• 250 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Bazı konulara yönelik olarak, özellikle bizim toplumumuzda bizatihi konunun kendisinin hak etmediği muamelelerde bulunmak adeta normalleşti. "Aykırı" gibi tanımlanan, bu şekilde dışsallaştırılmaya çalışılan nice konu bu çabanın sonucunda, konu hakkında bizzat ön yargı sahibi olmayan insanları bile yanıltır hale geldi. Bahsettiğim mevzu günlük hayatımıza o denli işlemiş bir durum ki, yanlış görünen bir şeyi, yanlış olduğunun bile bile tekrar yaşanması gayet acı verici. Daha açık konuşmak gerekirse: Toplum olarak bize uymayacağını düşündüğümüz kimi konuları en baştan dışlamaya, dışsallaştırmaya başlıyoruz. Böylece zaman geçtikçe o konu insanların gözünde adeta başından beri "dışta" olan, üstüne üstlük bu 'dışta olmaklık' durumundan haksız bir şekilde bizim zihinsel dünyamıza girmeye, müdahale etmeye çalışıyormuş gibi algılamaya başlıyoruz. Hayır, insan düşüncesinin hiçbir meyvesi dışsallaştırılmamalı. Bize uymadığını düşündüğümüz bir fikirle, görüşle karşı karşıya geldiğimizde direkt olarak yargısız infaz peşindeyiz. Düşüncelerin yargısız infazı. İnsanlar insan katili olabildikleri gibi düşünce katili de olabilirler. Ama bir farkı var düşünce katili olmanın, düşünceler öldürülemezler, olan şey insanların onları öldüremediği için ötekileştirmeye çalışmasıdır. Bir bakıma adeta diğer zihinler için o fikri öldürmektir yapılan şey. Peki neden bu yargısız infaz? Nedeni açık. Objektif değiliz. Bu yüzden de ilk bakışta yaşamımıza uymadığını düşündüğümüz fikri yalnızca salt bu "uymamaklık" dolayısıyla dışlamaya kalkışıyoruz halbuki nedense asla işin aslını öğrenmeye, ille de itiraz edeceksek en azından neden itiraz edeceğimizin bilincinde olmayı kendi irademizle reddediyoruz. İnsanlık, kendilerine ters gelen düşünceleri araştırma, objektif yaklaşabilme aşamasına geldiğinde en azından tüm insanlık olarak birkaç adım atabilmiş olacağız.

    Konumuz feminizm. Ne anlıyoruz feminizmden? O aklınıza gelen ilk izlenimleri kastetmiyorum. Şayet biz bir düşünce katili olmak niyetinde değiliz, bu yüzden derinlemesine düşünmeyi göze almak zorundayız. Bu derinlikli düşünme sanatı adeta bir risk işidir. Çünkü bir meselenin derinine indikçe, o mesele itiraz ettiğiniz bir şey dahi olsa daha sonrasında aslında boşu boşuna itiraz ettiğinizi anlama ihtimalini barındırır. Yani bu başka bir deyişle kendi düşüncelerini sınama cesaretini yüklenmeyi gerektirir. Bu yüzdendir ki ben filozofları genellikle cesur insanlar olarak tanımlarım. Kendi düşüncelerinin yanlış olabileceğinin ihtimalini neredeyse hepsi de göz önünde bulundurmuşlar ve bu ilk ilke ile yola çıkmışlardır. Zaten bilgi arayışında olmanın temel noktalarından biri de bu değil midir? Kendinin yanlış olabileceğini kabul edebilme yetisi. Bu basit gibi görünen temel yetiden bunca çok bahsetme sebebim modern çağda artık bunun tek tük görülmesinden kaynaklı. Zihinsel bir dünyanın inşası için böylesine temel bir ilkeden dahi bu denli uzak olduğumuz bu modern çağda aslında öyle çok da "modern" değiliz. Başlangıç ilkelerinden bu denli uzaklaşmışken ötelerdeki diğer ilkelere nasıl ulaşacağız bilinmez, ama üstte de sözünü ettiğimiz üzere, en azından bir yerden başlayıp birkaç adım dahi olsa atmak zorundayız. Bu birkaç adımlara dahi muhtacız artık.

