• 184 syf.
    ·Puan vermedi
    İnsanlar, doğayla tek başlarına mücadele edemeyeceklerini anladıklarından ‘toplum’u oluşturmuşlardı. Kendini güvende tutabilmek ve koruyabilmek için ilkel insanların tipik özellikleri acımasız olmalarıdır. Ancak bu acımasızlıktan kasıt ‘zevk alma’ eylemini içermemektedir ve bu eylem aslında savaşlarla birlikte artmıştır. Önceden sadece savaşta görülen bu eylem günlük hayata sızdı ve bir güç göstergesi olarak toplumla harmanlandı. Her toplumsal yapıda grubun kültürü bir sonraki nesle aktarılır ve bunun sonucunda da o toplumsal grupta ‘temel kişilik tipleri’ oluşur. İlkel toplumda yasa değil töreler hakimdir. İnsanlar modernleştikçe törelerin gücünü eskisi kadar önemsememeye başlamışlar ve buna
    karşılık yasa sayısı çoğalmıştır. Toplumların var olabilmeleri için düzen ve kurallar gereklidir.
    Geleneksel toplumlarda eylemlerin büyük bir çoğunluğu insanların beklentilerini karşılamak doğrultusunda yapılır. Çağdaş toplumlarda ise insan varoluşunu ve iç yaşantısı doğrultusunda öncelik tanır. Barış karşıtı kültür akımının ilk örneğidir ‘hippilik’. Teknolojik bireylerin kurduğu topluma karşı çıkarak tekrardan doğaya geri dönme düşüncesi hakimdir. Bireylerin düşüncelerinin değişip, gelişmesi geleceği hakkında karar vermesinde etkili olurken içgüdülerinin zayıflaması teknoloji bağımlılığını arttırmıştır. Alışılmış olan değerlerden mahrum bırakılıp kendi varoluşlarıyla yüzleşme durumunda bırakılan her bireyde ‘kimlik bunalımı’ görülür. Türklerde bu duruma ‘kimlik geçişmesi’ yoluyla çözüm bulunmuştur. İnsan beyni karışık bir elektrik devresidir fazla yükleme yapıldığında kısa devre yapar buna ‘aşırı yükleme’ denir. Günümüzdeki insanlar eskiye oranla daha çok olguya ve uyarana ve aynı zamanda insana maruz kalmaktadır ve insanlar daha yüzeysel ilişki kurma eğilimindedirler. Çağdaş toplumların kaçınılmaz sonlarından biri de incinmemek adına insanlarla arasına koyduğu mesafenin onu hayattan soyutladığının farkında olmaması ve giderek yalnızlaşarak kabuğuna çekilmesidir.
    Bireylerin kendilerine olan güvenleri çocukluk yıllarındaki çevresine olan güveniyle başlar.
    Çocukların sezgileri yetişkin bireylere oranla daha kuvvetlidir ve olan her durumun farkındadırlar ancak kendilerine acı veren olayları bilinçaltına iterler. Kaygılı bir anne, bebekte temel güven duygusunun oluşumunu engelleyen unsurlardan biridir. Bebek tek güven kaynağı olan annenin, kaygı durumunu kolayca kendi varoluş parçası haline getirebilir.
