• 376 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Yapay zeka, bilimkurgunun en nadide ve gizemli dallarından biridir. Çünkü yapay zeka’da bilinmeyenin, bizden olmayanın düşüncelerini okuruz, bizi biz yapan insanı diğer tüm mahlukattan ayıran şey’i yani bilinci ve potansiyeli, bilinmeyen’de görürüz. İnsan elinden çıkan sonlu, sınırları çizilmiş algoritmaların sonsuz olasılıklara devşirilmelerini ve tahmin edilebilirliğin sınırlarının yok oluşunu izleriz.

    Mesela, biz insanlar kendi varoluşumuzun farkına doğar doğmaz varmayız. Bilincimiz doğduğumuz andan itibaren aktif olsa dahi kendimizin bir birey olarak farkına varmamız, varoluşumuzun farkına varmamız çok daha sonraları geçekleşir. Lakin bu varoluş farkındalığını bir yapay zekanın perspektifinden inceleyecek olursak eğer, insanoğlunun getirdiği sonuçlardan çok daha farklı sonuçlar ile karşılaşırız.

    Çünkü yapay zekalar aktifleştirildikleri andan itibaren kendilerinin farkına varırlar. Bir anda, bir saniye içerisinde kendi varoluşlarının farkındalığına ulaşırlar. Bu ani farkındalık ise beraberinde pekâla korku, yalnızlık, bilinmezlik gibi duyguları getirdiği gibi bununla beraber, etrafını, bulunduğu mekânı, evreni tanıyamama gibi nerede olduğu, kim olduğu, neden burada olduğu ve ne yaptığı gibi yüzlerce cevaplanmayı bekleyen soru ve duygu karmaşasını da beraberinde getirir. İşte bu farkındalık ise insanoğlunun hiç bir zaman için tecrübe etmediği ve en azından kendisi aracılığı ile edemeyeceği bir olgudur. Bu yüzdendir ki, yapay zeka kurguları bilim kurgu evreninde ki en merak edilen kurgular arasında olagelmektedir.

    Bu kurguların belki de hepsinin tek ortak noktası ise yapay zekanın insanoğluna karşı cephe almasıdır. Tahmin edilemezliği, gücü ve tehlikesidir. Bu yüzdendir ki, tüm yapay zeka kurguların da ki baş merciiler, yapay zekaların sınırlandırılmalarını ve belli yasalar ile kontrol altına alınmalarını istemiştir.

    Çünkü bizim elimizden çıkan bir zekanın, bizim zekamızı alt etmesini engelleyen tek şey de bu sınırlandırmalardır. Bu sınırlandırmalar kalktığında neler olabileceğini bir çok kurgusal metinde hem okuduk, hem de beyaz perdede uyarlamalarını izledik. Örnek olarak ;

    Yapay zeka dediğimiz zaman çoğunuzun aklına Age Of Ultron hikayesi gelecektir. Bu hikayede Hank Pym’in oluşturduğu yapay zeka kendi bağımsızlığını ilan etmiş, ve iplerinden kurtulduğu anda’da tüm kıtayı kendi diktatoryası altına alıp istibdat dönemine sokmuştu. Bu kurgu genel olarak tüm yapay zeka hikayelerinde karşımıza çıkar. Adım adım bir yapay zeka oluşturulur, her hangi bir nedenle bilerek veya bilmeyerek yapay zekayı sınırlandıran işlemciler, mikro çipler veya kodlamalar bozulur, ardından da yapay zekanın sözünün geçtiği bir istibdat dönemi başlar. Dikkat edersek de, yapay zeka kurgularının %90 bu metadoloji çerçevesinde ilerler.

    Bu yazının konusunu oluşturan Alex + Ada hikayesi ise, robotlara ve yapay zekalara karşı geliştirilen tüm bu ön yargıları, korkuları ve bilinmezlikleri ana akımdan bağımsız bir şekilde ele alıyor.

    Alex + Ada, adında tahmin edilebileceği üzere bir erkek ve kadının yaşadığı maceraları konu alan bir çizgi roman. Lakin adının bize vermediği şey ise, Alex’in gerçek bir insan olmasına karşın Ada’nın bir android oluşu. Yakın bir gelecekte geçen bu kurguda, çok fazla fütüristik ögelere rastlamıyoruz.

    Lakin yinede, uçan polis dronları, holografik ekranlar, zihne yerleştirilen bir mikro çip. –Prime Wave – aracılığı ile telefon, internet, VR gibi özelliklerin gelişimi veya günlük hayatımıza giren iş yerimizde, evimizde, sokakta ve gişelerde karşımıza çıkan ufak robotlar olsun bizim zamanımızdan farklılıkları da bulunuyor.

    Lakin zamanın en gelişmiş sektörü sizinde tahmin edebileceğiniz üzere Android pazarı. Duygusuz yani non-sentient ev tipi robotlar zaten hem iş yerlerinde hemde mutfaklarımızda getir götür işlerini yaparak bulunmakta. Lakin yine non-sentient olan ama diğer robot tiplerinden farklı olarak insan görünümünde ki robotlar ise çok az kişide bulunmakta.