    Konudan uzaklaştık. Kendimden örnek verecek olursam, şahsen ben feminizm üzerine derinlikli düşünmeye çalıştığımda şu gibi bir sapma görüyordum: Çıkış noktasından uzaklaşma ve başka amaçlara sapma. Olaya böyle baktığımda da "asıl" olan halinin benim şahit olduğum şeklinde olmaması gerektiğini düşünmeme iten sebep bir şeylerin ters olduğu yönündeki gözlemlerim idi. O zamanlar düşünüyordum ki, feminizm şayet kadın-erkek eşitliği üzerine bir olgu ise (o zamanların aklıyla düşündüklerim bunlar) o halde içinde neden bir erkek nefreti barındırıyor? Sanki çağlar boyunca yaşanan bir haksızlık salt öfke ve kin ile çıkarılmaya, elde edilmeye çalışılıyor gibi düşünüyordum. Bir örnek ile açıklayalım, yüzlerce yıl önce birbirlerine düşman olan iki ülkenin vatandaşını ele alalım. Şimdi bir düşmanlık kalmamış, (feminizmin ilgileneceği bir şeyin kalmadığını demek istemiyorum, tamamen bağımsız bir örnek bu) artık barış hakim. Bu iki farklı ülkenin vatandaşı birbirlerine yaka paça girişse ve maksatları da kendi atalarının savaş halinde olması olsa bu ne kadar mantıklı olurdu? Öncelikle şunu söyleyeyim işin içine ne denli negatif duygular karışırsa çözüm de o denli uzak olacaktır. Geçmişte karşılaştığım kendisini feminist olarak niteleyen insanların birçoğu erkekleri ötekileştirici söylemlerde bulunarak dışlıyordu. Bunlara şahit oldukça da olması gereken eşitliğin bu duygusal gayelerin (çünkü adeta tüm hıncın çıkarılacağı bir hedef belirlemeye, bulmaya çalışmak idi bu; hedef 'şu erkek' olmamalıydı, 'erkeklik' olmalıydı) ötesinde olması gerektiğini düşünüyordum. Bu öylesine mantıksız gelmişti ki, tarih boyunca erkek hegamonisi altında kalmış kadının, şimdi de adeta "işte sıra bende" diyip, şimdi de onun erkeği hegamoni altına almaya çalışmasından başka bir şey değildi mevcut durum. Bir intikam olmamalıydı amaç, intikama bile yer bırakmayacak şekilde gidilen açık, net bir yol olmalıydı.

    Feminizm konusuna yönelik şahit olduğum başka bir yanılgı da erkeklerin içinde olduğu bir ön yargı idi. Bu, aslında hiçbir cinsiyete mensup bir durum değil, ileride de söz edeceğiz 'mensubiyet' kavramı yanılgıların adeta tetikleyicisi durumunda. Feminizm hakkında bilgi sahibi olmadan feminizmi suçlayan, feminizmden nefret eden bir erkek güruhuna da şahit olmuştum. Ama bu reddetme sevdası da tamamen duygusal kaynaklı idi. Sağlam temeller üzerinde inşa edilen bir reddetme değildi. Dediğim gibi, yalnızca feminizm kavramına özgü bir nitelik de değil bu. Başka birçok kavram ve olgu hakkında da insanların bu gibi öteleme çabalarına şahit oldum. Vegan olan bir arkadaşımla dalga geçen bir güruh da vardı. Burada iki yanılgı var; birincisi, bu insanlar herhangi biri kendilerine, kendi yaşamlarına uygun fikirler taşımadığında, uyumlu davranışlar sergilemediklerinde "aykırı" gibi görüneni dışlıyorlar, bu dışlama da beraberinde maalesef alay etmeyi getiriyor. Her ne koşulda olursa olsun, asla bize karşıt olan bir düşünce ile alay etme hakkına sahip değiliz. Bir düşünceye katılmıyor oluşumuz bizde herhangi bir "alay etme hakkı" doğurmuyor. Bu güruh insanları belirli şeylerden dolayı alay konusu etmeye o denli alışmış durumda ki onların zihninde adeta şu eşitlik kurulmuş durumda: Sana uymayan herhangi bir şey = alay konusu. Gerçekten çok büyük kayıplarımız var zihinsel anlamda. İkincisi ise yine üzerinden geçtiğimiz gibi, herhangi bir düşünceye itiraz edeceksek dahi, o düşünce hakkında belirli bir bilgi birikimine sahip olmamız gerekiyor. Aslında çok basit bir mantıkla da kavranılabilir bir mevzu bu: İtiraz ettiğin şey hakkında bilgi sahibi olmadan o şeye neden itiraz ettiğini de bilemezsin. Bu bağlamda bir konuda herhangi bir bilgi sahibi olunmadan yapılan itirazlar bana hep yersiz gelir. İki tarihçinin birbirleri ile münakaşa edebilmesinin birinci koşulu, münakaşa edilecek konu hakkında enine boyuna bir bilgi birikimine sahip olmaktır. Aksi takdirde itirazların hem içi boş kalacaktır hem de üstte sözünü defalarca ettiğimiz güruh gibi itiraz etme, bir mantık meselesi değil, bir duygu meselesi haline gelecektir.

