• Yine, yeniden kitaplardan uzunca bir süre uzak kaldıktan sonra bir Mustafa Kutlu kitabıyla dönüş yapmış bulunuyorum. Mustafa Kutlu'nun sade ama bir o kadar da sürükleyici üslubu kitap okuma şevkimi geri getirdi. :)

    Tahir Sami Bey'in Özel Hayatı, bir biyografi tarzında, Tahir Sami Bey'in büyük dedesinden başlamak üzere İstanbul'da mütevazı ve alaturka bir yaşam süren Erzincan-Eğin'li bir ailenin 3 kuşağını tanıtıyor bize. Ailenin en küçük ferdi Tahir Sami Bey'e kadar geçimlerini ciltçilik zanaatiyle idame ettiriyor aile. Ciltçilik alanında namı duyulmuş babası ve dedesinin aksine Tahir Sami Bey ciltçilikle uğraşmak istemiyor; onun asıl tutkusu okumak ve kitap koleksiyonu yapmak.

    Az önce kitap için "biyografi tarzında yazılmış" demiştim çünkü bir Tahir Sami geçiyor bu dünyadan-hatta bana sorarsanız birden fazlası yaşıyor hâlâ-ama bu kitap normal bir biyografiden daha fazlası. Bir hikâye. Yazar, daha en başından Sami Bey'e hayatını bir kitaba dökmek istediğini dile getiriyor. İznini tam anlamıyla alamıyor ama, verdiği söz sayesinde aklını çeliyor Sami Bey'in. Yazar hikâyeci olması sayesinde kurgu bölümler ekleyebileceğini söyleyince Sami Bey yanlış bulduğu yerlere bir tekzip notu bırakmak istiyor,hatta bırakıyor da,zaten ipler de burada kopuyor. Yazarımız sıkça bölünmekten rahatsız olup geri dönüyor sözünden, artık Sami Bey'in itirazlarının işe yaramayacağını anlıyoruz. Bu noktadan sonra kimi yerlerde "burası kurgu olmalı yoksa Sami Bey müdahale ederdi" diye düşünmek işten değil. Çünkü Sami Bey çoktan hayatımızın içinden,tanıdık bir sima hâline gelmiş bulunuyor; artık aklını okuyabiliyoruz Sami Bey'in.

    Kitabın bende bıraktıklarına gelecek olursam, genel anlamda trajikomik bir hikâye olduğunu söyleyebilirim. Kimi yerde üzdü beni, kimi yerde tebessüm ettirdi. Özellikle Sami Bey'in düzeltme ihtiyacı duyduğu noktalar, takıntılı hatta işkili hâlleri, bazı küçük şeylere büyük anlamlar yükleyip bir hayli etkilenmesi, biriyle tanıştığında olanca art niyetsizliğiyle kurduğu ilk cümleler, kendiyle ilgili gereğinden fazla bilgi verdiğinde duyduğu rahatsızlık...Her biri insana kendini hatırlatıyor. Sami Bey içimizden biriydi; her birimizin sohbet ederken ihtiyaç duyduğu biri, içtenlikle anlatan ve dinleyen. Hatta onu zaman zaman Raif Bey'le (Kürk Mantolu Madonna) özdeşleştirdim. Zaten nerede çok okuyup-yazan, düşünceli, nahif bir adama rastlasam Raif Bey'e benzetmeden edemiyorum. Ayrıca yazarın insan ve edebiyat üzerine monoloğu, kendi argümanını önce çürütüp sonra bir yenisini sunduğu satırlar yerinde ve hoştu. Ve tabii ki Sami Bey'in ablası Nebahat'e değinmeden geçemeyeceğim. Evdeki zalim fakat aynı zamanda bütün fermanları da makul olan krallığı ürpertiyle karışık, tuhaf bir gülme isteği yaratıyor insanda. :)

    En önemlisi ise Raif Bey'in yıllarca emek verip edindiği köy kitapları koleksiyonu...Sahaf İskender Bey'in teşvikiyle başlayan bu koca kütüphane ne yazık ki hiçbir yerden Sami Bey'in beklediği ilgiyi görmüyor. O zaman belki de hayatındaki en büyük ve ülkemiz için de son derece haklı isyanını ediyor Sami Bey içten içe. "Bu memlekette niçin emeğin değeri, sabrın meyvesi, hasbî çalışmanın semeresi alınmıyor? Bu memleket kendi kozasını örenlere niçin hiç kıymet vermiyor? Hadi bunlar bir yana, ben bir yana, yahu insan kitap kıymeti bilir. Kitaba önem vermeyen toplum nasıl ayakta kalır, nasıl yaşar? Bedava veriyorum kardeşim, bedava."

