• 248 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    Kitabın içeriğine geçmeden önce bir anektod ile başlamak istiyorum.

    “İyi bilinmeyen bir ülkede görevli ünlü muhabirlerin, dizelerine kendilerini havaalanından kente götüren taksi şöförünün fikirleri ile başlamayı pek sevdikleri bilinir. 1988 Temmuz’unda Tahran havaalanında bize, İran cumhuriyetinin bir sonraki başkanının kim olacağını soran, bir taksi şoförüydü. Şaşkınlığımız karşısında şunları söyledi: “Canım, siz İngilizsiniz, dolayısıyla bizi kimin yöneteceğini bizden iyi bilirsiniz...” Sonunda şoför, Faransızların İngilizlerden daha az bilgiye sahip olduğunu kabul etti sadece. “


    Olivier Roy yüzyıllardan bu yana süre gelen İslam ve İslamcılık olgusuna değinerek, dünya haritasında önemli bir yer alan Ortadoğu’nun iç sorunlarına ve nedenlerine değiniyor. Mercek altına aldığı bu sorunların kökenine din olan İslam ve kabilelerin oluşturduğu İslamcılığı koyuyor.


    Kitabın adının konuya olan yansımasına bakınca onun din olgusuna inanış ve mahremiyetine değil, siyasi içerik olarak kullanılan din varlığına değindiğini görürüz. Siyasal İslam’ı anlatmanın yanı sıra Roy’un kitabın başlığına yansıttığı “iflas” ile İslamcılığın nedenlerinden olan kavimiyetcililiğin topluma mâl ettiği sonuçlara değinir. Böylelikle İslamcılık yönetimlerine kanaatini verip, z raporu hazırlar ve neden -sonuçlarını günümüz siyasetine yansımasıyla da anlatıldığı detaylı içeriği ile bizi baş başa bırakır. Bu kısma gelinceye kadar kısa bir özetle bakacak olursak;

    Radikal İslamcılar ==> İmam Humeyni (İran)
    Muhafazakar Fundamentalistler ==> Suudi Arabistan( Vahabiler), Pakistan(El Hadisçiler)
    Modern (yeni) Fundamentalistler ==> Cezayir’deki FIS (İslami Kurtuluş Cephesi)
    Mısır️Müslüman Kardeşler
    Patriyomentalizm (kamu ve özel kurumların birbirine karışması, belli bir zümre ya da aile siyaseti) ==> 3. Dünya ülkeleri

    Topluma ve siyasete bakış açılarını ele alacağımız çerçeve İslamı hareketin kendini bir din olduğu kadar bir siyasal ideoloji olarak tanımladığı İslam’da temellenen politik hareket olarak algılanmaktadır. Bunun bir kanıtı İslamcıların, kendi düşünceleriyle öteki dinler arasında değil de, 20. yy büyük ideolojileri Marksizm, faşizim, kapitalizm arasında düzenli olarak bir çatışma bir simetri yaratmasıdır.


    Peki Ortadoğu’da temel kavramlarla neler olduğuna bakalım.

    Selefiler, Fundamentalistler, oryantalistler, Patriyomanyalizim( kamu kesim ve özel keismin birbirine karışması), ruhbanlar (şiilerin İran’a yerleşmesi, İran ruhbanlara karşı olsa da 12 imam ve şii kavramı zamanla yer edinmiştir) Şeriat, aile, kabile, toplumun siyasal oluşumu, halifelik, totalizm gibi konulara değinerek madde madde ve yaşanmış siyasal olayların verileri ile anlatılmaktadır. Konuya giriş olarak aile, soy ve kabileden başlamak yerinde olacaktır. Müslümanın talepleri nedir?


    “Müslüman ülkelerde demokrasi talebinin zayıflığını bu şekilde açıklayabiliriz;

    Diktatörlüğe boyun eğmek yoktur, çünkü talep başkadır. Mahremiyette, aile halkının, evin namusunun alanına saygı talebi her şeyden önce gelir, adalet talebi bunu izler.”

    Pratik felsefede insan davranışı ve sonuçları:

    Birey ==> Ahlak
    Aile ==> Ekonomi
    Toplum ==> Siyaset


    Aile Ortadoğu’da Kabil’e sistemi olarak hüküm süren Arabistan ve diğer İslam devletlerinde siyaseti etkileyen en büyük etkendir. Roy hiçbir İslam devletinin bireye seçme hakkı sunup sunmaması konusu hakkında yaptığı incelemeyi çekirdekten almıştır. Sonuç, insanların taleplerinin hükümdarla alakalı olmadığıdır. Diğer bir konu ise bireyden sıyrılıp kavim olarak hüküm süren sistemdir.

    Kavimcilik üzerinden anlatmak İslam’ın kısa bir tarihine değinmeyi gerektirir. İslam’ın Ortadoğu’da şimdiki adı ile Suudi Arabistan’dan (Eskiden bu isimle anılmazdı, sonradan Arap kavramı almıştır) yayılması o zaman şartlarında Mekke’nin konumundan kaynaklıdır. Mekke halkı ve ticaret üzerinde yaptığı seferler önem arz etmenin yanında bir de çevresinde bulunan Lübnan, Cezayir, Mısır... gibi ülkelerin saygınlığını kazanmıştır. Bu ülkeler aralarında sıkıntı yaşadığı zaman Mekke’nin önde gelen ailelerine danışma gibi bir davranış sergilemektedirler. Bunun büyük nedenlerinden biri çöl iklimine insanların çok hakim olmasıdır. Ortadoğu’da hiçbir zaman işgale uğramamış olan ülke Suudi Arabistan’dır. Çöl ve çölde hüküm süren kabileler her şeye hakim olduğu için onlarla başa çıkmak zordur. Kabilecilik sistemiyle hiçkimse başa çıkamayacağını bilmektedir, bu yüzden kimse böyle bir girişimde bulunmamıştır. İbn-i Haldun “umran”ı anlatırken bunlara değinmiş, umran’ın önüne geçen “Mukaddime adlı eseri ile bunun sosyolojik boyutlarını ince ince işlemiştir. Hatta İbn-i Haldun yaptığı siyaset felsefesi yüzünden ferman aldığı zaman 6 yıl kabilecilere sığınmış ve onu burda hiç kimse rahatsız etmemiştir. Kabilelerin güçlülüğü tarihin geçmiş sayfalarında Sultan ve Halife’nin de işlerine karışmamasından anlıyoruz.

    Libya -Tunus hâlâ bu şekilde kabilecilikle yönetilir. Ömer Muhtar olayının olumsuz sonuçlanmasın nedeni kabilelerin en son raddede İtalyanlarla anlaşmasının sonucudur. Kaddafi’nin indirilmemesi Berberi kabilelerinin desteğini almasındandır.

    Halifelik kavramı İslami bir kavram olup sadece Kureyş’ten ve Peygamber soyundan olmalıdır diye bir kural yoktur. Yani siyasal yetkinliği geniş olan halifeliğe sultanlık gibi bir saltanat değil bir yönetim şekildir. Bu yönetim şeklinin bir topluluğa bağlı olmadığını Osmanlı’ya geçen Halifelik düzeninden görebiliriz. Peygamberden sonra seçimi başlayan halifeliğe ilk gelen Hz. Ebubekir’den Hz.Ömer’e bu iki dönemde yerleşen siyasal devlet oluşum sürecindeki düzen aşikardır. Halife, Halife yardımcısı, mali işlerden sorumlu birim, kuran ve sünnetin derlenmesinden sorumlu birim ile sadece ilahi bağlılıkla her şeye bakan tek Peygamber dönemi bitmiş ve bir devletleşme sürecine geçmiştir, bu bir ihtiyaçtır. Devlet kendi içinde bir amaç değil, bir araçtır. Bu düzeni oluşturmada en büyük katkı Hz.Ömer’dir. Bu süreçte kabilecilikle en fazla uğraşan ve oluşumunu siyasal anlamda dizginleyen Hz. Ömer’den sonra ki halifeliklerde bu oluşum yerini tutmuş ve günümüze kadar gelmiştir.