    Kafamda geçmişten beri bu konuda oluşan soru işaretlerinin ardından gitmeye uzun süre fırsat bulamadım. Nedeni ise başka soru işaretlerinin peşinden gitmemdi. Fakat bu soru işareti, diğerlerinden ayrı bir yerde zihnimin bir köşesinde adeta uzun bir süre muhafaza edildi. En sonunda da okulda doktora çalışmasını feminizm üzerine yapan bir hocamla konuyu enine boyuna tartışma imkanı buldum. Ve sonrasında bana bu dergiyi verdi.

    Bir konu hakkında yalnızca birkaç tane bilgi kaynağına erişmiş ve onlardan faydalanmış olmak elbette ki yeterli değil. Daha öncesinde de feminizm ile bazı eserler okumuşsam da zihnimde bazı şeyleri asıl oturtan kaynak işte bu dergi oldu. Elbette ki henüz yeterli değil, olan şey yalnızca bir kapının açılması oldu benim için. Zihnimde adeta üzerine "feminizm" yazan kapının önünde durup, içinde neler var diyerekten merak edip duran benim için bu kapı artık açılmış oldu, fakat bu demek değildir ki kapının içindekiler hakkında tamamen bilgim var, elbette hayır. Bu inceleme de zaten sizlere bu kapının nasıl açıldığını ve ilk açıldığı anda neleri gördüğümü ifade ediyor. Birçok yönden eksik olduğu kesin, ama en azından şahsım adına harikulade bir ilerleme.

    Öncelikle "toplumsal cinsiyet" kavramını algılamamız gerekiyor. Aslında isim olarak bile çelişkili bir kavram gibi görünür bu kavram ilk bakışta. Cinsiyet, bireysel olan bir olgu iken nasıl toplumsal olsun ki? (En azından ben böyle düşünmüştüm) Toplum bizlerin üzerinde reddedilemeyecek bir etkiye sahiptir. Buna ne kadar karşı çıkarsak çıkalım, bir yerden mutlaka toplumdan etkileniyoruz, etkilenmeye de devam edeceğiz. Toplumdan kendini soyutlayan insanlar için bile toplum etkisi söz konusudur, sonuçta toplum nedeniyle bir soyutlama söz konusu ise yine bir etki işin içine dahildir. Cinsiyet kavramını da toplum bazı yönlerden kendi düşüncesine göre belirler. Nasıl olur, 'toplumun bir düşüncesinden' nasıl bahsedebiliriz? Birazdan ona da geleceğiz. Cinsiyet, biyolojik etmenler dışında toplumla da belirlenir. Bir bebek erkek ise bu "toplum düşüncesinde" adeta daha çok şanslı bir durumdur. Erkek çocuklarının mavi renk ile özdeşleştirilmesinden tutun da, çocukken onlara zorla oyuncak tabanca almamıza kadar cinsiyet üzerinde birçok toplum etkisi mevcut.

