• Ögrenci: hocam tuvalete gidebilir miyim?
    Hoca: neden ?
  • 208 syf.
    ·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Amacım incelemek değil ..
    "Taştan kaçmak " böyle biline :)

    Bir varmış bir yokmuş ..
    Develer tellal iken pireler hammal iken , uzak uzak sanılan..
    "ki aynı zaman da burnumuzun dibinde"
    diyarlarda, bir fil sultan yaşarmış .

    Benim filler sultanım bıyıklı yalnız baştan anlaşalım Orwellin afişlerinde sürekli her yerde karşımıza çıkan cinsten ..kendi gözetlemese de "gözetleme ordusuna " sahip boş işlerde adamı çok bir sultan olsun benim filler sultanım ..

    Hani "mesela" Hitler" olsun
    Hava soğuk malum :)

    Anlaştıysak eğer anlatıcam "hoş bu devirde lafa, söze ,anlaşmaya " da güvenilmez artık ama ..öyle var sayalım masal içinde masal yaşamaya alışkın bir bünyemiz var "alıştırıldık" yalana dolana hileye. .
    .
    #SPOİLER

    Yaşar Kemal efendim bir usta kalem "ben hâlâ " çok seviyorum diyemesem de okuyorum ..tabii ki üslubuna saygı duymamak elde değil .Özellikle ıstanbul okuma grubunda seçildiğinde "kaçmak" fiili ortadan otomatikman kalkmış oluyor ..
    hele de okuma görelim taş_ ilen kovalanırsın Kadıköy sokaklarında :)

    Bir yandan iyi oluyor vesileyle yerli edebiyata da yavaş yavaş alışıyorum.

    Gelelim hikayeye tabii ki burada özet çıkarmayacaģim sizlere
    Okurken hissetiğim şeylerden bahsedeceğim sadece ..

    Kitabı "Hayvan Çiftliği " ile birlikte okudum açıkça söylemek gerekirse Yaşar Kemal anlatımı Orwell'e beş basar derim ..

    Siyasetin, birer masal kurmacası adı altında beyne zerk edilmesinde ,Yaşar Kemal "büyük" yazmıştır Orwell'e nazaran ..
    ben böyle düşündüm .. dünya düzenini masal kalıbına böylesine sokabilmek gerçek bir başarıdır ..üstelik renkli ve süslü bir pasta dilimi gibi hem görsel hem lezzet olarak damakta ve gözde iz bırakmıştır Yaşar Kemal ..
    .. iyiki yazmış ,iyi ki de okuyoruz. .

    Başta söylediğim"alıstırıldık" kelimesinin tam anlamlıdır bu kitap aslında ..

    Filler kendini "büyük" görür ..
    Karıncaları "köleleştirir"
    Daha sonra her istediğini "alıştıra alıştıra " yaptırır ..
    Alışmak _ normalleşmeye evrilir zaman içerisinde ...
    En saçma dayatmalar bile normal gelir gözünüze , farkına bile varmadan kökünüź , diliniz ,tarihiniz, geleneklerimiz,yaşam tarzınız değişivermiştir ...

    KAŞINMAYA DA ALIŞTIK:)
    VAZ GEÇİLMİYOR ..

    Aaaa neydik biz ? Karıncaydık? değilmişim ben? Kim dedi ? Filler! !
    Zaten aynıymisiz biz yahu eskiden?
    Öyle dediler ? Demediler mi ??

    Bu kadar düşünüp soru sormaya başlarsanız başka bir sistem size hoşgeldin der "Korku" mesela ..
    "susadım çeşmeye varmaz olaydım " şarkısı marş olur dilinize :) pişman ederler ..
    UTANMADIN "DÜŞÜNDÜN"
    SORMA !!! :)

    ACIL ÖNLEM PAKETI TADINDA

    Yahu şunları uyduruk bir mesele " ile oyalayın !! her seyi koskoca saray sahibi filler sultanından beklemeyin !!!
    Serdar ortaç şarkıları atın ortaya ..onlar meseleyi anlayana kadar biz atı alır üsküdarı geçeriz :) at nerden çıktı şimdi
    "Üç anadolu efsanesinden " onuda okudum bu arada :)) Çal! HütHüt
    "Seni çöpe atacağım poşete yazık " :)
    Iyi bir şey bu diye "oynayan " bile çıkacak çal sen :))

    PEMBE TAHT SIZIN OLSUN .. !!
    ben gidiyorum buralardan .
    Velhasıl kelam sözü çok uzattım ..

    Şu "birleşin " kelimesi hiç bir canlı arasında artık olmayacaktır diye düşünüyorum ..

    Dünya adına belki de umudu temsil eden kırmızı sakal bile bu küreyi Paranın ve Silahın elinden kurtaramaz ..

    Hepimiz aç kalmamak için çalışacağız ..
    "Karıncaymışcasına "

    __bu masal "onlar ermis muradına biz çıkalım kerevetine diye bitmeyecek ..

    Akşama "Survivor " var dünyada bundan başka önemli bir şey yok komşu. .diye bitecek :)
    bitti :)
  • KİTAP OKUNURKEN NASIL NOT ALINIR?
    (Okumak Ve Tüketmek 2)

    ''Kitap okurken nasıl not alınır?'' Bu soru bana ilk geldiğinde açıkçası kızmıştım. Çünkü biraz saçma gelmişti. ''Bir kitaba nasıl not alınır, bu nasıl öğretilebilir ki?'' diye düşünmüştüm. Daha evvel de bir başka iletimde kitaplara not almayı Hakan S.'den öğrendiğimi söylemiştim. Ama nasılını sorarak değil. Sadece düşündüklerinizi yazsanız dahi yeter. Kitap okurken sizi bilmem ama benim aklımda binlerce şey dolanır. Bir kitabı biraz okur ve ara verince başlarım düşünmeye. Hem de nasıl biliyor musunuz? Olağanüstü bir şekilde değil; ütü yaparken, yemek yaparken, temizlik yaparken, otobüs beklerken, otobüsteyken, yürürken, dururken, yatarken, çekmeceleri düzeltirken. Arkadaşlar hepimiz insanız ve düşünmek için de bu günlük uğraşlar bir fırsattır. Not almanın bir tarifi reçetesi olmaz. Ama sanırım bir fikir vermek adına, bu iletinin faydalı olacağı okur arkadaşlarımız olacaktır. Kendine has yöntemleri olan ve bize de bir şeyler öğretecek bütün okur arkadaşlarıma da, yöntemlerini bizimle paylaşmalarını rica ediyorum. Çünkü her konuda olduğu gibi akıl akıldan üstündür.

    Şimdi gelelim ben nasıl not alıyoruma, çok basit şeyler olduğu için yazmak tuhaf gelse de yazmak zorunda hissediyorum. El kadar bir ajandam var. Onu basılı kitap okurken yanımdan ayırmıyorum. Rengarenk kurşun kalem gibi açılan kalemlerim var. Diğer fosforlu kalemler arka sayfaya geçiyor diye tercih etmiyorum. Ayrıca kurşun kalemim de var. Bunları bir kalem kutu ile yanımda gezdiyorum. Basılı kitapları evde okuyorum. Dışarda e-kitap okuyorum. Okuyucu olarak Calibro kullanıyorum ve altı çizili satırın üstüne uzun basınca not alma seçeneği çıkıyor. Oraya not alıyorum. Eğer şelale gibi not alacaksam telefonun not alma bölümünü ya da ses kaydını kullanıyorum. Evde de o ajandama notlarımı alıyorum.

    1) Eğer romansa kişilerin fiziksel özelliklerini, mesleklerini, karakter özelliklerini, akrabalık ilişkilerini yazıyorum. Bunlara sayfalar ilerledikçe eklemem gereken bir şey olur diye araya birkaç satır boşluk bırakıyorum.

    2) Bilmediğim kelimeleri sözlükten bakıp kitapta geçtiği sayfaya, o kelimenin altını çizip yana ok çıkararak yazıyorum.

    3) Bir olaya atıfta bulunuluyorsa okumaya ara verip o olayı araştıyor, kitap bitiminde hatırlayacağım şekilde bir-iki cümle yazıyorum.

    4) Roman kahramanlarının sevdiğim, sevmediğim özelliklerini, olayların bende uyandırdığı düşünceleri, başka bir kitapla ilişkilendirirsem onu yazıyorum.

    5) Bazen bir alıntı beni alıp dereye değil okyanusa götürüyor. Alıntı da uzun diyelim. Ajandamı açıp, alıntının sadece sayfasını yazıp, bu alıntı bana şunu şunu düşündürttü diyerek yazıyorum.

    6) Bazen o kitabı okurken bir deneme yazısı ortaya çıkıyor ki bunları zaten inceleme yazılarımda kullanıyorum.

    7) Şu konu ile ilgili yazı yaz diye deftere not alıyorum.

    8) Bazen yazar başka kitaplardan faydalanıyor. Onları not ediyorum. Araştıyorum, yorumlarını okuyorum.

    9) Bu kitabı neden okuyorum, bittiğinde ne olacak yahut bittiğinde de ne düşündüm, ne hissettim, vaktime değdi mi, bu soruları kendime sorup cevaplarımı yazıyorum.

    10) Son dönemde bir merakım başladı, bu da biyografi okuma. Misal elimde uzun zamandır Leyla vü Mecnun var. Fuzuli'yle ilgili biraz açıklama da içerse bir destek kitaba ihtiyaç duyuyordum. Bu yüzden Fuzuli'nin Şiiri Üzerine İncelemeler bu kitabı aldım.
    Daha evvel Arthur Schopenhauer'dan bir kitap okumuştum. Çok beğenmiştim. Ama not alacak kadar harekete geçememiştim. Sistemli okuma yapma isteğimden dolayı ve geriye bakıp, notlarımın bilgimi tazeleyecek türde olmasını istediğim için bir tane de onunla ilgili biyografik bir kitap aldım Schopenhauer . Bir ara Alman edebiyatına giriş yapmak istiyorum, bu yüzden de başlangıç için Romantik bunu aldım. Bu tür kitapların anlama ve hatırlamayı kolaylaştıracağına inanıyorum. Not alma sebebim de zaten budur. İlerde 2 cümleden daha fazlasını kurabilmek.

    ***********

    Şimdi bu yazıdan biraz daha bağımsız Okumak ve Tüketmek Üzerine iletimin #29474542 devamı niteliğinde bir şeyler yazmak istiyorum. Misal ki bir yazar sürekli karşınıza çıkıyor, övülüyor, her yerden beni oku dercesine gözünüze çarpıyor. Sakin olun. Övülen her kitabı almaya okumaya kalkmayın. İlk önce yazarı araştırın. Bu insan kimdir, kaç kitabı vardır, ne türlerde yazar, en sevilen kitapları nelerdir, hangi kitapları ilginizi çekti, bunları araştırın. Sonra alacağınız kitap ya da kitaplara karar verin.

    Liste oluşturun ve kitabı not alın. Misal dünya klasiği mi, Rus mu Alman mı İspanyol mu vs. edebiyatı bunu yazın. Hangi yayınevi, hangi çevirmeni tercih etmelisiniz, okuyanlara sorun. Kitapyurdu'nu bu yüzden çok seviyorum. Solda çevirmenleri gözden geçirebiliyorsunuz. Yayınevlerini görebiliyorsunuz. Yerli ise kimdir, hangi konuları ele almıştır, hayatı nasıldır kısaca internetten okuyun, bakıştırın. Not ettiklerinize kurgu mu değil mi, hangi kitabı hangi türde yazın. Defterinizi/ listenizi birkaç şekilde tutabilirsiniz. Benim hem yayınevlerine hem yazarlara göre listem var. Yazar ya da yayınevi indirime girdiği anda kitaplığıma katmaya çalışıyorum.

