu bilen insanoğluna sistematik bir baskı uygulayarak onu otomatik işleyen bir makine haline getirenlere kılıç kadar keskin olan kalemimle saldırmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum…’’
    diyen yazarımız yinede elinden gelen en iyi seçeneği kullanarak bir fikir taslağını oluşturarak yıllarca yaşatmış ve bugünlere bile hikayesi içerisinde göndererek bizlere ulaştırabilmiş. Fikirler ölmez yaşarmış uzun süreler, bunun ispatını da gerçekleştirmiş.

    Şimdi kitaptan bahse geçmek istiyorum; Bu romanda yazarımız distopik bir gelecek atmosferi oluşturarak o kadar mühim gerçeklerin üzerine konu işlemiş ki gerçekten oldukça ileri görüşlülüğünü ve haklı olduğunu ortaya çıkaran bir hikaye ortaya sunmuş.

    Kitabın başlığı bile ilgi çekmesinin yanı sıra özenle seçilmiş olması, içinde anlam bulundurması okuyucudan puan kazandırıyor. Portakalın organik özelliği ile insana değinirken, otomatik kelimesiyle de makine özelliğine vurgu yaparak bu başlığı kitaba uygun buluyor ve ortaya, makineleşen bir insan anlamlı başlığı sunuyor.

    Kitapta ki hikayenin kahramanı, kendisinden mütevazi anlatıcınız diyerek bahseden Alex bize başından geçen hikayeyi kendi ağzından monolog tarzında anlatıyor. Hikaye, 3 tane yandaşı olan arkadaşıyla oluşturduğu bir holigan, çete grubunun işlediği şiddetli olaylar ve kötülüklerle başlıyor. İçtikleri uyuşturucu maddeli içeceklerin etkisiyle de birlikte iradelerini kaybedip içlerinden de birikip taşmakta olan kötülük eğilimlerini ortaya savurarak dökmelerine şahit oluyorsunuz. İçinde barınan şiddet ve kötülük eğilimini, sanat ve müzik zevkiyle birlikte taşıyan ilginç kahramanımız çetenin lideri olan Alex’in birbirinden farklı dinlediği klasik müzik eserlerini de keşfedip, kitaptan edinilecek kültürel kazançlar arasında bulabilirsiniz. Yaşadığı toplumun da görüntüsünü anlatan Alex sanki aynı zamanda günümüzün de tablosunu aktarıyor gibi; Tıpkı ebeveynleri gibi toplumun diğer bireylerinin sistem tarafından belirlenerek günlerinin çoğu zamanlarını işte çalışarak harcamalarına zorlayarak, kendilerine kalan küçük zaman diliminde ise sadece TV karşısında vakit geçirmeye ayırabilecekleri ve dış dünyaya kör ve sağır, diğer bireylere karşı duyarsız ve görmezden gelen bir toplum haline sürüklenmelerini okuduklarınızda çıkarabiliyorsunuz hikayeden. İçimizde insan olmanın huzuru iyiye yönlendirecek eğilimlerimiz var ancak dışımızdaki baskılar, korkular, para, sahte duygular, modern dünya bizim iç dünyamıza fazladan yük oluşturuyor ve ruhumuzu ağırlaştırılarak farklı yollara sevk edebiliyor.
    Bu da şunları düşündürüyor ki; Bugün toplumlarda oluşan bir çok sorunun, sıkıntının, duygu yoksunluğunun sebebini bireyler mi oluşturuyor yoksa toplum mu yoksa onu da bir şekillendirme ve yönetme gücü olan sistematik güçler mi? Her kötülüğün kendine göre bir oluşum nedeni ve oluşturan çevresi ve faktörleri vardır. İstisnalar kaideyi bozmaz günümüze değinerek hikayeyle benzetme yapacağım; Günümüzde de toplumda, Aile kurumları bağları zayıflamış, toplum ilişkileri gerilemiş, hoşgörüler ve anlayışlar hızla azalmakta, duyarsızlık had safhalara tırmanma vaziyetinde değil mi? Bunları sergilemekte olan bireylerin mi suçu var yoksa yol açan oluşturan toplumu sürükleyen güçlerin mi? Farkına bile varmadan bir takım özelliklerimizin yerini olumsuz özellikler alarak değiştiriliyor belki de birilerinin istediği gibi ‘‘Otomatik Portakal’’ haline çevriliyor olabiliriz. Bir kısmında da Alex’in bahsettiği üzere, babasının gazetede her zaman okuduğu olayların benzeri olan şiddet, hırsızlık ve toplumu olumsuzluğa boğacak olayların sık sık yaşanıp gözümüzün önünde ve zihinlerimizin içine kazınması bizim iç dünyamıza olumlu mu olumsuz mu etki eder bunları sorgulamak gerekiyor.
    Bizzat bu düşünceler ışığında düşününce, kendi adıma sormak istiyorum; Hangimiz akşam haber kanallarının tamamını sakince, huzurla ve umutla sonuna kadar izleyebiliyor? Veya diyelim bir gözünüz kapalı izleyebiliyorsunuz bir şekilde, peki hanginizin izledikten sonra yarınlara olan umudu ve huzuru artıyor? Veya bundan da vazgeçtim çıkan 10 haberden kaç tanesi cinayet, hırsızlık, şiddet veya hoşgörüsüzlük ve anlayışsızlıkla ilgilide, kaç tanesi yaşam sevinci ve hoşgörü, paylaşım, sevgi veya geleceğimize yönelik faydalı ve başarılı buluşlarla ilgili yaşadığımız çevrede? Gerçekten bunların reşit bir bireyde bile olumsuz düşünceleri bunalıma, umutsuzluğa sevk ederken birde reşit olmayan yaşlar üzerindeki etkisinin vahim olabileceğini düşünmeden toplumdaki artan ahlaksız, kayıt dışı olayların sadece sonucuna göre tepkide bulunurken nedenini de düşünüyor muyuz yoksa düşünemiyor muyuz? Kendi adıma cevaplamak istersem haberleri izlemeyi bırakalı oldukça uzun bir zaman oldu onun yerine kelime oyununu izliyor ve bir nebze kendimi kötü düşünceler ve olaylardan uzak tutmaya çalışıyorum, eğer benim gibi rahatsızlık, duyarsızlık hisseden kişiler varsa onlara da bizzat tavsiyemdir bu gibi haberler yerine hafta içi her akşam saat 7 ile 8:30 arası teve2 de.
    Neyse konuyu değiştirmek istedim çünkü oldukça iç bunaltan bir konu olan bu düşüncelerden sıyrılıp kendimi toparlamak için, devam edelim hikayemize;