    Bu bağlamda cinsiyetlere daha başından itibaren kimi görevleri yüklüyor, "olmazsa olmaz" illetinden daha onların hiçbir şeyden haberleri yokken onları sorumlu tutmaya kalkışıyoruz. Bu durum çocukların okul kitaplarına dek girmiş durumda. Daha ufacık çocukların ders kitabında yer alan "çarşaf çok mutlu" ile ilgili bir mini parça beni bu açıdan baktığımda dehşet içinde bıraktı. Parçada çarşaf dile geliyor, ve Ayşe'nin onu yıkamış olmasından dolayı ne kadar da temiz hissettiğinden neşeyle söz ediyor. Peki neden Ayşe, Ali olmak zorunda değil? Başka bir örnek daha; neden hep ailelerde özellikle erkek çocuklara "oku da başının çaresine bak, başkasına muhtaç olma" söylemi verilir de, kız çocukları için bu söylem pek etkili olmaz? Yani 'muhtaç olmamaklığa' yalnızca erkek mi mensup olmalıdır? Bu mensubiyetler de nereden kaynaklanıyor böyle? İşte. Burada da karşımıza kaya gibi sert bir etmen çıkıyor: Ataerkillik.

    Üstte bahsettiğimiz toplum düşüncesinin isimlendirilmiş hali budur işte; ataerkillik. Bizde nasıl düşüncelerin tetikleyicisi beyin ise, toplumun düşüncesinin temelinde de bu illet yatar. Üstte bahsettiğimiz cinsiyetlere başından itibaren yüklenen mensubiyetlerden tutun da cinsiyetler arasındaki farklılıkları durmadan, ayırt edici bir şekilde tekrarlayıp duran zihniyet bundan kaynaklıdır. Feminizmin yönelimi de burada ataerkillik ve onun tetiklediği toplumsal cinsiyet meselesidir. Burada şunu da hatırlatmakta yarar var, üstte bahsettiğim, feminizmi erkeklerden adeta intikam almak olarak algılayan feministleri hatırladınız mı? İşte, onlar feminist değil aslında, onlar bir tür kinik denebilir. Bir kinizm meselesinin ötesindedir bu düşüncenin çözüme ulaştırmaya çabaladığı meseleler. Yani alt tarafta insanlar neyin ne olduğunu dahi tam olarak bilmeden adeta birbirlerini yerken, burada çok ötelerde asıl olan feminizm kritik, ele alınması gereken konularla uğraşır. Derginin sayısının mercek altına aldığı konu genel itibariyle "erkeklik" olunca, feminizmin yaklaşıldığı yön de erkeklik temelli. Bu açıdan bakıldığında da herhangi bir konuya tek açıdan yaklaşmak da tam olarak doğru bir tutum değildir esasında. Doğru değildir de diyemeyiz, fakat yetersiz olacağını tereddüte düşmeden ifade edebiliriz. Feminizme yaklaşılması gereken elbette ki birçok yön var, cinsiyetler teorisi üzerinden, kadınlık üzerinden ya da erkeklik üzerinden. İşte benim bahsedeceğim şeyler de derginin erkekliği baz almasından dolayı bu doğrultuda olacak. İleride yine feminizme başka yönlerden yaklaşacak olursam onları da sizlerle paylaşacağım elimden geldiğince.