    Sistemli bir okuma yapmaya çalışıyorum. Bu sene Rus klasiklerinden ağırlıklı bir okuma yapmak istiyorum, umarım ruh halim de buna uygun olur. Seneye de kalanları okuyup Alman edebiyatına giriş yapmak istiyorum. AMAAA.. Bu demek değil ki sadece bunları okuyacağım. Her sene oluşturduğunuz listenin kabaca bir konusu bir amacı olsun. Rus klasikleri dedim ama arada okuyacağım psikoloji, tarih, şiir, polisiye gibi gibi birçok başka kitap da var. İngiliz edebiyatından da birkaç eser deneyeceğim. Yeter ki siz neyi neden okumak istediğinizi bilin. Bu sizin alacağınız faydayı azami seviyeye çıkaracaktır.

    Planlarınızı birkaç aylık da yapabilirsiniz. Bu demek değildir ki %100 uymak zorundasınız. Bir planın 3/4'ünü gerçekleştirirseniz, siz o tasarıyı gerçekleştirmiş sayın. Çünkü dünyanın binbir türlü hali var. Moraliniz bozuk olur, işiniz çıkar, yorgun olursunuz, aniden bir yolculuk olur vs. Hayat bu. Siz planınızı azami derecede uyacak şekilde hazırlayın ki uyabildiğiniz kadarı kâr kalsın. Plan yapmak seçimi kolaylaştırır. Seçim de okumayı kolaylaştırır. Çok seçenek kararsızlık getirir. Bu yüzden bu zorluğu sadece planınızı yaparken yaşayın, her kitap bitirişinde ''Şimdi ne okusam'' sorusu ile yaşamayın. Hepinize gönlünüzce verimli okumalar dilerim.
  • 412 syf.
    ·17 günde·Beğendi·9/10
    Merhabalar. Birazdan Yüzüklerin Efendisi serisinin okumuş olduğum 2. kitabını -İki Kule'yi- inceleyeceğim. Ama ondan önce söylemek istediğim birkaç şey var.

    Hepimiz biliyoruz ki 2001 yılının Aralık ayından bu tarihe kadar dünyanın en çok izlenen ve hasılat yapılan, 17 farklı dalda oscar ödülü olan film serisinin uyarlandığı kitaplar bunlar. Bazı kısımlar filmde daha güzel ele alınırken - savaş sahneleri, karşılıklı diologlar vs.- bazı kısımlar ise kitapta çok iyi anlatılmış. - kitabın temelini oluşturan ırkların özellikleri, birçok ayrıntı gibi -

    Lakin taktir edersiniz ki bir kitabın verdiği haz ile filmin verdiği tat bir olamaz. Kitabı okurken hayal gücü devreye girerken , filmi sadece, herhangi bir zihin sörfü yapmadan izleyebiliyorsunuz. Bu yüzden filmi izlemek daha güzel gibi zannedilse da asıl güzel olan tüm bu olayların sizin hayal gücünüze göre şekillenmesidir.

    Velhasıl kelam buradan Yüzük serisinin hayran kitlesine sesleniyorum kesinlikle kitabı okuyun okumamazlık etmeyin zira Yüzüklerin Efendisi serisi bize sadece fantastik bir şeyler anlatmakta kalmıyor bizi Orta Dünya'nın içine alıyor; Birçok dil, ırk, lehçe, kültür ile tanıştırıyor. Ve ne kadar kurgusal birtakım şeyler olsa da genel kültürüm geniştir diyen birinin bunlardan haberdar olmaması ihtimalsiz.


    ORTA DÜNYA NEDİR?
    Hobbitinden tut Entine kadar çeşit çeşit ırka yaşam kaynaklığı yapan, J. R. R. Tolkien'in kurguladığı hayali bir kıtadır.

    Evet konumuza dönebiliriz. Kitabımızın adı İki Kule.

    "Kimde Mordor ile Isengard'ın ordularına karşı koyacak güç var? Sauron ile Saruman'a, iki kulenin birleşmesinin kudretine kim dayanır?"

    İşte İki Kule ismi buradan geliyor.

    Sauron ve Barad-dûr
    ile
    Saruman ve Orthanc.

    İki Kule'de olaylar çok güzel oluşturulmuş, olay örgüsüne hayran kaldım. Yüzük Kardeşliğindeki birlikteliğin aksine ki zaten öyle olmak zorunda zira kardeşlik bozulunca herkes bir tarafa savruldu;

    Gandalf, yüzyıllar öncesinde yaşayan tamahkar cücelerin uyandırdığı gölge ile aleve yani Balrog'a karşı 'YOU SHALL NOT PASS' gibi efsane sözlerle karşı koyarken kadim dünyanın pis iblisi ile birlikte bir çukura düştü.

    Boromir, Merry ve Pippin'i kollarken hain bir ork tarafından öldürüldü. Ve Merry ve Pippin kaçırıldı.

    Aragorn, Gimli, Legolas sonradan bu iki bucukluğu aramak üzere yola koyuldu.

    Onun öncesinde ise Sam ile Frodo nehir kıyısında gruptan ayrılan diğer isimlerdi.
    #38689741

    Yani bu kitapta kardeşlik namına pek bir şey kalmadı kimsenin kimseden haberi yoktu hatta birbirini öldü zannediyorlardı.

    Nereden başlayacağımı bilemedim o yüzden kitabın sıralayışına göre yapacağım bölümlere yorumlarımı.

    Kitabın girişinde, Gondor'un 26. Vekilharcı Denethor'un oğlu Boromir malesef aramızdan ayrılıyor.

    Ölümünden dakikalar önce Frodo, Yüzük'ün akibetini düşünmek üzere gruptan ayrıldığı sırada arkasından gidip Yüzük'ü ona vermesi için birtakım şeyler söylüyor ki en başından beri aklı fikri Yüzükte olan biriydi Boromir.

    #38687892

    Bu sayede, Yüzük'ün kendisi dönek olduğu gibi etkisi altına aldığı insanları da döndüren bir güce sahip olduğunu anlamıştık. Boromir, kaçan Frodo'nun arkasından yaptığına karşı derin bir hüzün duyarken kaldıkları nehir dibini orklar basıyor ve Boromir orada Merry ve Pippin'i korumak üzere kahramanca can veriyor.

    Öldükten sonra o hengamede Gimli, Legolas, Aragorn üçlüsünün, Boromir'i orada bir başına, orklara yem olarak bırakmayıp bir kayığa bağlayarak akıp giden Rauros şelalesinin bağrına bırakmaları beni derinden etkiledi ve üçlünün bu hareketi ayakta alkışlanacak türdendi.


    Aragorn:

    "Ey Boromir!
    Yüksek surlardan bakıyorum
    batıya, uzaklara,
    Ama kimsenin yaşamadığı
    boş topraklardan
    çıkıp gelmiyorsun bu yana."


    Legolas:

    "Nerede Dürüst Boromir?
    Geciktikçe keder basıyor insana."
    "Sorma bana nerede diye
    Ey Boromir!
    ağlaşan martılarla
    çıkıp gelmiyorsun bu yana."

    Şeklinde ağıt bile yaktılar. :((


    Lakin Legolas'ın "keder basıyor insana" dizesini söylemesini garipsemedim değil çünkü o bir elf. :))


    Bu olayların sonucunda üçlünün önünde 2 seçenek koyuldu.

    + Ya Merry ile Pippin'i kaçıran orkları izlemek.

    + Ya da Sam ile Frodo'nun izini sürmek.

    Lakin Aragorn'un kararı birinci seçenekten yanaydı çünkü Yüzük ve Yüzük Taşıyıcısının kaderi artık onun ellerinde değildi. O böyle düşünüyordu.

    Merry ve Pippin'i kaçıran orklar , onlardan birinin değerli bir şey taşıdığını - Tek Yüzükten bahsediyorum ama Yüzük Frodo ile birlikte gitti - düşündüğünden onları canlı olarak Saruman'a doğru götürüyorlardı. Lakin karşılaştıkları Uruk hai'lar ile aralarında çıkan tartışmalar vs. onları yavaşlattı ve dinlenmek için durdukları bir akşam Eomer'in önderliğindeki Rohan Süvarileri tarafından baskına uğradılar o sırada Merry ve Pippin karışıklıktan faydalanarak Fargorn Ormanı'na doğru kaçtı. Ve orada ormandaki ağaçlara bekçilik etmesi için yaratılan Entlerin başı Agaçsakal ile karşılaştılar. Ağaçsakal entlerin en yaşlısı, güneşin altında Orta Dünya' da yaşayan en yaşlı canlıdır. #39303824 Ağaçsakal onları ilk başta ork sansa da sonradan Shire'ın Hobbitlerinden olduklarına ikna oldu ve onları öldürmedi, onlara karın tokluğu için Ent suyu içirdi ve Merry ile Pippin sonraki hayatlarına Shire'ın en uzun Hobbitleri olarak devam etti. Çünkü Ent suyunda canlıların boyunu uzatan bir sihir vardı.

    Entler uyanarak gerçeğin farkına vardıklarından Saruman'a düşmanlık besliyorlardı ve bu hareketlerinde haklıydılar çünkü İsengard'ın önünde uzanan Forgorn Ormanına ait ağaçları yakıp biçen biriydi. Entler de artık savaşa gitmeye karar verdi. Isengarda doğru yol aldılar Merry ile Pippin ile birlikte.

    #39047734
    #39047974

    Entlerin Isengard'a doğru savaşa gitmesi o sırada gerçekleşmiş Miğferdibi kuşatması bakımından çok güzel hamle olmuştu çünkü her şey su altında kalınca, etraftaki her iğrenç yaratık öldü ve Ortanc kulesinde mahsur kalan Saruman'ın asası ve taşıdığı küre dışında pek bir vasfı kalmadı.

    Miğferdibi kuşatması demişken Aragorn, Gimli ve Legolas ; iki küçük hobbitin izini sürerken süvariyle birlikte orkları yok edip dönen Eomer'e karşılaşıp arkadaşlarının da öldüğü fikrine kapıldılar çünkü Eomer kimseyi sağ komadık leşleri yığıp bir güzel yaktık diyince daha elem dolu bir halde Eomer'in ayrılırken onlara verdiği Külteri ve Tiz atlarıyla dumanı tüten ork leşlerine doğru sürdüler.

    #38768667
    #38834652

    Fakat orada Hobbitlerle ilgili bir şeye ratlayamadılar fakat bir adamla karşılaştılar ve yaşlı ak adam Yüzük Kardeşliğinde Balrog ile çukura düşen Gandalf'tan başkası değildi.

    #38836904

    Gandalf onlara Merry ve Pippin Entler ile birlikte olduğunu söyleyip, Rohandaki savaşa, doğru gitmelerini Rohan'ın kralı Theoden'in işleri rast gitmediğini söylüyor ve Edoras'a doğru yola düşüyorlar.