    Hikayenin mütevazi anlatıcısı Alex ve grubunun konuşma dili olarak bir argo dilinden yararlanmaları başta biraz farklı bir kelime dağarcığı olmasından güçlük oluştursa da 10-15 sayfa sonra su gibi bir anlatıma kavuşabiliyorsunuz. Burada da çevirmenin de günlük dilimize uygun çevirisinin başarısını inkar etmek gerekir. Kara mizahtan da yararlanılan anlatımda hem trajediyi hem dramı hem de komediyi aynı anda satırlarınız da okuyorsunuz ey kardeşlerim. Mütevazi anlatıcımız Alex’in sokak dilini ve argo kelimelerini, samimi bir dil ile anlatarak okurlarına ‘‘ey kardeşlerim ’’gibi hitap ederek sizin hikayeyi benimsemenizi sağlıyor.

    Okumayı düşünenlere de başlamadan önce de bir tavsiyem, dünyaca ünlü olan ’Pavlov Deneyini’ araştırıp bilgi sahibi olarak hikayeye başlamanızı öneririm, bakış açınızı daha geliştirerek kavramanıza katkıda bulunacaktır. O kadar acımasız bir deney ki insana farkında olmadan neleri yaptırım etkisi olduğunun sınırını tahmin edemezsiniz! Hikayenin içerisinde ki bir örneğiyle de bunu anlayacaksınız.

    3 bölümden oluşan hikayenin ilk bölümünde, henüz ergenliğinin başında 15 yaşında hayata ve topluma bir birey olarak girmeye hazırlanan karakterimiz Alex’in ve çetesinin içindeki kötülük ve şiddetleri sergilemesiyle hikaye devam ediyor.
    İnsanın iç dünyasındaki kontrolsüz güç dengelerini sorgulatarak, karakterler üzerinden izlediği olaylar zinciriyle çağımızda kendi hayatımızda ve toplum hayatımızda özgürlük sınırlarımızı da irdelememizi sağlayacak bir mesaj sunuyor okurlara.

    Birbiri ardında işledikleri suçlar serüveninin Alex'in grubu içerisinde ki saygınlığının ve kontrolünün kaybolmasıyla arkadaşları tarafından kumpasa düşürülerek polislere yakalanıp esir hayatına geçmesi ile birlikte yeni bir hikaye bölümüne geçiyorsunuz. Mahkum olarak geçirdiği süreler içerisinde hiçbir düzelme yönünde görüntü göstermemesi, onu Hükümetin toplumda artan suç olaylarının önüne geçmek ve iktidarını devam ettirmek için kendilerine başarı sağlamak için bulduğu ıslah edici bir psikolojik deneye seçilen ilk kurban olmasına yol açıyor.