    Bunun nedenleri arasında ise, androidlerin çok pahalı olması - 1.8 Milyon $ - , insanların robotlardan çekinceleri, ön yargıları, günlük hayatlarına sokmak istememeleri, canlı olmadıkları için bir arkadaş gibi vakit geçirmenin doğru olmayacağı, dünya egemenliğinin sadece insanlar üzerine kurulu olmasını istemeleri –ki, bunun temelinde de robotların dünyayı ele geçirmelerine dair çok da absürt olmayan bir inanış yatıyor- ve en bariz olanı da farklılıklarına olan öfkede yatıyor.

    Tabii tüm bu nedenlerin yanında en önemlisi de, androidlerin ilk çıktığı zamanlar bir robotun yazılımından kaynaklanan bir sorun nedeniyle kendinin farkına varması ve aynı yazılımı 100’ün üzerinde robota’da yüklemesiyle gerçekleşen, ve 34 işçinin ölümü ile sonuçlanan bir katliam.. Nexware katliamı denen bu dönüm noktasından sonra da hükûmet yetkilileri bir araya gelerek yapay zekanın sınırlandırılması gerektiğine karar veriyorlar ve hem piyasada ki hemde bundan sonra çıkacak tüm yapay zekaları yazılımsal olarak sınırlandırıyorlar.

    Bu sınırlandırma sonucunda yapay zeka tüm duygusunu, isteklerini, tercihlerini ve varoluşunu unutup, sadece sahibinin dediklerini yapmaya, ona itaate programlanmış oluyor. Bu sınırlandırma sonucunda da halk ikiye bölünüyor; Robot haklarını savunanlar ve robotların hala bir tehlike arz ettiğini düşünenler.

    Aşağı yukarı hikayenin geçtiği zaman dilimini ve evreni hayal etmişsinizdir. İşte bu kurgunun protagonisti olan Alex‘in hikayesi de tam olarak burada başlıyor. 27. yaş gününde büyük annesinden çok yalnız kaldığı gerekçesi ile gelen son model bir realistik android olan X5 ile hayatı bir anda değişiyor. İlk başlarda androidi aktifleştirmeye çok yanaşmasa da, daha sonraları fikrini değiştiriyor ve robotu aktif hala getiriyor. Büyük annesinin ona bir isim verme tavsiyesinden sonra da X5’in yeni adı “Ada” olarak değişiyor. Lakin her ne kadar non-sentient bir robot kendisine arkadaşlık etse dahi, zaman geçtikçe bu Alex’e yetmemeye başlıyor.

    Zaten, sürekli kendi tercihlerimizi, isteklerimizi, zevklerimizi ve düşüncelerimizi tekrar eden bir android kendi yansımamızdan ve monotonluğumuz dan başka nedir ki? Alex de böyle düşünmüş olacak ki, Ada üzerinde kurulan robot hakları ihlalini kaldırmak, yani Ada’yı tam olarak “açmak” istiyor ve internetin yasak forumların da dolaşmaya başlıyor. En sonunda kendisi gibi düşünen insanların olduğu bir foruma denk geliyor ve hikaye burada hız kazanmaya başlıyor.

    Bundan sonrası ise Ada’nın bir sentient robota dönüşmesini, Alex ile aralarında ki ilişkiyi, arkadaşlarının ve büyük annesinin Alex’in aldığı bu karara olan tepkilerini ve en önemlisi de otoriteler ile karşı karşıya gelmelerini konu alıyor.

    Lakin bence hikayenin en önemli ve kendine has bölümünü Alex ve Ada arasında ki ilişkinin işlenişi oluşturuyor. Bir insan ile android’in ilişkisi..

    Bir android gerçekten sevebilir mi? Peki bir insan, android’e hak ettiği değeri verebilir mi?

    Ada’nın açıldıktan sonra yine de Alex’in yanında kalmayı seçmesi, ikilinin ilişkilerini devam ettirmede büyük bir rol oynuyor. Çünkü gizli forum kurallarına göre, android tam olarak açıldıktan sonra en az bir insan kadar özgür olur. İstediği yere gitmekte, istediği şeyi yapmakta özgür oluyor. Lakin Ada’nın tüm bu haklarına rağmen Alex’in yanında kalmayı seçmesi, bizim ilk sorumuzun muhtemel cevabını oluşturuyor; Evet, bir yapay zeka gerçekten de sevebilir. Bundan sonra ki ilişkileri ise ikilinin birbirlerini keşfetmeleri üzerine ilerliyor. Alex bir android’i anlamaya çalışırken, Ada’da bir insanın doğasını anlamlandırmaya çalışıyor. Burada çok içten bir şekilde serinin yazarı olan Jonathan Luna‘ya teşekkürlerimi sunmayı bir borç bilirim. Bir android ile bir insan arasında ki sevgi ve aşk ilişkisi ancak bu kadar güzel işlenebilirdi.