    Annenin tutarlı davranışları bu dönemde oldukça önemlidir. Çocuğun dünyasında anne-baba sevgisi çok büyük bir yere sahiptir. Sevgi sadece sözcüklerle olmaz, hislerle ve gerçek anlamlarla önem taşır. Çocuğa verilen bir sevgi yoksa hayatının ilerleyen yıllarında da sevgiyi bulma umuduyla yaşar, tüm gücüyle ebeveynlerine kendisini kabul ettirmek için çaba sarf eder. Belli gelişim dönemlerinde çocuğun ihtiyaçları karşılanmamışsa da aşırı karşılanmışsa da çocukta bıraktığı hasar benzer sonuçlar getirdiği söylenebilir. Oysa ebeveyn ve çocuk arasındaki sorunların başlangıç noktası her zaman ebeveyndir. İyi bir ebeveyn olabilme kendi benliğini yaşayan bireylerde mümkündür. Kendi yaşamının birer parçası olan her birey, diğerlerinin yaşamına da saygılıdır. Bu bireyler anne ya da baba olduklarında çocuklarının da ‘kendisine ait bir dünyası vardır’ görüşü kabul görmüş ancak törelerin hoş gördüğü koşullarda gelişebilir algısı mevcuttur. Bazı çocuklarda ‘duygusal açlık’ görülmesinin temel nedeni sevgisizliktir. Çoğu zaman ortaya konan ölçütlerin ebeveynlerin bireysel değer yargılarını ya da engellenmiş olan umutlarını yansıtır. Kendisine saygı duymayan, değer vermeyen bireyler başka insanların duygusal ihtiyaçlarının farkında olmazlar, olamazlar.
    Bazı bireyler, diğer insanlarla beraberken kendilerini sürekli tedirgin hissederler. Bu hissettikleri duyguyu ‘korku’ olarak tanımlayamazlar. İçlerinde fırtınalar kopartan durumlar, olaylar bile yaşarken en yakınlarına tek bir kelime etmezler ve bazen tedirginliklerini kendilerinden bile saklarlar. Kendilerini incelemekte olan bireyleri fark ettiğinde kişi, tedirginliği daha da artar ve ilgi odağı olmaktan kaçınma davranışları sergiler. Kendilerine verilen değere layık olmadıklarını düşünürler, başarılı olsalar dahi yetersizlik hissi yakalarını bırakmaz. Aslında bakıldığında bu duyguları yaşayan bireylerin çocukluk dönemleri incelendiğinde anne-baba tutumlarında benzerlik vardır bunlar; aşırı koruyucu, cezalandırıcı, tutarsızlık gibi.. Bu tutumların ortak yönü sevgi ve saygıdan yoksun oluştur. Anne-babaya karşı gelişen olumsuz duygularla örtülmesiyle başlayan süreç, bireyin kendisine yabancılaşması ve sonunda da kendisi olmanın suçluluğuyla yüz yüze gelmesiyle sonuçlanır. Anlamlı bir hayatı gerçekleştirmemiş olmayla ortaya çıkan ‘varoluş suçluluğu’ bu olaylarla temellendirilir. İçimizde sinsice yaşadığımız duygular, insanların bize, bizim de çevreye ulaşabilmemizin önündeki en büyük engellerdir.
    Beklentilerimiz doğrultusunda gerçekleşmeyen olaylarda, hak ettiğimizi düşündüğümüz şeyler başımıza geldiğinde yaşadığımız duygu kızgınlıktır. İnsanların kızgınlığı yaşama biçimleri farklıdır. Kimi insan sevgi yitimiyle yaşadığı kızgınlığı bilinçaltına iterken kimi de aşırı tepki gösterebilir. Kimi insan korku duyar, kimi insan da korku duyduğu için kızgınlık duygusuyla yanıp tutuşur. Kimi insanlar çevresindekilere dostça yaklaşırken kimi insan çevresini kırıp döktüğü için yalnız kalma taraftarı olur. Sevilen bir insanı kaybetme sonucu yaşanan yas ya da gerçekle ölmüş olan kişiye olan kızgınlık içe yöneltilir. Kaybedilen kişi aşırı bağımlı olunan bir birey ise kızgınlığı bir uyuşturucu gibi kullanarak gerçeklerden kaçan, yüzleşmekten korkan bireyler de mevcuttur. Kimi insan kızgınlığını iğneleyici sözcükler ya da cümlelerle dile getirir. Bazı insanlar otorite olarak algıladıkları her şeye karşı çıkarlar, baş kaldırırlar. Bunun bir özerklik olgusu olduğunu savunurlar ve aslında başkaldırının ötesine gidemezler. Bireyler yaşadıkları durumlarda tepki gösterme eğilimindedir. Çocukluk yıllarında yaşanan düş kırıklıklarına karşı bilinçaltının bir tepkisidir. Yaşanan bu tür olumsuzluklar evrenseldir. Asıl amacımız duygusal tepki alanlarımızı korumaya çalışmak olmalıdır.