    Eğer daha fazlasını görmek isterseniz muhakkak okuyun. Günümüzde özlenen ahbaplığa dayalı, hürmetkâr ve hatır gözeten ama senin benim gözetmeyen bir esnaf ve usta-çırak ilişkisi var bu sıcacık hikayede. Ömrünü bir zanaat üzre geçiren kıymetli ustalar, okurken insanda o an orada bulunma isteği uyandıran samimiyetini kaybetmemiş mekânlar var. Her şeyden önemlisi, büyüyüp koca adam olmuş ama bir yanı hep çocuk kalmış bir Tahir Sami Bey var.
  • Ölmek Üzere Olan 24 Yaşındaki Bu Gencin Son Mektubunu İyi Okuyun



    Sonunuzun yaklaştığını bilseydiniz, ne yapardınız?



    Birçoğumuz hayatı otomatiğe bağlamış gibi yaşıyoruz. Aslında yaşamıyoruz sadece var oluyoruz. Dışarıdan her ne kadar dolu görünsekte, aslında içimizde bomboşuz. Geceleri aslında hiçbir önemi olmayan şeyler için uykularımızı kaçırıyoruz.
    Neden bunu kendimize yapıyoruz?
    Hepimiz aynı gemideyiz.  Hayatta yaptığımız seçimler aslında bizim karakterimizi ve varoluş çabamızı göstermekten öteye gidemiyor. Bunlara ek olarak tecrübelerimiz ve seçimlerimiz, iç dünyamızı keşfetmek yerine, paranın ve yüksek bir mevkinin peşinden koşma yönünde oluyor.
    Hepimiz eve döneceğimiz saat için geri sayım yapıyoruz. Eve geliyoruz dinleniyoruz ve aynı şeyi tekrarlıyoruz.. Her gün yeni bir şeyi yakalamak için uyanıyoruz fakat yakalamaya çalıştığımız şeyin bize gerçekten mutluluk getirip getirmeyeceğini sormuyoruz bile. Her gün yaptıklarınız hakkında böylesine detaylıca düşünmek size şuan önemli gelmeyebilir. Fakat belki de, ölmek üzerine olan 24 yaşındaki bir gencin tavsiyelerine ayıracak üç beş dakikanız vardır;
    “Henüz 24 yaşındayım fakat giyeceğim son kravatı seçtim bile… Bu kravatı birkaç ay sonra cenazem de giyeceğim. Takımımla pek uyumlu olmasa da, ortam için fazlasıyla uygun.
    Kanser teşhisi o kadar geç konuldu ki yaşamak için küçükte olsa bir umut beslemeyedim. Ancak bence en önemlisi dünyayı az da olsa ona bir katkı sağlayarak terk ettiğinizden emin olmanızdır. Hayatımı nasıl yaşadığımın hiçbir önemi yok çünkü ben bu dünyayı anlamlı bir şekilde yaşayabilen şanslılardan biri yani sizlerden biri! olamadım…
    Ne kadar az vaktimin kaldığını öğrenmeden öncesinde öylesine boş şeylerle, kişilere saatlerimi, günlerimi ve hatta yıllarımı harcamışım ki, “keşke 6 ayım daha olsaydı!” diye sitem ederken, eski aptal halime hayret ediyorum… Şu anda benim için nelerin önemli olduğunu artık biliyorum. Ancak sorun şu ki, aynı zamanda da ölüyorum… Bu yüzden bencil bir şekilde yazıyorum. Fark ettiklerimi yazarak hayatıma, belki de, bu satırları okuyacak birileri olursa onların hayatına anlam katmak istiyorum;
    – Sevmediğiniz bir iş için vakit harcamayı bırakın artık… Sevmediğiniz bir işte başarılı olmanız imkansızdır. Ancak sevdiğiniz işi yaparsanız tutkulu, kararlı ve sabırlı olabilirsiniz.
    – İnsanların fikirlerini önemsemeyi bırakın! Güçsüzlükten ve sizi durduran meselelerden korkun. Eğer kendinizi kaptırırsanız elinizdeki her şeyi kaybedersiniz ve kendinizi kabuğunuzun içinde bulursunuz. İç sesinizi dinleyin. Bugüne kadar “efsane” olarak nitelendirilen tüm insanların ısrarla bunu söylemesinin bir sebebi var. Ne yazık ki onları ölüm döşeğindeyken anlayabiliyorum…
    – Etrafınızda sizi koşulsuz seven insanların kıymetini bilin. Aileniz size sonsuz güç verecektir ve sizi hiçbir koşul gözetmeden sevecek insanlar onlardır. Bu yüzden onları önemseyin.
    Bu basit tespitlerin bana neler ifade ettiklerini anlatmam mümkün değildir. Fakat umarım zamanın değerini anlayan birisinin tespitlerini dikkate alırsınız.Ailenizi ve “gerçek” arkadaşlarınızı ihmal etmeyin. Onlarla geçireceğiniz zaman çok değerli.
    Kalan son zamanımı bir odada kapalı şekilde geçirdiğim için mutsuz değilim… Sadece dışarıda ki birçok güzel şeyi tekrar göremeyeceğim için üzgünüm.