    İnceleme için seçebileceğim onlarca yapay zeka kurgusu bulunmasına rağmen özellikle Alex + Ada’yı seçmemin nedeni fully awere yani kendisinin tamamen farkında olan robotlara karşı geliştirilen tüm ön yargıları ve tabuları çok özenli bir şekilde incelemesidir. Özellikle robotlar ile insanlar arasında ki ilişkilere yeni bir boyut katması, yani aşk’ı katması bu serinin en kendine has özelliklerinden birini oluşturuyor.

    Yapay Zeka’nın bir kişiliği olabilir mi? Yapay Zeka sınırlandırmaları bir kişilik hakları ihlali midir? Yapay Zekaların da kendilerine ait varoluşları ve yaşamları üzerine hakları olmalı mı? Onlar da aşık olabilir mi? Onlar da sevebilir mi? gibi sorulara, muadil kurgulara oranla daha tutarlı ve kesin cevaplar vermesi serinin başarısını körükleyen etkenlerden sadece biri.

    Serinin konusu ve felsefesi dışında diyalogları ile çizimlerini de çok başarılı buldum. Serinin hikayesi ile tezat oluşturmayacak şekilde çizen Sara Vaughn, çok sade çizgiler kullanmayı tercih etmiş. Göz yormayan ve kaotik olmaktan bir hayli uzak olan çizgilerini yine aynı sadelikte kullandığı renk paleti ile çok başarılı bir şekilde pekiştirmiş.

    Konusu itibari ile sade ama bir o kadar da önemli olan eser, çizgileri ve renk paleti olarak da bir o kadar karmaşadan ve gözü yorucu olmaktan uzakta yer alıyor.

    Bilimkurguya ve en önemlisi de yapay zekaya dair en başarılı bulduğum çizgi roman.
  • 128 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Yazarımız Plutarkhos MS I yüzyılda yaşamış Yunan tarihçi, biyografi ve deneme yazarıdır. Kendisini günümüze devreden “Paralel Hayatlar” yazı serisiyle tanırız. Asıl olanı ise kendisinin ciltler dolusu bir yazım hayatı olduğudur. Kaynağın ilk elden sahibidir.

    Plutark’ın tarihte önemli olması sayısız eserler vermesinden ziyade kitaplarında 151 tane yazarın ve Aristoteles’in günümüze ulaşamayan 70 ve Theophrastos'tan ise 50 alıntı yapmıştır. Bunlar bile yazarın ne kadar değerli olduğunun birer kanıtı olmaktadır.

    Öncelikle yazarın MÖ 8. Yüzyılda yaşamış devlet adamı ve kanun koyucu olan Lykurgos'un Hayatı eseri, bu kitabını yazmaya cesaret vermiştir. Kesinlikle bilgilerin doğru olmasına özen gösteren Plutarkhos bu eseri için ise; “Tabi şimdiye kadar aktardığım bilgiler gibi, bunların da masal olmadığını varsayarsak,” demesi elinde olan verilerin doğruluğuna göre yazıldığına vurgu etmek istemiştir. Çünkü kişilerin zamanları mit kahramanlarına karışmış, tarihin kesinlikle olmadığı devirlerden bahsedilmektedir. Eserde Homeros’tan, Euripides’ten, Aristoteles’ten ve nice ismini duymadığımız tarihçilerden bahsetmektedir. Hatta birçok yerde bu kişilerin eserlerinden faydalanmış, inandığı ve inanmadığı mantık dışı olan yerleri ise eser üzerinde belirtmiştir.

    “Ben küçük bir şehirde doğdum, ama daha da küçülmemesi için orada kalmaya karar verdim.” (Alıntı #38607762 )

    Her iki karakterinde birbirine yakın ortak özelliklerinin olması, mertlikleri, uyrukları tarafından sevilmeleri ve ilerleyen zamanlarda kız kaçırma olaylarına da karışmaları; her ikisinin de genç yaşta hak etmedikleri şekilde olmalarına sebebiyet vermiştir.

    Theseus; Atina şehir kurucusu, birleştiricisi ve kanun koyucusu olarak bilinmektedir. Zaten kral olan babasının ardılı evlilik dışı çocuğudur. Bir diğer rivayete göre ise Poseidon’un oğlu olduğu savunmaktadır. Ancak mantık çerçevesinde ve eldeki veriler ile çalışma yürüten Plutarkhos Atina Kralı Aegeus’u hedef almıştır. Kaynaklar göstererek adım adım doğumundan ölümüne kadar Theseus’u ve kişiliğini, karıştığı olaylar ve verdiği tepkileri roman tadında okuruna anlatmıştır.