    Kökenini çocukluk yaşantılarından alan değersizlik duygusu, bireylerin kendilerini diğer insanlardan daha değersiz olarak tanımlamasının bir sonucudur. Değer verme süreci iki aşamadır; bireyler kendilerine verebildikleri değer kadar diğer insanlara diğer insanlara değer verebilir ve değer verebildiğini hissettikçe kendi değerini fark eder ya da değersizlik duygusu hissi yaşayan bireyler ya kendilerini karşılarındaki insandan üstün görür veya aşağı da görür, bu durumun bir eşiti yoktur. Toplumumuzun bazı kesimlerinde yaşanan, erkek çocuğuyla kız çocuktan daha çok değer verilen bir ortamda yetişmiş olan bir kadın, ileri yıllarda hemcinslerini küçümseyebilir, kendi kimliğinden saparak erkeksi davranışlarda bulunabilir. Aslında bunun sebebi değersizlik duygusu hissetmesine karşılık bulduğu çözümlerdir. Bu davranış örüntüleri sadece kadınlarda yaşanmaz, benzer davranışlar erkeklerde de rastlanan bir durumdur. Toplumun dayattığı ‘erkek kimliği’ ilişkin beklenti karşılayamadıklarını düşünen erkek bireyler, buna karşılık olarak erkekliklerini abartılmış düzeyde ve üstünlükle yaşayarak var olabileceği sanrısına aldanırlar. Ya saldırgan tavır benimserler ya da kadınları baştan çıkarmakla güçlü erkek rolüne bürünmeyi hedefler. Bireyler varoluşlarının getirdiği sorunları gerçekçi bir şekilde yaşıyorsa değersizlik duygusu hissetmezler. İnsanın kendisiyle yüzleşmesi acı verse de yapılması gereken bir eylemdir. Çünkü insanın kendisine acıması, sorunluluk bilincinin yitimine sebep olur. Bireyler kendine hoşgörülü oldukça ilk önce kendilerinin daha sonrada etrafında yer alan insanların ‘kusurlu’ yanlarını kolaylıkla kabul verebildiğinin farkına varır. Bu bireyler dış dünyaya değer verebilmenin haklı gurunu yaşarlar.
    Bazı bireyler işleri yolunda gitse de kaygı duyuyorlar, kendilerini yetersiz bulurlar. Korku, tehlikeli durumlarda yaşandığı herkesin kabul gördüğü bir duyguyken kaygı bireylerin kendilerinin ortaya çıkardığı bir duygu durumudur. Kaygılı bireyler yaşadıkları olayları abartma eylemi içerisindedirler, dünyanın sonu gelmiş gibi davranırlar. Kaygının kökeni, çocukluk yaşantılarıdır. Çocuğun çevresindeki kaygılı insanların var oluşuyla gelişir. Kaygı duyusunun sonlandırılabilmesi oldukça güç bir durumdur. Kaygı duygusunun yoğunluğu sebebiyle bireylerin davranışları, algılayışları ve dikkat bozuklukları ortaya çıkar. Kaygı duygusu kaçınmayı da beraberinde getirir. Elde edemeyeceğini düşündüğü olaylarda reddetmeyi seçerler. Bu durumu gururuna daha az darbe indirme şeklinde algılarlar. Kaygıdan kurtulabilmenin tek yolu bireylerin kendi varoluş sorumluluklarını üstlenebilmeleridir.
