• Sen bizim köyü ufak tefek gördün de soğan sarımsak sepeti mi sandın?
  • Harman Kaplan Adlı Anlatının İncelemesi

    Harman Kaplan adlı anlatı, kırk küçük hikâyeden oluşmaktadır. Bu anlatıda Metin KAÇAN; ölüm, yazgı, tefekkür, ilahi aşk gibi konuları ele almış, Ağır Roman ve Fındık Sekiz kitaplarında kullandığı aykırı dili kullanmayıp, farklı olma uğraşı içine girmiştir. Kullandığı dilde yine bir başkaldırı mevcuttur. Harman Kaplan anlatısında dilsel oyunlarla yeni bir kurgu oluşturmuş ve kendi okurları şaşırtma yoluna gitmiştir.

    ‘’…Harman Kaplan adlı kitabında ise bu ‘büyüklüğü’ biraz da zorlamak pahasına biçem değişikliği ile farklı bir tarz yaratmaya çalışıyor. Harman Kaplan adlı kitap bu gözlükle bakıldığında yazarın öteki iki kitabını dışlamadan, pek de içine almadan eğrelti bir düzlem ile ‘kendi yoluna’ devam eder. Söz konusu metinde yazgı, ölüm, tefekkür, ilahi aşk gibi kavramları buluruz. Metin Kaçan, bu kitabındaki kırk küçük hikayesinde (belki de bunlara yaşamın anlık sorunları dememiz daha uygun olacaktır) kendi roman kalıplarının dışına bilinçli bir dolaşıma çıkar. Okurlarını şaşırtmak pahasına da olsa biçemle birlikte içerik/ öz açısından da ‘aykırı’ değil de ‘farklı’ olabilmenin kapısını aralamaya kalkar. Ha, bu türden ilk çalışmasında şimdilik yeterli değil, diye itirazımızı belirteceğiz.’’ ( Metin Kaçan’ın Kitapları üzerine Bir Deneme, Büyüklüğü-Sınırları-Yanılgıları, Tufan ERBARIŞTIRAN, E dergisi, Ocak 2001, Cervantes’in Yeğeni, s.101)


    Yukarıda da belirtildiği gibi, Harman Kaplan; Metin Kaçan’ın, diğer eserlerinden farklı olarak kurguladığı ve farklı bir dil kullandığı eseridir. Anlatıda geçen kimi hikayede karakterler, zaman ve mekan unsurları ya yoktur ya da siliktir.


    Anlatıcı ve Bakış Açısı

    Anlatıcı

    Yazar gözlemci bakış açısını kullanmıştır. Zaman zaman kahramanın iç sesi durumundadır.

    ‘’…getiriyor, yüzüme bakıyor, ‘’Beni unutma,’’ diyor. Gözleri yakıcı bir alev gibi soğuk ve hüzünlü. Ben de ona bakıyorum, ‘’Kurt,’’ diyorum, ‘’hiç unutur muyum,’’ diyorum. (Harman Kaplan, s.21)


    Bakış Açısı

    Romanın bakış açısı hem tanrısal hem de gözlemci bakış açısıdır. Her hikâyenin karakterini ve diğer kişilerini, olayları ve nesneleri gözlemci bakış açısı ile anlatır.

    Olay Örgüsü

    Anlatı kırk hikâyeden oluştuğu için, her hikâyenin olay örgüsü farklı şekildedir. Her hikâyeyi kendi başlıkları altında değerlendireceğiz. Anlatı hikayelerden oluşmaktadır, hikayeler birbiri ile bağlantılı değildir. Öykü edilerek anlatım yolu seçilmiştir.

    Genel anlamda, hikâyelerin tamamında Metin Kaçan’ın hayatından izler taşımaktadır. Hikâyeler şunlardır:
    Neşeli Makine, Geleceğe Hazırlanmak, Başladı Kumbaranın Rüyası, Üzgünüm Prensesim, Yok Mu Bi’şey, Merhaba Yalnızlığım, Zavallı Süpürge, Kendinden Geçen Kuyumcu, Yapay Dileklerin Sırrı, Aynalara İlginç Gelen Yüzün, Ölmeyi Bekleyen Kraliçe, Yıldızımdır Dünyanızda Hep, Alo Evde misiniz?, Eski Mandallar, Bir Duruş, Kışlara Veda, Yelkenli Gemi, Güzelliğin Bekçileri, Geçmiş Yılların Sitemi, Bir Pazar Gecesi, Bir Işığın Matemi, Masada Kavga, Hep O Yaz, Bilginin Çaresizliği, Renkli Fırtınanın Sakinliği, Gürültü Yapay Yalnızlık, Yanımdaki Yabancı,-Aşk Özgürdür, Sevgi Tutsak-, Bir Türlü Hissetmek,- Yaz, Mavi Gözlü Melektir-, Bir Bakarsın; Sade Aşk, Yas Tutan Sokaklar, Zehirli İklimin Güzeli, Saraylı Arkadaşlar, Zamana Karşı Çıkan Kelebek, Kıskanç Modeller, Böylesinedir Aşk Yalnızlığı, Yalnızlıktır Güzellik, Son Nedir?, Saklanan Hüzün.

    Zaman

    Anlatıda, zaman kimi hikâyede siliktir ve kimi hikâyede ise nesneler ve olaylar üzerinden zamanın hangi yıllarda geçtiği çıkarılabilir.

    ‘’ Harman Kaplan adlı kitapta ‘zaman kavramı’ hayli ilginçtir, belirgin bir bilinçli ‘evrenin ilk aşaması’ olarak daha olgun bir düzeyde metne dökülmüştür. Kitabın kurgusu, anlatımın ve (belki de en önemlisi) içeriğinden dolayı, bu anlamda zaman kavramı ilk iki kitabına göre daha duyarlı bir ‘serpiştirme’ ile romanla özdeşleştirilmiştir. Harman Kaplan adlı kitapta (‘ilginçtir’ sözcüğünü laf olsun diye koymadım!) yer alan kurgu önceden de söz ettiğimiz gibi yazgı, felsefe, dinsel mozaikler… üzerine kurulmuştur. Birçok okurumuzun (en azından felsefe ve teoloji bilen/bilmek isteyen…) kolayca katılabileceği gibi felsefi derinliği olan metinlerin çoğu zaman, zaman kavramına yenik düştüğü bilinir. Felsefenin kendi yapısından kaynaklanan bir doğal özelliktir bu durum, sözcükler ve düşünceler sarmal bir birliktelik halinde metne döküldüğü için okur açısından süreç dengesiz bir açmaza kayar. İşte yazarımızın da tam bu anlamda (nasıl olduğunu samimi olarak itiraf etmek gerekirse benim de anlayamadığım bir tanımlamayla) böylesi bir metinde ‘zaman kavramı’ hayli dengeli ve ekonomik olarak kullanılmış.’’ ( Metin Kaçan’ın Kitapları üzerine Bir Deneme, Büyüklüğü-Sınırları-Yanılgıları, Tufan ERBARIŞTIRAN, E dergisi, Ocak 2001, Cervantes’in Yeğeni, s.104)

    Mekân

    Anlatıda, mekân İstanbul ile sınırlı tutulmuştur. İstanbul’un farklı semtlerinde geçmektedir. Her hikâyede mekân değişmektedir.