    Üçlü Gandalf'a düştüğü zamandan birşeyler sorunca ;

    "Uzun süre düştüm," dedi sonunda yavaş yavaş, sanki geçmişi güçlükle hatırlayabiliyormuş gibi. "Uzun süre düştüm, o da benimle düştü. Ateşi etrafımdaydı. Yarımıştım. Sonra derin bir suya daldık, her yer karanlıktı. Ölümün gelgiti kadar soğuktu. Neredeyse yüreğimi dondurdu. Yine de, bir dibi var, ışığın ve bilginin ötesinde," dedi Gandalf. Sonunda oraya vardım, taşın en uç kaynağına. O hala benimleydi. Ateşi sönmüştü ama artık balçık gibi bir şey, insanı boğarak öldüren yılanlardan daha güçlü bir şey olmuştu. Zamanın hesabının tutulmadığı yerde, yaşayan toprağın çok altında dövüştük. Durmadan kenetlendi bana ve durmadan biçtim onu, sonunda karanlık, tünellere kaçıncaya kadar. O tüneller Durin'in halkı tarafından yaratılmamışlardı. Cücelerin en derin mağaralarının çok çok altında, dünya isimsiz şeyler tarafından kemirilir. Ben orada yürüdüm ama günün ışığını karartmak için onların haberlerini verecek değilim. O çaresizlik anında düşmanım tek çarem idi, onu izledim, peşini bırakmadım. Böylece beni Khazaddûm'un gizli yollarına getirdi: hepsini çok iyi biliyordu. Durmadan yukarıya çıktık, ta ki Sonsuz Merdiven'e varıncaya kadar. Binlerce kesintisiz sarmal basamakla, sonunda Gümüşçatal'ın zirvesi olan canlı Zirakzigil kayasından oyulmuş Durin Kulesi'ne çıkıncaya kadar, en alttaki
    zindandan en yüksekteki uca kadar gidiyor. Orada, Celebdil'de yalnız bir pencere vardı karlar içinde; tam önünde de dar bir aralık, dünyanın pusları üzerinde baş döndüren bir kartal yuvası vardı. Güneş burada şiddetle parlıyordu ama altındaki her şey buluta sarınmıştı. Buradan dışarı fırladı ve ben tam arkasından giderken yepyeni bir alevle parladı. Görecek kimse yoktu ama belki de sonraki asırlarda Zirve Savaşı'nın şarkıları söylenir. Gandalf aniden güldü. "Ama şarkıda ne diyecekler? Uzaktan bakanlar dağın tepesini bir fırtına aldı zannetmişlerdir. Gökgürültüsünü duymuşlar ve Celebdil'e yıldırım düştü de ateşten bir sürü dile bölünerek geri sıçradı demişlerdir. Bu yetmez mi? Etrafımızda koca bir duman yükseldi, buhar. Buz, yağmur gibi düşüyordu. Düşmanımı aşağıya attım; bu yüksek yerden düşerken dağın bir yanına çarptı ve ölürken düştüğü yeri de parçaladı. Sonra beni karanlık aldı; düşünceden ve zamandan ayrıldım ve anlatmayacağım uzak yollarda dolandım .Çıplak olarak yollandım geriye kısa bir süre için, görevim tamamlanıncaya kadar. Ve dağın tepesinde çıplak olarak yattım. Arkadaki kule un ufak oldu, pencere de yok olmuştu; harap olan merdiven yarımış ve kırılmış taşlarla boğuldu. Tek başımaydım, unutulmuştum dünyanın sert boynuzu üzerinde, kaçacak bir yerim olmaksızın yatıyordum. Orada, yıldızlar üzerimden dönüp geçerken yukarı bakarak yattım; her günüm yeryüzündeki bir ömüre denkti. Kulaklanma yavaş yavaş bütün toprakların bir araya toplanmış cılız söylentileri geldi; Filiz verenlerle ölenler; şarkı ile ağıt ve haddinden fazla yüklenmiş taşın bitmek tükenmek bilmeyen yavaş homurtusu. Sonunda Yelhükümdarı Gevaihir tekrar buldu beni; alıp götürdü."

    şeklinde başından geçenleri anlattıktan sonra Aragorn; Külteri , Legolas; Tiz ve Gandalf ile Gimli ise Gölgeyele ile yola koyuldular.

    Gölgeyele, Yılkının başı, atların efendisidir, At Beyi Rohan Kralı Theoden bile daha iyisini görmemiştir.

    Theoden'in Konağına geldiklerinde Gandalf, Saruman'ın ajanı Grima Soluncanfil'in Kral Theoden'i etkisi altına aldığını görünce pek şaşırmamış Grima'nım icabına bakıp Theoden'i saran o kötü tılsımdan azad ettikten sonra öyle şöyle bir şeyler olunca Miğferdibi'ne doğru gidip kuşatmayı başlatmış bulundular.

    Theoden, yıllardır onu var duygularını sömüren Grima'yı öldürmek yerine gitmesine izin vermişti.

    Miğferdibi Kuşatması; diğer olaylara göre daha soluk bir şekilde anlatılmış, betimlemenin kralı olan Tolkien'in mesela entler olsun veya ilk kitapta elf diyarında geçenler olsun verdiği fazla ayrıntıdan dolayı biraz sıkılmıştım şimdi de bu kısım benim okuduğum versiyona göre sadece 52 sayfa sürmesine çok şaşırdım çünkü filmde ise yaklaşık bir saate yakındı. Belki de filminde asıl sahneler olarak gösterilen bu savaş kısımları Tolkien'in pek ilgi gösterdiği, önem verdiği durumlar değildi. Neyse devam edelim.

    Kitapta, filmdeki gibi gelen giden yok yani o muhteşem fon müziği nizami bir asillik abidesi elf taburu gelmiyor, doğal olarak Haldir'de Miğferdibi'nde ölmüyor. Zaten kaç asırlık kaptan gül gibi Haldir'in bu şekilde ölmesi saçma olurdu.

    Bu arada hep merak ettiğim bir konu hakkında araştırma yapma vaktim oldu ve sonunda kendime cevap buldum. Elflerin biyolojik olarak ölümsüz olduğunu, onları öldürecek tek şeyin ise savaş var keder olduğunu öğrendim. Ne kadar da zarifler Allah'ım, kederden ölebiliyorlar. :(

    Savasta 300 Rohanlı 1000 Uruk- hai'ye karşı mücadele ediyor. Uruk hai (ork- goblin kırması) ırka verilen ad. Silmarillion'da Melkor elfleri kaçırıp kaçırıp, işkence ile orklara dönüştürüyormuş. Ama ben bir türlü anlayamıyorum, bu kadar zarif, asil, güzel varlıklar nasıl olur da bu biçim yabani yaratıklara dönüşebiliyorlar?

    Yine orklar kadar kötü, tehlikeli olan goblinler ise tekrardan orklar ile birlikte tüm iyi ırkların düşmanı bir ırk. Kötücül ruhlar var zararlı yaratıklar olarak geçiyor sözcüklerde. İşte bu meret iki ırkın melezlemesi sonucu olarak oluşmuş bu Uruk- Hai'lar.

    Bu ırk Saruman tarafından tekrar tekrar tekrarlanarak oluştu, Saruman kendine ait melez ırkı oldu.

    Orklara göre zırhları daha kalın, kalkanları daha geniş ve güneşe karşı daha dayanıklılar. Yani orclar gibi ışıktan çekinmezler.

    Ve söylenenlere göre LOTR serisinde Türkleri temsil eden ırkmış. Turkey ( turkay) diye Uruk Hai (urukhay) diye okunup; serisinin en agresif, yabani, ırkının birde üzerine egoları eklenince Türkler temsili demişler.

    Bu son bilgi ile Uruk abilerimizi rahat bırakalım.

    1000'e 300 savaşı kaybetmek üzere olan Rohanlıların imdadına Gandalf ile ErkenBrand ve askerleri 1000 kişilik ordusuyla geliyor ve Uruk- hai 'lar püskürtülüyor. Bu arada filmde Batı Ağıl Muhafızı ErkenBrand yerine Eomer geliyor ve iyi ki o gelmiş yoksa o "Rohirrim" diyişindeki güzelliği nerde görür, duyardık daha.

    Miğferdibi Kuşatması , bitikten sonra Entlerin hallettiği İsengard'a yollanan Aragorn, Gandalf, Gimli, Legolas, Theoden ve adamları yolda kendi aralarında güzel bir şölen veren Merry ile Pippin ile karşılaştılar. İki tarafta karşılaşmalarına çok sevinmiş şekilde Hobbitleri de önlerine atarak Saruman'ın kulesi Orthanc'a doğru yol aldılar.

    Orthanc'ın önünde Gandalf, Saruman'a seslenip Grima'nın ortaya çıktığını görünce sinirlenmişti, Theoden ise şaşırmıştı hatta "Ben bu sesi tanıyorum ve tanıdığım güne lanet olsun." gibi birşeyler söylemişti. Daha dün sağ koluyken kralın arkasında Rohan'ı asıl yöneten oyken şimdi lanetlerin üzerine gönderildiği biri olmak Grima'yı üzmüş olmalı :(

    Bir süre sonra ne kadar kötü de olsa benim en sevdiğim karakter Saruman geldi, rahatsız edilmesinin sebebini sorup Theoden'e dostluk çağrısı yapmıştı.

    Saruman'ın "Ben diyorum ki Theoden Kral, barış yapıp dost olalım mı, sen ve ben? " sorusuna Theoden'in "We shall have peace" ile başlayan cevabını yılın kapağı seçtiğimi belirtmek isterim.

    "Barış yapacağız, dedi Theoden sonunda boğuk bir sesle, kendini zorlayarak. "Evet, barış yapacağız," dedi bu kez berrak bir sesle, "barış yapacağız, sen ve senin bütün yaptıkların ve bizi teslim etmeye çalıştığın karanlık efendinin bütün yaptıkları yok olduktan sonra. Sen bir yalancısın Saruman ve insanların yüreklerini çürüten birisin. Bana elini uzatıyorsun ama ben yalnızca Mordor'un pençesinin bir parmağını görüyorum. Kıyıcı ve soğuk! Senin benimle yaptığın cenk hakça olsaydı bile ki değildi, çünkü on kere daha akıllı olsaydın bile beni ve benim olanı kendi çıkarın için dilediğin biçimde yönetmeye hiç hakkın yok öyle olsaydı bile Batıağılı'ndaki meşalelere ve orada ölmüş yatan çocuklara ne demeli?PENCERENE KURULAN BİR DARAĞACINDAN SALLANIP DA KARGALARIN EĞLENCESİ OLDUĞUN ZAMAN, SENİNLE VE ORTANC İLE BARIŞ YAPACAĞIM."

    https://youtu.be/haRu8ujpsp4

    Daha sonra Saruman'ın ona gerçek yüzünü söyleyenlere karşı bir takım hakaretlerini geçtikten sonra Gandalf,
    "İyi bak, ben senin arkadan vurduğun Boz Gandalf değilim. Ben, ölümden geri dönen Ak Gandalf'ım. Senin artık hiç rengin yok; seni hem nizamımızdan hem de Divan'dan atıyorum." diyerek asasını kırdı ve Saruman tamamen etkisiz hale getirildi şimdilik ilerde ne olur bilmiyorum.


    VE ŞİMDİ FRODO, SAM VE SEVGİLİ GOLLUM'UN YAŞADIKLARINI SON BÖLÜME KATARAK EN GÜZEL ŞEYİ YAPAN TOLKİEN'E TEŞEKKÜRLERİMİ SUNUYORUM

    ve Sam'i övmeye başlıyorum.

    Bahçıvan Sam, Cesur Sam, Canım Sam ya da sadece Sam.

    Bu kadar sadık, merhametli, Frodo'yu tıpkı babası gibi seven, koruyan; güvenin, sevginin, dostluğun temsili biri asla olamaz. Tolkien'e göre de bu hikayenin asıl kahramanı Samwise Gamgee'dir. Filminde seslendirmesi olsun karaktere uygunluğu en başından beri en sevdiğim karakterlerden ikincisi oldu benim için.