    Sorumluluğu sadece bireyin çevresine karşı olan ‘görev' olarak tanımlayan insanlar çoğunluktadır fakat bu sorumluluğun içerisinde ‘iyi yaşam’ dan pek söz edilmez. Ebeveynler çocuklarına nasıl yaşanabileceği konusunda öğütten ziyade örnek teşkil edebilecek bir tavır sergilemeleri çocuğun gelişimi için oldukça önemlidir. İnsanların kullandığı sorumluluktan kaçış mekanizmaları vardır. Bunlar; tüm kötü olayların onları bulduğunu ve şanssız olduğunu sananlar, kendi sorumluluğundan kaçmak için kahır ve üzüntü duygularını dinamik tutanlar gibi bir-çok kaçış yöntemi vardır. En sık kullanılan mekanizmalardan biri de bireyin kendi sorumluluğu kendisi dışındaki bireylere atfetmesidir. Kendisine ait bir sorumluluk payı biçmeyen bu bireyler sorunlarına çözüm bulamaz ve suçlamayı uyuşturucu gibi kullanırlar. Bireylerin kendi sorumluluklarından kaçış için geliştirdikleri mekanizmaları etrafa iyi pazarladığında birey kendi değerlerini çevresinde arttırabilir ki bu toplumun sağlıksız olduğunun en somut delillidir.
    Yalnızlık acı veren, kişiyi ürküten bir duygudur ve bireyler bu duyguyla yüzleşememek için her türlü çabayı gösterir. Yalnızlığın birçok farklı tanımı vardır; toplum grubundan yabancılaşma, çevresi tarafından tek bırakılmak, kendi içinde yaşadığı somut yalnızlık, kendisini kimsesiz hissetme gibi yaşantıların tümü bu sözcükle ifade edilir. Bireylerin kendilerini toplumdan yalıtarak tek başına kalmaları doğal çevreden edindiğimiz fiziksel uyaranlardan yoksun kalma durumu davranış bozukluğuna sebebiyet verebilir. Narsist bireyler, diğer insanlarla ilişki halindedir fakat bu gerçek bir ilişkiden farklıdır. Bireylere gösterdikleri ilgi temelde bir şey vermekten ziyade kendi içsel yalnızlıklarından ziyade kendi içsel yalnızlıklarından kaynaklı karşılık beklentiyle gerçekleşir. Narsist bireyler birbirlerini mıknatıs gibi çekerler çünkü özerk ve birey kavramını hayatında yaşantı haline dönüştürmüş insanlar narsistlerle bir ilişki sürdüremezler ve onlar için önemli olan şey kendi duygu ve düşünceleridir.
    Ortak yaşam kurma eğilimi o kadar güçlüdür ki bazı bireylerin tüm duygusal dünyaları bu tutku çevresinde yaşarlar. Yalnız kalmaya tahammülleri olmayan bu bireyler sürekli hayallere dalarlar örneğin bir manzara resmine baktıklarında sevdikleriyle birlikte orada yaşamanın hayalini kurarlar. Sevdikleri kişilerin kendisiyle birlikte olmamasının ya da hayatını paylaşabileceği birinin bulunmaması üzüntüsü içerisindelerdir. Çocukluk yıllarında yeteri seviyede duygusal doygunluk yaşayamamış bireyler karşı cinsten olan anne ya da babaların vücut bölgelerine ilgi göstermelerine neden olabilir. Daha sonra ise yaşanacak potansiyel durum ise karşı cinsten olan bireylerle sevgi ve duygusal paylaşımın olmadığı cinsel birliktelik kurma eğilimine dönüşür. Toplumun bazı kesimlerinde bunun üstesinden gelmek için gösterdiği çabaların köklü değişimlere yol açması uzun ve maratonlu bir süreç olduğu gerçeğini değiştirmez.
    Anne-baba tutumlarının kusurlu oluşu bazı bireyler için yetişkin yaşamlarında gerekli davranış ve tutum becerisini kazanamamasına yol açan bir unsurdur. Engellenmiş birey olmanın oluşturmuş olduğu denetleme güçlüğü kişilere, yalnız ve çaresizlik hissiyatı oluşturur. Asıl önemli olan şey aslında bu duyguların ve davranışların birer kısırdöngüye dönüşmemesidir. Çoğu deneyimlerimiz şeyler aslında geçmişte yaptığımız yanlışlardır.