    Toplumsal düşüncenin; ataerkilliğin; toplumsal cinsiyetin sınırlarını çizdiği erkeklik kavramına biraz daha yakından bakalım isterseniz. Üstte bahsettiğimiz cinsiyetlere atfedilen, daha doğrusu dayandırılan kimi yönlerin yanı sıra işin bundan ayrı olarak birçok önemli başka yönleri de mevcut. Öncelikle şundan başlayalım, dışlama. Erkekler arasında kimi erkeklerin dışlandığına siz şahit oldunuz mu bilmiyorum ama bizzat ben şahit oldum, ve bunu yaşadım da. Bu dışlama birçok temele dayandırılabilir. Ama temel mesele bu dışlanan erkeğin, sınırları çizilmiş halde, adeta hazır olan kalıplara uyum göstermemesidir. Başka bir yönden bakmak gerekirse, erkekler kendi erkekliklerini dışladıkları ölçüde sahiplenebilirler. Ne demek bu? Daha açık olarak, bunun temelinde diğerlerinin erkeklik raddesinin "içerisinde" olmalarını adeta pekiştiren bir "dışında" haline getirme vardır. Yani o erkekliğe uyumlu olmayan kişiyi dışta bırakmak adeta onlar için kendi tahtlarını daha sağlama almayı sağlar. Adeta yaptığı işle (erkek olmaklıkla) gurur duymak onlara göre o işi yapamayacak olanları dışlamakla tavan yapar. Genellikle dışlananlar da erkek dayanışmasını desteklemekte gönülsüz davrananlardır. Bu, aynı zamanda kendi erkekliklerini ölçebilmeleri, adeta kendilerini birbirlerine tekrar tekrar ispat edebilmeleri için de bir fırsat yaratır. Çünkü dışladıkları ölçüde aidiyet duyguları gelişir. Bu dışlama da kimi damgalamalar ile yapılır genellikle. Homoseksüelliği bir aşağılama amacı güderek kullanma da vardır bunda, kimi kadın aşağılayıcı küfürlerle küçük düşürme de. Ataerkilliğin asıl gücü kökleşmiş geleneklerde değildir esasında, erkekliğin sınırlarını toplumsal duruma göre değiştirebilme, ayarlama ve uyarlama yetisinin bitmek tükenmek bilmeyen kapasitesi bu sistemin gücünün temelini oluşturur. O yüzden ataerkilliğin adeta kendini sonu olmayan hale getirmeye çalışan bir süreç olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz. Bunun en büyük sebebi, şayet ataerkillik ilk bakışta sanıldığı gibi sadece kökleşmiş geleneklere tutunsaydı en sonunda eskide kalmaya mahkum olacaktı. Fakat bu uyarlama her yeni dönemde o döneme uygun bir erkeklik kapsamına yol açmaktadır.

    Birkaç örnek verecek olursak. Mesela iş sektöründe kadınların başarılı olmak için kendilerinin tersi olan, erkeksi bir yaklaşımı benimsemek zorunda kalmaları dolaylı olarak onları iş sektöründen dışarı atar. İş sektörünün yüksek oranda teknoloji ile yükseldiği çağımızda da bu teknoloji adeta bir erkek furyası içerisinde kendisini devam ettirmektedir. Teknolojinin erkeğe özgüymüş gibi görünen tek taraflı görünümünün yanı sıra, erkek ya da "erkekleşmiş" (bunlar kadın da olabilir, hiç fark etmez. Burada salt bir cinsiyetten bahsetmiyoruz aslında, bir tür tek taraflılaşmadan bahsediyoruz) mühendisler, kadınların kullanacağı teknolojileri tasarlarken, o teknolojiyi kullanacak olan kadınlara da toplumsal cinsiyet rolleri dayandırır. Örneğin makyaj yapan bir kadın sürücü ya da evi temizleyen, elektrik süpürgesini kullanırken çok mutlu gibi gözüken anne figürü. Başka bir alandan örnek vermek gerekirse, sinema sektörü. Neden bazı meslekler ille de bazı cinsiyetlere tanımlanmış durumda zihnimizde? Düşüncelerimiz adeta ataerkilliğin saçtığı bir zift ile kararmış durumda. Ana sınıfı öğretmeni ya da inşaat mühendisi dediğimizde aklımızda belirli cinsiyetler oluşuyorsa şayet bizlerin de zihni bir ölçüde kirletilmiş demektir. İşte feminizm burada bu kararmış zihinleri temizlemeyi vaat eder, ve bu kararmayı da salt bir cinsiyete de dayatıp ona saldırmaya da çalışmaz. Tüm cinsiyetleri de kapsayıcıdır bu yüzden. Sinema sektöründeki erkekleşmeyi yalnızca bir örnekle bile açıklayabiliriz sanıyorum: 1939-1979 adasında Hollywood'da yapılan yaklaşık 7000 filmin yalnızca 14'ü kadın yönetmenlerin imzasını taşır.