    Sam Gamgee, 6 Nisan'da dünyaya gelmiş Shire'ın Hobbitlerinden biri. Çocuklarından birine ileride Frodo adını verecek olan Sam, Çıkın Çıkmazı'nda aile yadigarı meslek olan bahçıvanlık yapıyordu. Elfleri de çok severdi. Bilbo ona hep hikaye anlatırmış. Ama ne yazık ki o da Frodo ile birlikte bu yolculuğa başlamak zorunda bırakıldı Gandalf tarafından.

    Evet yolda Yüzüğün peşinde olan Gollum ile karşılaştıkları andan beri Sam asla güvenmemişti ona. Çünkü iki de bir kıymetliyi çaldıklarını, onu ona geri vermeleri gerektiğini, söylüyordu ama Frodo onu öldürme fikrine hiçbir zaman yanaşmadı çünkü Gandalf'ın Gollum hakkında söylediği bazı şeyler hep aklındaydı.

    Gollum, Yüzük'ün korkunç çağrısını hissediyordu ve Sam de bunun farkındaydı. Frodo'ya hiçbir şekilde yakınlaşmasına, dokunmasına izin vermiyordu hatta Gollum'a güveni o kadar azdı ki Frodo uyurken başında nöbet tutuyordu.

    Kara Kapılardan normal yollardan geçemeyeceklerini anlayınca Gollum'un onları götürdüğü gizemli yollardan birinde ilerlerken bir sürpriz oldu ve Ithilien kolcuları tarafından görüldü Frodo ile Sam ama Gollum onlara gözükmeden çoktan kaçmıştı.

    Ithilien kolcularının başında ise Gondor Reis-i Faramir vardı. Faramir Denethor'un oğlu, Boromir'in erkek kardeşi. Faramir, Frodo'ya çok fazla soru sordu, Frodo ise çok fazla şey öğrenmiş oldu Anduin nehrinden gittikleri vakitten beri.

    #39868348
    #39871700
    #39878970


    Faramir, birçok yiğitçe laflar söyledi, Frodo ile Sam'a iyi baktı ve onları azad etti daha sonra askerlerinden biri Gollum'u yakalayınca onu sorgulamaya başladı. Ama Frodo'nun istegi üzerine onu da öldürmeyip sağ bıraktı.

    Faramir ile yollarını ayırdıktan sonra Frodo ile Sam'in bir dialogu benim için en güzel, anlamlı dialogdu.

    "Burada hiç olmamalıydık, yola çıkmadan önce bu konuda daha fazla şey öğrenmeliydik. Ama sanırım bu hep böyle olur. Eski masallardaki ve şarkılardaki bütün o kahramanlıklar Bay Frodo. Maceralar yani, öyle derdim adlarına. Hep bunların, o masalların mükemmel kişilerinin çıkıp aradığı şeyler olduğunu düşünürdüm, çünkü onlar macera isterlerdi, çünkü maceralar heyecan verici, yaşam ise biraz sıkıcıydı; bunu spor olsun diye yapıyorlardı falan filan. Fakat gerçekten önemli olan öykülerde, ya da akılda kalan öykülerde böyle olmuyor.
    Kahramanlar sanki bu olayların içine düşüyorlar yani yolları onları o tarafa götürüyor da denebilir. Ama galiba onların da, bizim gibi bir sürü seçenekleri oluyordu ellerinde, geriye dön- mek gibi; sadece onlar geri dönmüyordu. Eğer dönüyorlardıysa bile bizim bundan haberimiz olmuyordu çünkü dönenler un- utuluyordu. Biz sadece yollarına devam edenlerden haberdar oluyorduk ve dikkatini çekerim, hepsi de mutlu bir sona varmıyordu-en azından öyküdeki veya öykü dışındakilerin mutlu son dedikleri bir sona varmıyorlardı. Yani memleketine dönüp de, her şeyi bıraktığı gibi olmasa bile yolunda bulması gibi - yaşlı Bay Bilbo gibi yani. Fakat mutlu sonlu öyküler en iyileri sayılmazlar her zaman, gerçi içinde bulunulacak en iyi öyküler sayılabilirler aslında! Acaba biz ne
    tür bir öykünün içine düştük?"

    "Kim bilir," dedi Frodo. "Ben bilmiyorum. Gerçek öykülerin adeti de budur işte. Hoşuna giden bir tane öykü seç. Dinlediğin öykünün nasıl bir öykü olduğunu, yani sonunun mutlu mu, mutsuz mu olduğunu bilebilirsin veya tahmin edebilirsin ama içindeki kişiler bunu bilmezler. Sen onların
    biliyor olmasını istemezsin zaten."

    "Öyle beyim, elbette istenmez. Acaba neden bunu daha önce düşünemedim beyim! Vay canına, düşününce, biz de hala aynı öykünün içindeyiz! Öykü devam ediyor. Büyük öyküler hiç bitmez mi acaba?"

    "Hayır, onlar hiçbir zaman öykü olarak bitmez," dedi Frodo. "Fakat onların içindeki kahramanlar gelir, rolleri bitince giderler. Bizim bölümümüz de bir zaman sonra bitecek ya da kısa bir süre sonra.''

    "O zaman biraz dinlenip, biraz da uyuyabiliriz," dedi Sam. Acı acı güldü. "Tam da bunu kastediyorum Bay Frodo. Yani bildiğimiz, basit bir istirahati, bir uykuyu ve sonra bahçedeki sabah işlerini yapmak için de uyanmayı kastediyorum. Korkarım benim bütün ümidim hep bundan ibaret olmuştur. Bütün o büyük önemli planlar benim gibilere göre değil. Yine de merak ediyorum acaba bizi şarkılara veya öykülere katacaklar mı di- ye? Şimdi öykünün birindeyiz elbette ama ben şunu kastediyorum: Yani sözlere dökecekler mi, anlarsınız ya, hani yıllar, yıllar sonra ocak başında anlatılan veya kırmızı siyah harfleri olan kocaman bir kitaptan okunan bir öyküdeki sözlere. Ve insanlar şöyle diyecekler: Hadi bize Frodo ile Yüzük'ü anlatın!' Onlar da şöyle diyecekler: 'Evet, bu benim de en sevdiğim öykülerden biri. Frodo çok cesurmuş, öyle değil mi baba?'
    'Evet, oğlum, hobbitlerin en meşhuru, bu da kolay bir şey değil."

    Hiç kolay değil," dedi Frodo ve uzun uzun, içinden gelerek güldü. Öyle bir ses, Sauron Orta Dünya'ya geldiğinden beri bu yerlerde hiç duyulmamıştı. Sam'e aniden sanki bütün kayalar dinliyorlarmış, uzun kayalar da üzerlerine eğilmiş gibi geldi. Fakat Frodo onlara kulak asmadı; yine güldü. "Hey gidi Sam," dedi, "seni duymak, sanki öykü yazılmış gibi mutlu etti beni. Ama en önemli karakterlerden birini unuttun. Aslan yürekli Samwise. 'Ben daha çok Sam'i dinlemek istiyorum baba.
    Neden onun konuşmalarını daha çok katmamışlar baba? Ben en çok onu seviyorum, beni o güldürüyor. Üstelik Sam olmasaymış Frodo pek uzağa gidemezmiş, değil mi baba?'"


    Yollarına devam ettikleri sırada son olarak Gollum'un hainliğine uğradılar ve Shelob'un ininde Frodo öldü daha doğrusu Sam öyle zannetti ki, çok büyük acılar çektikten sonra yolculuğun asıl amacını, yüzügün yok edilmesi görevini yerine getirme kararı aldı ve yüzügü Frodo'nun boynundan aldı. Daha sonra Frodo'nun ölmediğini ve orklar tarafından mahkum edildiğini gördüğü sırada kitabımız bitmiş bulundu.

    Sam'in, Frodo'nun öldüğü zaman söylediği bu sözler #39956132 beni çok etkiledi ve "Sizin için yüzüğü taşıyamam Bay Frodo ama sizi taşıyabilirim." sözleri aklıma geldi ve manik depresif moddan çıkmam zaman aldı.

    Kısacası kitap böyleydi, güzeldi hatta serinin ilk kitabından daha güzeldi bana daha farklı duygular yaşattı.

    Sevgi, sadakat, kötülük, acı, şehvet, dostluk, aşk, her türlü duygu ile birlikte böylesi güzel bir bütün oluşturabilen Tolkien'e ,bu kitabı okumamda emeği geçen ve buraya kadar sıkılmadan okuyan herkese teşekkür eder iyi akşamlar dilerim.
  • 136 syf.
    Peşin not: Vegan olmayan ama son zamanlarda veganizmi araştırmaya çabalayan, bu konuyla ilgilenen bir hayvansever.

    Çocukluğumdan beri hayvanları çok severim, kedilerim, balıklarım oldu. Kedim hala var hatta. Defalarca sokakta gördüğüm bir köpeği, kediyi eve almak için anneme yalvar yakar ağlardım. Kışın kalan ekmekleri babamla ıslar, balkona bırakırdık kuşlar yesin diye ama ilk vejetaryen bir arkadaşımla tanışıp fikir alışverişi yaptığımda – lise – bir daha et yememe fikri bana çok uç ve saçma gelmişti. Hatta öyle ki hayatını süt, yoğurt, yumurta, bal gibi yiyecekler yemeden geçiren insanlar bile vardı. Ne yiyorlar acaba, hiçbir şey yemiyorlardı resmen. Üç beş sene önce bana bu kadar uzak gelen fikre şuanda çok samimi bakıyor olmam gerçek bir dönüşüm değil de nedir?

    Şuana kadar onlarca konu başlığıyla, irdelemeyle çıkmışımdır insanların karşısına ama ne din, ne cinsellik, ne politik görüşler... Deneysel olarak vejetaryen yaşadığım 1 aydan yola çıkarak bir skala çıkarmam gerekirse bu toplumun en büyük tabularından biri et yemek! Gittiğim kitapçıdan veganlarla ilgili kitap istediğimde yüz ekşitme mi dersiniz, dost sofralarında bir süreliğine et yemeyeceğim dediğimde ardı arkası kesilmez tartışma ortamına çekilmem mi dersiniz, hiç beklemediğim insanların bile geçerli bir bilimsel bilgi göstermeksizin ezberletilmiş karşı çıkmaları mı dersiniz... İstisnasız her kesimin nefret odağında olduğun yetmemiş gibi bir de milyon defa yapılınca asla komik olmayan şakaların öznesi olmak mı dersiniz... Bu 1 ayda büyüdüm, geliştim, olgunlaştım, hintli keşişlere dönüştüm. Hoşgörü namına her şeyi bünyemde barındırır oldum. Hem daha araştırma aşamasında olduğum için – konuya pek hakim değilim - hem de insanların bu tutumunu bildiğim için bu incelemeyi de yazıp yazmamak arasında ikilemde kaldım. Sonra amaaan ne olacak yani dedim, bu yürek ne linçler kaldırdı bunu mu kaldıramayacak? Hem dozunda tartışmak iki tarafı da geliştirir. Hadi o zaman başlayalıım.

    Öncelikle kitap iki ilke öne sürüyor, bu ilkeleri kabul etmeniz doğrultusunda ilerliyor ve veganlık hakkında en çok merak edilen soruları teker teker ele alarak cevaplıyor.

    Bu ilkelerden ilki: Hayvanlara gereksiz yere acı çektirmemek ahlaki bir yükümlülüktür.

    İkincisi: Ahlaki açıdan hayvanlar önemlidir, fakat insanlar daha önemlidir.