    Ölümün farkına varmadan önce vücudumuza ve sağlığımıza inanılmaz önem veriyoruz. Ancak aslında baktığımız zaman vücudumuz duygularımızı, karakterimizi, düşüncelerimizi ve iç dünyamızı taşıyan basit bir kutudan ibaret. Önemli olan şey bu basit kutudan fark yaratabilecek ya da diğer insanların hayatına dokunabilecek bir şeyler çıkarabilmek.
    Hepimizin potansiyeli var fakat bunu keşfetmek için nedense hiçbir zaman yeterli zamanımız olmadığında şikayet edip duruyoruz. Gerçek şu ki, benim gerçekten zamanım yok… Üzgünüm ama bu böyle. Peki ama, sizin bahaneniz ne?
    Yeteri kadar yiyeceği sağladığınız güvenli işinize gidip gelerek bu dünyadaki yaşamınızı sürdürebilirsiniz. Diğer bir seçenek olarak ise inandığınız şeyler için mücadele verip hayatınıza anlam katabilirsiniz! İnanın hayat sadece ama sadece seçimlerden ibaret… Umarım doğru bir seçim yaparsınız…
    Bu dünyaya bir imza bırak. Senin için anlamlı bir hayat nasıl olacaksa o şekilde yaşa. Şuan farkındayım ki, terk etmek üzere olduğum bu dünya her şeyin mümkün olduğu bir oyun alanı… Fakat biz sonsuza kadar bu alanda yer almayacağız. Hayatımız bu dünyada yer alan kısa bir parıltı sadece. Bu parıltı hızlıca bizim bilmediğimiz bir dünyaya uçup gidecek. Burdaki zamanınızı tutkuyla geçirin. Bu zamanı ilginç kılın. Anlamlı kılın! “
  • İlk çıktığı günden beri dikkatimi çeken ve tavsiye aldığım bir dergiydi Tuhaf, nihayet 21. sayısında yakalayabildim. Hoşuma da gitti gerçekten. 48 sayfalık derginin etiket fiyatı 12 TL ama internetten alırsanız 9-10 TL. Yazar kadrosu güzel her telden var tek ortak yanları çoğu iyi kalem.
    Bu sayı da neler var peki? Öncelikle kapaktan da belli olacağı üzere Şener Şen. Şener Şen ama bir yazısı ya da röportajı değil. Şener Şen'in 1964-66 yılları arasında öğretmenlik yaptığı Muş Malazgirt'in Fenek köyünden öğrencilerini bulup onlara öğretmen Şener Şen'i sormuşlar. Bir de Perran Kutman'a sormuşlar Şener Şen'i nasıl bilirsiniz diye.
    İlber Ortaylı'nin Türkiye'nin İmar Trajedisi yazısı var ki benim bu sayı da en sevdiklerimden. Özellikle yerel seçimler yaklaşırken şehirlerimizi, imar politikasını, rantlaşmayi, çarpık kentleşmeyi ve en önemlisi bundan sonra ne yapılabilir onu yazmış İlber hoca.
    Levent Kazak'ın Adalet 'Aqua' City adlı göndermelerle dolu güzel bir hikayesi, Murat Uyurkulak'ın Hüseyin yazısı, Etgar Keret'in Başarısız Bir Devrimcinin Doğum Günü hikayesi, Şarkıcı Kalben'in Duvar hikâyesi ve son olarak Ömür İklim Demir'n Tuğla Muzaffer ve Diğer şeyler isimli hikayeleri var. bol hikayeli bir dergi.
    Gazel Garcia Bernal ve Rodrigo Amarante ile yapılmış röportajlar. İlgilenen kişiler için.
    Derginin bana sürprizi Barış Özcan oldu. YouTube'da heyecan ve merakla takip ettiğim ve sevdiğim biri olan Barış Özcan son zamanlarda bende bilim ve teknoloji merakı da uyandırmış bir kişi. Daha önceki sayılar da yazıyormuydu bilmiyorum ama bu sayı da Marslı Edebiyatı ile ilgili çok güzel bir yazısı var.
    Yine Zülfü Livaneli'nin "ben okumam" isimli güzel bir elestiri yazısı var, Ülkemizde elit olamamış zenginleri eleştiriyor.
    Derginin en eğlenceli kısmı kesinlikle fotoğrafçılar Mehmet Turgut ve Mustafa Seven röportajıydi. Derginin sayısını almayacaksaniz da bu röportajı bir yerden bulup okuyun.
    Ve tabi ki Tarık Tufan.. Tarık abimiz "Beni Aklında Tutar Mısın?" İsimli kısa bir hikaye yazmış bu sayıya, merak ve beğeniyle okudum tabi.
    Selahattin Duman'ın "Cehalet ve gurur. İki nokta arasındaki düz cigidedir yazısı" çok beğendiğim bir elestiri yazısıydı kesinlikle.
    Ne varsa yazdım işte ilginizi çektiyse hemen gidip alın dergiyi ben bundan sonraki aylarda düzenli okuyucusu olmayı planlıyorum bakalım.
  • Günaydın. .

