• Elma ağacının en güzel elmasını Pepita’nın elinden alıyordum;
    bir kuş yuvası için ona vuruyordum. Ağlardı;
    ben de “Oh olsun!” derdim. İkimiz de birbirimizi annelerimize şikâyet ederdik; onlar da bizi yüksek sesle haksız bulurlarken, alçak sesle hak verirlerdi.
    Şimdi koluma dayanıyor; gururlanıyorum,
    heyecanlanıyorum. Ağır ağır yürüyoruz, alçak sesle konuşuyoruz. Mendilini düşürüyor, ben de onu yerden alıyorum. Birbirimize dokunurken titriyor ellerimiz. Küçük kuşlardan, uzakta görünen yıldızdan, ağaçların arkasındaki kızıl günbatımından ...
  • Şaşkın! Nar taklidi yapıyor bir saksıda,
    yıllarca adam taklidi yaptım ya ordan
    tanış çıktı bana: Şimdilik en uzun boylusu,
    en mahcup tazesi de bir açılmaya görsün.
    N'olur açılmasa da onu da böyle sevsek,
    insan da şaşkınlığından sevilmez mi ara sıra?
    Sevmek hayli ciddi bir iş olmalı ki, dalga
    geçmek gibi oluyor ya sonunda: Aşk nara benzer
    dediğim kulağına gitmiş demek, o duymasa
    yanındaki küpeçiçeği... Küstümçiçeğini geç,
    nar ona uyarsa çabuk büyür büyümesine de
    üzer küs bakışıyla bizi, ne aşkın tabiatı
    kalır ortada ne hatıranın saflığı, kalmasın
    şaşkınlığımızdan sevsin de bizi balkona çıkan
    kadın: İki şaşkın bir aşkta kızarır desin.
    nar gibi desin, iyi, yüz kızartıcı bir suç
    sayılsın şaşkınlığımız: Sen küçük narçiçeği,
    bense senden hayli eski, de ki bir adamotu,
    kendi meşrebimizce bir de bahçe bulursak
    sen nar gibi davran orda ben sana adam gibi
    Beni de gizle ey nar bin âşığın biri gibi!
  • Gelirim dediydin.. Gelmedin. Gelseydin, burada bahar gelmeden açan çiçekleri gösterecektim sana.. Ve yaz gelmeden yetişen meyveleri..
    O kadar güzel açıyor ki çiçekler burada.. Yüzleri öyle masum, dilleri öyle samimi.. O kadar güzel meyveler yetişiyor ki burada.. Saçları gün ışığı, gözlerinden sevgi damlıyor her bakışlarında.. Bazen yağmur yağıyor yanaklarından şıpır şıpır, inciler dökülüyor gözlerinden pıtır pıtır.. Bazen yüzlerinde gökkuşağı beliriyor.. Bazen de güneş utanıyor doğmaya, onlar sımsıkı sarılınca dualarına.. Ve ardın dan.. Ardından dallar çiçek açıyor, çiçekler meyveye duruyor, bahar geliyor..
    Mevsim bilmiyor burada çiçekler, aylar sevgi olunca.. İklim bilmiyor meyveler, günler hoşgörü olun ca.. Aylardan sevgi, günlerden hoşgörü olunca her mevsim bahar kokuyor.. Gönüllerde çağlayanlar gibi ferahlık çağlıyor, güller çevresine gülücükler dağıtıyor, gamzeler çakıyor.. Bir yaprak hışırtısı.. Bir ırmak çağıltısı.. Bir kuş cıvıltısı.. Sonra tatlı bir meltem.. Etrafa gül kokuları yayılıyor..
    Hoşgörü, çok güzel ve çok özel bir kelime.. İnsanları engince kucaklamak, sımsıcak karşılamak demek.. Dayanmak, katlanmak, tahammül etmek demek.. Affedilebileceğimiz her şeyi affetmek, farklı düşüncelere saygı göstermek, kusurlara göz yummak demek.. Hoşgörü, kabul edilmesi mümkün olmayan düşünceler karşısında yumuşaklıkla hareket.. Hoşgörü, merhamet etmek.. İnsana, mesleğine ve fikrine bakmadan saygı göstermek.. Herkesi kendi konumunda kabul ederek, ‘‘Yaratan’dan ötürü yaratılanı sevmek’’ demek..
    Hayata hoşgörüyle bakınca insan, hadiseler yumuşuyor.. Yapılan iyi hareketler değer buluyor.. Ortaya konan güzel işler daha bir iyi görünüyor.. Gül yaprağına yazılan gülden ifadeler gibi göz kamaştırıy or.. Kumrunun yuvasına dönüşü gibi mutluluk veriyor.. Hoş davranışlar güzellikleriyle büyüyor büyüyor, yerlere göklere sığmaz oluyor.. Hatalar büyütülmüyor, dikkate alınmıyor, görülmez oluyor.. Kusurlar küçülüyor küçülüyor, bir iğnenin deliğine sıkışıp kalıyor, rahatsız etmiyor..
    Burada, güzel baktığı için güzel gören, güzel gördüğü için güzel düşünen, güzel düşündüğü için hay atından lezzet alan, birbirinden güzel ve birbirinden değerli dostlar var.. Ama ne dostlar.. Hoşgörüyle bakanın geniş olur yüreği.. Yüreği geniş dostlar.. Hoşgörüyü onlarda gördüm ben.. Gelseydin bir bir anlatacaktım sana.. Dikensiz gülü herkes görür.. Bakmasını bilip de dikende gül gören ‘’hoşgörü bakışını’’ anlatacaktım sana..
    Gelirim dediydin.. Gelmedin.. Gelseydin burada öğrendiklerimi anlatacaktım sana bir bir.. Hoşgörü, iyilikleri iyilikleriyle alkışlayan, düşeni kaldıran el diyecektim.. Kötülükleri iyilikleriyle savan, gönüllerden coşan sel diyecektim.. Ne baharı belli ne de yazı, kışta çiçek açan dal diyecektim.. Hoşgörü, zorda kalmışların haline dil ve en güzeli de, sevgiyi bilenlere gül diyecektim..