    Nevrotik kısır döngüye kapılmış bireyler bu durumla baş etmek yerine, ondan kaçarlar. Mantıkdışı ve davranışlarının farkındalardır fakat buna engel olamazlar. Bireylerin kendi kısırdöngülerinin tümünü görebilmesi neredeyse imkansız bir durumdur. Insanların kendilerine yönelttikleri yıkıcı mekanizmalarının kökenini tanıyabilmesi, kendi içindeki bilinmeyeni bulması ve sayılarını azaltması onları rahatlatır.
    İnsanlar bir gün yaşamının sona ereceğinin bilincinde olarak, kendisine biçilmiş zamanın sınırlı olduğunun farkında olması onun kendi hayatını anlamlı yaşayıp yaşamadığı konusunda kaygılandırır. Dünyada iki tip insan vardır; yaşayanlar ve yaşayanları seyredip eleştirenler. Aslında seyretmek ölümü simgelerken katılmak ise yaşamı simgeleyen unsurlardandır. Yaşamak, bireyin kendisi olabilmeyi ve hayatını etkin bir şekilde yönetmeyi tanımlar. Aslında bu bireylerin kendi sorumluluğunu, hayatını anlamlandırışı ile ilgili bir unsurdur. Kendi sorumluluklarının bilincinde olan üstlenen kişiler özgürdür. Özgür insanlar yasamdan daha az korkarlar ve hayatı daha çok severler.
    Kendini yaşamak isteyen insanlar bu süreci toplumdan değil kendisinden başlatır. İnsanlar herhangi bir dış müdahale tarafından engellenmedikçe kendi yasam doğrultusundaki yönünü seçebilme yeteneğine sahip varlıktır. Kendimizi yaşayabildiğimiz her yerde sevgi ve saygı vardır. Bireyler içinde bulundukları kısırdöngülerden kurtulabilmeleri aslında çevreyle etkileşimden ve sürekli yaşantı üretebilmekten geçer. Her bir seçimden bireyler kendileri sorumludur ama bu seçimleri yaparken sonuçlarının onlara getirebilecekleri olumlu ya da olumsuz sonuçları kabullenmeleri gerekmektedir. Unutmayalım ki gerçek anlamda sevgi, diğer bireyleri de sevebilmekten geçer.
  • 99 syf.
    ·Puan vermedi
    Kitap iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde ilkel insan zihnin yapısı ele alınırken ikinci bölümde ise modernizm içerisindeki bireyin yaşamdaki sorunları ele alınmaktadır. Yazıldığı dönem Avrupasının sosyopolitik açıdan kaygılarını gözler önüne seren bir eserdir.