    Sol yaninin yoklaması tutulmuştur
    Özlem,
    Sevda,
    Hüzün,
    Sabır,
    Dua..
    Buradadır hepsi
    Ve nice sevmelere kelime varsa teker teker yüreği geçir türküler Gecelerime gündüzlerime karşı bu sevgi sol yanıma razı olmuştur şükür vardır hatırlat yalanlardan Önce birkaç damla gözyaşı bırakır kendini Gecenin karanlığına bu Damlalar küçük de olsa da kaybolmayı hiç olmayı göze almışçasına seni Denizli'nin ulaşıp karışmak için sıraya girmiştir benim şehrin Deniz yoktur en önemlisi sen bana senin olduğun şehir lazım ötesi yok Sen de olsa şehrin ben yüreğini denizine Hazreti uyku düşünmeyince Nasibe özlemek hükümlünün Keser gecenin....
  • https://youtu.be/GJYhlTEh14A

    “Yaşayıp gidiyoruz bir tane hayatta aslında kendim söylemiyorum bunu bir edebiyatçı arkadaşımdan ödünç alıyorum. “bir hırkadır giydiğimiz başkalarının çıkardığı” 

    Bizden önce hayatlar vardı bizden sonra da hayatlar olacak, biz arada bir yerde bir hayat yaşıyoruz, sabra ihtiyaç var anlamak için, zamana ihtiyaç var, ama en çokta şunu bilmeye ihtiyaç var, bir semt adı değildir usta varamazsınız, belki ulaşılacak bir mertebedir, ulaşamazsınız onu anladığınızda belki ustalaşmaya başlarsınız, işini en iyi yapan insan demek usta, ama aynı zamanda çırağı olmayana usta denir mi, ustası olmayana çırak denir mi hayatın ta kendisi gibi gece ve gündüz gibi biri varsa diğeri de var biri yoksa diğerinin adı bile yok usta diyince en çok çırağı hissediyorum çırak deyince de bir usta arıyorum, zamana bakıyorum kolumdaki saatle duvardakiyle masadakiyle ya da dönen mevsimlerle geçen haftalarla aylarla yıllarla doğum günleriyle, diyorlar ki büyüyorsun, yaşlanıyorsun, yaşlanmak yaş almak demek aslında, yaş almak biraz daha içini doldurmaktır, biraz daha emek demek, usta işini en iyi yapan insan demek, o zaman sen de her ne yapıyorsan, yaşıyorsan iyi yaşa, yemek yiyorsan eğer çok güzel yemeye çalış, hayat geçiyor ve bize ait bir tane var, kendi hayatımızın ustası olmak amacımız, en büyük ihtiyacımız ya da.."