    ‘’Kuledibi’ne doğru yürüyüp eski tahta kokulu sokakların arasından geçerken ne aradığını henüz bilmiyordu.’’ (Harman Kaplan, Neşeli Makine, s.5)

    ‘’Önce arkadaşlarıyla buluştu, İstanbul’un denizle bitişik kıyılarında bir güzel sofra kurdular.’’ (Harman Kaplan, Geleceğe Hazırlanmak, s.8)

    ‘’Derken bir bahar geldi ki; İstanbul’a yağan kar kadar güzel bir bahar.’’ (Harman Kaplan, Başladı Kumbaranın Rüyası, s.12)
  • Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi", J.Joyce'un hayatının ilk yirmi yılının birebir kağıda aktarılmasının hikayesi.. Bir nevi otobiyografik roman.. şu farkla ki türün diğer örneklerine göre daha dürüst ve samimi. Joyce, kitabı 1904'te yazmaya başlamış 1914'e kadar devam ettirmiş. Romanın konusu ise en genel şekliyle Joyce'un kendi kişiliğinin oluşumu..

    Stephen Dedalus karakterinin, entelektüel, cinsel ve manevi gelişimi/seyr û sülûku, kendini ve evreni tanıma adına içine doğru yaptığı seyahat etkileyici ve yer yer travmatik olaylarla enfes bir şekilde işleniyor.. Özellikle manevi tekâmülü sırasında yaptığı sorgulamalardan epey etkilendiğimi ifade etmek isterim.

    Stephen Dedalus'un sanatçı olma arzusuyla geçirdiği ruhsal metamorfoz vetîrelerini, özünde içinde yaşadığı topluma, kente-Dublin-, yaratıcılığını sindiren kiliseye ve eğitim kurumlarına karşı sessiz ama güçlü bir başkaldırı olarak okumak da mümkün..

    Keyf vermesine rağmen yorduğunu da eklemek belirtmek isterim.. Ulysses'e başlamaya hazır hissediyorum kendimi.. Ancak biraz daha bekleyeceğim.

    Ve son olarak, T.S. Eliot'un şu sözü ile noktalayayım: "Joyce, tek eliyle 19. Yüzyılı yerle bir etti." Huzursuz ruhlara tavsiyemdir.
  • Doç. Dr. Recep ARDOĞAN

    Din, bütün insan toplumlarında görülen bir vakıadır ve Bergson’un ifadesiyle, geçmişte olduğu gibi günümüzde de ilimsiz, sanatsız, felsefesiz toplum vardır fakat dinsiz toplum asla yoktur.[1] Buna bağlı olarak belli bir dine inanmayan bireylerin de din ve tanrı ile ilgili bir kanaati vardır. Bu kanaat, inkâr, bilinemezcilik, şüphecilik ve nadiren ilgisizlik biçiminde olabilir. Bunların hepsi taşıyıcısı olan bireyin nazarında öneme sahiptir. Başka bir anlatımla, dinin dışında olan insanlar da dinle ilgili bir kanaate sahiptir. Bu kanaat onu, dine karşı belli bir tavır almaya yöneltir. Bunun sonucunda onlarla bir dine inananlar arasında fikrî ve itikadî bakımdan ihtilaflar söz konusu olacaktır. Eğer din hürriyeti olmazsa, bu ihtilaflar çatışmaya, baskıya ve şiddete dönüşür.Dinî inanç, insanın gerek iç dünyası gerekse gözlemlenebilir yaşantısı üzerinde önemli role sahip bir olgudur. Bu bakımdan, haricî bir baskı altında kalmadan insanın potansiyellerini farklı yönleriyle ortaya koyması, kişilik ve karakterini geliştirmesinde din özgürlüğünün tanınması tabiî bir gerekliliktir. Bu nedenle din özgürlüğünün ihlali, insanların hissiyatını yaralar. Bireyin varoluşun gayesi, hayatın anlamına ilişkin kabullerine dokunur. Onun benlik algısı üzerinde yıkıcı tesirlerde bulunur. Bu nedenle din hürriyetinin tanınması, güvence altına alınması ve ihlal durumuna karşı bir hak olarak ileri sürülebilmesi, insan için son derece önemlidir.Din özgürlüğünün olduğu bir toplumda her birey, istediği inanç ve dini benimseyebilir ya da hiçbir dine inanmayabilir. Ona ne belli bir inancı benimsemesi için ne benimsediği inancı belli bir biçimde ifade etmesi herhangi bir baskı ve zorlamada bulunulamaz. Ayrıca benimsediği inançtan dolayı kınanması ya da suçlanması da doğru değildir. Bu nedenle kişinin bir inanç ve dini benimseyip benimsememesi, benimsediği inancı nasıl ifade edeceği tamamen akıl ve iradesiyle karar vereceği bir durumdur.Din hürriyetini bilinçli bir biçimde kullanılması ve başka bireylerin dinî özgürlüklerine saygı gösterilmesi gerekmektedir. Özellikle, farklı dinleri ya da teolojik kanaatleri benimseyen insanların aynı toplumda iç içe yaşadığı günümüzde bu bir zorunluluktur. Ancak insanların bu konuda gereken duyarlılığı gösterebilmeleri için din hürriyetini insanın doğuştan gelen bir haklarını başlıcalarından olduğuna inanmaları şarttır. Bu da din özgürlüğünün temellendirilmesini, onu gerekli hâle getiren ve içeriğini belirleyen temellerin incelenmesini gerektirmektedir.

    1. Din Özgürlüğü Kavramı

    ‘Din özgürlüğü (religious liberty)’, kişinin aşkın ve mutlak varlığa ilişkin inanç, inançsızlık ya da bir dini benimseme arasında seçim yapma ve bu inanca bağlı davranışları bir baskı ve engelleme olmadan kendi iradesiyle özgürce bireysel veya topluluk içinde gerçekleştirebilmesidir. Din ve vicdan özgürlüğü hakkı, bireylerin hem kozmik-metafizik inanç veya kanaatlerini, hem de bu dinî-felsefî öncüllerden kaynaklanan bireysel ve toplumsal alana ilişkin ödev tasavvurlarını gerçekleştirme iradelerini korur. Birinci boyut, vicdani özgürlükle, ikincisi ise inancı dışa vurmakla ilgilidir.[2] Bazılarına göre din özgürlüğü, hürriyetlerin asıl kalkış noktasını oluştururken, bazılarına göre de düşünce, kanaat ve vicdan özgürlüklerinin tabiî bir sonucu ve tezahürüdür.[3] Oysa din özgürlüğü, sübjektif yönüyle, vicdan hürriyetinin içindedir. Ancak objektif yönüyle onu aşar.