    Saygı görmek istemeyen, hoşgörü ve müsamaha ummayan var mıdır dünyada?.. Ya da sevgi bekle meyen? Küçük bir çocuk, yaramazlıklarından ötürü anne ve babasından müsamahalı olmalarını ister.. Yerinde duramayan bir öğrenci, okuldaki taşkınlıklarından dolayı öğretmenlerinden hoşgörü bekler.. Suçlu, karakolda polislerden, mahkemede hakimlerden af diler.. Küçük büyüğünden, müs tahdem müdüründen, memur amirinden, asker komutanından her zaman hoşgörü ve müsamaha ister.. Kim istemez, etrafında sevgi ve hoşgörü meltemlerinin esmesini.. Ve kim beklemez, muhabbet hisleriyle kucaklanmayı..
    İnsan için en büyük teselli ve ümit kaynağı affedilmektir, merhamettir, hoşgörüdür.. Hepimiz, dünümüzün ve bugünümüzün sevgi, saygı ve hoşgörü ikliminde geçmesini arzularız.. Yarınlara da öylesine emin ve endişesiz yürümek isteriz.. Ama sevgi de, saygı da, hoşgörü de liyakat ister.. İnsanları sevmeyen sevilmeye layık değildir.. Başkalarını affetmeyenin af beklemeye hakkı yoktur.. Etrafındakileri hoşgörüyle kucaklamayanın müsamahaya liyakati olamaz.. Bu dünya etme bulma dünyası değil midir? Eden bulur.. Yeren yerilir.. Seven sevilir.. Affeden affedilir.. Hoşgören de hoşgörülür..
    Affedilmenin yolu affetmekten geçer.. Bağışlamasını bilmeyen bağışlanmaz.. Taşlanmaya götürülen bir günahkar karşısında eli taşlı kalabalığa, Hazreti İsa aleyhisselam şöyle seslenmişti:
    — İlk taşı, hiç günahı olmayan biri atsın!
    Bu sözden sonra artık bu işe kim yeltenebilir?.. Taşlanacak başı varken, başkasını taşlamaya kim cesaret edebilir?..
    Affetmenin ve hoşgörmenin ölçüsü bellidir.. Bu insani değerler, layık olanlar için geçerlidir.. Başkalarının hakkının söz konusu olduğu bir yerde müsamaha göstermek, kimsenin hakkı değildir. İnsanlara acı çektirmekten zevk alan kişileri hoşgörmek ve onları affetmek, insanlığa karşı bir saygısı zlıktır..
    ‘‘Geleceğin dünyası kinin, nefretin, şiddetin, kavganın, savaşın üzerine değil, sevginin, hoşgörünün, birbirimizi kabullenmenin üzerine bina edilecektir.’’ İşte bu yüzden, yeni nesle verilebilecek en büyük armağan onlara hoşgörü bakışını ve affetmeyi öğretmek olacaktır.. Tarlada izi olmayanın har manda yüzü olmaz.. Öğretmen okulda, annebaba evde çocuğa karşı hoşgörülü olmalı.. Eğer bir çocuk hoşgörü ile yaşarsa, sabırlı olmayı öğrenir. Sabır acıdır, meyvesi ise tatlı.. Hoşlanmadığına sabredemeyen, hoşlandığını elde edemez ki..
    İçimin en iç yanı.. Bunları anlatacaktım sana uzun uzun.. ‘’Hiç kimseye hor bakma, incitme, gönül yıkma’’ diyen dostlardan; hoşgörüyü bir muska gibi giysisine değil yüreğine takan kahramanlardan bahsedecektim.. Sana ümitlerimizi, solmayan günlerimizi anlatacaktım.. Açılan kapıları, kapıları açanı.. Hoş gelenleri.. Hoş bulduk diyenleri.. Özlenen gelince, özleyenin gözlerindeki gökkuşağının renklerini anlatacaktım..
    Yürek taş gibi olunca kalpler kırılır, gönüller yıkılır.. Toprak gibi olunca dostluklar kurulur, güller açılır.. O halde saygı toprak, sevgi güldür.. Hoşgörü ise bir gül bahçesinin adı..
    Gelirim dediydin.. Gelmedin.. Gelseydin kucaklayacaktım seni doyasıya.. Taa gönle uzanasıya.. Çayımızı kendi ellerimle her zamanki gibi yine ben demleyecektim.. Çay, yalnızlığa hüzün taşır.. Sohbete ise muhabbet.. Muhabbet demleyecektim.. Ve gül bahçesinde hoşgörüyle olgunlaşan muhabbet güllerini anlatacaktım sana..
    Yılmaz SADIKLI
  • "Bana şehirdeki en değerli iki şeyi getir" dedi Tanrı, meleklerinden birine; melek de ona kurşun kalbi ve ölü kuşu getirdi.
    "Doğru olanı seçtin," dedi Tanrı, "çünkü cennet bahçemde bu küçük kuş sonsuza kadar şakıyacak, altın şehrimde de Mutlu Prens beni övecek."
    Oscar Wilde
    Sayfa 10 - Türkiye iş Bankası Kültür Yayınları
  • İbrahim Aleyhisselam’ın bir kıssası vardı. Bir zaman İbrahim Aleyhisselam, eşi Sare validemizle birlikte Mısır’a gider. O devirde Mısır’da Firavunlar hüküm sürmektedir. Firavun zulümde en zirveye çıkmıştır. Şehrin giriş ve çıkışları kontrol altındadır. Gelen gidenlerin haberleri anında Firavuna bildirilmektedir. Özellikle kadınlara karşı zaafı olan Firavun, gözüne kestirdiği kadını yanında alıkoyuyordu.