    Evet! Sadece bu iki ilke. Sanırım bu ilkelere karşı çıkacak kimse çıkmaz aramızdan.Ama veganlık size hala son derece uzaktır. Bunun büyük sebeplerinden biri çocukluktan itibaren hayvancılık endüstrisinin medya yoluyla yaptığı reklamlar sonucunda protein, kalsiyum, demir gibi ihtiyaçlarımızı sadece hayvanlardan alacağımızı düşünmemiz -süt içmezsen büyüyemezsin gibi-, beslenmek denilince bile aklımıza direkt olarak hayvansal gıdaların gelmesi yani sağlıksal; hayvanların bizim için yaratıldığı düşüncesi dinsel; bence en büyük sebebi kesimhanelerdeki kıyımın, tavuklardan yumurta, ineklerden süt çalarken o canlının geçirdiği safhaları görmenize rağmen gözleri kapamak, kulakları tıkamak, yani şiddeti kanıksamak. O hayvanın acı çekmesi hayatımızın bir parçası haline gelmesi, kültürümüz olması. Nasıl geçmişte yaşanan köleliğin insan dışı ve vahşetin ta kendisi olmasını şuan bilmemize rağmen o dönemin şartlarında normal karşılanması gibi şuanda da kozmetik, giyim gibi konularda hayvanların üzerinde deney yapılması, köleleştirilmesinin kültürel olarak normalleştirilmesi.

    Kitabın ilk cevap verdiği sorular “Proteini nereden alıyorsunuz?”, “Et yemezsem yeterince demir alabilir miyim?”, “Süt ve süt ürünleri olmadan yeterince kalsiyum alabilir miyim?” gibi sorular. Öncelikle kitabı vegan beslenmenin sağlıklı olduğu konusunda son derece yetersiz buldum, günlük alınması gereken demir oranlarını ve hangi bitkide ne kadar demir bulunduğu gibi ufak tefek bilgiler bulunuyor ya da bitkilerden de protein alabileceğimiz savını söylüyor ama mesela bitkisel proteinle, hayvansal protein bir mi? Vücudumuz için mikro besinlerin tamamı gerçekten bitkilerden karşılanabilirse nasıl bir beslenme şekli geliştirmem gerek? Beni tatmin etmediği gibi bir sürü soru işareti oluşturdu ve bu soru işaretlerini internet yardımıyla kısmen gidermek zorunda kaldım. Nohut, mercimek, soya gibi bitkisel kaynaklı besinlerde de hemen hemen etteki protein miktarı kadar protein olduğunu, etin aksine hiç kolesterol bulundurmadıklarını öğrendim. Protein türünü araştırdığımda ise ette esansiyel amino asitlerin tamamı bulunduğu, tahıllarda lizinin eksik olduğu baklagillerde ise lizinin fazla triptofan ve metionin içeriğinin az olması gibi birbirini tamamlayan dengesizlikler olduğunu öğrendim. Yani et kullanmadan kaliteli proteine ulaşmak isteniyorsa tahıllar ve baklagilleri bir arada tüketerek bunun mümkün olabileceğini öğrendim. Kurufasülye-pilav buna güzel bir örnek. Bu alanda fazla yetkin olmadığımdan da mütevellit hem de çok uzun bir konu olmasından dolayı işin çok fazla biyolojik ayrıntısına girip de sıkmak istemiyorum. Kitap hayvansal ürüne hiç ihtiyaç olmadan yeterli beslenebileceğimiz konusunda bazı referanslar vermiş. Aynen alıntılıyorum.

    “Hiç kimse hayvan yemenin tıbbi açıdan gerekli olduğunu iddia etmiyor. Beslenme ve Diyetetik Akademisi, Amerikan Diyabet Birliği. Amerikan Kalp Birliği. İngiliz Diyetetik Birliği, İngiliz Beslenme Derneği. Avustralya Diyetisyenler Birliği, Kanadalı Diyetisyenler Birliği ve Kalp ve Felç Derneği gibi anaakım kuruluşlar. Harvard Kamu Sağlığı Fakültesi. Mayo Clinic, UCLA Sağlık Merkezi, Pennsylvania Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Pittsburgh Üniversitesi Tıp Fakültesi gibi eğitim ve araştırma kurumları; İngiliz Ulusal Sağlık Hizmetleri ve ABD Tarım Bakanlığı Beslenme Politikaları Merkezi gibi devlet kurumları ve Kaiser Permanente gibi büyük bakım merkezlerinin de aralarında bulunduğu çok sayıda sağlık kuruluşu, iyi bir vegan beslenmenin insan sağlığı için gayet yeterli olduğunu ve hatta önemli yararlar sağlayabileceğini kabul ediyor.”

    Konuya değinmişken söylemeden geçemeyeceğim araştırma sürecimde bazı vegan bloglara maruz kaldım ki aman aman. Bilimsel olarak omnivor olduğumuz ispatlanmış olmasına rağmen insanların otçul olduğunu iddia edenler mi dersiniz, hiçbir bilimsel niteliği olmayan şeyleri bilimselmişçesine yazanlar mı. İnsan sağlığıyla bu denli oynayan, veganizmi dinmişçesine benimseyip sadece olumlu bilimsel bilgileri sitelerinde yer edindirip negatif gerçekleri topyekün reddetmeleri... Size düşünce olarak yakın olmama rağmen zerre kadar saygı duymuyorum. Bu yaklaşımınız paylaştığınız doğru bilgilerden de şüphe duydurduğu gibi, vegan müritler toplama pahasına gerçekten aklı başında bilinçli insanlara veganlığın delilik olduğunu düşündürüp araştırmayı bıraktırıyor. Yani bu yapılan köylü kurnazlığı veganizme sempati toplamak yerine büyük zararlar veriyor. Sağlık konusu hala araştırdığım bir konu olmakla birlikte bana yardımcı olmak isteyenler mesaj kutumu yeşillendirebilir. Saçma sapan yutup videoları ya da ne idüğü belirsiz bloglar olmadığı sürece kimsenin kalbini kırmam... Benim için önemli olan gerçeğin ne olduğu, hiçbir düşünce akımı benim dinim değildir, bu yüzden bu tarz bilgilere son derece açığım.

    Bu arada kitabı sağlık konusunda yetersiz diye eleştiriyorum ama veganlığın da türleri varmış. Çevreci veganlar, abolisyonist (etik) veganlar gibi gibi. Bu kitap 135 sayfalık ve işin sadece etik kısmına eğilmiş belli başlı kavramları açıklamaya çalışan bir giriş kitabı. Esas eğilinen nokta hayvansal gıda yemenin ahlakiliği.

    Kitap ahlak konusunda da beni kısmen tatmin edebildi. Söylenmeyen, atlanan birçok şey vardı. Ama kitabın temel amacı veganizm hakkında hiç bilgi sahibi olmayan birine sıkmadan genel hatlarıyla konuyu açıklamak. Benim de veganizmi araştırma sürecim ahlaki olarak sorgulamamla başladı diyebilirim. İnternette rast geldiğim bir kesimhane videosu tüylerimi ürpertti. Evde beslediğim kedinin tüylerine zarar gelmesi beni sinirlendirirken, papağanın boynunu sıkan bir adama sosyal medyada herkes lanetler yağdırırken adlarından hiç bahsedilmeyen hayvanların hayvancılık adı altında düzenli işkencelere maruz kalmaları ve kimsenin buna ses çıkarmaması... İçtiğin sütün önüne gelebilmesi için ineğin sistematik tecavüze uğraması, yumurta yemen için civcivlerin günlerce kapalı kutular altında kalması, tavuk yemen için antibiyotik basılan tavukların 20 günde bacaklarının kendi ağırlığını taşıyamayacak kadar ağırlaşmaları... Doğamızda var diye savunulan çoğu şeyin doğadan, doğal seleksiyondan bağımsız olarak fabrika koşullarında bir çanta üretir gibi tüketmek için hayvan üretmek... Bu incelemeyi okuyorsanız sizden tek ricam bütün bunları biraz olsun araştırmanız. Bütün bu iğrenç endüstrinin gerçek yüzünü gördükten sonra, buna dair videoları izledikten sonra pişkin pişkin “e ben süt çok severim asslaa bırakamam” gibi argümanlar o kadar riyakar o kadar merhametsizce geliyor ki, gerçekten tiksiniyorum. Kaldı ki vegan süt, peynir, yoğurt, iskender, kokoreç gibi seçenekler de mevcutken. Kendi ellerimle vegan sosis yapan bir insan olarak söylüyorum, sırf damak tadını vegan olmamak için bahane olarak göstermek saçmalıktan öte bir şey değil çünkü hemen hemen hepsinin vegan alternatifleri var. Sadece araştırmak yeter.

    Takıldığım bir nokta da sucuk, sosis, salam gibi işlenmiş etlerin kanserojenlik oranı “2A” grubunda yani sigara, alkol, plütonyumla aynı kategoride olduğu dünya sağlık örgütü tarafından tanımlanmışken; sigara alkol gibi şeyler tüketirken ve bu tüketim tamamen benim inisiyatifimdeyken; pasta, çikolata, kola, meyve suyu gibi şeker oranı yukarılarda gıdalar markette herkesin alımına açıkken; köşe başı her yerde hamburgerci bulmak mümkünken; türk mutfağının neredeyse tamamı tansiyon fırlatan, yağlı, sağlıksız gıdalarken bütün bunları yiyen insanların ya da yiyenlere ses çıkarmayan insanların konu ahlaki bir sebep göstererek hayvansal besinleri tüketmemek olduğunda masalarda sağlıklı beslenme öncüleri kesilmelerini ve bunu agresif bir biçimde yapmalarının suçluluk psikolojisinin verdiği bir savunma tekniği olarak görüyorum.

    Bu hayvan tahakkümüyse, şunu da yapma bunu da yapma gibisinden karşı argüman geliştiren insanlara ise acıyarak bakıyorum. Gönül ister ki işçi, çocuk, kadın, hayvan sömürüsünün hiçbir şekilde olmadığı güzel bir dünya. Ama bütün bunları bu sistemde yapabilmek için sistemin tamamen değiştirilmesi gerekiyor ya da dağa yerleşip, medeniyetten uzak yaşamak gerekiyor. Benim elimden bu kadar geliyor yani. Başka konularda yapılan haksızlığı öne sürmek, şuan yapılan haksızlığı haklı çıkarmıyor. Hayvanların sorunlarıyla ilgilenmek sizi diğer sorunlarla ilgilenmekten alıkoymuyor. Kaldı ki bu sistemi de değiştirmek için insanların bireysel olarak uyanması, bilinçlenmesi, örgütlenmesi, bu gibi şeyleri boykot etmesiyle oluşur.

    Bilinçli bir insan olmak, hayvan severlik, duyarlılık... Bütün bu kavramlar konuşulduğunda herkes lafta öyledir ama iş norm dışına çıkabilmeye gelince, önyargısızca araştırmaya, düşündüğün gibi yaşamaya gelince pek de öyle olmuyor maalesef. Araştırma sürecimde en çok düşündüğüm şey bu oldu. Giriş olarak güzel bir kitap fakat aklımdaki bazı sorulara da tam anlamıyla cevap verebilmiş değil, çünkü bu mesele öyle hayvan yememekten ibaret değil, sömürü, şiddet, ahlak nedir gibi konularda derin bir yolculuğa çıkmak lazım işin özünü kavrabilmek için. Bütün bunlar beni yıldırmıyor. Aklımdaki soru işaretlerini gidermek için araştırmaya sorgulamaya devam edeceğim, kedim için.
  • Not1: Kitap kurtlarının bileceği gibi bi kitabı okumanın en güzel yanı kütüphane kokuyor olmasıdır.. Tozlu raflar arasından gözünüze çarpan,size ben buradayım diye bas bas bağıran o kitabı çekip çıkardığınızda başlar daha o okunmamış satırların heyecanı...

    Not2: Yine günün birinde bir kütüphaneden alıp, tozunu silip kapağını açtığım bir kitabın içinden çıkan eski bir takvim yaprağı geldi bugün hatırıma ..