    İnanç özgürlüğü daha kapsayıcı olarak görünmekle birlikte,[4] aslında din hürriyeti kavramı içinde, inanç özgürlüğü ve onun tezahürleri doğrudan mevcuttur. Çoğu dinin içerdiği ilke ve kuralların şu dört alanı kapsadığını söyleyebiliriz:

    - İnanç

    - İbadet

    - Ahlak

    - Toplumsal düzenlemeler

    Din, dinî inancın ibadet, ahlak ve toplumsal ilişkiler alanındaki tezahürlerini doğrudan içeren bir kavram olduğundan, din özgürlüğü ifade hürriyetinden ayrı bir bütünü ifade eden farklı bir kavramdır.Daha çok ahlâk ve hissiyatla ilgili görünen vicdan ve kanaat kavramları, dine göre daha bireysel bir anlam taşır. Bu nedenle de kanaatlerin çok farklı tezahürleri vardır ve bunu belli içeriklerle sınırlamak mümkün değildir. Tabiî olarak bir kanaate dayanan din ise, belli biçimlerde tezahürlere sahiptir. O toplumun zihniyetinde ve ya­şam tarzının biçimlenmesinde önemli bir rol oynar. Bireysel kanaatlerden farklı olarak toplumsal ilişkiler içinde de somutlaşabilir. Dolayısıyla, kanaat hürriyeti ve din özgürlüğü benzer noktalara sahip olsalar da bunlardan ikincisi, ayrı bir kategori oluşturur. “‘Vicdan hürriyeti (liberty of conscience)’ tabiri ise, daha çok fikir hürriyetini, yani felsefî ve dünyevî görüşleri tercih etme ve benimseme hürriyeti de dâhil düşünce ve ifade hürriyetini çağrıştıran bir kusuru vardır.”[5]

    Din özgürlüğü, sahip olunan ve açıklanan kanaatin “dine ait”, “dinî bir anlam ve değere sahip” ve­ya “din hakkında”, kısaca “dinle ilgili (dinî)” olma özelliğiyle ve açık­­lama yollarının dinî bir değer ifade etmesiyle, ‘dü­şünce ve ifade öz­gürlüğü’nden ayrılır.[6] Bunun yanında bir dinî değere inanmamak, bir bakıma dinin değer kaynağı olmadığına, yanlış veya sap­tırıcı ol­du­ğuna inanmaktır ve din özgürlüğünün muhtevası da bu çer­çevede (yapabilme şeklinde değilse de kaçınabilme şeklinde) olur. Yani din hür­riyeti, inanmak kadar inanmama özgürlüğünü de kapsar. Bunun ya­­nında, din özgürlüğü, dinin mahiyetini belirleyen belli normatif çer­çe­veyi dışarıda bırakan düşünce özgürlüğü içinde de düşünülemez. Ay­rı­ca belli bir fikrî arka plana sahip eğitim, uygulama, toplanma ve der­nek oluşturma gibi sosyal faaliyetler, düşünce özgürlüğünden ayrı olarak ifade edilirken bunlar, dinî saikli olduğunda din özgürlüğü içinde yer alır.

    2. İnsan Hakları İçinde Din Özgürlüğünün Yeri

    Alman hukukçu G. Jellinek (1982) tarafından birey, toplum ve devlet ilişkisi göz önüne alınarak yapılan üçlü tasnifte, din özgürlüğü, “negatif statü hakları” içinde yer alır. Bu tasnifteki hak grupları şöyledir:

    1. Negatif statü hakları

    2. Aktif statü hakları

    3. Pozitif statü hakları

    Bunlara sırasıyla koruyucu haklar, katılma hakları ve talep hakları da denmektedir.[7] Dolayısıyla din hürriyeti, devlete karışmama yükümlülüğünü getirir. Bireye devlet, toplum ve üçüncü kişilerin dahline, siyasi baskılara karşı korunan bir alan belirler. Siyasi iktidarı, hiçbir zaman aşamayacağı ve kişinin özel alanını belirten çizgilerle sınırlandırır.Ancak zorunlu eğitim uygulamasının olduğu yerde din öğretimi ve eğitimi de, kanaatimizce, pozitif bir hakka dönüşür. Aksi hâlde zorunlu eğitim belli bir fikrin aşılanması gibi olacaktır. Dolayısıyla din hürriyetinin pozitif (devlete yerine getirme/temin etme yükümlülüğü getiren) uzanımları da vardır.Fransız hukukçu Karel Vasak tarafından yapılan tasnif ise insan haklarını tarihsel gelişimine göre üç kuşağa ayırır.

    I. Kuşak haklar (negatif statü ve aktif statü hakları)

    II. Kuşak haklar (ekonomik, sosyal ve kültürel haklar)

    III. Kuşak haklar (çevre hakkı, barış hakkı, gelişme/kalkınma hakkı)

    Bu tasnifte de din hürriyeti, anlaşılacağı üzere I. Kuşak haklar içinde yer alır.

    Diğer yandan özgürlükler bireysel ve kolektif tezahürleriyle de

    1. Kamu hayatının özgürlükleri,

    2. Bireysel özgürlükler olarak iki grupta incelenir. Bireysel özgürlükler de iki gruba ayrılır:

    1. Maddi hürriyetler: Hapis, kölelik ve esaretin olmayışını ifade eden fiziksel hürriyeti; barınma, seyahat ve yerleşim özgürlü­ğü­nü; çalışma, girişim, mülkiyet gibi ekonomik özgürlükleri kap­sar.

    2. Manevi hürriyetler: Din hürriyeti, düşünce ve ifade özgürlüğü, eğitim, öğretim, yayın, toplanma, dernek kurma gibi hürriyetleri içerir. Dolayısıyla bu sınıflandırmada da din hürriyeti, bireysel ve manevi nitelikteki özgürlükler içinde yer alır. AİHS’nde din hürriyeti, düşünce özgürlüğünden ayrı olarak ancak aynı madde içinde yer alır. AİHS’nin 9. maddesinde şöyle denir:

    “1- Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din veya inanç değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya toplu­­ca, aleni veya özel olarak ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yap­­mak sureti ile dinine veya inancını açıklama özgürlüğünü de içerir.”