    Kitabın İlk Bölümü: Arkaik İnsan
    İlkel insan yaşamış olduğu olay ve durumları neden-sonuç ilişkisi çerçevesinde değerlendirirken yorumlar ve bu yorumların daha fazlasını ister. İlkel insan rastlantısallığa açıktır fakat bu açıklık belirsizliğe edebildiği tahammül açısından modern insandan ayrılır. Arkaik insan bundan dolayı ‘kollektif simgeselliği’ oluşturmuştur. Bu kavram kişilerce kabul görmüş olan kötü ruh, büyü, cin gibi kavramlar bütününün bir temsilidir. Rastlantılar tesadüfi olarak nitelendirilmez ve her olayın mutlaka bir amacının olduğu düşünülür. İlkel insanın ahlaki yaklaşımları büyük ölçüde şuanki yaşamla örtüşür niteliktedir. Fakat ayrı olan durumlardan biri ise iyi-kötü yargılarıdır. Örnek vermek gerkirse bir Kızılderili şöyle düşünür ‘eğer ben düşmanımın karısını kaçırırsam bu iyidir fakat düşmanım benim karımı kaçırırsa bu kötüdür’ süreç aynı fakat kendisine durumu yansıttığında ahlaki görüş farklılaşmaktadır. İlkel insanların olaylar üzerindeki varsayımları farklıdır, modern insanlarınsa sahip olduğu bilimsel, dogmatik ve determinist yargılar vardır. Modern insanları rahatsız eden unsurlardan biri rastlantılardır. Rastlantılar, ilkel insan için sembolik açıdan önem arz ederken modern insan için anlamsızdır. En modern insan için bile rastlantılar açıklaması güç olaylar olarak tanımlanır ve yaşamış olduğu olaylara sembolik atıflarda bulunabilir bu da aslında ilkel aklın tamamen yok olmadığının bir kanıtı olarak öne sürülmektedir. İlkel insanın en önemli özelliği tesadüfün güvenilmezliğine ilişkin takındığı tavrı doğal nedenlerden daha çok önemsemesidir. Ruhsal olanı fiziksel olanlar bütünleştiren ilkel insan psikolojik yansıtma yapar ve olayların korkusu kadar kendisini etkisi altına aldığının farkında olamaz.


    Kitabın İkinci Bölümü: Modern İnsan
    Yazar bireyselliği savunan en önemli kişilerden biridir ve insanları istatistiki verilere indirgeyen metacı bilime karşı çıkmıştır. İnsanın kendini tanıması aslında egonun içeriğine ulaşmış olmak olarak nitelendirir, bilinçaltına dair bilgilerin aslında ego yoluyla ulaşılamayacağını da ifade eder ve bu sosyal yaşantının ta kendisidir der. Ancak insanın karşısındaki bireyin yardımıyla bilinçaltının farkına varacağını savunur. İnsanlar kitleye uyum sağladığı tadirde bireysel özelliklerinin ortaya çıkmayacağını savunur ve modernite sorumluluğunu devlete (topluma) vermiştir. Bireyin içgörü ve objektif karar verme yeteneği geliştikçe, kişisel dürtülerini ve toplumsal ahlak kurallarını sorgulama eğilimine girer. Eğer toplumsal eğilim benimsenip taklit edilmek isteniyorsa bu bireyin kendi iradesiyle olmalıdır görüşünü savunur. İnsanlar enerjilerini değişik yönlere çeken arzularıyla çelişkili uygular yaşarlar ve bunları bastırmak zorunda kalacağını, bu yüzden bedel ödeyeceğini düşünür belirlediği amaç doğrultusunda tek yönlülüğünü sık sık sorgular. İnsanlar kötüyü ve çirkini hep diğer insanlarda arama eğiliminde olan varlıklardır. Eğer insanlar dünyadaki kötülükten doğan içgüdüden payını alırsa bu durumdan kaçmak yerine onu tanımaya anlamaya çalışır. Kötü yönlerimizi kabul etmek ve onların farkına varmak, kusursuz olmadığımızı bize hatırlatan bir unsurdur. Aslında bu durum insanların sağlıklı bir sosyal yaşantılarının temelini oluşturan bir unsurdur. Mutluluğu hissetmek, yaşanılan duygu ve durumlardan memnuniyet hissetmek, ruhun huzuru ve yaşamın anlamını kişi tarafından bizzat kendisinin yapılandırdığı deneyim olarak adlandırılmaktadır. Kişiler eğer kendi benliklerini tanıma yolunda adımlar atarsa, kendi içerisinde tutarlılık ve kararlılık gösterirse, kendi hakkınaki deneyimlerini keşfetmekle kalmaz psikolojik kazanç da elde eder. Olumlu benlik geliştiren bireyler kendilerini seven, kendilerine ilgi gösteren ve değerli bir kişiliğe layık görecektirler.
  • 254 syf.