    Fundamentalist (kökten dincilik, laiklik karşıtı) düşünceye hakim topluluklara karşı Batı’dan Oryantalist bakışla birbirine zıt gelen toplulukların bütününün dünya siyasetini nasıl etkilediğini değinmiştir, Roy Felsefelere dayalı bakışa sahip daha ılımlı topluluklardan bahsederken, sadece selefi (geçmişten beslenen, önceki nesil, mezhep) bakışa hakim toplulukların görüşlerine yer vermiştir. Geniş bir yelpazeden bakan Roy kitabın konusuna değinirken Kur’an ve hadisleri incelemediğini konunun ayrı bir boyutu olduğunu ve bunun başlıbaşına bir kitap olacağı için İslam ve İslam’ın insanlar arasındaki zamanla oluşan devletleşme kavramı ile geldiği sonuçlara değinmek istediğini belirtmiştir.

    Selefi topluluklar cihadcılıktan beslenir. Bu topluluğun en yakın tarihli örneğine Suriye’de rastlıyoruz.

    Cihadcılık İslam’ın Selefi bir okumasına dayanıyor; bu okuma tanım itibariyle evrenselci, çünkü ilahiyatı, felsefeyi ve kültürü küfür gibi görüp dinin yeniden inşası yararına bütün ulusal ya da kültürel İslam’lara karşı çıkıyor.
    Ama bütün Selefiler cihadcı değil. Cihadcı radikalleşmenin dinî radikalleşmenin bir sonucu olduğunu düp fazla cihadcımız olurdu. Çünkü, “Aziz Cehalet”te görüldüğü gibi, Selefilik, Müslüman dindarlık biçimleri arasında küreselleşmeye ve kültürsüzleşmeye en elverişli biçimdir. Cihadcıları büyüleyen, ilâhiyat veya tasavvuf değil, eyleqm ve şiddettir.
    Siyasî radikalleşme ile İslam arasındaki ilişkiyi daha iyi kavrama olanağı sağlayan iki veri var. Öncelikle teröristler ve cihadcılar arasındaki yüksek mühtedi oranı (Suriye’ye giden Fransız gençlerinin yüzde 22’si sonradan Müslüman olanlar ve bu oran artıyor). İslam’da onları büyüleyen şeyin dinî ibadet olmadığı, cihadın ve şiddetin cazibesine kapıldıkları iyi görülüyor. Şiddete rağmen değil, şiddetten büyülendikleri için din değiştiriyorlar. Burada karşımıza çıkan; “radikalliğin İslamîleşmesi”dir, dinî bir radikalleşme değil. İkinci unsur ise, Müslüman kökenli olup Daeş/IŞİD’e katılan gençlerde, İslam’a dönüşleri ile (çünkü önceden, gece hayatı, alkol ve kadınların bulunduğu, bütünüyle batılılaşmış bir yaşantı sürdürmüşlerdir) şiddete geçişleri arasındaki süre çok kısa. Bu genç « born-again »ler bir Müslüman ortamında (cami, dernek, hatta siyasî hareket bağlamında) hakikaten hiç sosyalleşmemişler. Tıpkı Fransız toplumu içinde oldukları gibi, bizzat Müslüman cemaati içinde de marjinaller ve dinî bir olgunlaşma yaşamaksızın doğrudan şiddet eylemlerine geçiyorlar.
    Göründüğü kadarıyla motivasyonlarının anahtarı, toplumdan ziyade hayattan intikam alma arzusu: “Sefil” bir konumdan (ufak suçlar işleyen sabıkalı, işsiz…), o zamana kadar müminlerin gerçek cemaatlerine hiç ilgi duymamış da olsalar, Peygamber’in ve sanal müminler cemaatinin öcünün alındığı bir “süper kahraman”lık statüsüne ulaşmaktır.


    Ali Şeriati toplumsal olayları ciddi araştırma verilerle ele alarak, dünyanın Batı ve Doğu ruhunun elinde olduğunu söyler. Bunu yaparken Doğu ruhu Hindistan ve Çin, Batı ruhu ise Yahudilerden kaynaklıdır, der. İranlı olmasına karşın bu ruha İran’ı katmaz. İnsanın olduğu her yerde inanma eğilimi ve bir güç arayışı vardır. Totemçilik ve animizim(ruh) bakımından bu ülkeler oldukça zengindir. Roy ise İslamcılığı tek başına ele aldığı için bunu İslamcılık üzerinden ayırır.

    “İslamcılığın üç coğrafi ve kültürel kutbu vardır: Sünni Arap Ortadoğu, Sünni Hint altkıtası ve İran- Arap şii alanı; Arap dünyasından kopuk Türkiye kendi özel örgütlenmesine sahiptir. Coğrafi birlik olmadığı gibi siyasal birlikte yoktur.”


    Totalitarizm (kurumsal ve kavramsal kapalılığının yoksun olma durumu) ön belirtileri burda kendini gösterir. Kültür yıkma süreci başlar. Ruhbanlık olmayan bir şeyken varlık göstermeye başlar. Aynı şekil kültür yıkma girişimleri Irak’ta karşımıza çıkar.Totaliter İslam’a sığınıp, aynı zamanda şeriata karşı çıkılmayacak bir durumdur.


    İran’ın Ortadoğu’da şiiler tarafından yerleşik toplum oluşturduğu tek ülke olmasından kaynaklı inanış, davranış ve şekilcilikte değişime açık bir ülke olduğunu gösterir. Aynı zamanda gaşist bir şii varlığının da elinde olması da bir tür ikilemde kalma şeklini yansıtır. Fundamentalistler Şeriat, kadın konusunda sık sık konuşurlar. Cihadcılık ellerinde olsada ikiye ayrılan fundamentalist toplulukları modern olan kısımla kadına haklar verirken de onun belli başlı özelliklerindendir değinerek (fiziksel gibi) ikincil konumunda olma nedenini hatırlatır.

    Peki kadın nedir Ortadoğu’da?

    İslamcılar sık sık kadınlar arasında üye topladılar, özellikle İran’da. Daha önce görmüş olduğumuz gibi kadın sorunu, İslamcılık ile fundamentalizm arasındaki kopma noktalarından biridir. İslamcılar, eğitim ve toplumda kadının rolünü esas olarak görüyorlar. Kadından yalnızca bir zevk ya da üreme aracı değil, bir kişilik görüyorlar. Aşırı başlık paralarına ve kolay boşanmaya karşı çıkıyorlar. Bütün İslamcı örgütlerin bir kadınlar, “bacılar” bölümü vardır. Bunlardan ilki Mısır’da 1994’te yaratılmış (el akhayat el müslimat, “Müslüman Kızkardeşler”); 1933’te El Benna, “müminlerin anneleri” için okul açmıştır. İslamcı hareketlerde kadınların varlığı ve etkileri, bütün gözlemcilerin dikkatini çekmektedir; İran’da olduğu gibi Mısır’da da İslamcı kadın aydınlardan oluşan bir seçkin kesim bir yazma ve yayınlama faaliyeti sürdürmektedir.