    Burada araya bir fikrimi eklemek istiyorum; İnsanı insan yapan özellikleri biliyoruz ki düşünerek, karar vererek yaptığı iyi kötü seçimlerdir. Evet; Bu imtihan göreviyle bu dünya içerisinde yaratılmış ve ömrümüzü geçirmekteyiz. Eğer bu özellikler bireylerde olmadan, eylemlerimize bir takım güçler tarafından müdahale edilerek yönetilse idik, dünyaya geliş amacımızın ne anlamı olurdu? Bugün insanoğlunun bile ortaya çıkardığı yapay zekadan oluşarak yönetilen robotlardan ne farkımız kalırdı o halde? İçimizde beslediğimiz iyilik ve kötülük kavramlarının hangisini ortaya süreceğimiz, kendi seçimlerimiz ve kararlarımızla oluşmaktadır. Bir şekilde ahlaki ve vicdani düşüncelerle, iyilik ve kötülük mekanizmalarını kendimiz hakim olarak yönetmemiz gerekiyor ki yaratılış gayemize uygun bir şekilde yaşayabilelim.

    Fakat kitap da bir takım sistematik güçler bu düşünceleri görmezden gelerek başkalarının yaşama ve özgürlük kurallarını hiçe sayarak kendi otoritelerini güçlü ve hakim kılabilmek için bir takım plan ve projeler ortaya çıkarıyorlar, tıpkı Alex’in de dahil edildiği deneyde yapılan düşüncelerini ve zihnini boşaltıp yerine kendi isteklerini, kurallarını yerleştirerek.

    Alex deneyde tedaviye başlanıldığında, çok katı işkenceli tedaviler görür, ruh sağlığının bozulmasına yol açılır. Bir takım şiddetli ve zulüm içeren filmler kendisine beyaz perdede gösterilerek bilincine işlenilir ve hasara uğratılır. Sanırım burada medyanın da etkisine değinmek istemiş olabileceğine düşündüm; Çünkü gösterilen filmler şiddet,savaş,işkence,korku ve benzeri toplum ahlakına aykırı düşen olaylar üzerine. Günümüzdeki medyada bunlardan hangisi gösterilmiyor, hangisi bilincimize girilmesine yol açılmıyor ki?
    Kitapta da yazan bir deyimle ‘Çürümüş ve hasta bir toplumun’ sonuçlarına yönelik çözümler bulmak yerine, daha önceki seviyede bu duruma getiren, ortaya çıkaran sebeplerinin önüne geçilmesi, tedbirler ve önlemler bulunması daha isabetli bir durum olacakken bazı insanların kaderi bazı güçler tarafından yanlış bir şekilde değiştirebileceğini görebiliyoruz.

    Bu tedavinin sonucunda kötülüğe olan eğilimini köreltip, bilincine yerleştirilen yöneltmeler ve mesajlarla, Alex’in kötülüğü seçme ve uygulama içgüdüsü ortadan kaldırılmış, düşünce ve eylemlerinin işlenmesini kısıtlamışlardı. Öyle ki Alex ne zaman kötü bir şey görse veya aklından geçirse bir şekilde kendisini rahatsız hissedip hastalığa yakalandığını bahsediyordu.
    Burada otoritenin yaptığı baskıcı deney ile günümüzde ki olaylara ışık tuttuğunu çıkarabiliriz. Baskılarla bir takım belirlenen kurallarla seçimlerimizin sınırlanıp tercih seçeneklerimizin ortadan kaldırılarak oluşturulmak istenen toplumun veya düzenin istenilen bir parçası haline getirtilmek istendiğinin bir örneği. Bu deney aynı zamanda insanların ne kadar bilinçsiz ve haksız yere bir şekilde otoriterliğe boyun eğmek mecburiyetinde kalıp, istenilen hale getirildiklerinin göstergelerinden biri şüphesiz. En büyük suç birisini ve bizleri hissizleştirmek, hissetmelerinin önüne geçmek! Duygularını yitiren insan artık bir insan, kişi değildir Anthony Burgess’in de dediği gibi OTOMATİK PORTAKAL’dır. Ve toplumumuzda bu tanıma uyan kişilerin varlığı o kadar gün geçtikçe artıyor ki sonuçlarının nereye uzanacağı düşünmek bile insanı endişelendiriyor.