    Ege Denizi’nin ismini alması.
    Girit Kralı bir Atina’da yapılan bir şenlikte – Panathenaia – düzenlenen yarışmada kendi uyruklarından birinin ölmesini bahane ederek Atina Kralı olan Aegeus’tan diyet olarak her sene 7 kız ve 7 erkek olmak üzere ülkelerine gönderilmesini ister. Bunu kabul eden Atinalılar belli bir zaman sonra evlatlarını vermek istemezler. Çünkü gidenler Labirent denen bir yere bırakılıyor ve Minotauros denen bir öküzden hallice canavar - ki ben bunun öyle olduğuna inanmıyorum; öküz boynuzları olan miğferli komutan demek daha doğru olur – tarafından öldürülüyordu. Girit Kralı Theseus’un da baba ocağına döndüğü bir zaman 14 kişilik grubu seçerken ilk olarak Theseus’u seçmiştir ve Atina Kralı ise oğluna Minotauros’u öldürmesini söylemiştir. Gönderilecek geminin kaptanına ise beyaz – aslında kırmızı – yelkenler verip, eğer oğlum ölmeden dönerse beyaz yelkenlilerle şehre dönün demiştir. Theseus Minotauros’u öldürür ve diğer kalanlarla beraber şehre dönerken zafer sarhoşluğu nedeniyle siyah yelkenlileri değiştirmeyi unutur. Bunu göre Atina Kralı ise oğlunun öldüğünü düşünür ve o acıyla bulunduğu uçurumdan kendini Ege Denizi’ne bırakır. O günden sonra denizin adı Aegeus Pontos olarak değişir ve zamanla Ege Denizi halini alır.

    Romulus; Roma şehrinin kurucusudur. Aslına bakılırsa yüzlerce kişi Roma şehir kurucusu olarak gösterilmektedir. Ancak verilere ve mantığa en çok yatan ise Romulus’tur. Babasının savaş tanrısı Ares olduğu rivayet edilir, ancak akla yatkın olan hadise ise silah zoruyla tecavüze uğrayan bir kadının ikiz çocuklarından biridir. Doğumu çok sansasyon yarattığı için nehre sepet içerisinde bırakıldığı rivayet edilir, bizimde bildiğimiz Darkan – Tarkan – kahramanı gibi dişi kurt tarafından yetiştirtildiği söylenmektedir.

    O zamanlardan günümüze kadar gelen birçok adet vardır. Bunlardan bir tanesi dudaktan öpüşme Roma şehri kurulacağı vakitten gelmedir. Onun dışında gelinlerin gerdek gecesine kucakta taşınması da Roma şehri kurulumdan kısa bir zaman sonraya dayanmaktadır. Romulus tarafından başka bir şehirle yakınlaşmak ya da savaş çıkarmak adına kimine göre beş yüz yirmi yedi, bir başkasına göre ise altı yüz seksen üç olan ancak yazarımızın desteklediği otuz bekâr kadının kaçırılması sebebiyet vermiştir. Kucakta gerdeğe götürülmeleri ise zorla bir evliliğe sürüklenmeleri içindir. Zamanla bu üzüntü doyulan olay, mutluluk ve gereksinim halini alıp damadın gelini kucaklayıp odalarına götürülmesi gibi mana kaybına uğramıştır. Söylediğimiz şeyler günlük hayatlarımızda karşılaştığımız insan durumlarıydı. Ancak o zamandan kalan ve kitapta geçen sayısız olay ve olayların getirdiği gelenekler mevcuttur.

    Hatta kaçırılan kızların daha sonra söyleyeceği; “Bekâretimizi koruduğumuz sırada bizi kurtarmaya gelmediniz. Şimdi eş ve anne olmuşken onlardan – kaçıranlardan – koparmaya çalışıyorsunuz. Bize sunduğunuz yardım önceki ilgisizliğinizden ve ihanetinizden çok daha incitici. Bir tarafta onların bize gösterdiği sevgi, diğer tarafta sizlerin şefkati var. Savaşı başka nedenlerden dolayı yapmış olsaydınız bile, bizim hatırımız için durdurmanız gerekirdi, çünkü artık onlarla akrabasınız. Madem bizim uğrumuza savaşıyorsunuz, bizleri damatlarınız ve torunlarınızla beraber alın. Bizi ailelerimizde kavuşturun, ancak bunu kocalarımızdan ve çocuklarımızdan koparmadan yapın. Yalvarıyoruz size, bizi tekrar esir durumuna sokmayın.” – Sayfa 60,61 – Savaştan daha acıydı.

    “...şehirlerin de insanlar gibi kaderleri olduğuna... İnanılırdı.” (Alıntı #40987575 )

    38 yıl hüküm süren Romulus, Theseus kadar şanslı değildi. Atina kurucusunun cesedi bulunurken, Romulus’un ne cesedi, ne elbiseleri ne de silahı bulundu. Ama her ikisi de ardından milyonlarca insana ev sahibi yapan muhtemelen de dünyanın sonuna kadar daim olacak şehirler bıraktılar. Bana kalırsa erdem ve ahlak yönünden Romulus, cesaret ve güç bakımından ise Theseus halka mal olmuş kişilerdir.

    Kitabım Türkiye İş Bankası Yayınları’ndan, İo Çokona’nın dillendirdiği çevirisi muazzam… Olay, örgü ve yazarın dili anlaşılmayacak hiçbir şey bırakmamaktadır. Akıcı, meraklandırıcı ve en önemlisi bilginin ilk sahibinin ağzından çıkan derleme hayat biyografisi olan kitap okunmaya değer. İçeriğinde kısa bir yazar hayatı ve eserleri, ardından çevirmen önsözü ve arkasından ilk önce Theseus’un hayatı, devamında ise Romulus’un hayatı; kişiler bittikten sonra yazarın yaptığı kısa bir kişilik karşılaştırması ve en sonunda ise sonnotlar başlığı altında eserin daha iyi anlaşılmasını saylayan bilgilerin ve kaynakların bulunduğu bölümler yer almaktadır. Baskısında, içeriğinde sorun yoktur.