    İslamcı kadın militanlık yapmakta ve okumaktadır; belli istisnalar dışında (yargıç, devlet başkanı) siyasal arenaya da girmektedir. İslamcıların camilerde ve kamu alanlarında kadınlar için özel yerler istemektedirler. Yeni bir giyim kuşam biçiminin icadı (başörtüsü, pardösü, eldivenler; sözün kısası “iyi bir bacı” kıyafeti) birbiriyle çelişen iki hedefi gerçekleştirmelerini sağlamaktadır: dünyadan elini ayağını çekmeye son vermek (İran -Hint dünyasında purdah) ve edebini korumak (hicap); dolayısıyla hicap geleneksel çarşafın modern uyarlaması değildir, kadının toplumsal düzene yeni bir biçimle dahil oluşunu belirtmektedir. Oysa Batı modeli geleneksel değerlerin tümünü terke zorlamaktadır. Kuşkusuz kadının konumu her zaman ikincildir: İslamcılar her zaman kadının doğasından gelen güçsüzlüğünden söz ederler (“duyguları aklına ağır basar, fiziki olarak güçsüzdür”); aynı şekilde ailenin ve anneliğin kadının doğal hali olduğunu ısrarla belirtirler. Ancak gerçek tabu, karışık yaşamdır (ihtilat). İran’da kadının oy hakkına sahip olduğunu ve araba kullandığını hatırlatalım; böylesi bir şey Suudi tipi gelenekçi bir Fundamentalizmde düşünülmeyecek bir şeydi fakat son yıllarda değişen kral sistemi ile kadınlara farklı haklar tanınmaya başladı. Ehliyet hakkını verdikten sonra kadınlara oy kullanma hakkınıda yakın bir tarihte verilmiştir. Ilımlı olma yolunda gitmesi ABD tarafından kaynaklıdır. Yoksa zevk, Sefa odaklı ve sadece kendinin hüküm sürdüğünü gördüğü çöllerde askeri birlik oluşturma çabaları çok olmamıştır. Zaten herhangi bir işgal girişimi yaşamamıştır. Radikalleşme yolunda gittiğine dair sinyaller vermektedir. Siyasette en radikaller, genellikle en az eşitlik karşıtı olanlardır.

    Patriyomanyalizim( kamu kesim ve özel keismin birbirine karışması) günümüz devletlerde iktidar probleminin temel nedenidir. Bir grup ya da bir aile devleti gelir kaynağı olarak kullanır. Bu bir asabiyedir, köken ve ortak çıkarları birbirine bağlı olduklarını düşünen ve bu dayanışmadan başka bir ereği olmayan kişiler arasındaki her türden dayanışma grubudur. Bu durum üçüncü dünya devletlerinin bunalım sebeplerini oluşturmaktadır. İran 3. Dünya devleti olarak iç çatışmaları ile sıkça gündeme gelmektedir. Kendi içinde

    İRAN ️Şii getto
    ️Suudi toplum modeline geri dönüş devrimi ile bunalım yaşamaktadır. Bu bunalımın belirtileri;

    “Nüfus artışı, orta sınıfların yoksullaşması, diplomalıların işsizliği, kentli ama kötü kentleşmiş halk kitlelerinin yükselişidir.”


    “Binbir güçlükle elde edilen diplomalar, iş alanlarının azlığı nedeniyle değerlerini yitiriyorlardı.”

    “Ekonominin liberalleşmesi, gerçekten de özel sektörü gözetir; ücretler enflasyon tarafından kemirilir ve yeni zenginlere kıyasla düşer. Memur ayakta kalabilmek için ikinci bir iş yapmak zorundadır.”

    “Günümüzdeki müslüman ayaklanmaları kent ayaklanmalarıdır.”

    Bu tür bunalımların artması dünya genelinde enflasyonu etkilemekte hayat dahada zorlaşmaktadır. Bu tür sorunların 3. Dünya ülkelerinde olması gözleri siyaset felsefelerine ve inanışlarına çekmektedir. Bu yüzden stratejik olarak bu ülkeler kilit noktalar olmaktadır.

    Bu ülkelerin siyasette baş gösterdiği rol şu şekildedir;

    “Zenginler için İslami model Suudi Arabistan
    Rant + Şeriat

    Yoksullar için ise Pakistan, Sudan ve yarınki Cezayir’dir:

    İşsizlik+ Şeriat”


    “Zenginler, fakirlere Tanrı’dan başka bir şey bırakmadılar.

    Nietzsche


    Çıkarcı kimlikleri petrol ve doğal kaynaklardan alınan kazançla baş gösterirken, kaynağı olmayan ülkeleri ezme yolunda rant yapmışlardır. Filistin’in içinde bulunan duruma göz yuman çevre ülkeler Mısır, Ürdün, Suriye, Arabistan bunun çıkar örneklerdir. Başkalarına zarar vermeden seçkinleri mutlu etmek mümkün değilken, halk için başkalarına zarar vermeden mutlu edebilirsiniz.


    Siyasi liderler İslam’da ulema olarak eğitim almaz. Kentlilerden de değildir. Daha çok kırsallıktan kentleşme sürecinde olan bireylerden çıkar siyasi adamlar. Bunlar eğitimlerini batı tarzında alırlar. Çoğu edebiyat fakültesi değil, mühendislik fakültesinden mezun olmuştur. Oryantalist bakış ile bağları burdan kuvvetlidir.

    Oryantalist üç görüş vardır.

    1)Nostalji söylemi (Batı’ya uygarlığı getiren İslamdır.)
    2)İslam’ın savunma, haklı gösterme söylemi (Kuran’da ve Sünnet’te her şey mevcuttur, İslam en iyi dindir).
    3)Kanıt kabul etmeme (Batı’nın değerleri hangi bakımdan üstündür?)

    Bu düşüncelerle oryantalist düşünce ve karşıt düşünceyi anlatılır.

    Bunlar tabi ki kitapta yer alan kavram, olay ve başlıklar. Kitapta bu kavramların yaşanmış siyasal süreçleri ayrıntılı anlatılmaktadır. Kavramlar dışında olayları kronolojik ve analitik verirsek kitabı yazmak zorunda kalacağımız için kitap hakkında bilgi edinmek isteyenler için öncelikle kavram tanımı yapmayı uygun gördüm. Kitapta Türkiye ile ilgili yer yer anlatımlar bulunmaktadır. Coğrafyada, dilde ve kültürde bir olmayan bir ülke olduğu vurgulanmakta. Yine Türk oryantalistlerin diğer Ortadoğu ülkelerinden daha ılımlı bir yapıya sahip olduklarına değinilmektedir.

    Kitabın girişi kitabın dörtte birini kapsamaktadır. Bu kısımda aslında giriş olarak adlandırsa da ağır bir giriş olduğunu söylemeliyim. Çokça terim ve olaylar vardır. Ve insan hafızasına bir gönderme yapar. Olayları tek tek anlatır ve bunlar yaşanmadı mı? der. Modern İslamcılığın kalıplaşması artık eski düzenden çok farklı olmasına değinirken sosyal hayattaki tercihlerimiz konusunda jeandan, coca colaya....kadar Batı etkisi ve birey talebine değinir.

    Özetle Fransız Roy bizim kadar bize Fransız kalmamış ve her şeyi aile yapımıza kadar inceleyip hayatımızda çok az duyduğumuz rejimlerin kavramlarıyla bir rapor tutmuş ve önümüze sermiştir. Kanaat notu ise İFLAStır. Delillerle dolu anlatıma ne denebilir ki.

    Coğrafya kaderdir, dememiş İbn-i Haldun böyle geçmez Mukaddime’de ama en güzelde özet bu cümledir. Ortadoğu insanları kendinzi tanıyın! İnsan en çok bilmediğine düşmandır. Ve en tehlikeli şey bilmeyen topluluğun dayanaksız amaçlarıdır.