    Alex’in, tercih yapma eğiliminin ortadan kaldırılıp toplumun ve sistemin istediği yaşayış kurallarına göre uygun biçimi alarak, hükümet yetkilileri tarafından istenilen bir modele getirilip düzeltildiğine kanaat getirmesi üzerine özgürlüğüne bırakılır ve esir hayatı son bulur. Alex’in özgürlüğüne kavuşmasının ardından dışarıdaki özgür toplumun, hoşgörüsüz ve adaletsiz bir düzeniyle karşılaşıyor. Buradan şöyle bir düşünceye varılıyor ki; Bireyin bir takım özelliklerine toplumun yönlendirici ve şekillendirici olduğu da aşikardır. Sonuçta çevre etkisi örnek alınacak ve yol gösterici etkilere sahiptir. Aynı zamanda toplumun da yaşayışını düşüncelerini ve duygularını şekillendiren yönlendirenler vardır ki burada da bumerang gibi suç tekrar sistematik güçlere dönüyor.

    Otoritenin faşistçe bir deney ile hazırlayıp düzelttiği Alex çıktıktan sonra bir takım olumsuzluklarla eskiden işlediği suçların yüzleşmeleriyle karşılaşıyor ve çaresizlik içine terk ediliyor bir başına. Hükümetin bu deneyle de yeterli kalmayıp suçlardan caydırmak için de kaba kuvvetli ve acımasızca polislerden kurduğu teşkilat da bu arada sokakları idare etmeye çalışıyor. Totaliterliğe doğru yürüyen hükümetin ise elbette bir takım aleyhine bu sistemi engellemeye çalışan karşı cepheden oluşan politikacılar bununla ilgili çalışmalar ve araştırmalarla uğraşıyorlar. Burada haksızca yapılan bir deney sonucu düzeltilen Alex’ den de yararlanarak koz elde etmeye çalışan politikanın kirli emellerini ve acımasız yüzüne de şahit oluyorsunuz.

    Evet genel olarak bir sonuca varacak olursam çok isabetli ve başarılı bir sistem eleştirisi mesajı taşıyan bu kitap her ne kadar kurgulanmış olan hikaye biraz rahatsız etse de yine de olabildiğince uygun bir hikaye üzerinden verilen mesajı ve eleştiriyi başarılı buluyor, bugünkü sistemlerin uyguladıkları bir takım senaryoları sorgulatmaya sevk ettiğini belirtmek istiyorum bu kitabın. Kurgunun başında bazı olumsuz ve kötü olayların duyarlı kişileri rahatsız edeceğini belirtmek isterim fakat devamının gizemi ve merakı içinde sürükleyiciliğine kendinizi kaptırarak okumaya devam ediyorsunuz sayın mütevazi anlatıcımızı. Mesaj o kadar isabetli ki geleceğe kendini koruyarak taşıyarak bugün bile okunduğunda size birbiri ardınca düşüncelere sevk ederek bazı gerçeklerin farkına iletecek derecede etkili.
    Filminin de kitaptan esinlenerek yayımlandığı belirtmek isterim kimisine göre beğenilmekte kimisine göre kitabın üzerine izleme hassasiyeti bulunmamakta ki bende ikinci kısımda karar vererek sizin kararınızı da okuduktan sonra sizlere bırakıyorum.

    Kısa bir kıtap da olması yönünden (150-160 syf. cvarında) kendi okuma hızıma göre 5-6 günlük bir süre zarfı içerisinde okuyabildim. Kitabın kısa olmasına rağmen içinden çıkarılacak mesajların ve fikirlerin oldukça geniş ve geleceğe kendini aktarması kitabın bu kadar öne çıkıp, başarı kazanmasına katkıda bulunduğunu söyleyebilirim.
    Hem distopya hem kült eserler arasında popüler olan bu kitabın okumanızla birlikte aklınızı kurcalayacak fikirler ışığında , derin bir eleştiri ve sorgulama yapmanıza yol açarak, bitirdikten sonra da etkisinin faydalı olabileceğini düşünüyor ve okumanız için temennide bulunuyorum. İyi ve keyifle okumalar, kitaplarla iyi vakitler.

    Aynı zamanda Necip beyin oluşturduğu #28548203 bu etkinlik içerisinde de birbirinden farklı eserleri okuyarak bir etkinlik altında buluşturduğu için etkinliğe de ithaf ederek faydalı olmasını umuyor, bu etkinliğin baş rolü olduğu için kendisini teşekkür ediyorum. Bol eser okunmakta olan bu etkinliğe de; Bilimkurgu alanında H.G Wells ile ilk kez tanışarak Zaman Makinesi eserini okuyarak devam edeceğimi de dipnot olarak ekliyorum.: )