    Sözleşmede olduğu gibi konuyla ilgili bazı kitaplarda da düşünce özgürlüğünün, vicdan ve din özgürlüğüyle birlikte tek bir başlık altında toplanır. Ayrıca sivil itaatsizlik, gösteri ve yürüyüş hür­riyeti vb.nin de bir düşünce açıklaması gibi değerlendirildiği ve ifade özgürlüğü olarak düşünüldüğü görülür. Bu durumda insan hakları öğretisinde din hürriyetinin başka bazı hürriyetler gibi dü­şünce özgürlüğünün bir formu olarak görüldüğünü söyleyebiliriz.Oysa insan hakları kavramının geliştiği Batı’da din hürriyeti aslında düşünce ve ifade özgürlüğü denen şeyin evrimiyle ortaya çıkmıştır. Batıda gerek kilise ve din adamları gerekse kraliyet, din özgürlüğünü son zamanlara kadar tanımamışlar, bu konudaki talep öncelikle kilise dogmalarının dışına çıkan ilim adamları ve filozoflardan gelmiştir. Onlar da aslında, tam anlamıyla din özgürlüğünü değil, bilim ve düşünce özgürlüğünü talep etmişler, din özgürlüğünü kanaat hürriyetinin bir açılımı olarak düşünmüşlerdir.Batı’da din hürriyetinin insanın doğuştan gelen bir hakkı olarak geliştiği süreç içinde tarihsel olayların da önemli etkileri vardır. Örneğin, otuz yıl savaşları gibi mezhep farklılığından kaynaklanan şiddetli mücadeleler sonucunda kabul edilen din hürriyeti, iç politikada kilisenin etkilerini kaldırmak, dış politikada ise güçsüz devletlerin iç siyasetine müdahale edebilmek için kullanılmıştır. Onların diğer milletlere bu hürriyetleri tanımaları da sömürgecilik döneminde Müslüman, Hindu ve Budist çoğunluğu yönetmek durumunda olmalarının sonucu politik bir zorunluluktur.Din hürriyetinden din ve vicdan hürriyeti olarak söz edilmesi,[8] onun düşünce ve ifade özgürlüğünün farklı bir formu olarak düşünülmesi, Batıda din hürriyetinin aslında düşünce ve ifade özgürlüğünün evrimi sonucunda ortaya çıkmasıyla yakından ilgilidir.Bu evrim sürecinin ilk aşaması, kilisenin/dinsel otoritenin sınırlan­dırılmasıdır. Örneğin, siyasal hükümetin kiliseden bağımsız ve ta­ma­­men ayrı olmasını savunan Occam’lı William kilise ve hü­kü­metin inanç sorunlarına karışmamasını istemiştir.[9] Din ve vic­dan özgür­lü­ğü­nün habercisi olarak anılan Padualı Marsilius da din­sel otoritenin za­rar­lılığı fikrini işler.[10] Zorla iman aşılamanın müm­kün olmadığını söy­le­yen Marsilius’a göre kilisenin iktidarına son verilmeli ve tek otorite tesis edilmelidir. …kilisenin görevi öğüt vermekle sınırlanmalı, vicdan üzerindeki baskısı kalkmalıdır.[11]

    Kilisenin otoritesinin sınırlandırılmasının bilimsel araştırma ve fikir alanında özgür olmak isteyen bilim adamları ve düşünürler tarafından talep edildiği görülür. Örneğin, dini, metafizik inanç ve düşünceden ayıran Spinoza da metafizik inanç ve düşünce için özgürlük talep eder. Ona göre, neyin doğru kabul edilip neyin yanlış sayılacağını ya da insanların Tanrı’ya hangi nedenlerle tapmaları gerektiğini öne sürmek, egemenliğin kötüye kullanılması ve uyrukların haklarının gasp edilmesidir. Bu sorunların hepsi, kişinin istese bile feragat edemeyeceği, doğal haklarının sınırları içinde kalır.[12] Spinoza’nın şu ifadesi ise hayli dikkat çekicidir: “En iyi yönetimin din konularında olduğu kadar felsefe konularında da düşünce özgürlüğüne izin vereceğinden kuşkulanamayız.”[13] Bu satırlar, Katolik kilisesinin dogmalarının zorla kabul ettirilmesinden rahatsız olan düşünürün, farklı felsefî düşünce ve dinle ilgili inançlar için özgürlük talebini dile getirmektedir. Onun için din hürriyeti ikinci plandadır.

    3. İslam’da Din Özgürlüğünün Yeri: Dindarlığın Değeri

    Tarihte mutlakıyetin yanında yer aldığı görülen Kilise ve dogmalarının sosyal ve siyasal alandaki tahakkümüne karşı mücadeleyi de gerektirmesi, Batı’da insan hakları konusunda verilen mücadelenin seküler bir kutba çekilmesine neden olmuştur. Örneğin, 19. yy.’da din hürriyeti, sekülarizm, gerçek inkârcılığı (agnostisizm) ve ateizmle eş anlamlı olarak kullanılmıştır.[14] Günümüzde de dini insan hakları tartışmalarının yalnızca üçüncü kişisi olarak düşünen bir eğilim zaman zaman görülmektedir.Batıda din özgürlüğünün gelişimine katkıda bulunan bir süreç olan sekülerleşmenin bir noktadan sonra sekülerciliğe (sekülarizm) dönüştüğü ve bunun da din özgürlüklerinin gerilemesine zemin hazırladığı görülür.Belirtelim ki Batı’da sekülerleşme ve dinin bireyselleşmesi din hür­riyetinin gelişimine önemli katkılarda bulunmuştur. Sekülerleşme, uhrevi olanda odaklanan ilgiyi dünyevi olana da yöneltilmesi, dünyevî olanın dinî olandan bağımsızlaştırılması, dinin ruhbanlık, mitoloji ve hurafelerden ayrıştırılması yönündeki bir süreçtir. Oysa seku­larizm, bu sürecin dünyevi olanın mutlaklaştığı ve dinselleştirildiği noktada durdurulmasıdır. Daha açık bir ifadeyle, dinî gaye ve değerlerden soyutlanmış yeni yapı ve değer sistemin kutsatması ve dinî olanın yerine geçirilmesidir. İslam’a göre, dindarlık bir değerdir. Bu nedenle gerçek dindarlığın bir önşartı olarak din hürriyeti de temel insan haklarındandır. Onun korunması da dinî bir vecibedir. Bireyin onu bilinçli bir biçimde kullanması ve başkaları tarafından da kullanımına saygı göstermesi gerekir. Din hürriyeti, İslam’da başlangıcından itibaren başlı başına bir insan hakkıdır; İslam toplumunun dayandığı temellerdendir. Burada İslam’da din özgürlüğünün, onun için mücadele etmeyi ve hicret etmeyi gerektirecek kadar önlemli olduğunun da altı çizilmelidir:

    “Melekler, kendilerine zulmeden kişilerin canlarını aldıklarında, onlara, ‘Ne işte idiniz?’ derler. Onlar da: ‘Biz yeryüzünde zayıf kim­selerdik.’ derler. Melekler ‘Allah’ın yeryüzü geniş değil miydi, siz de orada hicret etseydiniz ya?’ derler. İşte bunların varacakları yer ce­hennemdir. O ne kötü gidiş yeridir. Ancak gerçekten aciz ve zayıf olan, çaresiz kalan ve hicret etmeye yol bulamayan erkekler, kadınlar ve çocuklar hariç...”[15]

    Bu ayetler, dinî sorumluluk temelinde din hürriyetinin önemini anlatmakta; onun feragat edilemez bir hak olduğuna işaret etmektedir.