    Keyifli okumalar!
  • 144 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Çok güzel bir kitap okudum ama biraz eksik kalmış gibi.Olaylar daha gizemli hale sokularak anlatılabilirdi diye düşünüyorum.Kısa bir özet yapacak olursam:

    Gazel adlı kızımız üniversiteden yeni mezun olmuştur ve iş aramaya başlar.Ne kadar arasa da ne kadar görüşme yapsa da bir türlü iş bulamaz.En sonunda bir kütüphaneye iş başvurusunda bulunur ve görüşmeye gider.Görüşme olumlu geçer ve işe alınır.Burasının çok gizemli bir hali vardır.Çalışanların bile...Kızımız Osmanlıca'yı biliyor ve burda belgeleri okur,çevirir,araştırma yapar.Birgün müdürünün kendisinden bir belgeyi sakladığını görür.Kaldıracağı zaman bu belgelerden birini yere düşürür.E bizim meraklı kızımız durur mu bu belgeyi ne yapar eder alır düştüğü yerden.Sonra ise hemen en yakın arkadaşı olan Naz'a da bu durumu anlatır.Belgenin bir kopyasını alırlar.Gazel yüksek lisans yapar ve tez hazırlama aşamasına başlar.Grup olduğu iki arkadaşıyla okul kütüphanesindeyken tez çalışmalarına başlarlar ama Gazel'in aklı belgededir.Olayı bu iki arkadaşına da anlatır ve gece okulda gizlice kalma kararına varırlar.Okul kütüphanesinde ışıklar sönene kadar tuvalette saklanırlar.Nihayet ki ışıklar söner ve iş başına geçerler.Fakat bir anda öğretmenlerinden birine yakalanırlar.Aslında iyiki bu öğretmene yakalandıklarını düşünür Gazel çünkü başkası yakalasa daha ciddi ceza alma riskleri vardır.Öğretmenleri bu duruma kızar tabi ama ilk olarak Gazel'i dinlemek ister.Ertesi gün konuşmak için karar alırlar.Ertesi gün Gazel her şeyi öğretmenine anlatır ve akşam öğretmeninin evinde buluşmak için plan yaparlar.Gazel akşam gider ve öğretmeniyle birlikte bu belgedeki sır perdesini aralamaya başlarlar.Araştırmaları sırasında kelimelerin arasında nar simgesine rastlarlar ve bunun üzerinde yoğunlaşırlar.Günlerce araştırma yaparlar.Birgün Gazel öğretmeninde kaldığı zaman bilgisayarı açar ve araştırma yapmaya başlar internetten.O kadar dalmıştır bir anda kendini öğretmeninin mail adresinde bulur kendini.Gözlerine inanamaz çünkü çalıştığı kütüphane müdüründen bir sürü mail gelmiştir öğretmenine.Okuduğunda ise tam bir hayal kırıklığına uğrar.İşte hikayemiz tam da burda başlıyor.Tabi gerisi size ait
  • 272 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Merhaba arkadaşlar. Üzerinden kaç sene geçse de bendeki Harry Potter sevdası bitmeyecek. Ben de detaylı bir inceleme yapayım dedim Uzatmadan başlıyorum.

    Bu yazıyı blogumdan aldım isteyen buradan devam edebilir, isteyen renkli bir yazı ile bloguma bakabilir.
    https://kitaplarbenimhayatim.blogspot.com/...-tas-incelemesi.html


    Not : İncelemede Harry Potter serisinin 7 kitabından da spoiler olacak. Sonra uyarmadı demeyin... Sadece alıntılara bakmak isteyen olursa, alıntıları koyu renkle yazacağım. Hadi başlayalım :)



    Aşırı Full Seri Spoiler



    Dedalus Diggle: İlk defa bu kitapta görüyoruz. Yanlışım yoksa daha sonra Zümrüdüanka Yoldaşlığında da adı geçiyor. Ama ölüm yadigarlarında hepimiz hatırlarız. Dursleyleri korumakla görevli iki büyücüden biri.



    "Hagrid," dedi Dumbledore, rahatlamışa benziyordu. "Sonunda! O motosikleti nereden buldun?"

    "Ödünç aldım, Profesör Dumbledore, efendim. " dedi dev, konuşurken dikkatle motosikletten indi. "Genç Sirius Black ödünç verdi. Onu getirdim, efendim. " (sayfa 20)



    Defalarca söylenmiştir ama ben de söyleyeceğim. Sirius Black ismi ilk defa bu kitapta geçiyor. Evet burada bahsedilen motorsikleti ölüm yadigarlarında görüyoruz.



    >>11 yıldır kutlama yapılmıyor diyor Dumbledore. Demekki Voldemort 11 yıldır terör estirmiş. Ateş Kadehinde Harry 14 yaşında yani Voldemort kayıplara karışmasından 13 yıl sonra geri dönüyor. 11+13=24 yıldır Voldemort yakalanamamış. Bunun sebebini de Melez Prens'te öğreniyoruz :)



    "Sana kim yazar ki?" diye burun kıvırdı Vernon enişte, silkeleyerek tek eliyle açtı mektubu, okumaya başladı. Yüzü trafik ışıklarından daha hızlı bir biçimde kırmızıdan yeşile dönüverdi. O kadarla da kalmadı. Birkaç saniye içinde bayatlamış yulaf ezmesinin gri beyazı oldu. (sayfa 37)


    Harry Potter'ın en sevdiğim özelliklerinden biri de bu: Kitabın akıcı olması ve tam tadında mizah olması :) Bir diğer sevdiğim şey ise Harry Potter'da kendimi bulmam. Mesela ben de Harry gibi zayıfım, ince, uzunum. Teyzem ve eniştem olmasa da üvey annemle benzer koşullarda büyüdüm.

    Dudley evde sevilen biri olduğu için onun yaramazlıkları da hoş görülüyor. Ama Harry sevilmediği için en küçük hatası göze batıyordu. Güzel bir şey yaptığında ise gurur duyulmak bir kenara sanki hiç olmamış gibi veya zaten öyle olması gerekiyormuş gibi davranılıyordu. Harry Potter yalnızlık temasını çok iyi anlatıyor.


    Marge Hala: Azkaban Tutsağında balon gibi şişen Marge halamız :D bu kitapta ilk defa geçiyor. Dursleylere kartpostal gönderiyor, tuhaf deniz kabuklusu yemiş hasta olmuş salak şey :D


    Sayfa 49'da Durleyler vs Hagrid var uzun olduğu için almıyorum. Harry'nin Hagrid ile tanıştığı, Dursleylere gürlediği sahne mükemmeldi :D Harry daha önce hiçbir doğum gününde mutlu olmamıştı. Bu doğum günü ise büyücü olduğunu, Dursleylerden ayrılacağını öğrendiği gün oldu. Bence doğum günleri arasında en güzeli bu olmuştur.


    Pişmanlıkla, "Keşke kendimi tutaydım," dedi, "ama olacağı varmış. Domuza çevirmek istediydim onu, ama zaten domuzun tekiydi, bana fazla bir iş düşmedi. " (sayfa 58)

    Hagrid'den güzel açıklama. :D merak etme Hagrid, aramızda kalacak :))


    Bu kitapta Hagrid'in asası hakkında da bilgi alıyoruz. "meşe, kırk buçuk santim, oldukça esnek" Hagrid'in asası hakkında teori için şuraya alayım.


    https://fantastikcanavarlar.com/...siyesinin-sirri/amp/


    Yine de bi özet geçeyim bu alıntıdan.

    Sırlar Odası'nda kırık bir asanın büyüyle onarılamadığını gördükten sonra Ölüm Yadigarları'nda Harry'nın kendi asasını onarmasıyla gördük ki kırık bir asayı onaracak kadar güçlü bir sihri bir tek Mürver Asa yapabiliyor. Bu da demektir ki Hagrid'in masum olduğuna inanan Dumbledore onun kırılan asasını onarmıştır. Hatta büyük ihtimalle asanın sağlam hali (ya da o an sandığı haliyle parçaları) Harry'nin düşündüğü gibi şemsiyenin içinde değil, şemsiye bizzat asanın Biçim Değiştirme öğretmeni olan Dumbledore tarafından hala sihir yapılabilecek şekilde biçimi değiştirilmiş halidir.