    ·Puan vermedi
    Yazar, ‘tüm insanların içerisinde bir çocuk’ vardır görüşüne sahiptir ve bu içimizdeki çocuk her zaman olması gereken sağlıklı bir orta içerisinde gelişimini sürdüremeyeceğini söyler. Bireylerin yaşantısı, ailesi, büyüdüğü çevre, okuduğu okul, etkilendiği kültür akımları çoğu kez bireylerin sağlıklı gelişim göstermesini engeller. Birey bedensel açıdan büyür fakat içindeki çocuk psikolojik olarak zayıf ve sağlıksız kalır. İçindeki o sağlıksız çocuğa bireyin kişiliği bağlaşık hale gelir çünkü birey yaşamın özündeki mutluluğunu, kendi değerini, ilişki halindeki bireylerin gözünden, davranışlarından, söylemlerinden kısaca başkalarının ona yüklemiş olduğu değerde arayış gösterir ve kendi değerini aslında başkalarının ona biçtiği değerleri algılama biçimi de denebilir. Bu sayede bağlaşık kişiliğinin temelini oluşturur.

    Aile bir sistemdir ve hepimizin bu sistemin parçaları olduğunu söyleyebiliriz ve hepimizin üstlenmiş olduğu toplumsal roller bu sisteme aktiflik kazandırır. Sistem içerinde yer alan her bir toplumsal rol, bireylerin kendine özgü olan kişiliklerinin bir parçasını oluşturur ve bu kişilik bazı bireylerde uyuma yol açarken bazıların da ise uyumsuzlukla sonuçlanır. Sağlıklı bir aile yaşantısında bireylerin ihtiyacı düzenli olarak karşılanır, bireylerin gelişimi için uygun bir ortam yaratılır ve bu ailelerde bireyler arası ilişkiler açık, anlaşılır ve net bir yapıya sahiptir. Aile kendi dışındaki bireylerle yani toplumla ilişkisini dengelemiştir ne tamamen bağımsızdır ne de onların boyundurluğu altındadır ve böyle bir ailede varlığını sürdüren bireyler; kendi benliklerinin sınırlarının farkında olan ve özünde kendisini değerli bulan, yaşamla bütünleşmiş, duygu ve düşüncelerini ayırt eden ve kendisini ifade etmekte de zorlanmayan bireyler olarak yetiştirir. Sağlıklı ailelerin sistem içerindeki sürekliliği sağlayan belli kuralları vardır ve bunları kendilerine açık ve net bir şekilde ifade ederken, sağlıksız aile de ise bu durum gizli ve örtük haldedir.

    Diğer ele alınan unsur ise utanmadır ve iki çeşit utanmadan söz edilebilir. Bireylerin sınırlarını hatırlatan utanmalar sağlıklı olarak tanımlanır çünkü bireyler gelişimleri sırasında edindiği bazı yaşam deneyimlerinde hiçbir baskıya maruz kalmaksızın, kendi benliğinde ortaya çıkan utanma biçimidir. Sağlıksız olarak tanımlanan utanç ise; bireyin çevresindeki kişilerin olumsuz tutumlarıyla ve hastalıklı olarak adlandırılan düşünce ve davranışlara maruz kalmasıyla oluşan durumdur ve bireyleri kişiliğinde bu utançların çok büyük problemlere yol açtığı söylenebilir. En olumsuz olarak adlandırılan durum ise bireyin kendi benliğine olan inancının yitirilmesiyle başlayan, kendi iç dünyasıyla ilişkisini kesmesiyle devam eden bu utanç süreci bireylere kendilerini kötü hissettirmekte ve bu utançta kendini kaybetmesiyle sonuçlanır.