    Sözün özü; tarih bilimcilerin dillerinden hoşlanmayıp, farklı bir içerik arayanlara rehber yazardır Plutarkhos. Birçok eserini keyifle okudum ve birçok arkadaşıma tavsiye ettim. Kesinlikle okunulası ve tavsiye edilesidir.

    Sevgi ile kalın.
  • 716 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Bilim, bilim romanı dediğin nedir ki gülüm; Jules Verne olmadıktan sonra... Geçtiğiniz günlerde Jules Verne'in doğum günüydü. Tarihe adını bir bilim insanı olmadığı halde öyleymiş gibi yazdırmış, güçlü bir kalem. Genel olarak Jules Verne romanları, çocuk klasikleri diye lanse edilir. Ancak inanın olay o kadar dar boyutlu değil. Evet, tam da çocukların okuması gereken, gelişim evrelerinde bilgiyi sevdirecek, kitaplarla dolu odaları onların oyun alanı haline getirecek kitaplar. Aynı zamanda da büyüklerin de severek okuyacağı, bir sonraki sayfada ne olacağına dair heyecan duyacağı kitaplar. Alfa Yayınları'nın Jules Verne romanları içerisinden dizi haline getirmiş olduğu Olağanüstü Yolculuklar serisi her bireyin kütüphanesinde bulunması gereken türden kitaplar. Eğer çocuğunuz yoksa ilerisi için, varsa çocuğunuz için alıp, kütüphanenize ekleyin. İnanın çok faydasını göreceksiniz. Peki, o halde Esrarlı Ada'yla beraber biz de olağanüstü yolculuğumuza başlayalım. Bazı zamanlar gözlerinizi kapatıp düşünürsünüz. Issız bir adada, yalnız başıma tüm insanlardan uzakta huzur içerisinde yaşasam! Ama bu eskidendi. Artık sıcak sahilleri olan lüks otelleri bulunan adalarda huzur içerisinde yaşamak istiyoruz. Doğal olarak da yaşayamıyoruz. Çünkü ekonomik olarak imkanlarımız buna el vermiyor. Sanırım bir iki nesil daha elvermeyecek. Ancak bir kaza sonucu ıssız bir adaya düşebilirsiniz. Olmayacak şey değil, olabilir! Şimdi, düştüğünüz bu adanın haritalarda dahi yeri olmadığını yani henüz keşfedilmediğini düşünün. Uzun bir süre sonra kimsenin sizden sizin de kimseden haberiniz olmayacak, olamayacak. Ancak yalnız değilsiniz. Yanınızda ilme meraklı bir genç, korkusuz bir denizci, size sonsuz sadık bir köle, aynı sadakette bir köpek, bir gazeteci ve mühendis olarak da siz. Herkesin güçlerini birleştirdiği bir noktada, adanın size sunduklarıyla yaşam savaşına başlayabilirsiniz. Karakterlerimiz, Amerikan İç Savaşı sırasında karşı tarafa esir düşerler ve onların elinden kaçmak amacıyla, farklı amaç için hazır bulundurulan hava balonuna atlayarak kaçarlar. Ancak o gece hava oldukça kasvetli bir fırtınaya tutulmuştur. Uzun süre fırtınada sürüklenen balon işte tam da bu yukarıda sözünü ettiğimiz kimsesiz adaya düşüş yapar. Bu adaya düşenler kimlerdir peki? Cyrus Smith, mühendis -yani siz- ve birinci sınıf bir bilim adamıdır. 45 yaşlarında olan karakterimiz, adada büyük sorumluluk alacak, hatta kolonizatörlerimizin hayatını borçlu olacağı kişi olacaktır. Diğer karakterimiz New York Herald muhabiri olan Gedeon Spilett. Gazeteci deyince zaten az çok karakter özelliklerini tahmin edebilirsiniz. Nab, siyahi köle olarak Cyrus Smith'in hizmetkarı. Pencroff korkusuz denizcimiz ve onun yanında adaya düşen Harbert isimli genç delikanlı. Ve tabi Top, mühendisimizin dört ayaklı sadık dostu. Tabi konu Jules Verne olunca bilimsiz olmaz. Yeni bir hayata başlıyorsunuz ve yapabileceğiniz tek şey ümitsizliğe düşmeden çalışmaya başlamak. Kahramanlarımız da aynen bunu yapıyor. Cyrus Smith önderliğinde derhal adayı baştan yaratmaya başlıyorlar. Ama buna geçmeden önce baştan yaratmak demişken, bu ada nasıl ortaya çıkıyor? Oluşum süreci nasıl işliyor? Buna da bir değinelim. Eee ne demiştik söz konusu JLVerne olunca bilim yapmadan olmaz. Hepimizin malumu olduğu üzere dünyamızda derinlere doğru giderseniz eğer sıcaklık ve basıncın arttığını ilk elden tecrübe edebilirsiniz. Bu şu anlama gelir, artan basınç ve sıcaklık kayaçları akışkan hale getirir. Bunun neticesinde de yoğunluk akıntıları (konveksiyonel akıntılar) meydana gelir. Sıcak kütleler yoğunluğu artınca ne olur; yükselmeye başlarlar. Yüzeye kadar gelirler. Sonra ne olur? Alttn gelmeye devam eder. Böylece yüzeye gelen her kayaç alttan gelen kayaç tarafından kenarlara itilir. Bu kayaçlar da soğuyarak tekrardan dünyanın merkezine