    Görevliler Sare validemizi alıp, Firavun’a götürmek isterler. İbrahim Aleyhisselam’a sorarlar:

    - Bu kadın senin neyindir?

    İbrahim Aleyhisselam:

    -Benim kardeşimdir, der.

    Sonra da Sare validemizin yanına gidince ona bir açıklama getirir:

    -Bugün bana senden sordular, ben de seni kardeşim olarak tanıttım. Sana da sorarlarsa beni yalancı çıkartma. Bu memlekette Allah’a inanan ikimizden başka kimse yok. Seninle eş olmanın yanında aynı zamanda iki din kardeşiyiz. Benim onlara kardeşimdir demem, din kardeşliği açısındadır.

    Bekledikleri an geldi, Firavun Sare validemizi istedi. Görevli adamların eşliğinde Sare validemiz zorla Firavunun huzuruna çıkarıldı.

    Anlama ve idrak kapasitesi zayıf ya da fitne çıkarmaya niyetli bir takım insanlar bu hadiseyi değişik yerlere çekmektedirler. Bir peygamber hanımını yabancı bir insana nasıl gönderirmiş? Hadiseyi baştan sonra akıl gözü ile takip edenler, bu olayda en küçük bir olumsuzluğun olmadığını görecekler. Hatta günümüze birçok dersler de çıkarmak mümkündür. Bu olay hadisi şeriflerde şöyle haber verilmektedir. Sare, Firavunun karşısına çıkar.