    Çocukların karşılanması gereken bazı ihtiyaçları vardır ve bunlar; sevme, sevilme, güven, sosyalleşme, kendisini değerli hissetme, dokunma, anlama gibi. Bu gereksinimlerden yoksun büyüyen çocuk kendi benliğinde eksikleri hisseder ve bunu davranışlarına yansıtır, öz benliği zedelenir ve utanç kendini göstermeye başlar bu çocukları terk edilmiş ya da reddedilmiş çocuklar olarak tanımlayabiliriz. Bu çocuklar normal gelişimlerini sağlayamadıklarından ötürü ilerleyen yaşamlarında ise onlar ‘yetişkin çocuk’ olarak da tanımlanır. Bu utançla büyüyen çocuk, bu durumdan kurtulmak adına savunma mekanizmaları geliştirir ve bu sayede kişi aslında yaşayamadığı duyguların yokluğunu hissetmemek, acıdan kurtulmak için içindeki o boşluğu doldurmaya çalışır ve bu savunma mekanizmalarıyla bütünleşir. Çevrelerindeki bireylerle kurmuş oldukları ilişkilerde genel olarak olumsuz bir havanın etkili olduğu görülür ve tutarsızlıklar ön plandadır. Gerçekten kaçış hayatlarının gizli felsefesi haline gelmiştir ve tüm hayatlarını tutkun olduğu davranışlarına adar gerçeklikten ümitlerini kesmişlerdir.

    İçimizdeki çocuğu tanıma da aslında en büyük sorumluluk ebeveynlerimize düşmektedir. Bizler için asıl önemli olan benliğimizi tanırken sorunları hemen fark edemememizdir ve içimizdeki o çocukla tanışmamızın uzun bir zaman dilimini almasıdır. Yavaş yavaş problemlerimizi tanırız ve içsel süreçlerimizi o zaman ele alırız. Kendimizle yüzleşip bilinçlendiğimizde daha özgür hissederiz ve yaşamımızdaki olumsuz yönleri olumluya çevirmek için efor sarf ederiz. Tabi bu süreç kolay olmayacaktır hatta acı verici bir süreçtir çünkü çocuğun sağlıksız yönlerini irdelemek bireye kayıtsız bir acıyla geri dönmektedir.
  • Budalalar, aslında sıranın bir önemi olmadığını, ilk sırada olmanın nadiren insanı en önemli kişi kıldığını görmüyorlar! Kimi kralı nazırı, kimi nazırı da müsteşarı yönetir. Böyle olunca en önemli kişi kim? Bana kalırsa, başkalarını değerlendiren, kudretli ve kurnaz olan, yeteneklerini ve tutkularını planlarını uygulamak için devreye sokan kişidir.
    Johann Wolfgang Von Goethe
    Sayfa 64 - Türkiye İş Bankası kültür yayınları
  • Bundan sonra şu gerçeği unutmayın, tek önemli vakit vardır, içinde bulunduğunuz an.
    O an en önemli vakittir, çünkü sadece o zaman elimizden bir şey gelebilir.
    En önemli kişi, kiminle beraberseniz odur,
    Zira hiç kimse bir başkasıyla bir daha görüşüp görüşemeyeceğini bilemez ve en önemli iş iyilik yapmaktır, çünkü insanın bu dünyaya gönderilmesinin tek sebebi budur.
  • Özneler arası ise pek çok bireyin öznel bilinçlerini birleştiren iletişim ağında var olandır. Eğer tek bir birey inançlarını değiştirir veya ölürse bunun pek bir önemi yoktur. Oysa aynı ağdaki çoğu kişi ölür veya inançlarını değiştirirse, özneler arası olgu da değişecek veya yok olacaktır...
    Tarihteki en önemli olguların çoğu özneler arasıdır: hukuk, para, tanrılar, milletler.
  • "Tek önemli vakit vardır,içinde bulunduğunuz an. O an en önemli vakittir, çünkü sadece o zaman elimizden bir şey gelebilir. En önemli kişi, kiminle beraberseniz odur, zira hiç kimse bir başkasıyla bir daha görüşüp görüşmeyeceğini bilemez ve en önemli iş iyilik yapmaktir, çünkü insanın bu dünyaya gönderilmesinin tek sebebi budur."