    O halde tereddüt olmaksızın söylenebilir ki, İslâm’da din ve vicdan özgürlüğü, Batılılardaki gibi halkları sömürmenin gerektirdiği “siyasi bir maslahata bağlı bir uygulama” değil, aslî bir ilkedir. İslâm’da ‘din konusunda saltanat’ yani, başkalarının vicdanı, itikadı, ibadeti üzerinde tahakküm veya müdahale yetkisi yoktur. Çünkü İslam’da dindarlık bir değerdir. Dinin göstermelik bir eylemden ibaret olmaması, dinin taşıyıcısı olduğu epistemik, etik ve estetik doğrular, iyilikler ve güzelliklerin bir nüvesi olabilmesi için akıl, vicdan ve duygular üzerinde yükselmesi gerekir. Din ve dinî inancın temeli akıl ve iradedir ve samimî bir imanın bunlara, akıl yürütme ve delillere dayanması şarttır.Dinin ve dolayısıyla din hürriyetinin insan için önemi, Fıkıh âlimlerinin din özgürlüğüne ilişkin güvenceyi (din emniyeti, emnü’d-dîn) makasıdü’ş-şeria”[16] arasında saymasında ifadesini bulmuştur. An­cak ‘din emniyeti’ kavramı, çoğunlukla İslâm dini ve cemaatinin ko­runması şeklinde anlaşılmış; din ve vicdan alanında, insanları Hak Din’den alıkoyan bir saptırmanın ve zorlamanın bulunmadığı bir or­tam sağlamak, fitneyi kaldırmak şeklinde açıklanmıştır. Buna bağlı ola­rak dine ve cemaate zarar veren eğilimler ve davranışlar; bid’at çı­kar­mak, dinden sapmak; namaz, zekât ve ramazan orucunu terk etmek ve zarûrât-ı dîniyyeyi (bilinmesi zarurî olan dini konuları) bilme­mek suç sayılmış ve bunlara cezalar belirlenmiştir.[17] Oysa dinin an­laşılmasında yeni yorumları da içerebilecek bid’at esnek bir kavramdır. Namaz ve orucun cezası olmayıp, Hz. Ebu Bekir döneminde ze­kât aynı zamanda bir vergi sayıldığı, zekât vermemenin de devlete baş­kaldırı anlamı taşıdığı için, karşı çıkanlar cezalandırılmıştır. Dini bil­memek ise eğitim-öğretim alanında toplum ve devletin ihmalinin so­nucu olabilir.Dinin maksatları açısından din özgürlüğünün ve bireysel otonominin yeri, klasik yaklaşımda din emniyetinin öncelenmesine yansımış­tır. Ancak, bir görüşe göre canlı ve sağlıklı insan ve toplumun ol­madığı yerde din de işlevini göremeyeceğinden, ikrah karşısında küfr sözü söylenebilmesinde olduğu gibi nefs emniyeti din emniyetinden ön­ce gelir. Diğer mefsedetler ve zaruret hallerinde ihlal edilebildiği hal­de, hiçbir koşulda başka bir insanı öldürmeyi mubah kılacak bir gerekçenin olmayışı da canın korunmasının önceliğini gösterir. Cihat, dinin korumanın canı korumaktan önce geldiğini göstermez. Çünkü cihat, sadece dini korumaya yönelik değil, aynı zamanda beş zaruri maslahatın korunmasına yöneliktir.Bu görüşün diğer bir delili de şudur:

    İslâm’da beden sıhhati, dinî yükümlülüğün koşulu olduğundan, din sıhhatinden önce gelir. Mahallin yokluğu, hâllin yokluğunu getireceğinden, canın korunması dinin korunmasından önce gelir. Bunun bir örneği olarak, boğulmakta veya yanmakta olanı kurtarmak ile namaza devam etme seçenekleri karşısın­da olağan dışı durumlar sebebiyle Allah’ın/din hakkı olan unsurlar­da bireyi koruyucu ruhsatlar devreye girebilmektedir.[18] Ancak bu­rada dinin korunması, çok geniş bir açılıma sahip bir öze işaret et­mek­tedir. Namaza devam tek başına dini koruyucu değildir. Boğulanı kur­tarmak ise tek başına canı koruyucudur. Burada tek başına ilkeyi ger­çekleştiren fiil, ilkenin gerçekleşmesi için acil ve varedici unsur ol­mayan fiile karşı tercih edilmektedir. Ayrıca savaş, bir yerde in­san­ların İslam’ı seçme özgürlüğünün engellenmesinin önüne geçmek için yapıldığında, dinin korunmasının canın korunmasından önde geldiği söylenemez mi?Burada şu iki noktanın altı çizilmelidir:

    1. Temel haklar arasında bir öncelik sıralaması yapmak, son derece güçtür. Bu sıralamada inanç ve bireyin kendisi için neyi öncelikli gördüğü daha belirleyicidir.

    2. İslam, insan haklarının modern bir kavram ve öğreti olarak çıktığı batı düşüncesine nazaran dine büyük öncelik verir. Bu yaklaşım da din hürriyetine öncelik verilmesine yansır.

    Kur’an, ileride ayrıntılı olarak açıklanacağı üzere, Rasulüllah’ın sadece bir tebliğci olup, insanları uyarmaktan başka, din konusunda zor­la­mada bulunamayacağını[19] ifade eder. “Dinde zorlama yoktur, artık hak ile batıl iyice ayrışmıştır”[20] ayetiyle de insanların din ve vicdan hürriyetinin tanınması direktifini vermekte, bunu garanti etmektedir. İnsan-üstü bir kaynaktan gelen bu hükümler, açıkça aklın ve iradenin yolunu açtığına göre, beşerî otoritelerin de düşünce, ibadet, yaşam tarzı, kültür ve eğitim alanlarında bireylerin özgürlük hak­kını tanıması bir gerekliliktir. Bu konuda inananlara düşen, hakkın açıklık kazanması ve duru bir biçimde kavranmasını sağlamaya çalışmaktan ibarettir.

    [1] Bergson, Ahlak ile Dinin İki Kaynağı, s. 127.

    [2] Erdoğan, Mustafa, Dersimiz Özgürlük, İst. 2001, s. 79.