    Hadisi Şerifte Firavun zorba olarak anlatılmaktadır. Zorba Sare’ye yaklaşmak için oturduğu yerden ayağa kalktı. Sare o sırada zorbadan izin istedi, abdest alıp iki rekât namaz kıldı ve şu niyazda bulundu:

    “Ya Rabbim! Sana ve gönderdiklerine iman etmişim. Bu ana kadar kocamdan başkasına karşı ırzımı, namusumu korumuş isem, şu kâfiri üzerime saldırtma, beni ondan koru!”

    Firavun da Sare’yı bekliyordu. Namazını kılıp duasını eden Sare validemiz, Firavunun yanına döndü. Firavun kaldığı yerden tekrar yaklaşmaya başladı. Tam o esnada Firavunun ayakları kendini tutmaz oldu, olduğu yere yıkılıp kaldı. Aciz duruma düşen kuş gibi çırpınmaya başladı. Bu durumu gören Sare validemiz endişeye kapıldı, Firavun bu halde ölecek olsa, sorumlu onu tutacaklardı. Sare validemiz yine Rabbine yöneldi:
    “Ya Rabbim! Bu ölürse, benim üzerime atarlar, onu eski haline getir.”

    Zorba eski durumuna geldi. Ancak Sare’den de vazgeçmemişti. Tekrar Sare validemizin üzerine yürüdü. Sare validemiz bu sefer de izin istedi. Namazını kıldı, duasını yaptı ve aynı hadise cereyan etti. Bu olay üç defa tekrarlandı.

    Firavun yaşadıkları karşısında dehşete düştü. Adamlarına emirler verdi:

    -Bu kadını aldığınız yere götürün. Bana kadın diye getirdiğiniz şeytanın ta kendisidir. Benden uzak olsun, yanına cariyelerimden birini de verin.

    Böylece Sare validemiz, Firavunun zulmünden, tecavüzünden korundu. Bir de yardıma mahzar oldu. Sare eşinin yanına gelince:

    -Ey İbrahim! Rabbim beni zorbanın şerrinden korudu, bir de şu cariyeyi bize ihsan eyledi, dedi.

    Bunlar Mevla’mızın ayetlerindendir, her bir ayette insana bir mesaj vardır.
  • Her saat bir erkeğin burnunun ucundan kuş gibi geçen en küçük ve hissedilmez bir olay, genç bir kız tarafından tanımsız bir hızla yakalanırdı.
  • Aslında hiçbir şey kâr değil insana
    Ne gücü ne zayıf yanları ne de yüreği
    Gölgesi bir haç gölgesidir kollarını açsa
    Ve kırar göğsüne bastırırken sevdiği şeyi
    Tuhaf bir ayrılıktır hayatı kapkara
    Mutlu aşk yok ki dünyada

    Hani giydirilmiş erler bir başka yazgıya
    İşte o silahsız erlere benzer hayatı
    Sabahları o yazgı için uyanmış olsalar da
    Tükenmiştirler ve kararsızdırlar akşamları
    Söyle yavrum şu sözleri sakın ağlama
    Mutlu aşk yok ki dünyada

    Güzel aşkım tatlı aşkım çıbanım derdim
    Yaralı bir kuş gibi taşırım seni şuramda
    Ve görmeden bakanlar şu halimize bizim
    Süzdüğüm sözleri söylerler benden sonra
    Ve her şey der demez ölür iri gözlerin uğruna
    Mutlu aşk yok ki dünyada

    Yaşamayı öğrenmek bizimçin geçti çoktan
    Ağlasın gece içinde kalplerimiz yan yana
    En küçük şarkıyı mutsuzluktur kurtaran
    Her ürperiş borçlu baştan bir hayıflanmaya
    Ve her kitar havası beslenir bir hıçkırıkla
    Mutlu aşk yok ki dünyada

    Acılara batmamış bir aşk söyle bana
    Yıkmamış kıymamış olsun bir aşk söyle
    Bir aşk söyle sarartıp soldurmamış ama
    İnan ki senden artık değil yurt sevgisi de
    Bir aşk yok ki paydos demiş göz yaşlarına
    Mutlu aşk yok ki dünyada
    Ama şu aşk ikimizin öyle de olsa.
    (Louis Aragon-Çeviren: Cemal Süreya)
    Françoise Hardy, neredeydin bunca zaman? Hoş geldin...