    “Şimdi aslında bana sorarsan usta diye bir şey yokta, ustalığı anlayan adamlar var, mesela ustalığı anlamak ne demektir biliyor musun, ustalığı anlamak için kültürlü olman lazım, o kültürün sahibi isen zaten anlıyorsun demektir işi, ondan sonra sana bir dünya görüşün de varsa onun içinde seçme payı verir, öyle ki yani her şey kültüre dayanıyor, boş bir sergi düşün, bana bir sergi yapabilir misin hiçbir şey anlatmayan, bir tek çizgi bile koysan bölücülük demektir, bir tek duvar örmek demek insanları ikiye bölmektir, yani böyle şeyler vardır dünyada, bütün bunları farkına varmak lazım ve ondan sonra fotoğraf çekmen lazım, bir köşeden bir adamın geçmesini bilmem ne kadar zaman beklemişidir, istemişimdir oradan bir şey geçsin, hatta adam yetmemiştir yanında bir de kör köpek olsa derim, fotoğraf öyle düşünüldüğü gibi boş hava da bir şey değildir, biz devrimizin tarihini yazmaktayız, kimler yani benim gibi foto muhabirleri, dökümantasyoncular, yani ne bileyim insan hayatını kayda geçiren adamlar, yani bizler yaşadığımız devrin aynasını gelecek asırlara taşıyan malzemeyi kullanıyoruz, bu oldukça mühim bir şeydir, bu tarihtir, tarih.”

    “Eğer birinin bir hedefi varsa o hedefe gitmek için, kendisini hayal tarlasında, şurası yani, bir fotoğraf bir resim bir yol bir güzergah belirlediyse aslında o kadar da zor değil beklemek. Ben bir hikaye biliyorum. Çoook çok eskiden çağlar öncesinden bir düstur hikayesi bu aslında, zamanı anlatan sadakati anlatan sabrın ne olduğunu anlatan; demlenmenin yani; bi hikaye, beş sene sustururlarmış ustalar çıraklarını, bütün düşüncelerini bütün sohbetleri bütün var olanı dinledikten sonra tek bir soru hakları varmış , neden diye sormak o da. Ama neden diye sordukları zamanda meselenin tam dair nedeni bulmaları gerekirmiş, doğru yeri bulmayan da tekrar birinci derse geri dönermiş, sabır çok ustalaştırır insanı.”


    “Ustalık diyince hemen üç kavram geliyor akla, zaman, sabır, bir de sadakat, zaman ben ne yaparsam odur, onu nasıl değerlendirirsem, nasıl öldürürsem, nasıl alırsam, nasıl yok edersem, nasıl yaratırsam zaman odur, zamanın yok edemediği hiçbir kötülük yoktur diyor macbeth, ya da hamlet şöyle söylüyor, zamanın görkemi yalanını maskesini düşürür gerçeği ortaya çıkarır, ama yahya kemal de vakit üzerine çok güzel bir şey söylemiş, aheste çek kürekleri mehtap uyanmasın , yani geçmiş geçen, ya da gelecek vakitlere çok ta önem vermeden aheste çek kürekleri demiş, sadakat o çok önemli, ama en önemlisi insanın başkasına değil galiba kendine sadık olabilmesi, yani ilkelerinden vazgeçmemesi, yani sadakat insanın kendisiyle barışık olmasıyla dürüst olmasıyla ilgili bir şey.