    [3] Sezer, Abdullah, Türk ve Amerikan Yüksek Mahkeme Kararlarında Din-Vicdan Özgürlüğü ve Din-Devlet İlişkisi (Lâisizm-Sekülerizm), yüksek lisans tezi, dnş. S. İnceoğlu, MÜ SBE., İst. 2000, s. 53.

    [4] Öktem, Akif Emre, Uluslararası Hukukta İnanç Özgürlüğü, Ank. 2002, s. 3.

    [5] Armağan, Servet, Din-Vicdan Hürriyeti ve Lâiklik (Teori ve Pratik), İst. 2003, s. 39.

    [6] bk. Armağan, a.g.e., 139, 146.

    [7] Geleneksel sivil haklar (civil rights), negatif niteliktedir. Türkçe’de “sivil haklar” terimi yerine genellikle “kişi hakları” veya “medeni haklar” terimleri kullanılmaktadır. Erdoğan, Mustafa, Anayasal Demokrasi, 185.

    [8] Vicdan hürriyeti, din hürriyeti ayrımı da aslında din hürriyetinin bir evrimle ortaya çıktığına işaret eder. Vicdan hürriyeti, bireyin bir kanaat veya inancı kabul edip etmemesi ve bunu ifade edebilmesiyle ilgilidir, kavram daha çok din ve Tanrı ile ilgili ateizm, agnostisizm, deizm, tabii teoloji gibi (dinî topluluk, mabet ve ritüelleri ile) kurumlaşmamış inançlara dikkat çeker. Din hürriyeti ise, sırf bir inançtan ibaret olmamasından dolayı, vicdan hürriyetini aşan bir kavramdır.

    [9] Ben-Amittay, Siyasal Düşünceler Tarihi, 114.

    [10] Özdağ, Ümit, “Batı’da İnsan Haklarının Doğuşu”, 28.

    [11] Kapani, Kamu Hürriyetleri, 26. Marsilius her ne kadar prensip olarak inançsızların ve başka dinlere inananların koğuşturulması ve devletin meşru ölçüde bunlara karşı zor kullanımını kabul eder. Özdağ, Ümit, “Batı’da İnsan Haklarının Doğuşu”, 30.

    [12] Spinoza, “Din ve Siyaset Üstüne Bir İnceleme (Seçme Parçalar)”, 274.

    [13] Spinoza, a.g.m., 278.

    [14] Düzgün, Şaban Ali, Din, Birey ve Toplum, Ank. 1997, s. 134. iheb ve ilgili uluslar arası senetler, pratikteki ötekileştirici ve dışlayıcı rolüne yönelik bir tenkite göre, sadece Batılı ülkelere hizmet eden seküler belgelerdir. Vatikan’a misyonerlik alanlarını genişletme ve meşrulaştırma hak ve olanaklarını sağlarken, aynı zamanda da dünyada 'din ve vicdan özgürlüklerini kendi tekeline alabilme şansı vermektedir. Aytunç, Altındal, “Yeni Bir Religio: İnsan Hakları Evrensel Bildirisi”, Yeni Türkiye, XXI (Ank. 1998), s. 358. Bu durum, politik ve enformatik gücün öğretiyi bir truva atına dönüştürebildiğini göstermektedir.

    [15] Nisa 4/97-99.

    [16] Makâsıdu’ş-şerî’a, İslâm’ın ilke ve kurallarının temel gayeleridir. O, usulcüler tarafından maslahatlar şeklinde açıklanır. ‘Maslahat’, bir şeyin geliş sebebine tam uygunluk içinde oluşu anlamında ‘salah’tan gelir. Örfe göre bir yarara, dine göre de, kulluk ve yaşam tarzı bakımından, Kanun Koyucu’nun maksadına götüren sebeptir. İslâm, insanların maslahatlarını gerçekleştirmek için hükümler koyduğundan, maslahatlar şeriatın maksatları olmuştur. Şeriatın ruhu, onun lafzından daha önemli ve onun maksatları metinden daha değerlidir. Fıkıh usulü âlimleri, bunları, şer’î hükümler, illetleri ve bunların teşrî’ ile ilgili normlarından tümevarım yoluyla çıkartmışlardır. Hallâf, İlmu’l-Usûli’l-Fıkh, 117. Bu, yasama ve içtihadın, hukukun insanların kabullerine değil illet ve hüküm ilişkisine, dinin maksatlarıyla belirlenen maslahatlara dayandığı anlayışını ortaya koymaktadır. ‘Makâsıdü’ş-şerî’a (şeriatın gayeleri)’ denen bu umu­mî maslahatlar, Fıkh Usûlü kaynaklarında ayrı bir bölüm teşkil etmektedir. Şer’î nasların doğru biçimde anlaşılması, delillerden geçerli biçimde hüküm istinbatı için bunların bilinmesi zorunludur.

    [17] Bk. Zuhaylî, Hukûku’l-İnsân..., 84.

    [18] Yaman, “İslam Hukuk İlmi Açısından Makâsıd...”, 42-43. Ammara, Muhammed, el-İslâm ve Hukûku’l-İnsân -Darûrât... Lâ Hukûk-, Kuveyt 1405/1985, s. 15-16.

    [19] Maide 5/99; Ğaşiye 88/21-2; Yunus 10/99.[20] Bakara 2/256.
  • New York Üçlemesi ya da üçlemenin ilk kitabı Cam Kent Paul Auster'in ilk eseri, daha önce farklı bir adla (Paul Benjamin) çıkardığı Köşeye Kıstırmak diye bir çalışması daha var, ama kendisine ün kazandıran kitap bu. Ülkemizde ilk olarak Metis Yayınları çevirmiş üç ayrı kitapta, sonra Can Yayınlarından tek kitap halinde çıkmış seri Amerika'da olduğu gibi. Şu anda (Son dönemde kısa kitaplara olan rağbetten olsa gerek) yine üç ayrı kitap halinde satışta Can Yayınlarından, fiyat olarak da daha pahalıya geliyor tabi. Ama bazı yerlerde hala eski basımlar mevcut. Üç kitap da birbirine bağlı olduğu için bulabiliyorsanız toplu olarak almanızda fayda var. Ben seslenen kitap uygulamasını kullanarak, sesli kitap olarak dinledim üç kitabı da. Ekitap olarak da elimde mevcut olduğu için, daha sonra bazı yerleri tekrar okudum.