    Bu teoriye göre bu olanlar da Hagrid atıldıktan hemen sonra olmayacak ama. Tom Riddle 31 Aralık 1926 doğumlu; ve Hagrid atıldığında o son sınıftaydı. Buradan hesaplarsak Hagrid'in atıldığı yıl 1942-43, eğer bir yıl geç kaydettilerse 1944. Demek ki bir süre asasız gezmiş; zira 1945'te Dumbledore Grindelwald'tan mürver asayı devralacak.


    Harry yine ilk defa bu kitapta Olivander ile tanışıyor. Burada Harry'nin ve Voldemort'un aynı asalara sahip olduklarını yani otuz dört santim, porsuktan yapılma olduğunu öğreniyoruz. Daha sonra ateş kadehinde bu bilginin ne işe yaradığını göreceğiz. J.K. Rowling her şeyi planlamış yazmış, hayran kalmamak elde değil.


    Albus Dumbledore, Hogwarts Müdürü 

    Birçok kişi tarafından modern zamanların en büyük büyücüsü olarak kabul edilen Profesör Dumbledore, özellikle 1945'te kara büyücü Grindelwald'ı yenmesiyle, ejderha kanının on iki ayrı konuda kullanılışını bulmasıyla ve arkadaşı Nicolas Flamel ile simya konusunda yürüttüğü çalışmalarla ünlüdür. Profesör Dumbledore oda müziğinden ve on lobutlu bowlingden hoşlanmaktadır. (sayfa 95)


    Zırla! Tırla! İncik! Boncuk! (sayfa 112) :D


    Felsefe taşı, serinin ilk kitabı olduğu için giriş kitabı tabiki. Ama J.K. Rowling ilerleyen kitaplarda felsefe taşını unutmuyor. 1. Kitap olsa da tüm kitaplarla bağlantısı var. Ölüm yadigarları ile 12 farklı bağlantısı var. Onu da başka bir yazıda yazacağım takipte kalın :)


    Madam Malkin: Harry ve Malfoy ilk defa burada karşılaştılar. Melez Prens kitabında da aynı karşılaşma tekrar oluyor :))


    Bezir: bezirin ne kadar yararlı olduğunu Harry ilk iksir dersinde öğreniyor. Ama ne yazıkki unutuyor. 6. Sınıfta yani Melez Prenste tekrar öğreniyor ve bu bilgi Ron'un hayatını kurtarıyor. :))


    "Nereye gittiler, Peeves?" diyordu Filch. "Çabuk, söyle bana. "

    "Lütfen" diyeceksin. "

    "Benimle dalga geçme, Peeves, söylesene, nereye gittiler? "

    Peeves'in o sinir bozucu sesi, şarkı söyler gibi, çınladı:

    "Lütfen diyeceksin. Hiçbir şey öğrenemezsin."

    "Peki - lütfen."

    "HİÇBİR ŞEY!  Ha, haaa! Söyledim ya, lütfen diyeceksin, hiçbir şey öğrenemezsin diye. Lütfen dedin, hiçbir şey öğrenemeyeceksin! Ha ha ! Haaa!" (sayfa 145)


    "Yaptığınız işten memnunsunuz herhalde. Hepimiz ölebilirdik - daha kötüsü, kovulabilirdik. Şimdi izin verirseniz, ben yatmaya gidiyorum."

    Ron, ağzı bir karış açık, Hermione'nin arkasından bakakaldı. 

    "İzin senin, " dedi. "Sanki zorla sürüklediydik onu"


    İlk kitapta Hermione'nin Harry ve Ron ile anlaşamaması çok ilginç. Sonradan çok iyi dost olduklarına bakarsan ilk izlenimlerin böyle olması bana her zaman ilginç gelmiştir :))


    Malfoy olmasaydı bunu alamazdım. (sayfa 149) :D


    Wingardium Leviosa (sayfa 158)


    Ama o andan sonra, Hermione Granger arkadaşları oldu. Bazı olaylar vardır, dostluklara yol açar, dört metre boyunda bir ifritin canına okumak da öyle bir olaydı işte. (sayfa 160)


    Vay be işte gerçek dostluk :)  Harry ve Ron'un cesareti, Harry'nin ifritin üstüne atlaması, Ron'un büyü yapması, Hermione'nin arkadaşları için yalan söylemesi...  Hepsi çok iyi. Daha iyi anlatılamazdı.


    Weasley kardeşler birkaç kar topuna büyü yapıp onları Quirrel'in sarığında hoplattıkları için cezalandırıldılar. (sayfa 173)


    Kitabı ilk okuduğumda tabiki anlamamıştım. İşte tekrar okumanın faydaları :)) Fred ve George Voldemort'a kar topu attılar, Fred ve George farkı :))


    "Seninkinin üstünde harf yok," dedi George. "Adını hiç unutmadığını düşünüyor herhalde. Ama biz de aptal değiliz ya -birimizin adı Gred, birimizin Forge." ( sayfa 180)


    Harry düşündü. Sonra ağır ağır, "Ne istediğimizi gösteriyor bize...  Görmek isteğimizi..." dedi. 

    Dumbledore,  "Hem evet, hem hayır, " dedi usulca. "Bu ayna yüreklerimizin derinliklerinde yatan tutkuları, istekleri gösterir bize. Aileni hiç bilmedin sen, onları görürsün. Kardeşleri tarafından ezilen Ronald Weasley, kendisini onlardan üstün görür. Ama bu ayna bizi bilgiye, doğruya götürmez. Gösterdiklerinin gerçek olmadığını bilmeyenler onun önünde eriyip gitmişlerdir ya da akıllarını kaçırmışlardır.

    "Ayna yarın yeni bir binaya götürülücek, Harry,  bir daha gidip bakma ona. Günün birinde karşına çıkarsa da, hazırlıklı ol. Düşler dünyasına dalıp gerçek dünyayı, yaşamayı unutmak doğru değildir, unutma bunu. Hadi, şimdi o eşsiz pelerini sırtına geçir, yatağına git. "

    ...

    "Ayna'ya bakınca siz ne görüyorsunuz? "

    "Ben mi? Elimde bir çift yün çorapla kendimi görüyorum. " (sayfa 190)

    Harry'nin Dumbledore'a sorduğu tek kişisel soru. Bunun cevabını ta ölüm yadigarlarında öğreniyoruz...

    Bu arada kelid aynası ve tüm seri hakkında yazılmış en güzel yazıyı da okumanızı tavsiye ederim. Buyrun


    https://fantastikcanavarlar.com/...ynasindan-bakin/amp/


    Ron ile Hermione satranç oynuyorlardı. Hermione sadece satrançta eziyordu, Harry'yle Ron da bunun ona iyi geldiği düşünüyorlardı. (sayfa 192)


    Çok iyi ya :))


    Harry okulun en sevilen, en beğenilen insanlarından biriydi, ansızın en nefret edilen kişi olup çıkıvermişti şimdi. (sayfa 216)


    Bu işler böyle. İnsanlar gerçeğin ne olduğunu bilip bilmeden hemen yargıya varırlar. Geriye sadece dostların kalır...

    Ama Harry bunu ilk burada ilk defa yaşasa da zamanla alışıyor bu durumlara. Seride bu gibi durumlarda birçok defa karşılaşıyoruz. Sırlar odasında, ateş kadehinde, zümrüdüanka yoldaşlığında en çok da ölüm yadigarlarında.