    26 Ağustos 1978
    yazıyordu sararan tarih kokulu yaprakta..

    Arkasına da iliştirilmiş zarif bir not:
    Kitap konusuyla alakalı yapılmış bir iki araştırma ve devamında bir soru
    -”Nasıl beğendin mi ?”


    O an durdum. Hiç tanımamış olduğum birinden alınan mektubun içimdeki çocuksu sevincine kulak verdim..
    Ve düşündüm. Geçmişten gelen o notla birlikte eski okurunun da benimle aynı satırda heyecanlanmış olup olamayacağını düşündüm..Aynı satırlara tebessüm etmiş, aynı satırlara oturup saatlerce kafa yormuş muyuzdur acaba dedim kendimce...

    Not 3: Bir arkadaş tavsiyesiyle duyduğum bu uygulamayı bu deneyimimden aylar sonra kullanmaya başladım.
    Uygulamadan umduğum şeye gelince; bence burada bir kitabın cümlelerini alıntılamaktan çok alıntıya dair, kitaba dair düşüncelerin irdelenmesi gerektiği kanısındayım..
    Hatta farklı yazarların eşdeğer sözleriyle entegre edilerek kitaplar arasındaki ilişkileri, bağları okumayanların zihinlerinde canlandırmanın keyif vereceğini ve okuyucular açısından kitap kültürlerini zenginleştirme açısından da oldukça katkı sağlayacağını düşünüyorum.. Böylece bende bu çağrışımlar sayesinde kafamdaki sorulara yep yeni kitaplarla yönelmiş olabilmeyi umuyorum.

    Hemmm belki zaman zaman kitaplarla eşleştirilmiş, yakıştırılmış müzikleri yorumların bi köşesine iliştiririz. Böylece kitapların sayfalarını renklendirebiliriz.. Tıpkı Nasuhi abinin kitap arasına iliştirdiği notta olduğu gibi..Sanki kitabı birlikte okuyormuş hissini yaşayabiliriz.. ☺

    Not 4: fakat en önemlisi saçma da olsa eksikte olsa düşüncelerimizi kağıda dökebiliriz.
    Hemde hiç hiç korkmadan.. Adımlarımızı her okuduğumuz satırla daha da güçlendirerek kendimizi bulabiliriz...


    Not 5: Yani uzun lafın kısası okuduğum kitapların aralarına tarih kokulu yapraklar, düşler,düşünceler,hayaller sıkıştırmak; geleceğe bugünün gözüyle seslenmek ümidindeyim .. 🐾🐣
  • EYLÜL İNCE'DEN

    Bir kitap düşünün ki içinde aşk olsun; babanın üvey evladına duyduğu, annenin öz kızına… Yine babanın alkole ve sigaraya, hepsinin 6 rakamına!...
    Biraz karışık oldu değil mi? Evet, kitap da böyle zaten; karışık, karmaşık, zor ama özel, farklı bir eser.
    Belki türünün ilk örneği, belki de postmodernizm romanın bir adım ötesi.
    Roman dediğime bakmayın, öykü türüne de dâhil edilebilir. Uzun öykü, kısa roman.
    Adından belli değil mi kitaptaki başkalık?
    6!
    Neden 6?
    Kitapta her yol 6’ya çıkıyor.
    Bazıları 6 bölümden oluşan toplam 6 öykü.
    6 ile ilgili birtakım şifreler var, kitabın sonuna değin çözemeyeceğiniz şifreler.
    Sonra anlıyorsunuz ki ya da anladığınızı sanıyorsunuz diyelim, 6’nın hem yapısal hem de anlamsal bir özelliği var.
    Sık sık yinelenen “1+4+1=6 eder” motifi de bunun işareti. Bu konuya daha fazla değinip kafanızı karıştırmak istemiyorum.
    Bir bölümde resim çizdiriyor yazar size, bir bölümde müzik dinletiyor, bir bölümde film izletiyor, bir diğer bölümde şiir okutuyor. Hayatın Anlamını Arayan isimli altıncı bölüm ise tamamen kafa karıştırıcı ve âdeta çıldırıyorsunuz. Zaten kitabın adı da “Çıldırmış Kitap” konulmuş.
    Dini ve felsefi göndermelerle Nietzsche’den Newton’a, Freud’dan Pisagor’a, Nasreddin Hoca’dan Simurg Kuşları’na kadar pek çok tanıdık isme değinilmiş ve bu bölümde mekân yok, zaman yok. Sanki siz de bu öyküde kayboluyorsunuz. Herkes bir arayış peşinde. Peki buluyorlar mı aradıklarını? Bilmem, belki.
    Kitapta devamlı bir kayboluş/arayış/buluş motifi var.
    Daha fazla yazarsam içinden çıkamayacağımı hissediyorum.
    Paranoyak bir anne, obsesif bir baba, histerik bir üvey evlat ve kitapta neredeyse hiç olmayan silik karakter küçük kız kardeşten oluşan bu sorunlu ailenin “saçma” öyküsünü okumak istiyorsanız, kitabı biraz karıştırın!
    Saçma demişken, varoluşçu edebiyatın “saçma”sı bu.
    Emre Karadağ Bu güzel kitabı topluma kazandırdığın için teşekkürlerimi sunuyorum.

    KUZEY ÜMİT MUTLU'DAN

    Emre Bey'in de tanımladığı gibi dağılmış bir ailenin "saçma" öyküsünü okumayı bekliyordum. Biraz ironi, biraz drama belki biraz komedi. Daha önce bu kitap hakkında yorumları okumuştum ama sanıyorum hiç biri bu kitabı tam olarak açıklamaya yetmez. İlk 4 sayfayı iki kere okudum. Kitabın dilini kavradıktan sonra benim açımdan anlaşılabilir olmaya başladı. Daha sonra 6 ile ilgili okuduğum yorumlarda, okuyucuların kağıt kalemle kitabı takip ettiği geldi aklıma ve hemen elime kağıt ve kalemi aldım.
    Nasıl yorumlayacağıma karar vermek için bayağı düşündüm.

    İlk bölümünde karakterlerin kim olduğunu ve genel itibariyle yapılarını kavrıyoruz. ama aralarda "neden bu böyle" ya da "neden böyle yapmış" sorularını size sorduruyor.

    H: Evlat edinilmiş bir çocuk. Mavi gözlü, alımlı, becerikli, zeki ve müzik konusunda yetenekli. Baba tarafından sevilmiş ama annesinden sevgi görmemiş. Annenin öz çocuğuna gösterdiği ilgi ve sevgiden küçük bir pay bile alamamış. Anne tarafından her fırsatta dışlanmış, şiddet görmüş histerik mutsuz abla.
    İ: Ailenin öz çocuğu. Ablası ile arası küçükken iyi olsa da zaman içinde aile içindeki tavırlardan etkilenmiş.
    Özel bir yönü yok; ne güzellik ne başarı ne baskın bir karakter. Annesinin ona olan sevgisi dışında silik bir karakter. Kitapta belirtildiği gibi iki boyutlu insan, uzakta okuyan hayırsız evlat
    O: Baba, okb'li, alkolik, yalnızlık çekiyor. H ile arasında güzel bir ilişki olsa da annenin fiziksel ve psikolojik şiddetine dur diyemiyor hatta kendisi de bu psikolojik şiddetten muzdarip.
    P: Anne, sinir hastası aynı zaman da temizlik hastası ve bu iki özellik sanki birbirini tetikliyor. Kısır olduğunu zannederek apar topar evlat edinmiş H'yi hatta kocasına rağmen bile denilebilir. Ama sonra hamile kalıyor ve biyolojik evladı varken evlat edindiği çocuğu sevemiyor. Onun gözünde tam bir günah keçisi. Büyüdükçe meziyetleri sebebiyle günahları da büyüyor. Anne içten içe onu kıskanıyor çünkü biyolojik çocuğu kendisine çok benziyor ve mavi gözlü H onlarda olmayan çok şeye sahip.
    Okurken P sizi çok sinirlendiriyor. Paranoya bölümünde sık sık vicdanının sesine kulak veriyoruz ama kendini affettiremiyor bana.

    Bu saydığım tüm detayları bölümler ilerledikçe kurgu ağı içinde, cümle aralarında buluyorsunuz. 5. Bölümün sonuna geldiğimizde ailenin öyküsünü kavrıyorsunuz. Bu arada bulmaca çözüyorsunuz.

    Şimdiye kadar okuduğum bütün kitaplardan farklı bir tarzı var 6'nın. Kendine has, değişik ve özel bir kitap 6.
    Dili yalın, bol bol kafiyeli cümleler var. Bazı paragraflar son derece şiirsel. Hikayeler bazen sondan başa, bazen baştan sona gidiyor. Anlatım dili bazen birinci tekil, bazen ikinci tekil üzerinden. Kitabın sonunda da yazarımız neden böyle olduğunu size açıklıyor; kendi içinde bir matematiği var bu kitabın. Dikkatinizi vererek okumalısınız, 120 sayfa olması sizi aldatmasın.

    İçinde sanat olan bir kitap ama sanat tarihi kitabı değil! Histeri bölümünde ki 6 hikayede bir klasik müzik eserinin bestecisi ile bağdaştırıcı özelliği bulunan H'nin hikayesi var mesela.. Bu güzel tavsiyeleri mutlaka dinleyin derim.

    Babanın olduğu bölüm "obsesyon" tabi ki 6 bölümden oluşuyor ve hepsi sanki bir film sahnesi gibi tasarlanmış.

    İki boyutlu insan bölümünde "İ" yi okuyoruz ama tabi 6 bölümde ve bu sefer
    sanat akımları üzerinden.. Oldukça eğitici bir fikir.

    6. Bölüm (hayatın anlamını arayan) Yazarımız benim yorumuma göre bu aile üzerinden hayatın anlamını arayıp yorumlamaya çalışmış. Burada da bir çok felsefeci ve düşünürün önemli yorumlarına rastlıyoruz. Genel kültür açısından oldukça faydalı. Düşünce ve ideolojiler birbirine sarmal şekilde bağlanmış. Böyle bir bölüm yazabilmek için oldukça iyi bir alt yapıya ihtiyaç var. Kendisini takdir ettim.

    7. Bölüm 6'nın anlamını açıklayan bir "son" söz aslında.

    Kitabın sonuna geldiğimde ben de yarattığı hayranlık verici şaşkınlığın karşılığını '6 hakkında' isimli bölümde buldum.

    # "Bu karalama varoluşçuluğun saçmasıyla saçma'nın saçma'sı arasında bir yerlerde olabilir!" diyor yazarımız. Kendinizi; birikimlerinize ve ruh halinize göre herhangi bir saçma'lığa yakın bulabilirsiniz.

    # "Neyse idi, neyse" yorumumu toparlayacak olursam ilk kitabını yazmış biri olarak ben, bu işin içine girdiğimden beri artık kitaplara farklı gözle bakıyorum.
    6 değişik bir kurgu ve anlatım diline sahip. Herkesin yapabileceği bir tarz olmadığını düşünüyorum. Şahsen 40 yıl uğraşsam böyle bir kitap yazamam. Yer yer cüretkar çünkü böyle bir kitap yazmak cesaret işi. Bu yaratıcılığından ve kurgusundan ötürü Emre Bey'i yürekten tebrik ediyorum.
    Kitabın düzenlemesi de güzel yapılmış, kayda değer bir hata görmedim.