    Aslında burada tek bir cinsiyetin mağdurluğundan da bahsedemeyiz. Kadının ezildiği gibi erkeği de ezer bu sistem. Bu düşüncenin dile getirildiği makalenin başlığı bile bundan söz eder: "'Erkeklik' en çok erkeği ezer!" Aslında "en çok" değil, herkes üzerinde etkilidir bu dayatma. Kadın da erkek de var olamama korkusu duyumsar, fakat erkekte bu korku erkek olamama korkusuyla birleşir, bağdaşlaşır. Bu yüzden de üstte de altını çizdiğimiz gibi onlara göre "erkek adam gibi" olmayanları sürekli dışlayarak adeta kendilerinin yerini daha da sağlama alırlar. Erkeklik içerisinde olma, bu kapsamda bulunma çabasının kendisi dahi en çok erkeği ezmektedir. Erkeklik adeta uğrunda mücadele gerektiren, eziyetli bir testtir ve yine erkekliğin kendi bu testin sonuna ödül gibi konur. Yani bu bir bakıma sahip olunan şeyi değil de sahil olunacağı vaadedilen bir şeyi içerir. Adeta "erkekliğe erme" gibi bir durum söz konusudur. İşin kötüsü bu ödül elde edilse bile, bu elde etmeden sonra bile erkekten sürekli bu iktidarın yeniden ele geçirilmesi beklenir. Erkek, erkekliğinin devamı için buna zorlanır. Böylece iktidar ona sahipmiş gibi görüneni sürekli ezer durur. İşte burada hedeflenen şey iktidara eren, onlardan düşen, çıkan değildir feminizm nazarında, çünkü onlar bu sistemin içinde öyle kaybolmuş durumdadırlar ki bunu bir gereklilik olarak görürler. Feminizmin hedefi bu iktidarın ta kendisidir. Bu cümle yanlış anlaşılmasın, iktidarın hedef olması, kadının oraya çıkmayı amaçladığını göstermiyor bu cümlede. Demek istediğim iktidar olarak kabul görünen tabuların yerle bir edilmesi. Çünkü aslında olan şey nedir biliyor musunuz? Erkeklik kimliği altında "insan" benliğinin ezilmesi. Hem kadının hem de erkeğin.

    Bu erkeklik anlayışında tek bir yanlış adım mutlak düşüşe yol açmaktadır. Dolayısıyla her an bir tür elden gidebilirlik tehlikesi ile karşı karşıyadır bir birey. Ve bu başarı, yükselme birçok şeye de bağlanmış durumdadır. Cinsel organın iş yaparlığından tutun da, tutulan takımın başarısına kadar, her an ve her yerde bir tür sınanma ve tehdit vardır erkek için. Bir erkek dans etmeyi sevmemelidir, hele seviyorsa ondan nefret etmelidir. Bu cümleye lütfen dikkat edin. Dans etmeyi çok seven bir erkek getirin gözünüzün önüne, dans etmek olgusu erkeklik içinde kabul görmeyen bir şey olduğu için bu erkek ister istemez bu yönünü saklamak zorunda hissedecektir. Ya da erkek ortamında kadınlar hakkında kaba, cinsel tabirler kullanılarak haysiyetsiz bir muhabbet konusu açılmışsa dahi kahkaha atmasa bile gülümsemek zorundadır, çünkü aksi takdirde göze batacak ve popülasyon onu adeta kusarak sisteminden atacaktır. Ve o, başkalarınca "yumuşak", "karı gibi" damgalar yiyip bir daha popülasyona giremeyecektir. Erkek olmak ve öyle kalabilmek sosyal bir süreçtir bu açıdan ele aldığımızda. Erkek topluluğu tarafından izlenerek, tartılarak, yargılanarak verilen sonu gelmez sınavlar silsilesidir.

    Bu açılardan ele aldığımızda aslında feminizmin yalnızca bir kadın sorunu olmadığını, kadın sorunu olduğu kadar erkek sorunu da olduğunu; dolayısıyla cinsiyetlerin bizatihi kendisine değil, cinsiyet hegemonisine yönelik olduğunu rahatlıkla seçebiliriz. Buradan hareketle asıl feminizmin ne olduğunun saptamasını yapabilmek en temel ve gerekli olguların başında geliyor. Çünkü günümüzde her türden insan mevcut, feminizmin ne olduğunun farkında dahi olmadan onu aşağılayan da, yine feminizmin tam olarak neye yönelik olduğunu anlayamadan onu kinizm ile savunduğunu sanan da. Önemli olan toplumu, onun dayattığı toplumsal cinsiyete göre değerlendirmemektir. Cinsiyetlerin ne bir mensubiyeti ne de kapsamı vardır. Oluşturulanlar, her iki cinsiyeti de egemenlik altında tutmak için amaçlananlardan ibarettir aslında. Bu noktadan sonra şahit olduklarımızı sorgulayarak ve düşünerek yolumuza devam etmemiz gerekiyor, eğer "insan" olarak bir iktidar hegemonisine maruz kalmak istemiyorsak.