    Firenze beni kurtardı, ama bunu yapmaması gerekirdi... Bane çılgına döndü... Gezegenlerin işine karışılmamalıymış... Gezegenler Voldemort'un beni öldürmesine engel olmamalıymış, Bane öyle düşünüyordu...  Sanırım bu da yıldızlarda yazılı. " (sayfa 230)


    O zaman anlamasak da ölüm yadigarlarında anlıyoruz. Aslında Bane doğru tahmin yapmış aslında. Sadece 6 yıl yanlış hesaplamış :))


    "Şeytan Kapanı, Şeytan Kapanı... Profesör Sprout ne demişti? Karanlıktan, nemden hoşlanır - "

    Boğulurcasına, "Ateş yak öyleyse! " diye bağırdı Ron. "SEN BÜYÜCÜ MÜSÜN, DEĞİL MİSİN? 

    "Sahi! " dedi Hermione, asasını çıkardı,  ... (sayfa 245)


    Bu alıntıyı unutmayın. Ölüm yadigarlarında Hermione cevabını veriyor :))


    Biliyor musun, pek de öyle harika bir şey değildi Taş. Dilediğin kadar para, dilediğin kadar yaşam! Birçok insanın hemen isteyeceği iki şey -asıl sorun, insanların kendileri için en kötü şeyleri isteme tutkuları. (sayfa 262)


    Dumbledore'dan özlü sözler olmazsa olmaz.  :) Felsefe taşı çocuk kitabı olarak geçse de çok önemli bir konuya el atıyor. Gerçek hayatta elbette felsefe taşı yok. Ama insanlar sanki hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyorlar. Paraya çok değer veriyorlar. Ama çok daha önemli şeyler var hayatta : Dostluk gibi. İşte Harry-Ron-Hermione'nin ölümsüz dostluğunu Felsefe Taşında görüyoruz.



    Annen seni kurtarmak için öldü. Voldemort'un anlamayacağı bir şey varsa, o da sevgidir. Annenin sana olan sevgisi kadar güçlü bir sevgi ne derin izler bırakır, bunu anlayamaz. Yara izine benzemez bu, gözle görülmez...  Böylesine yürekten sevilmek, seven insan gitse bile, bizi sonsuza kadar korur. Tenine işlemiştir bu. Quirell'in içi nefret, hırs, tutku doluydu, ruhunu Voldemort'la paylaşmıştı o; sana o yüzden dokunamadı. Güzelliklerle yaratılmış birine dokunmak onun gibilere acı verir.  (sayfa 263)


    İşte Harry Potter'ı sevmemin asıl nedeni bu. Tüm olan biteni çözecek olan şey bu: sevgi.


    "Türlü türlü cesaret vardır, " dedi. "Düşmanlarınıza karşı koymak yürek ister, ama dostlarımıza karşı koymak da yürek ister. " (sayfa 269)


    Yaşamdı bu, insanın her dileği gerçekleşmiyordu. (sayfa 271)

    Hayat işte, her istediğimiz olsa da güzel olmazdı tabi.



    Bu arada felsefe taşında Harry'nin aldığı hediyeler

    >>Görünmezlik pelerini

    >>Mrs Weasley'den tatlı ve Weasley kazağı

    >>McGonagall'dan Nimbus 2000 süpürge

    >>Hedwig

    >>Ailesinin fotoğraf albümü


    Daha da var da en güzellerini yazdım :) bunlar seride de önemli hem.


    Kitabın sonunda Harry, Dumbledore'a Voldemort'un küçükken onu neden öldürmek istediğini soruyor. Dumbledore cevap vermiyor, veremem diyor. O cevabın kehanet olduğunu ta 5. Kitapta öğreniyoruz...


    Genel yoruma geçiyorum artık. Baya yazdım ama toparlamak lazım :) Harry Potter ve Felsefe Taşı yazıldığında J.K. Rowling tam 12 yayınevinden red yemiş. 13. yayınevi kabul etmiş ve kitap o senenin en iyi çocuk kitabı seçilmiş. Başlangıç kitabı olduğu için aklımızda bolca sorular oluyor. Bu kitaptan ne öğrendik  (kurgu olarak)


    >>Hagrid'in dediği gibi her şey Voldemort ile başlıyor.

    >>Voldemort'un korktuğu tek kişi Dumbledore deniliyor.

    >>Voldemort nasıl olduysa Harry'yi öldüremiyor. Harry o yüzden ünlü. Ama yine o yüzden Dursleylerle kalmak zorunda.

    >> 11 yaşına gelince Harry büyücü olduğunu öğreniyor. Hogwarts'ta kendine yeni bir yuva buluyor. İlginç dersler, yorucu-eğlenceli Quidditch antremanları, maçları, arkadaşlar, güzel dostluklar derken Harry güzel vakitler geçiriyor.

    >>Harry, Ron ve Hermione bir süre sonra felsefe taşını öğreniyorlar. Snape'in çalmayı düşündüğünü sanıyorlar ama kafasında Voldemort olan Quirrell çıkıyor.

    >>Voldemort ile tekrar karşılaşan Harry'nin şansı yaver gidiyor. Felsefe taşı da yok ediliyor.

    >> Bu kitaptaki en önemli soru Voldemort, Harry henüz 1 yaşında iken neden Harry'ye saldırdı? Neden Harry'yi öldüremedi? Bunların cevabını 5. Kitapta öğreniyoruz...
  • Herkes herkesi seviyor, sonra arkasına bile bakmadan çekip gidiyor.!
  • Faruk Beşer