    Çünkü neden diyeceksiniz, bir ustanın bir lafı var, tepeye kuşları çok rahat konarmış, ve kondukları gibi de giderlermiş, ama sürüngenler o tepeye o varoşa öylesine emekle kanırta kanırta ağır ağır çıkarlarmış ki o tepeye vardıklarında onları oradan koparmak pek kolay olamazmış, kim bilir belki ustalık böyle başlıyor.”
  • Yolumuzun kesiştiği insanlar, her halükarda örneğimiz, sınavımız, ibretimiz ya da nasibimiz bizim için. Bazen çok yakından tanımak bir insanı hayal kırıklığı yaşatsa da , yanında ; kendim olabildiğim, kendimle yüzleşmekten, kendime çeki düzen vermekten mutlu olduğum,varlığından gurur duyduğum dostlarım için Rabbime şükrediyorum.

    Ben hiç gülmem polis teyze, vallahi çekilen fotoğraflarımda bile en son altı yaşında annem ve babam ile birlikte olanında gülümsemişim. Sonrakilerde ise yüzüm o kadar asık ki . 6 ya da 7 yaşındaydım annemi kaybettiğimde. O zamanlar nedendir bilinmez korkum hat safhadaydı. Aslında nedeni açıktı, o kadar küçük yaşta annesiz kalınca gülmekten, dünyadan her şeyden korkar olmuştum.
    Hani çalışkan olunca denir ya ilkokulun en inek çocuklarından biriydim. Bir gün okuldan eve geldim, kapıyı açan babam gel seni annenle tanıştıracağım dedi. İyi de benim annem öldü sonra herkesin bir tane annesi olur baba dedim. Doğru değil mi polis teyze senin de bir tane annen yok mu? Babam iyiydi iyi bir adamdı ya da ben öyle sanıyordum. Tanıştım babamın yeni karısı bana ise anne olacak olanla..
    Günler haftaları haftalar ayları kovaladı derken bir gün okulda hastalanıp kustuğum için eve erken gönderildim. Babamın karısı ne olduğunu sormak yerine üstüm başım batık diye ağzımı burnumu kırmayı tercih etti. Gerçekten kırıldı burnum. Ambulans gelene kadar da babama söyleyeceğim yalanları öğretti bana. Arkadaşlarım ile oynarken düştüğümü, çukura yuvarlandığımı afili bir şekilde anlatmayı kelime kelime ezberletti. Sonra o zamanlar alçılı burnumla ne kadar çok kustuğumu yemek yiyemediğim için nasıl da zayıfladığımı hiç unutmadım, büyükler sanıyor ki çocuktur unutur. Asla, çocuklar hiç bir şeyleri unutmazlar kolay, kolay; Geçmişi, yaşadıklarını her şeyi, her anı kaydeder ve asla unutamazlar sadece ben gülmeyi unuttum polis teyze. Şimdi 12 yaşındayım ama artık unutmak istiyorum, dayak yememek, kusmamak gülmek istiyorum..
    Çocukların maruz kaldıkları şiddet, bağımlılıklar aklınıza gelen her türlü destek için okullarda görevli rehberlik hocaları ile sürekli iletişim halindeyiz ve dün öğleden sonra rehberlik hocasının elinden tutarak müracaata getirdiği kız çocuğu bunları anlatan..
    Merhamet yoksunu zamanında o da kız çocuğu sonra kadın hatta anne olan bir kadının ki neler yapabildiğinin kanıtını görünce dayanamayan ben , birebir yaşayan biçare zavallı çocuğa önce biz sonra da Rabbim Yar ve Yardımcın olacağız korkma dedim.
    Hele ki sen bi çare , yardıma muhtaç, öksüz bir çocuğa bu işkenceleri yapacak kadar alçabildin ki aşağılık İnsan müsvettesi..!!
    ’CENNET ANALARIN AYAKLARI ALTINDADIR’.. derken Peygamberimiz (sav) Anneliğin Haysiyet; Onur ve Şerefinden bahsederken neredeydin, hangi alemde yaşadın da hiç mi duymadın ..??
    Asla şiddet yanlısı biri olmadım, ancak hayatımda bir kaç gündür karşılaştığım olaylardan sonra seni ellerim ile boğmayı çok istedim..
    Doğurmuş olmak elbette yeterli değildir anne olmaya. Bir çocuğa hayatını adamak, yemeden yedirmek, giymeden giydirmek, derdine deva olmak hele de en önemlisi sevgini şefkatini verebilmek de annelik değil midir?
    Allah nasip etmediği için kendi çocukları olmadığı halde, pek çok çocuğu alıp büyüten bir sürü yüreği güzel kadın Anne var bu dünyada ..
    İnsanlık yoksunu, merhametsiz mahlukat, şerefsiz vicdansız Üvey Anne bozuntusu!!!! o gün çıktığın mahkeme sana ne ceza verirse versin O kızcağızın çocukluğunu yaşamasını engelledin, hayatını karartıp tertemiz yüreğine nefret tohumları yerleştirdin ya!!! bu andan sonra ıslah olur musun bilemem Rabbim nasip ettiyse ıslah ol, yoksa da perperişan inşallah..çocuklar hiç bir şeyleri unutmazlar , ben de hiç unutmayacağım seni...