    Mesela neden bir erkek rasyonel düşünür diye kabul edilir de neden bir kadın duygusal?

    Neden modern çağda erkeğin evdeki görevi adeta hiçbir şey yapmamaktan ibaret hale gelmiştir? Eve gelinir, televizyon karşısında geçilir (o televizyon artık telefon oldu gerçi) o sırada da yemek hazırlanır, yemek yenir, herkes üstüne düştüğünü sandığı görevi yerine getirir.

    Neden homoseksüellik aşağılanan bir olgu haline gelmiştir, halbuki homoseksüel olan erkekler de normal erkekler kadar erkek, homoseksüel olan kadınlar da normal kadınlar kadar kadın olmasına rağmen?

    Neden kadının namusu, "el değmemişliği"nin üzerinde bu denli durulur da erkeğin birileriyle yatıp kalkıyor olması hoş görülür?

    Neden erkeklik belirli, kurgulanmış değerler üzerine kurulmuştur örneğin rekabet, onur, gurur gibi?

    Neden namus kavramı yalnızca belli bir cinsiyette daha önemli hale gelir?

    Neden centilmenlik denen olgu tek taraflı olmak zorundadır?

    Neden erkek evlenmezse aynı durumdaki bir kadın kadar göze batmaz?

    Neden? (...)

    İnsanlık olarak sorular sormaya başladığımızda değil, doğru soruları sormaya başladığımızda işte o birkaç adımı atacağımız an da gelecektir.
  • 600 syf.
    ·Puan vermedi
    SPOI İÇERMEKTEDİR!

    Öncelikle fi demek onunla başlayalım. Altın oran da denilen fi: 1, 618'dir. Dıoğdaki güzelliklerin sahip olduğu orandır.
    Dizi ay pardon kitap hayatımıza öyle bir girdi ki. Resmen dizi çekimiyle de bilmeyen kalmadı.
    Kısaca konusu Duru isimi bir baletlen eskiden akıl hastanesinde yatmış şu anın fenomen psikologu Can Manay arasında geçen tutku.
    Duru hanım nişanlı ve nişanlısıyla beraber yaşıyor. Can beyimiz ona ilk görüşte âşık oluyor. Ve onu elde etmek için ne gerekiyorsa yapmaya hazır, ha yapıyor da.
    Ne kadar da alelade bir konu gibi duruyor değil mi? Aynen öyle de işte baharatlar misali nüanslarla çok güzel kılınmış bir hikaye. Hatta o nüanslardan birilerine aşırı hayranlık besledim. Kısaca her karakteri tanıtacağım. Okuyunca hayran olduğum nüansları da göreceksiniz.
    Can Manay: Orta yaşlı pek yakışıklı olmasa da karizmatik ve her istediği kadını elde edebilen ama seçici bir erkek. Asla gerçek bir ilişkisi olmamıs. Duru'yu görünce can evinden vuruluyor o ayrı.

    Duru: Nişanlısı Deniz'le beraber yaşıyor. En büyük hayali tanınan bir balet olmak. Deniz'e âşık ya da âşık olmayı seviyor ona. Neyse Can gelip kafasını karıştırıyor bu hatunun. Kendini falan sorguluyor kız.

    Deniz: Kendisi müzik okulunca öğretim görevlisi. Müziğe sevdalı bir sanatçı. Zaman zaman kızdın ona lakin hep bir saygı duydum. Hep sırtına vurasım geldi. Hoyratça değil nazikçe seven ve dokunan biri. Gerçek bir sanatçı.