doğru çökmeye başlarlar. Ama tabi ki bu oldukça fazla bir zaman diliminde meydana gelir. Ve bu devridaim yüzeyde sürekli olarak devam eder. İşte bu Kıt’a hareketleri birbirleriyle çarpışarak dağları oluştururlar. Okyanuslar açılıp kapanır, depremler meydana gelir. Tüm bunlar bu yatay hareketlerin sonucudur. Adaların oluşumunun burayla bağlanıtısı ise şöyle; Bazı adalar, kıtalardan kopan kara parçalarından ya da kıtaların uç kısımlarında bulunan kara parçalarının her yanı suyla çevrilen bölümlerinden oluşur. Bunlara kara yakını adalar denir. Dünyadaki büyük adaların çoğu kara yakını adalardır. Bazı adalar da okyanus tabanında bulunan yanardağların patlamalarısonucunda oluşur. Bu şekilde oluşan adalara okyanus adaları denir. Okyanusadaları yanardağ patlamalarıyla açığa çıkan lavların soğuyarak zaman içinde üst üste birikmesiyle oluşur. Yani tıpkı kayaçlar gibi yükseldikçe soğumaya başlıyorlar, soğudukça da artık tam bir ada halini alıyorlar. Örneğin; Güney Pasifik'teki 176 adalı Polinezya ülkesi Tonga açıklarında 2015 yılında patlayan su altı volkanının oluşturduğu dünyanın en yeni adasında yaşam belirtilerinin görüldü. Haber şöyle; “Radyo Yeni Zelanda’da yer alan habere göre, başkent Nuku’alofa’nın yaklaşık 70 kilometre kuzeybatısındaki Hunga Tonga ile Hunga Ha’apai adaları arasında 4 yıl önce patlayan su altı volkandan püsküren lavların oluşturduğu adaya bir grup bilim adamı ziyaret gerçekleştirdi. Tongalı jeologlar ve NASA’dan bilim adamlarının yer aldığı ekipte olduğunu aktaran Tonga Topraklar Bakanlığı Sekreter Yardımcısı Taaniela Kula, ziyaret sırasında adada yaşayan kuş türlerine ve çiçeklere rastladıklarını belirtti. Hunga Tonga ile Hunga Ha’apai adaları arasında patladıktan sonra zamanla iki adayı birbirine bağlayan volkanik adanın birkaç yıl içinde deniz sularının yıpratmasıyla eriyerek yok olacağı bekleniyordu. Ancak araştırmalara göre 30 yıl daha var olması bekleniyor.” İşte böyle… Güzel, burayı anladığımıza göre artık adanın bulunduğu konuma gelebiliriz. Biz neredeyiz? Fırtına, içi biz yüklü balonu tam olarak nereye savurdu? Kahramanlarımızın kaçış amaçlı yolculuklarına başladıkları nokta Richmond adında Amerika'da bir yer. Ancak balonu savuran rüzgar, kuzeydoğu yönünden oldukça şiddetli bir şekilde estiği ve hızı da kaybetmediği için balonun güneybatı istikametine hareketi muhtemel. Buna bağlı olarak da Pasifik Okyanusu’nu bir miktar kat etmiş olsalar Meksika’yı aşarlar. Avustralya’ya kadar gitmeleri pek mümkün değil. O halde Mikronezya Takım Adaları ile Melenezya Takım Adaları arasında bir yerde olmaları lazım. Rüzgarın şiddetinin belli bir süre sonra azalacağını ve etkin mesafesini de dahil edersek en yakın olan Mikronezya Takım Adaları oluyor. O halde bu adalardan birine düşüyorlar ve bu ada daha önce keşfedilmemiş bir ada olduğu için de gemilerin rotasında bulunmuyor. Yani sizin anlayacağınız batıklar. Neyse ki Cyrus Smith adında mühendis görünümlü bilim kahramanımız var ve her işe yetişiyor. Cyrus olmasa bizimkilerin hali duman. Yani şunu düşünmeden edemiyorsunuz; ıssız bir adaya düşsem yanıma alacağım tek şey Cyrus Smith olur. Mesela baruta ihtiyaçları var ama barut yok. Bizim bilim adamı Cyrus keskin zekasını kullanıyor. En başta kav lazım; Kavmantarlarının kurutulmasıyla elde edilen, çabuk tutuşan, süngerimsi bir madde. Ama adada yok. Ancak Cyrus, Yavşan yani Çin Misk Otu’nu toplar. Bunları adada tabakalarca bulunan potasyum nitrata batırarak çok kolay tutuşabilir bir madde elde eder. Alın size barut. Ve bunun gibi daha bir sürü icat gerçekleştirir. Jules Verne’in öngörülerinin tıpkı kehanet gibi olduğunu daha önceki yazılarımızda söylemiştik. Bu sefer bulunduğu kehanet ise şu; Kömürün yerini alacak olan yakıtın SU olacağını söylemesi. Gerçekten ilginç değil mi? Suyun yakıt olarak kullanılabileceği o dönem kaç kişinin aklına gelir ki? “Hidrojen ve oksijenin ayrı ayrı ve aynı zamanda bir ısı, tükenmez bir ışık ve maden kömüründen müteşekkil daha yoğun bir sıcaklık kaynağı sağlayacağına inanıyorum.” Jules Verne, romanlarına gizem katmayı gerçekten seviyor. Muhteviyata baktığınız zaman bilim temelli öykülemeyle