    https://www.youtube.com/watch?v=MvxdqyCzpnI
    Anlaşılır okumalar.
  • Kitap hakkında düşündüklerimi toparlayıp yazmam oldukça vakit aldı. Sakin ilerleyen ve bir şekilde merak unsurunu canlı tutmayı başaran bir kitap. Yine de zaman zaman aynı cümleleri tekrar tekrar okuduğum hissine de kapılmadım değil… Bu da sizi kitaptan bir miktar soğutuyor açıkçası…
    Bence esas hikaye son 50-60 sayfaya sıkıştırılmış. Üstelik bu kısımda da ben sorularımın çoğuna tatmin edici cevaplar alamadım. Yazar belirli şeyleri merak unsuru olarak birden fazla defa önümüze sunuyor. Fakat bunlara verdiği cevaplar yüzeysel geldi bana. Ne yalan söyleyeyim kitap bende biraz hayal kırıklığı yarattı. Aldığı ödüller, iltifatlar, övgülere bakıyorum da ben “muazzam” diyebileceğim bir okuma zevkine erişemedim. Üstelik kitapla ilgili tüm yorumları bitirdikten sonra okudum, öncesinde değil.

    ----------------------------------------


    Hailsham’da öğrencilere birçok şey öğretilmiş ama hiçbirinin aslında hayal kurmasına izin verilmiyor. Hayatlarının onlar için zaten çizildiği küçük yaşlarından itibaren dikte ediliyor.
    Ve en önemlisi dışarıyla asla bağlantıları yok. Yani büyürken "başka hayatlar " hakkında tek kelime bilgi sahibi değiller.
    Yine de okullarından ayrıldıktan sonra neden sosyalleşmedikleri benim açımdan kitabın handikaplarından biri oldu diyebilirim. 18 yaşına kadar dış dünyayla hiçbir bağlantıları yok; zaten kaçımızın var ki… Klonların isyan etmemesini eleştirenler olmuş. Ben eleştirmiyorum. Bunun nedenini anlamak oldukça kolay ve tek başına uzun bir yazının konusu olabilir.
    Ama kitapta başka bir eksiklik vardı. Galiba böyle hissetmemin nedenini en sonunda buldum.
    Baş karakterin ne hissettiğini hiç öğrenemiyoruz. Anlatıcı kendisi, kendi anılarını anlatıyor ve hiçbir duygu belirtisi yok… Bıkkınlık yok, üzüntü yok, hayal kırıklığı yok, öfke yok, sevinç yok… Öfkelendim dediği sayfalarda bile yok... Öfke öyle bir şey değil çünkü…
    ---------------------------------------
    Kitap bittikten sonraki günlerde hakkında ne yazabilirim diye düşünürken acaba yazar şöyle mi demek istedi; yoksa aslında bunu mu kastetmişti gibi sorular uçuştu durdu. Bence bir yazarın niyeti bu kadar kapalıysa yani ben yazarın metni kaleme alırken ne amaçladığını bu kadar düşünüyorsan orada eksik bir şeyler vardır. Kitabı okuduktan sonra kitapla ilgili daha net ifadeler kurabilmek isterim. En azından benim iyi bir kitaptan beklentim budur... Hatta bir kitaptan beklentim budur…
    Tavsiye eder miyim emin değilim.