    DİLEK KÖKSAL FİLİZ'DEN

    Çok çok ilginç bir kitaptı.Sayfa sayısı az diye hemen bir günde okurum diye düşünmeyin döngü sürüyor yine yeniden okuyorsunuz her cümleden içiniz ürperiyor ve yeni bir bilgi buluyorsunuz aile hakkında..Ruhsal sorunları olan bir ailenin içseslerinden bulmaca çözüyorsunuz.İçsesler öyle karışık ki bir geçmişten bir şimdiki zamandan konuşuyorlardı.Temizlik hastası ve şizofren bir anne piyano çalıyor kelimeler tekrarlanıyor sürekli ve notalar . İki kızından birine şiddet, kıskançlık ve o mavi gözlerine kızgınlık ama neden Ona? Diğerine aşırı sevgi..Ama sonunda görüyor hangisi yanında ...Sürekli sarhoş ve düzen hastası takıntılı bir baba ve 6 rakamı 1+4+1=6 formülü ...kitabın sonunda kavrıyorsunuz 6 yı ve döngü tekrar okutuyor kitabı..bol bol araştırma yapıyorsunuz..Kitapta adı geçen klasik müzik eserlerini dinledim.. Beethowen gerçekten sağır,Chopin'in neden öldüğü anlaşılmayınca kaç yıl kalbi kavanozda bekletilmiş ve veremden öldüğü anlaşılmış.. Kuğugölü balesi Çaykovski ve Tristan ve İsoldeyi de ve o iksiri de araştırdım Wagner 'in , kör olan ünlü besteci Johann Sebastian Bach...
    Obsesyon !Çok zor :(
    Sonunda kitabı çözüyorsunuz ama öyle miymiş diyerek tekrar başa dönüş..Matematik de var,sanat resim müzik de herşey var kitapta...korkular gerçekmiş gibi olan hayaller..Arada vicdan sesleri de konuşuyor.Annenin nefret ettiği o kız en çok ona üzüldüm nasıl dayandı ?Sadece babasından gördüğü sevgi ve sır...neden gitti.. ?Sürekli resim yapan kız O da normal değildi.. Sebebi belli bu ailede yaşamak zor...O kuyu, bekleyiş ve meğerse..Off garip ama çok etkili bir kitaptı ... konu ne aşk ne korku ne macera çok farklı çok .. ben çok etkilendim..7 sonsuzluk...
    Emre Bey kaleminiz daim okurunuz bol olsun...

    SELMAN BİLGİLİ'DEN

    Selman Bilgili
    9 Aralık 2018
    Emre Karadağ ın "6" İsimli Kitabı Üzerine İnceleme, Tahlil, Yorum VS.......

    1) Kapak ve Tasarım = Kitabı okumak için elime aldığımda ilk önce kapağını iyice bir süzdüm. Üst tarafında yeşil fon üzerine kahverengi renk tonuyla büyük harflerle yazarı bildiren "EMRE KARADAĞ" yazısı. Orta bölümde Anadolu kilim motiflerini hatırlatan yuvarlak sarı ve kırmızı renklerde muhtemelen bir tepsi. Onun üzerine konumlanan, taze ve bol yapraklı bir çiçek tutan ojeli tırnakları ile hanımefendi eli. Ayrıca bileklerinde muhtemelen Trabzon işi burma bilezik. Kapağın alt kısmına doğru inince gayet büyük punto ile çarpıcı kırmızı tonda "6" rakamı, ki bu eserin ismi. En son olarak kapağın alt kısmında "Dağılmış bir ailenin saçma öyküsü" vurgusu... Bu vurguyu mırıldanarak okuyunca, ojeli hanımefendi elinde bulunan çiçeğin bu aileyi temsil ettiğini ve kitabın bitimiyle beraber yapraklarının dağılacağı hissi uyandı içimde.
    Kitabın arka kapağında ise yazarımızın vesikalıktan biraz geniş ve fotoğraflıktan dar bir ebatta silueti. Hemen altında da "Kadın-Erkek" ilişkisinin karmaşıklığını, Adem ile Havva'dan bugüne damıtmışçasına irdeleyen tanıtım yazısı. Yazının son cümlesi "Biz kadınların tek isteği, birazcık sevilmekti." dikkatimi çekti. Şahsi düşünceme göre yaradılış gereği hiçbir varlık "Birazcık" sevilmek istemez. Çok sevilmek ister. 🤔 Ama hepsi de "Yok" hareketi halinde. Her neyse... Geçelim kitabımızın içeriğine....

    2) Karakterler = "P" Anne, "O" Baba, "H" Büyük Kız, "İ" Küçük Kız... Anneden Başlayalım...

    "P" anne karakteri... tam bir paranoyak. Evham meraklısı, şiir yazmayı ve okumayı beceremeyen şiir ve sinir hastası. Bu hastalığının aslında farkında olan ama hasta değilim diyerek hastanede kalmak istemeyen duygunun Mübtelası. Büyük kızını çocuğu olmuyor diye evlat edindikten sonra küçük kızını doğuran ve bu kızı adına aşağılık kompleksi taşıyan kişilik belası... Ara sıra vicdanıyla hesaba girip onu bile bıktırıyor.... En çarpıcı cümlesi "O kız bu evden gidecek!" haykırışı...

    "O" baba karakteri...Obsesif, zil zurna alkol hastası... Oturacağı koltuğa kaba etini isabet ettiremeyen çünkü muhtemelen mekanda sarhoşluktan bir değil beş koltuk gören edilgen karakter. Kendisinin film karakteri gibi olduğunu fark edememiş bir film düşkünü. Kamera, motor, kayıt... O her zaman az içmiştir. Etrafındaki insanlar abartır aslında. Büyük kızın yegane koruyucusu. En çarpıcı cümlesi "İki kadehle sarhoş mu olunur?" Babacım 20 kadeh olmasın sakın o?

    "H" Büyük kız, abla karakteri... Gerçek ve hayal duygu yükçüsü... Hayatının bir bölümünü öz evlat olarak geçirdikten sonra bir anda üvey olan ve bunun kekremsi tadını ağzı ile yüreğinde hisseden karakter. Hayatına müzik notalarını ve dans figürlerini yayan, becerikli, akıllı, güzel, hayattan ne istediğini az çok bildiği için anne tarafından artık istenmeyen karakter. Sürekli annesinin davranışları üzerinde an be an tahliller yapıp çocukluk hatıralarına inen karakter. En çarpıcı cümlesi "Biliyor musun? Benim çiçeklerimi atmış annem."

    "İ" Küçük kız, öz evlat karakteri... Üzerine söylenecek pek fazla söz olmayan silik karakter. Ortaya koyduğu resim tabloları, tuval ve fırça darbeleri kadar bile yok hükmünde karakter. En çarpıcı tespit "Çok uzaklarda okuyan hayırsız evlat. "

    3) Hikaye... Dağılma nedeni gerçekten saçma bir aile hikayesi işte... 1+4 ve 1 daha eşittir 6 eder. Zaten 4 aile üyesinin sayısı.. Baştaki 1 neden ve sondaki 1 sonuç olabilir. Bu hikayede karakterler hiç bir şekilde bir masa etrafında toplanmıyor, toplanamaz. Bu nedenle sonuç dağılma oluyor. Anne zaten hiç beceremediği "Öfkeli dilimin dolanması, Sesimin boş odada yankılanışı" gibi tarihe geçecek!!! şiirler yazıyor. Baba hayata hep bir kamera hayali ile alkol masasından bakıyor. Büyük kız Mozart 40.senfoni senin Chopinin cenaze marşı benim derken, Çaykovski ile kuğu gölü dansı yapıyor. Ve son olarak silik karakterimiz küçük kız tuvale dokundurduğu fırça darbeleri ile var olmaya çalışıyor. Gülünüyor, ağlanıyor, kızılıyor ama hiç kimse konuşmuyor. Hal böyle olunca dağılmak işten bile olmuyor 🤔

    4) "6" nın Sırrı = 1)Sırra İnan 2)Sırrın Ruhuna İnan 3)Sırrın Yazıldığına İnan 4)Sırrın Yol Göstericiliğine İnan 5)Sırrın Ödülüne İnan 6)Sırrın sırrına inan...

    5) 🤔 Buradaki "Sır" nedir acaba? Benim anladığım "Sır" insanın kendi içsel yolculuğu, yani insanın kendini arayışıdır. "Sır" insanın kendisidir aslında. İnsan... Soru sorma yeteneği sayesinde Dışa vurumculuğu, gerçek üstücülüğü, hayalciliği ve bil umum düşünce aksiyon çeşitlerini keşfeden insan....

    6) Aramak, bulmak.. Sonra tekrar kaybedip aramak ve bulmak yolculuğu... Yani hayat yolculuğu...
    "P" nin ŞİİRLERİ, "O" nun garip FİLM hayalleri, "H" nin MÜZİK ve dans figürleri ve "İ" nin tuval fırça eseri RESİMLERİ ile arayış.. İnsanın kendini arayışının hikayesi... Ciddi ve saçma bir arada. İşte hayattaki bu arayış içinde dağılmış bir ailenin saçma hikayesidir bu kitap. Ben de bu kitabı "6" maddede tahlil etmiş oldum. Sanırım "6" nın "Sırrına" dair bir şeyler buldum. Ve tahlilime ek olarak, "P" anne karakterinin şiirlerinden bir nebze daha iyi olduğunu düşündüğüm kendi şiirimi kondurdum.

    EMEL BOZTAŞ'TAN

    " Biteceğini bildiğim ömrümün hiç bitmeyeceğini sandığım günlerinde..."
    Kitaptan Alıntı
    " Bulacaksın nihayetinde, döneceksin başladığın yere..:"
    Kitaptan Alıntı
    Arkadaşlar, Değerli Yazarımız Emre Karadağ'ın "6" isimli kitabını okudum. Yazarımızın affına sığınarak, yorumumu yapmak istedim. 6, iki kız evlat, anne ve babadan oluşan dört kişilik bir ailenin psikolojisi üzerinden gitmektedir. Böyle sandığınız anda yanıldığınızı hissettirir size. Oysa hayatın tüm döngüsünü içinde barındırır 6.
    6, içerik bakımından bir derya. Okumak, okuduğunu anlamaya çalışmak, okuduğunu ANLAMAK... Anlamak? Anlaşılır bir dili var kitabın. Yalın. Farklı ve denenmemiş bir teknik, DÖNGÜ, SONSUZLUK...
    "ANLAMAK" O kadar derin bir kelime ki... Anladığımızı sandığımız herşeyi bir anda anlamadığımızı bilmek; ya da bildiğimizi sandığımız birşeyi anlayamamış olmak... DÖNGÜ...
    6, müzik, mitoloji, resim, felsefe vb. Gibi pek çok alanı içinde barındırıyor. Bir bakmışsınız:
    - Ölümün tadı dudaklarımda... Bu dünyadan olmayan bir şey hissediyorum... Diyerek Mozart karşılar sizi. Eserlerinin tınıları ister istemez kulaklarınızda. Sonra bir bakmışsınız Richard Wagner ile karşılaşırsınız bir sonraki sayfa sokağında, Triston ve İsolde' ye zehirli aşk iksirini yudumlatırken. İlerdeki sayfaların sokakları sizi resim akımlarına götürür. Ekspresyonizm, Sürrealizm, Kübizm, Klasizm... Her akım kendi başlığının altında hissettirir kendini. Kimler yok ki: Pisagor, Arşimet, Einstein, Nietszche, Descartes...
    Sona doğru "Hayatın Anlamını Arayan" başlığı çıktı karşıma. Benim dedim.
    Yazarımız Emre Karadağ , "6 Hakkında" başlıklı yazısında kitabının kurgusu hakkında okuyucuya kilit bilgileri sunuyor. Yerinizde olsam bu kısmı not ederim ve okurken yer yer bu nota göz atarım.