    Kitaplara başlamadan önce yazarın otobiyografik çalışması olan Cebi Delik'den de bahsetmem gerekiyor. Kitapların içinde bir çok yerde yazarın kendi hayatına da atıflar yapılıyor, o açıdan gerek Paul Auster'ı tanımak, gerekse kitaptan aldığınız zevki maksimuma çekmek için okunabilir. Ama olmazsa olmaz değil tabi ki. Ben Cam Kentten sonra okudum . Daha önce de Karanlıktaki Adam'ı okumuştum Paul Auster'den ve beğenmiştim nispeten. Ama New York Üçlemesi apayrı bir şeydi. Belki diğeri son dönem eserlerinden olduğu için, belki de kahramanı 72 yaşında olduğu için empati kuramamıştım fazla . Belki de tekrar okumalıyım diğerleri bitince, bilmiyorum.

    New York Üçlemesi adı üstünde New York'la özdeşleşmiş bir kitap. Arada telefon/bilgisayardan bir şeylere bakma ihtiyacı hissediyor biz New York yerlisi olmayanlar (Gerçi hepimiz bir parça yerlisi sayılırız TV/Sinema sağ olsun). Cam Kent, Hayaletler ve Kilitli Oda'dan oluşuyor üçleme; polisiye tarzında yazılmış üç kitap da, kara film (film noir) tadında. Ama kitabın arkasında yazan "Polisiye romanla post modern kurmacanın bir harmanı olan" ibaresine aldanmayın sakın, polisiye bir şeyler okumak istiyorsanız kesinlikle doğru kitap değil sizin için bu.

    Polisiye olmasa da en başta kitap bizi #2808495 'de geçen sözlerle hazırlıyor her şey için. Gerçekten de gördüğümüz her şeyin, en küçük, hatta en önemsiz şeylerin bile, öykünün sonucuyla bir ilgisi olabileceğinden, hiçbir ayrıntıyı es geçmemek gerekiyor ve kitapların- kitabın merkezi her olayla birlikte yer değişiyor. Peki böyle sürekli diken üstünde, bir şeyleri anlamaya çalışarak kitap okumanın neresi zevkli diye düşünebilirsiniz. Öyle düşünenler için her zaman başka bir klasik mevcut zaten kitapçılarda. Diğerleri hazırsa kitaplara geçiyorum.

    Cam Kent açılış kitabı; Daniel Quinn isimli bir polisiye yazarından bahsediyor bu kitapta bize anlatıcı (Ben dinlediğim için gerçekten de anlatıcı oldu benim için:) Anlatım tarzı Murakami gibi basit ve samimi. William Wilson takma adıyla Max Work romanları yazıyor Quinn. Yıllardır vazgeçmiş kendisi olmaktan- Max Work üzerinden sürdürüyor hayatını. Sonra gece gelen gizemli bir telefonla başlıyor her şey. Biz de bu kitabın okuduğumuz kitaplardan farklı olduğunu o telefondaki robotik sesin, özel dedektif Paul Auster'i istemesiyle anlıyoruz. Bölümler geçiyor, Daniel Quinn'imiz Paul Auster (Ya da bir nevi Max Work) olup kendisine verilen takip görevini kabul ediyor. 9 yıl kapalı bir odada tutulup konuşmayı öğrenemeyen bir çocuğun muhteşem monologu sonrasında güzel üvey annesinden alıyoruz, çocuğun canına kast eden baba Peter Stillman'ı takip etme görevini. Araştırma ve takip sırasında, farklı bilgi kırıntılarına dalıyoruz tarih, din, felsefe ve edebiyattan. Paul Auster (gerçek olan:) kitap boyunca sürekli farklı kitaplara göndermelerde bulunuyor. Bazı simgeler var kitapta sürekli tekrarlanan, Babil Kulesi, Kırmızı Defter, nesnelere verdiğimiz isimler bunlardan sadece bir kaçı. Bir de gerçekten bilgi aşığı insanların hoşuna gidecek saptamalar var kitapta. Quinn'in Stillman'la olan diyalogları mesela heyecanlandırdı beni gerçekten. Arada bir yerde Quinn Paul Auster'la da görüşüyor. Gerçekte yazar olan Auster ona Don Quixote hakkında yazdığı yaratıcı bir okumadan bahsediyor. Cervantes'in Cid Hamete Benengeli tarafından yazıldığını iddia ettiği kitabın aslında kimin tarafından yazılmış olabileceğine dair gerçekten yaratıcı bir yazı. Cam Kentin sonunda bu yazıyla roman arasında bir bağlantı kurabileceğinizi anlayınca (Hatta kahramanın baş harflerini de fark edince) gözleriniz parlıyor ve kurgunun güzelliğine şapka çıkartıyorsunuz. Neyse zaman geçiyor, Quinn'in bu takibi, kendini arayışa dönüşüyor ve kitap belki bir polisiye roman için olabilecek en anlamsız sonla bitiyor. Sonunda anlatıcımızın elinde sadece Paul Auster'in kendisine verdiği kırmızı defter kalıyor. Bundan sonra da hala kalan bir-iki polisiye hayranı küfrederek kitaptan uzaklaşıyor.

    İkinci hikaye olan "Hayaletler"in başında #27708599 'dan anlaşılacağı gibi kendimizi Rezarvuar Köpekleri filminde buluyoruz sanki. Burada dibine kadar batıyoruz kara filmin içine. 1947'de geçiyor olaylar ve Bay Beyaz, Dedektif Mavi'ye Bay Siyah'ı izleme görevini veriyor. Mavi'ye Beyaz'ın oturduğu Turuncu Caddenin karşısında bir ev kiralanıyor ve izleme başlıyor. 80 sayfa boyunca Mavi bir çok şey kaybediyor ve yavaş yavaş sona yaklaştığında Siyah, Beyaz, Mavi hep birbiri içine giriyor. Yine bir kendini bulma söz konusu. Bu kitap daha çok Henry David Threoau'nun "Doğal Yaşam ve Başkaldırı (Walden)" eseri etrafında dönüyor (Kitap fiziksel olarak da mevcut romanda), adeta New York içinde izole hayatlar yaşanıyor takip esnasında. Başka eserlere göndermeler, New York manzaraları, beyin açıcı faktörler ve belirsizlik ilk hikayede olduğu gibi bunda da bolca mevcut. Bazı yerlerde deja vu da yaşıyorsunuz sanki, ama üçüncü hikaye kadar değil elbette.