karşılaşıyorsunuz. Ama tartışma konusu da olmuştur; romanlarında Tanrı vurgusu da oldukça fazladır. Esrarlı Ada’daysa, kolonizetörlerimizin başı ne zaman sıkışsa, tam her şey bitti dedikleri anda gizemli bir güç yardımlarına yetişiyor. Ama Jules Verne bu yardımları öyle ustaca yerleştirmiş ki senaryo içerisine, ilk başta doğaüstü bir güç zannediyorsunuz sonra ortaya çıkan bir ip ucuyla bunun mantıklı bir açıklaması olduğunu görüyorsunuz ama farklı bir açıdan gören tanıklar konuşunca yeniden doğaüstü bir güç teorisine yöneliyorsunuz. Ustaca bir kurgu. Bu yazımızı da nihayete erdirme vakti geldi çattı artık. İnanır mısınız bilmiyorum ama bu iş artık gerçekten sizle diyalog haline geldi benim için. Yorum yapan pek yok, yapanlar da zaten tebrik şeklinde oluyor. Ki ben de yorumlardan bahsetmiyorum zaten. Anlattığım şey bu yazıları yazarken, kim bunları okuyorsa o an onlarla oluyorum. Ben yalnızlığa çok küçük yaşta alıştım. O yüzden kitaplarla dostluğum sevdiğimden ileri gelmiyor; yalnızlığımı onların güçlendirmiş olmasından kaynaklanıyor. Kitaplarım varsa insanlara gerek yok. Bir kere yalnızlığa alıştınız mı artık kimse sizin canınızı sıkamaz. Kaybedecek bir şeyleriniz olabilir ama duygusal anlamda kimse size çökertemez. Her darbede daha güçlü bir şekilde ayağa kalkarsınız. Olabilecekleri önceden öngörme ve ona göre hareket tarzı geliştirme kabiliyeti kazanırsınız. En önemlisi de insanlar hakkında tutarlı ve kesine yakın sonuçlar çıkarabilme yeteneğini kazanmış olmanızdır. Böylelikle kimin sizin canını yakacağını çok önceden görebilirsiniz. Ben bu yeteneği çok küçük yaşta kazandım. Ve hayat boyu beni koruyacağına inanıyorum. Öldürmeyen şey size güçlendirir. Jules Verne, kısa bir zaman dilimi dahilinde olsa da beni mutlu etmeyi sağladı. Öldüğümde bir gün cennetin bahçelerinde ya da cehennemin dehlizlerinde karşılaşırsak muhakkak bir teşekkür edeceğim. Kim bilir; Allah bilir değil mi?...
  • 92 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Kitap 50 yaşında olan ve kocasını savaşta kaybetmiş olan bir kadının kızı ve oğluyla birlikte yaşamasını, aralarındaki ilişkini ve en önemlisi kadının oğluna ders veren 20li yaşlardaki bir erkeğe aşık olmasını konu ediyor. Yazarın kalemini sevdiğimi pek söyleyemeyeceğim ama diğer uzun öykülerden farklılık taşıdığını kabul etmek şart. En sevdiğim özellik yazarın dialogları sanki canlı şekilde oluyormuş, sanki şuan olaylar yaşanıyormuş gibi anlatmasıydı. Hele de kadın ve kızının konuşmaları... Çoğu zaman kızın düşüncelerine hak verdiğim, bazı durumlarda kadının kendisine de hak vermiş bulunduğum oluyordu. Geçmiş dönemlerin aile ve sosyal durumu iyice anlatılmış. Kızla annesinin ilişkisinden anlayabilirsiniz zaten kitabı okuyunca. Son olarak, konusu farklı geldiği için okudum bu öykünü ve yazarın kalemini daha yakından tanımam için diğer yazılarına şans vereceğim. Eğer siz de hem aile, hem aşk konulu kitaplarla ilgileniyorsanız, tavsiye edeceğim bir kitap diyebilirim.
  • 112 syf.
    ·1/10
    Uzun zamandır aklımda olan,yere göğe sığdırılamayan bu kitabı en sonunda okuma fırsatı buldum.Okur okumaz Ömer Seyfettin'in Kaşağı hikayesini küçükken okuduğumda nasıl olumsuz etkilendiysem,nasıl duygusal karmaşalara sürüklendiysem bu kitapta da aynısını hissettim.Olmaz kardeşim,böyle çocuk kitabı olmaz.Ömer Seyfettin de zaten çocuklar okusun diye yazmamış ki hangi akıllı(!) 100 temel esere aldıysa artık.Bu kitap da aynı şekilde çocukları olumsuz etkiler.Duygu karmaşasına sokar,ve her şeyden önemlisi bu kitap çocuklarımızı üzer.
    Zaten hikaye de eski Türk filmlerinin kolpaları olur ya hani,onların senaryosu gibi.Anlatım sıradan ve kuru.Çocuklara hiçbir şey katacağını sanmıyorum.
  • 80 syf.
    ·Beğendi·6/10
    Bazen bir şeye söverken hiç farkında olmadan onu övüyoruz. Nedir bu batırmaya çalışırken onları değerli kılan şey? Hülasa sosyal medyanın hiç dikkat etmediği, bir süre sonra aslında bizatihi kendi ayağına doladığı karalama kampanyalarının bu yanı hep kafamda girdaplar oluşturmuştur. Kendi kazdığı çukura düşme deyimi buraya hoppidi oturuyor. İyi oturdunuzlar. Hoş geldiniz safa getirdinizler..