    BURCU BUYUKKIRCALI'DAN

    Ben geldim ve tabi ki Kitap Yorumu ile geldim Emre Karadağ
    Kitap Adı :6
    Karakterler H-P-İ-O

    Kitabın kapağında da yazdığı gibi "Dağılmış bir ailenin SAÇMA (!) öyküsü..
    1+4+1 =6 karmaşası. Alkolik bir baba , paranoya bir anne 3.tekil şahıslardan anlatılan Resim delisi kız kardeş ve kulakta Mozart'in bestelerini hatırlatan bir abla ...
    kitabın adı 6 fakat 7 bölümden oluşuyor. Her bölümde kendi içimde simetrilik bulunurken 6 bölümde birbirinden farklı simetri bulunuyor. Okumak sakin kafa gerektiriyor

    Beni En cok.etkileyen mavi gözleriyle dünyaya bakan kocaman gözlü müzik delisi idi.
    Sadece edebiyattan ibaret olmayan bir kitap. Ruh analizleri derin düşüncelere damlanıza sebep olabilir. Psikoloji , müzik , resim , edebiyat bir bütün.

    BELGİN ŞAHİN'DEN

    *Kitap; 4 kişilik,sorunlu bir ailenin ruhsal bunalimlarini, "6" bölümde anlatmis..Ha bir de 1+4+1=6 eder cümlesi var sürekli tekrarlanan anlatimda..
    *Karakter isimleri yok, her karaktere giriş bölümünde harf verilmis.(H,O,P,İ )..Sanirim yazar bunu okuyucunun bulmasini istemis.🤔
    *Evin evlat edinilen HİSTERİK kizi (H)
    Evin alkolik ve OBSESİF babasi(O)
    Evin hasta ve PARANOYAK annesi(P)
    Evin silik kalmis ve İKİ BOYUTLU kizi (İ)
    ( Giris kismini okuyacaklarin daha iyi algilamasi icin biraz tüyo verdim)
    *Degisik,alisilmisin disinda..Karakter ismi yok(siz bulacaksiniz)..Zaman, mekan yok..Anlatimlar bazen "biz", bazen "ben",bazen "onlar"..
    *Ancak;kitabin genelini okuyunca,yazarin karakterlerin duygularini anlatirken ,ilgi duyduklari sanat dallarini da anlatmasi ve bunu yaparken de bu sanat dallarinin akimlari ve onculerinden de bahsetmesi ilgimi cekti..(Resim, muzik,sinema...)
    Örneğin; HİSTERİ bölümünde;evlat edinilen histerik kizin(H) duygulari klasik muzige duydugu ilgiyle, anlatimda beraberinde, Mozart,Bach...(ve diğerleri)da getirmis oykuye..Ya da;
    İKİ BOYUTLU İNSAN bölümünde, evin adeta iki boyutlu silik öz kızı (İ) nin duygulari onu ilgi duydugu resim sanati ile anlatilmis..(Sürrealizm,Kübizm..ve diger..)
    *SONUC OLARAK ;
    Bence anlatigim teknigi ve kurgu biraz karmasik gorunse de kitap, okuyucusunu düsünmeye, analiz e cagiriyor..Sıradısı..🤔
    Uzun seneler analiz yapma yorgunlugunu tasiyan ben ( meslegimden dolayı) bu sefer zevkle yoruldum
    *Dümdüz bir hikaye olmamasi kitaba deger katmis bence..
    Yazarimizin emeğine ve kalemine sağlik..

    NİLGÜN ÖZER'DEN

    Alışılagelmişin dışında farklı bir kitap okumak isteyenlerin düşünmeden alıp okuması gereken ilginç bir kitap Emre Karadağ'ın " 6 " kitabı.

    Kitabi anlatım tekniği ve edebi açıdan yorumlayacak kadar birikim sahibi olmadigim için o konuya girmeyeceğim bile.

    Kitapta bahsi geçen karakterlerin isimleri belirtilmemiş.
    Anne, baba ve iki kız çocuğundan oluşan aykırı, dağılmış dört kisilik bir aile...
    Ailenin her biri farklı psikolojik rahatsızlığı olan kişiler.

    *Histerik , evlatlık alınmış kız çocuğu
    *Paranoyak bir anne
    *Obsesif bir baba
    * ikinci boyutlu insan bölümünde daha detaylı karşımıza çıkan evin küçük kızı.

    Karakterlerin içsel, vicdanı hesaplaşması ... Farklı sanat dallarına ait terimler ve göndermeler anlatıma hareketlilik katıyor ve merak uyandırıyor.

    Koyu renkle belirginleştirilmiş cümleler , karakterlerin psikolojik rahatsızlıklarının özelliklerini, belirtilerini vurgulamak için kullanılmış sanırım.

    Teşekkürler sevgili Emre Karadağ kalemine, emeğine sağlık.

    GÜLŞEN GÜNEŞ'DEN

    6
    Bir okudum bitti deyip tek avazda yorumlanmasi güç bir eser.
    İcinde barındırdığı 4 karekterden ic sesimize uzanan devasa bir yolculuk.
    Bazen hasta oluyorsun bazen sarhos bazen öfkeden kan kusuyorsun bazense yanlizca yapayalnız.
    Bir uçtan bir diğerine yol alirken her karekterde kendine rast geliyorsun mutlaka.Ustelik bunları yaparken hep arkada sanatsal bir fonla adimliyor oluyorsun.
    Her bölümde rastladığın şey,bir bilinmeyeni sorgularken düşüncelerini saçma ötesine kadar varıp Ne Ne icin Ne kadarlarla öyküye yeniden dalıyorsun.
    Son olarak üsluplardaki ikilemler başta belirtmeliyim ki ömrümü yemisti ama her vurgu içime seslenişte etkenmiş.
    Sandığım dan fazla büyüsundeyim şu an. Olağanüstü döngüyle derinlerime uzandığı için kendisine ne kadar teşekkür etsem az Emre Karadağ ‘in.
    Elime gectiginden beridir neden okumadim erteledim diye de oturup sorgular şimdi kendimi beynim ((:
    Hersey icin burda olduğum icin kitap icin seni tanıdığım için.....
    Minnetarim Emre bey

    BAŞAK DOĞRUYOL'DAN

    6 Bitti mi?Bitti gibi mi yaptı?
    Delirmeye hazır mısınız?Saçma bir öyküye dalıp kendinizi kaybetmeye,bir solukta okumak istedikçe bitmesin diye sayfalarla bakışmaya ve zaten iflah olmaz bir deli iseniz derecenizi yükseltip huninizi büyütmeye... ;) Hazır mısınız?
    Evet sevgili Emre Karadağ'ın kitabı 6 ile tanışmaya çok hevesli iken veda etmeye niyetli değilim.
    Uzun bir yorum yapıp sizleri sıkmak istemem ama birkaç kelam etmeden bu kitabı okudum diye geçiştirmek de istemem.
    Saçmalıklarla dolu bir kitap. Ciddiyim.Saçma olduğu kadar çarpıcı,realist,sarsıtıcı,oturduğunuz yerden şöyle bir sallayıcı.
    Edebiyatı hiçbir zaman salt bağımsız bir sanat olarak görmedim.Sanatın her dalının birbiri ile bağlantılı olduğuna inanlardanım.
    Bu kitapta edebiyat,felsefe,müzik,resim,tiyatro,sinema.Hepsi var!Günlük hayatın realitesi,gerçek olmayacak kadar hayali kuramlar bir o kadar da kendinizi,ailenizi,seni,beni,onu,bizi bulabileceğiniz bir kitap!Uzun süre etkisi altında kalacağınızdan eminim
    Herkes okusun mu?Bence herkes okumasın.Kendine güvenmeyen ve 6 zamanı gelmeyen okumasın.Hazır olunmadan okunmayacak bir kitap.
    Derli toplu,aşk dolu,sakin bir kitap arıyorsanız da okumayın.
    6' yı sanırım kıskanıyorum ve kimse okumasın istiyorum :) Nacizane yorumuma göz gezdirirken size bir de arka fon müziği ayarladım.Malum 6 klasik müzik olmadan olmuyor ;)

    ASLAN NAZ'DAN

    Bir düşünün, her hangi bir konu için;
    “Aa öyle olduğunu hiç fark etmemiştim.” dediniz mi hiç?
    “Yaa öyle miymiş, hiç farkında değilim.” dediğiniz oldu mu?
    Peki ya “Bunca zamandır önünden geçiyorum şimdi fark ettim.” dediniz mi?
    Fark: ayırım demektir temel anlamda.Farklı olmak ise temel anlamdakinden kendini ayırmaktır.Ben farklı olmayı orijinallikle aynı anlamda kullanmaya çalışıyorum.Yani hiç kimsenin yapmadığını yapmak tek olmak, örnek olmak gibi.
    Emre Karadağ 6 da kendi deyimine göre saçma sapan hikayelerde farkı yakalamış.Farkı öyle bir yakalamış ki olayları bazen tualler üzerine resmetmiş, bazen de diojene somuş ne aradığını.Darvinle resmetmiş insanın nerden geldiğini, ha maymunu da ihmal etmemiş.Cenneti cehennemi ayağınıza getirmiş siz zahmete katlanmayın diye.Tanı ve tedavi de 6 da.Her kesimin bir parçası sayfalarda gizlenmiş bu gizi keşfetmek okuyucuya kalmış bir anlamda.
    6’nın ne anlama geldiğini de merak ediyorsanız 111. Sayfaya kadar sabretmeniz gerekecek.

    Sevgili Emre Karadağ; başarıyı yeni söylem ve farklarda yakalaman dilek ve temennilerimle.

    KAMİLE ÖZTEMEL'DEN

    SİNDİRE SİNDİRE OKUDUM VE BİTİRDİM...
    Öncelikle Yazar Emre Karadağ 'ın kalemine yüreğine sağlık.Tebriklerimi sunarım...
    Böyle bir kitabı yazmak gerçekten cesaret ister.Bana göre çok büyük bir başarı
    Gönül rahatlığıyla okunmasını tavsiye ederim...
    Şimdi 7 Bölümden oluşan kitaptan anladıklarımı bölüm bölüm kısaca özetleyeyim ;
    NEVROZ BÖLÜMÜ ; Anladığım kadarıyla iyi niyetle başlanmış bir evliliğin , sonradan babanın ilgisizliği ve annenin ( iletişimsizlikten ve içine kapanmasından ) Paranoya hastası olması sebebiyle huzursuz ve kopuk bir aileye dönüşmüştür..
    HİSTERİ BÖLÜMÜ ; Öyle bir ortamda hastalıklı bir ruh haliyle yetişen evlatlık kız kendi kafasından kendine göre bir dünya kurmuş orada yaşıyor...
    PARANOYA BÖLÜMÜ ; Annenin kendi iç dünyasındaki kendisiyle ve yaşadıkları ile çekişmesi...
    OBSESYON BÖLÜMÜ ; Babanın kendi hayal dünyasında kurguladığı sahnelerde yaşaması...
    İKİ BOYUTLU İNSAN ; Böyle bir ortamda büyümüş bir kızın ablasından etkilenerek gölgesi altındaki silik hayatı...
    HAYATIN ANLAMINI ARAYAN BÖLÜMÜ ; Yazarın , kainatın var olma sebebini tüm varlıkları konuşturarak araştırması...
    7 BÖLÜMÜ ; Sürekli 4 Kapıdan bahsedilen bir bölüm.
    İlk kapı ; insanın doğumu
    İkinci kapı ; Çocukluk ve gençlik çağı
    Üçüncü kapı ; Orta yaş ve yaşlılık çağı
    Dördüncü kapı ; Ölümün kapısı