    Üçlemenin bağlamasını " Kilitli Oda" yapıyor. Daha kitabın isminden aklınıza ilk hikayedeki oda geliyor. Burada yazarın gözünden anlatılıyor hikaye. Fanshawe var hikayenin kahramanı (Nathaniel Hawthorne'un ilk kitabının ismiymiş aynı zamanda) Yazarımızın çocukluk arkadaşı. Yıllar sonra eşi Sophie (Nathaniel Hawthorne'un eşinin adı da Sophie'ymış bu arada) Fanshawe'un kaybolduğunu söylüyor ve yazarımızın kontrolü için O'nun yıllardır yazdığı müsvetteleri getiriiyor. Olaylar gelişiyor, kitaplar basılıyor, Fanshawe ünlü ve ölü bir yazar oluyor, yazarımız Sophie ile evleniyor. Ve her şey mutlu sonla bitiyor demek isterdim ama diğer kitaplarda olduğu gibi bir şeyler batıyor yazarımıza. Aramaya başlıyor Fanshawe'i. Kitap ilerledikçe Fanshawe'in hayatının bir çok parçasının Paul Auster'in yaşamından kopyalandığını görüyoruz. Fanshawe'u arayış kendini arayışa dönüyor yine. İlk iki kitaptan isimlere de rastlıyoruz hikayede ve tabi kaybediyoruz kendimizi, yazarı ve Fanshawe'u kitabin sayfaları arasında. Sonra bir yerlerde ha, anladım diyoruz ama yine anlamamış oluyoruz hiç bir şeyi. Bir ara toparlıyor bu kitapta yazar bazı olayları gerçi. Ama neyse ki belirsizlik hakim bu kitaba da. Yine ve tabi ki çeşitli göndermeler, alıntılar, yan hikayeler hikayeyi sonuna kadar taşıyor.

    Bittikten sonra ağzımızda garip bir tat kalıyor- ben ne yaşadım tadı sanki. Eskiden kendi maceranı kendin seç kitapları vardı (Eskiden dediysem çocukluğumda değil, ben bunların ingilizceleriyle tanıştım doksanların sonlarında) sayfa sonlarında ne yapacağımıza karar verip verilen talimata göre hareket ettiğimiz kitaplar. Bu kitapta fiziksel olarak sürekli gezmiyoruz belki kitabın içinde, ama beynimiz devamlı bir hareket içinde oluyor. Paul Auster (geç kaldığım) bu ilk kitabında gerçekten mükemmel bir labirent kurgusuyla başbaşa bırakmış okuyucuyu. Tek söyleyebileceğim kitabı okumanız ve daha sonra internette araştırmanız. Memento'yu ilk seyrettiğimde yaşamıştım benzer duyguları bir de Foucault Sarkacı'nı okuduğumda. Beyninizi uyaracak bir şeylerden hoşlanıyorsanız okuyun bence. Post modern kitapları sevmeseniz de:)
  • Her hikayesinde tutunamayan bir karakterin farklı özelliklerinin ön plana çıkarıldığı ve ortak özellik olarakta yalnız insanların anlatıldığı sekiz muhteşem hikayeden oluşan, dili özellikle Tutunamayanlar ve Tehlikeli oyunlardan sade ve anlaşılır harika bir Oğuz Atay eseri. Hikayelerden biraz bahsedecek olursam,
    Beyaz Mantolu Adam
    Bir insan hayal edin dilenmekte bile başarısız. Hayatta ki tek başarısı sanıyorum aldığı beyaz manto ve o da insanlar tarafından ayıplanıyor hatta kimileri tarafından kullanılmasına sebep oluyor. Sonu ise Oğuz Atayın kahramanları için bulduğu kaçış ölüm.
    Unutulan
    Kitapta benim en çok beğendiğim hikayedir. Kullanılan ışık figürü nedendir bilinmez beni bayağı etkiledi. Hikaye bize günlük kargaşa arasında unuttuklarımızı tavan arasında eski sevgilisinin cesedine rastlayan bir kadınla muazzam bir şekilde sorgulatmış.
    Korkuyu Beklerken
    Ah şu gizli mezhep bir mektupta bana yollasada bende kendi hayatımın süprüntülerini şöyle bir güzel gözden geçirsem dedirten hikaye.
    Bir Mektup
    Bu hikaye sanki Oğuz Atay'a ait değildi. Bambaşka bir tat bir tuhaflık vardı. Öylesine söylenmiş sözleri ciddiye alan ve asıl konuya asla giriş yapamayan bir insanın hikayesiydi.
    Ne Evet Ne Hayır
    Buram buram ironi ve espri barındıran bazen de insanı sinir eden bir hikayeydi.
    Tahta At
    Bir taşrada yapılan bir tahta at üzerinden mükemmel bir başkaldırı,sisteme karşı bir direniş hikayesiydi.
    Babama Mektup
    Oğuz Atay'ın kendi babasına yazdığı apaçık belli olan mektup. Ailesinin üzerinde etkisinin bana yansıdığı samimi bir yazı.
    Demiryolu Hikayecileri
    Yalnızlık, yalnızlık, yalnızlık... Son iki paragrafı ile benim içimi -biraz kitaptan ayrıldığım için biraz da hikaye ile gerçeği buluşturan ve gerçekten okuyucusuna yerini soran kaybolmuş bir yazar gördüğüm için- buruk bırakan hikaye.
  • Yazar, Amerika'nın güneyinde küçük bir kız çocuğunun safiyane dünyasından başlayarak ele aldığı 1930'lu yılların insanî ve gayriinsanî dünyasını bir "siyahî" gencin(25, T.Robinson) haksız yere suçlanmasından ele alarak mercek altına yatırıyor.Gayet samimi ve yalın diliyle de ön plana çıkan eserde; kemikleşmiş toplum yapısı ve değerlerin katı kurallarının getirdiği korku; bir insanın sırf renginden, tabakasından dolayı suçlanmasını, suçlu tercih edilmesini haykırıyor. Ve bu haykırışa sebep olan beyazların karşısına yine bir başka beyaz olan avukat Atticus ve beraberindeki bir avuç insanın; insanın ötekileştirilmesinin karşısında durduğu haklı fakat zor mücadelesini anlatırken "beyaz ve siyah" ın genel toplum yapısındaki zuhuruna dikkat çekerek adaletin topal sürecini de gözler önüne sermiş oluyor. Eşitsizlik, sınıf, ırkçı tutum, önyargı gibi birtakım geri kalmış zihniyetlere bir insanî başkaldırı olan kitap, konu bütünlüğü ve kurduğu başarılı bağlantılar nedeniyle de öne çıkmakta olup, yer yer küçük kahramanımızın gözünden gülümseten de bir başyapıt olma özelliği taşıdığı düşüncesi olanlardanım.
    Harper Lee'nin kendi çocukluğundan taşıdığı izler, aile yaşantısı ve komşularının renkli karakterlerle bürünmüş olması ise samimiyeti arttıran farklı bir unsur olarak göze çarpmaktadır. Ben en çok Atticus'u ve aile(Scout -9- ve Jem -13-)sini sevmiştim. Ve "Öcü'' Radley'i.(Arthur)

    Ayrıca, kitap iki bölümden oluşmakta olup ilk bölümü; daha ziyade aile yaşantısı,okul hayatı, komşularıyla ilişkisi gibi ana bilgiler çerçevesinde eseri tanımanızı sağlıyorken; ikinci bölüm ise kitabın hızlandığı ve ana konunun hakim olduğu bölümüdür.