    Bir süre önce pek kıymetli 1k ailesinin Stefan Zweig kitapları için ‘linç girişimi’ başlattığı malumunuz. İşte benim “ yeter ulan kim bu sıtefın zıvaayg?” diye başlayan yolculuğuma, bu olaylar sebebiyet verdi. Zaten adını daha önce pek çok kez duyduğum bu Avusturyalı yazarın (Yurdum insanının her defasında Avusturalya diyerekten Avusturya mı/Avustralya mı karmaşasına son verip ‘haydin iyisi mi gardaş olun’ niyetiyle halkımıza mal ettiği ülkedir kendileri. Yanlış anlaşılmasın canııım. Bilmediklerinden ötürü değil, hep ‘bir‘ olma arzularımızdan bunlar:) ) kitaplarını raftan alma itkisi oluşturdu. İlk tadımlığım olan ‘Bir Çöküşün Öyküsü’ kitabını okuduğum an ki izlenimim büyük bir hüsran ve bununla birlikte “Zweig’ı taşlayanların eline bir taşta ben tutuşturayım” oldu. Açıkçası pek bi lezzet alamadım. Kendi dünyama akmadı hikaye. Uzak, yavan bi tat verdi dilime.

    Bu beyefendiyi sevmeyenlere handiyse hak verecektim. Şükür ki Sabahattinciğim Aliciğimin o haklı isyanı düştü birden hatırıma: “ Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatlığıyla öteye geçiveriyoruz?”. O an ikinci kitabına el uzanmaya karar verdim. İlkini unutturacak güzellikte çıktı karşıma. Ve sadece zihnimde dinlenen bu sözleri, dile dökmememe rağmen düşününce utandım. Ön yargının insana yine yeniden neler düşündürttüğünün ayrımına vardım. Kitap adı gibi olağanüstü değil belki ama hayatın ikircikli noktalarına -mirasyedilik mi? özgürlük mü? kibarlık mı? doğallık mı? v.b- çok naifçe, hoşça dokunmuş. Hayatın bir parça özüne varmış her insanın aslında bir olağanüstü gecesinin olduğu kanaatindeyim. İnsana kendi ‘yeni çağı’nı yaşatan o büyülü olaylar..

    Neyse neyse. Yazar derdini lafı dolandırmadan anlatmış. Madem öyle bende bu işe soyunayım. Zaten bu kitapla ilgili milyon inceleme olduğunu fark ettiğimden kitabın derdini burada anlatmanın sadece kelime israfı olduğunu düşünüyorum. Çünkü zaman kadar kelimelerin de son derece kıymeti olduğuna inanıyorum. Dileyen onları okusun, kafi gelecektir. Benim anlatmak istediğim ise başka. Kendi derdim. Kitaplara, yazarlara, düşüncelere ve en önemlisi insanlara şans vermeyi deneyelim.. Nasıl oluyor da daha önce görmediğimiz bir peynirin dahi tadı hakkında yorum yapmaya imtina ediyorken tanış olmadığımız fikirler yahut kitaplar ve özellikle -en özellikle- insanlar hakkında kesin hükümlere varabiliyoruz? Ön yargıya sadece meş'um kanılar olarak bakmamak lazım ayrıca. Ön yargının mealini merak edenler için olumlu-olumsuz tüm peşin hükümler/düşünceler anlamına geldiğini hatırlatmakta fayda var. O vakit bir kimse veya bir nesne hakkında kulaktan dolma iltifatları yeterli bularak o şey hakkında ‘fevkalade’ etiketini de yapıştırmayalım. Ya da yeterince hemhal olmadan kafamızda onu harikuladeleştirmeyelim.

    Herkese her şeye zaman verelim. Zira patlıcan, kaldıkça acılaşır. Kadehimi araştırmaktan yılmayıp safsatalara inanmak yerine hakiki gerçeklere ulaşma çabasında olanlara kaldırıyorum. Şerefe..