    Önemli bir Kur'an kavramı, ulü'l-elbâb

    Akıl kelimesi Kuranıkerim’de isim olarak geçmez, fiil olarak yer alır. Demek ki, önemli olan aklın bizatihi kendisi değil, onun fonksiyonlarıdır. Bunun bir sebebi de aklın varlık kartelasında araz mı cevher mi olduğunun tam anlaşılmış olmaması olabilir. Ama farklı özellikteki akıl anlamında kelimeler vardır ve onlara başka bir yazıda değineceğiz.
    Lübb (ç: elbâb). Her şeyin seçkin ve saf olanı ve özüdür. Aklıselim kelimesinin bir yönüyle karşıladığı saf ve süzülmüş akla da bunun için lübb denmiştir. Buna göre her lübb akıldır ama her akıl lübb değildir.
    Akıl nelerden süzülmüş olursa lübb olur? Rağib şaibelerden diyor, yani onun saf akıl olmasına engel olan katkı maddeleri ne ise onlardan. Aklın hakikati bulma özelliğini zedeleyen durumlar şaibelerdir.
    Dikkat çeken husus, bu kelimenin Kuranıkerim’de lübb diye tekil olarak hiç zikredilmemiş olmasıdır. Bunun şöyle bir işareti olabilir: Tek başına bir kişinin aklı böyle bir akıl olamaz, çünkü tek akıl zati/sübjektif duygulardan yeterince arınamaz. Ancak birden çok saf akıl bir araya gelirse ulü’l-elbâb oluşur. Bu sebeple Kuranıkerim’de tefekkür ve derin anlayışı gerektiren meselelerin zikredildiği yerlerde ‘bunu ancak ulü’l-elbab’ anlayabilir’ denerek böyle çoğul kullanılır. Mesela Kuranıkerim’in muhkemi ve müteşabihi gibi konular böyledir.
    Ulü’l-elbâb Kuranıkerim’de on altı ayette ve dediğimiz gibi hep çoğul olarak geçer. Bu ayetlerin anlattıklarını özet olarak gördüğümüzde ulü’l-elbâb’ın özelliklerini de görmüş oluruz:
    ‘Takva, ulu’l-elbâb’ın vazgeçilmezidir (2/198) ‘Hikmet çok büyük bir hayırdır, ama bunu ancak ulü’l-elbâb anlayabilir’ (2/269). ‘Kuranıkerim’in muhkemi ve müteşabihi karşısında ancak ulü’l-elbâb mümince bir tavır takınabilir’ (3/7). ‘Kuranıkerim Allah’ın bir duyurusudur. Onu ve Allah’tan başka ilah olmadığını düşünecek olanlar ulü’l-elbâb’dır’ (14/52). ‘Resulüllah’a indirilenin hak olduğunu bilenle gözü göremeyen bir midir? Bundan ancak ulü’l-elbâb düşünüp ders çıkarabilir’ (13/19, 38/29). Özellikle şu anlamdaki ayeti kerime ulü’l-elbâb’ın en temel özelliklerini zikreder. ‘Rabbinin rahmetini umarak, ahiretin tehlikelerinden korunmak için gecenin derinliklerinde secdede ve kıyamda daim olanların hali başkadır. De ki hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Bundan ancak ulü’l-elbâb düşünüp ders alabilir’ (39/9). ‘Bütünüyle gökler ve yer, gecenin gündüzün oluşması, yağmurun yağması, suyun yer altında depolanması, otların bitmesi gibi yüzlerce tabiat ayetlerinden ders alabilenler, bunlar hakkında derin tefekküre dalanlar ancak ulü’l-elbâb olanlardır’. (3/190, 39/21, 50/7,8). ‘Ve onlar her hallerinde Allah’ı hatırda tutarlar/zikrederler. ‘Tevrat’ı da ancak ulü’l-elbâb olanlar anlayabilmişlerdir’ (39/54). Tarihten de yine ancak ulü’l-elbâb olanlar ders çıkarabilir (12/111). ‘Hz. Eyyub’un durumu da ulü’l-elbâb için bir derstir’ (38/43).
    Bu on altı yerde ulu’l-elbâb’ın ortak özelliği takva, tezekkür, tedebbür, tefekkür, itibar ve geceleri değerlendirecek kadar Allah’a candan bağlılıktır, takvadır. Demek bunların hepsi ancak böyle süzme bir akıllılar topluluğu ile oluşabilir.
    Takva ile ulü’l-elbâb’ın alakası şudur. Takva kısaca Allah’ın emir ve yasaklarına uymak suretiyle kulun kendini korumasıdır. Yani ulü’l-elbab’ın imani, ahlaki ve dini tecrübe boyutu vardır. Bu durum amel olmaksızın aklın safiyetini koruyamayacağını gösterir. Çünkü bildiği ile amel etmemenin sebepleri ya tembelliktir, bu da nefsin arzularını ve rahatını uygulamaya tercih etme demektir. Ya bildiklerinin doğruluğunda şüphesinin bulunmasıdır. Bu da kalpte hastalığın bulunduğunu gösterir. Ya da egosuna, kibrine ve nefsinin arzularına yenilmektir. İşte bunlar aklı saf, halis ve ön yargısız olmaktan, doğruya doğru diyebilmekten alıkoyan şaibelerdir.
    Tezekkür, tedebbür, tefekkür ve itibar, yani kıyaslayıp ders çıkarma gibi özelliklerin daha çok kevnî ayetlerin anlaşılmasında zikredilmiş olması dikkat çekicidir. Demek ki, tabiatı tanımayan, ondaki ayetleri bilip okuyamayan birisi salt cenneti ve cehennemi düşünmekle ulü’l-elbâb’tan olamaz. Bu ilerlemeyi sağlayamamış İslam toplumunda da ulü’l-elbâb zor yetişir. Hukukta bile durum aynıdır. Derin, dakik ve detaylı bir tefekkürü sağlayamamış olan birisi kısasın hayat olduğunu, öldürmek için değil yaşatmak için konduğunu anlayamaz, yüzeysel ve anlık bir bakışla onun bir cinayet olduğunu söyler. Böyle olunca da katliamlar devam eder. Onun için kısas ayetinde ‘bunu ancak ulü’l-elbâb düşünüp ders çıkarabilir’ buyrulur.
  • 464 syf.
    ·19 günde·Beğendi·10/10
    Tek cümleyle anlatmak gerekirse yapay zeka konusunda çok aydınlatıcı bir kitap.

    Daha ayrıntıya geçmek gerekirse; açılışta günümüz dünyasında yapay zekanın sessiz sakin ve gizlice bulunmasına dair bir senaryo yazılmış ki bu oldukça akla yatkın ilerliyor.

    Kitabın devamı çok farklı konuları ele alıyor. Konu başlıkları hakkında bilgi vermek daha faydalı olacak:

    - Yapay zekanın doğuşu, günümüzdeki hâli. Yapay 'genel' zeka henüz yapılamamış olsa da, dar kapsamlı yapay zekaların yıllar öncesinden beri bizimle oluşu (satranç, go şampiyonu, Atari oyunu oynamayı keşfeden zekalar)

    - Yapay zekanın olası hedefleri (her birine bir film çekilebilecek 12 büyük senaryo tanımlanmış), neye benzeyebileceği konusundaki dünyadaki çok ilginç ve değişik görüşler. Yapay zekanın güvenlik sorunları ve alınabilecek önlemler.

    - Zihin yüklemesi, cyborg'ların bilimsel açıdan irdelenmesi günümüz ve geleceğimizdeki yeri

    -Yapay zeka dışı fizik alanında da birçok konu mevcut: solucan delikleri, zaman, anti-madde, evrenin başlangıcı, muhtemel sonları, insan dışı akılları varlıklar olabilir mi? Güneşin enerjisi ve ömrü, bu enerjinin daha verimli kullanımı ile ilgili teoriler (Dyson küresi), entropi, günümüzdeki en verimli enerji kaynağının bile ne kadar verimsiz olduğu.

    -Felsefe ve tıbbı konular da mevcut: Bilinç nedir, tıbbı temelleri nelerdir? (Retinamızı kullanarak görmemiz ancak gözler kullanılmadan uyurken de rüyaları görmemiz, optik illüzyonların nedeni, fonksiyonel MR, elektroensefalografi, göz kırpma refleksinin bilincimize yansımadan önce gerçekleşmesi)

    Kitabın bir de notlar bölümü var ki merak ederseniz içinde kaybolacağınız araştırmalar, videolar içeren çok geniş bir kaynakça. Özet olarak yapay zekanın birçok bilim dalı (fizik, kimya, biyoloji, etik ve felsefe) ile irdelenmesini içeren ve bu konuda kendinizi düşünürken kaybedeceğiniz çok kapsamlı ve güzel bir kitap.
  • 202 syf.
    https://eksiup.com/p/bq115068zif9


    Atatürk, birçok konuda birbirleriyle ayrışsa hatta bu ayrışma çatışmalara neden olsa da Türk milletinin büyük çoğunluğunun ortak noktası olması ve birleştirici unsuru olma özelliğini korumaktadır. Tarihi eskiye dayanan Atatürk'ü yıpratma operasyonları, onun adını tarihte önemsiz hale getirme ve devamında da tarihten silme amaçlarını taşımaktadir. Özelikle son yirmi senede bu amaçların su üstüne çıktığını hepimiz bizatihi yaşadık ve yaşamaya da devam ediyoruz. Ancak şimdi her zamankinden daha fazla Atatürk etrafında insanlar birleşiyor. Ve en önemlisi bu sefer bilinçli bir birleşme yaşanıyor. Çünkü basmakalip anma cümleleriyle Atatürk'e yaklaşmıyor artık insanlar, onu anlamaya çalışıyorlar, anliyorlar ve onun fikirlerinin ve yapmak istediklerinin bilincine vararak ona saygılarıni sunup onun etrafında bilinçli şekilde birleşiyorlar. Her şerde bir hayır var denir, bu sözün burada tecelli ettiğini görüyoruzdur belki de. Darısı başka mevzularda da tecelli etmesi...

    https://eksiup.com/p/4g115015rdcs

    *

    Yazar kitabın hemen başında, eserin Atatürk'ün ölümünün hemen akabindeki yazılardan oluştuğunu ve bu nedenle de okurların objektiflik aramamalari gerektiği yönünde uyarmaktadir. Keza ayrıntılı bir biyografi ile karşılaşmayacaklari yönünde okurları uyarıyor. Kitabın bir kısmı Atatürk'ün ölümünün akabindeki yazılardan bir kısmı da yazarın 1970de Milliyet gazetesinde yazdığı yazılardan oluşmaktadır.

    Kitaptaki yazıları adım adım incelemeyecegim. Dikkatimi en çok çeken birkaç husus üzerinden kısa bir değerlendirme yapacağım sadece.

    Bu hususların ilki yazarın kitabında başında değindiği bir konudur. Yazar, kendi neslinin savaşların, yoksulluğun, ezilmişliğin ve aşağılanmışlığın hüküm sürdüğü bir kaosun içine doğduğunu söylüyor. Bu nesil bir millî kahraman hasreti çekmektedir. Yazarın tabiriyle ayrıca, Türk aydını Isa'sı olmayan havarilere benzemektedir. Şimdi bunu başka taraflarından anlayıp 'putçuluk' yapıldığı algısı yaratmak isteyenler olacaktır ancak bunların kafa dönüp dolaşıp hep putçuluk etrafında döndüğü için bunları fazla ciddiye almamak gerekir. Yazar, döneminin İstanbul'unda yani devletin medeni tek şehrinde veya en medeni şehrinde(çünkü Rumeli de var, yoksa Anadolu kan ağlıyor) halkın kıyıya yanaşan yabancı gemileri coşkuyla karşıladığını, bunun halkın en büyük eglencelerinden biri olduğunu çünkü, halkın kendi devletine inancını yitirdiğini, kendisine de inancını çoktan yitirdiğini belirtiyor. Halk, oğullarını askere yollamamak için çok uğraş veriyor. Çünkü savaşların ve akabinde mağlubiyet ve de hezimetlerin ardı arkası kesilmiyor. Bunlar yaşanırken gariban halkın oğulları gittikleri cephelerden dönemiyorlar. Uzaktan kahramanlık lafları etmek kolaydır veya şehit güzellemeleri yapmak ama gerçek tabloya yaklasildiginda yüreği yanan anne ve baba ile karşı karşıya kalırız. En acısı da oğullarının amaçsız yere, neden öldüğü bile belli olmayacak şekilde ölmeleridir. Yaşadıkları devletin sizi sadece savaş olduğunda ve para lazım olduğunda aradığını düşünün. Okul, hastane, yol veya bilimum ihtiyaçlarınız olduğunda devletin d'sinin olmadığını; d'si olsa gerisinin olmadığını düşünün. Ve bu durumun onlarca yıldır devam ettiğini düşünün. Köle misiniz yoksa vatandaş mi? Zaten vatandaş diye bir kavramdan bihabersinizdir. Siz baştan bir padişahın kölesisinizdir sadece. Böyle bir ortamda oğlunu askere vermeyen bir insanın hali çok iyi anlaşılabilir diye düşünüyorum ve bu insanların yaşadıkları devlete aidiyetlerini, sempatilerini kaybetmeleri veya kendilerine inançlarını kaybetmeleri, asırlardir süren mağlubiyet ve hezimetlerin etkileri; üstelik bu mağlubiyet ve hezimetler sadece askeri manada değil, her açıdan... Şimdiki gibi Osmanlı deyince sadece Fatih'i, Kanuni'yi görenler gibi görmüyordu o zamanki insanlar; acaba dört oğlunu da savaşta kaybetmiş ve ezilmiş bir haldeki o devrin insanına, bir zaman makinesi olsa da şimdiki Osmanlıcilari götursek ve bu Osmancilar o insanlara fatih güzellemeleri yapsa, o insanların bunlara cevabı ne olurdu?

    https://eksiup.com/p/6n115027zvhf

    *

    Yazar bir gün Atatürk'e, nutkunun başında birinci dünya savaşı sonrasındaki ülkenin hali hakkında oldukça karamsar ve umutsuz bir tablo çizmesini hatırlayıp, bu tabloya karşın Kurtuluş Savaşı mücadelesine başlamasına ve bu mücadeleyi sürdürmesine neden olan etmenleri sorduğunda Atatürk'ün cevabı şu oluyor:

    - Türk ordusuna güvendim.
    - Galip devletlerin hepsi oldukça yiprandilar.
    - Galip devletler Yunan için yeni bir savaşı göze alamazlar
    - Yunan ile birebir her türlü savasabilirdik

    Bu cevaplarda Atatürk'ün, herkesin karamsarliga büründügu ve mandacilik gibi kurtuluş çareleri aradığı bir ortamda, yasanilanlari sakin bir şekilde tetkik ettiğini ve bu tetkikinin neticesinde kafasında bir yol haritası oluşturduğunu görüyoruz. Ve buradan da başka konulardan da ulasabilecegimiz gibi onun oldukça realist bir insan olduğunu görebiliriz. Yazar, onu illa bir 'izm' ile niteleyeceksek bunun kesinlikle realizm olduğunu söylüyor. Çok haklı!

    https://eksiup.com/p/ax115035rydv

    Bir gün Atatürk'ü bir gezisi sırasında Haci Bayram Veli turbesine götürmüşler ve burada bir hoca ona, savaşı falanca velinin kerameti ile kazandıklarını söyleyince Atatürk bu hocaya ve aslında bu hocanın temsil ettiği kör cehalete cevap olarak, savaşı Türk kumandanlarinin üstün komutasi ve Türk askerinin/halkının üstün mücadelesi ile kazandıklarını söylüyor. Bakın, o dönem insanının bunu demesini bir nebze anlayabiliyorum. Çünkü o dönem insanı bırakın dünyayı öte taraftaki kendi ilden bile çok haberi yok. Okul, okuma yok. Ancak hala ve hala bu devirde yani bilgi çağında hala Atatürk'e veli kerameti kazandirdi bize diyen cehaletinde insanların olmasına tahammülüm yok. Bu alenen insanın bilerek, kasten kendini cahil birakmasidir. Yazık cidden!

    https://eksiup.com/p/93115041y2mv

    *

    Eserden yola çıkıp daha uzun uzun bahsedilecek konular var. Ancak fazla da uzatmak istemiyorum. Özet olarak Atatürk'ü, Türk milletinin asırlardir özlemini çektiği ve ihtiyaç duyduğu realist bir millî kahraman olarak niteleyebiliriz.

    https://eksiup.com/p/cj115006acof

    Son olarak yazarın, Atatürk'ün, milleti sadece yarı somurgelikten kurtarmakla kalmayıp, onun tekrardan yarı sömürge haline gelmesini önlemek için Ortaçağ zihniyetindeki kurumları yok ettiğini ve yerlerine çağdaş kurumları açıp çağdaş bir zihniyet oluşturduğunu ancak son yıllarda(1970de yazıyor bunları) tablonun iç açıcı olmadığını söylüyor. Ülkenin Atatürk'ten uzaklastigini ve kör cehalete, Ortaçağ anlayışına döndüğünü söyleyerek ikaz etmiş. Atatürk'ten seni anlayamadigimiz için af dileyecegimiz zamanların yakinda olduğunu da belirtmiş. Yazarın bunları yazmasının üstünden yaklaşık olarak 50 sene geçmiş. Ne dersiniz yazar haklı çıktı mı?

    https://eksiup.com/p/jy115044iojg

    *

    "Ben, manevî miras olarak hiçbir nas-ı katı, hiçbir dogma, hiçbir donmuş, kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevî mirasım ilim ve akıldır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse manevî mirasçılarım olurlar."

    M. Kemal ATATÜRK

    (İsmet Giritli, Kemalist Devrim ve İdeolojisi, İstanbul Üniversitesi Yayınları, 1980, s. 13.)