    Özge: Garip bir kız. Değişik şeyleri var. Okursanız görürsünüz. Toplumun yarattığı imaja ya da kalıba uymayan ama samimi biri. Hani bazı insanlardan korkarsın ya ama dostluğunu kazanınca dünyanın en şanslı insanı olursun öyle biri. Üstü kaza geçirince Can Manay röportajı ona kalıyor. Can beye sorduğu bir soru yüzünden bizzat Can tarafından işinden attırtılıyor ve sektörde kıza ambargo koyuluyor. Ama yılmayan savaşçı bir kızcağız. Okursanız görürsünüz.

    Sadık Murat Kolhan: Özge'yle tuhaf biçimde yolu kesişen ona hem yardım eden hem de tuhaf biçimde onu korkutan biri. Ülkenin sayılı zenginlerinden. Kitapta hakkında fazla bigi yoktu. Özge'yle diğer kitaplarda mutlu mesut olmalarını diliyorum. Hepsi bu.
  • 280 syf.
    ·11 günde·8/10
    Selamun Aleyküm.
    Metin Karabaşoğlu'nu 'Kur'anla Yaşayanlar' kitabından sonra tanıdım. Gayet sade, akıcı ve en önemlisi herkesin değindiği konuların dışında konulara değiniyor. Gündelik konulara da kendine özgü yorumlarıyla değiniyor. Risale-i Nur konusunda baya bilgisi var ve kitabında bunu hemen fark edebiliyorsunuz. Risale-i Nurlar arası konu bağlantıları konusunda, bilgisi gerçekten çok iyi. Kitaplar arası geçişleri takdire şayan. Şahsım adıma, bu yolda daha yeni olduğum için kitap beni baya zorladı. Yani Risale-i Nurlara tam hakim olamadığım için ne anlatmak istediğini anlamadığım yerler oldu zaman zaman.
    Risale-i Nur'ları uzun süredir okuyan arkadaşlarıma kesinlikle tavsiyemdir. Size farklı bir bakış açısı kazandıracağına eminim. Metin Karabaşoğlu'nu tanıdığım için kendimi çok şanslı hissediyorum. Okuyacağım son kitabı olmayacak inşallah....
  • 424 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Uzun yıllar boyunca pek çok kitap okudum. Önceliklerim hep farklıydı. Kimi zaman akıcı romanlar ilgimi çekti kimi zaman bilgi içerikli kitaplar. Ruhsal rahatsızlıklar yaşadığım dönemde okumaya başladığım, uzmanları tarafından yazılmış kendine yardım kitaplarına düşünürlerin eserleri eklendi. Bu seçimlerdeki öncelik ortaktı: Kitabın işlevsel olması. Herhangi bir kitabı bitirdiğimde iki soru soruyordum kendime:
    Bu kitap bana ne kattı?
    Okumasam da olur muydu?
    Bu sorular sayesinde daha isabetli seçimler yapıyordum.
    Benim gibi düşünen pek çok okur için şanslı bir dönem bu. Bilim insanları tarafından akıcı bir üslup kullanılarak yazılmış pek çok kitap arasından ilgimizi çekeni bulmak mümkün. Bu da kitapların çok satanlar listesinde yer almasını, dolayısıyla da daha çok insana ulaşmasını sağlıyor. Hem yazar hem de okur adına mutluluk verici bir durum.

    Bugün size ilginç bir kitaptan söz edeceğim. Bilgiyle, bilimsel veriyle desteklenmiş bir roman: Pia Mater. Yazarın tanımıyla bir Nöro Roman. Yine onun tanımıyla, sinirbilimsel gerçeklerin, belli bir kurgu ve hayali karakterler eşliğinde okura sunulduğu roman türü. Yazar romanı yazma amacı hakkındaki soruya tek cümleyle cevap veriyor: “Limbiğe dokunmak istedim…”

    Romanın yazarı Serkan Karaismailoğlu bir bilim insanı. Yayımlanmış iki kitabı var: “Kadın Beyni Erkek Beyni” ve “Beyinde Ararken Bağırsakta Buldum”. Pia Mater’de dikkatimizi çeken şey yazarın tanıdık, anlaşılır ve akıcı üslubu. Daha önceki kitaplarından aşina olduğumuz üsluba bu kez son derece ilginç bir hikâye eşlik ediyor. Doğrudan polisiye olmamakla birlikte okurken o heyecanı hissettiren bir hikâye bu. Pia Mater hem bir an önce bitirmek istediğimiz hem de bittiğine üzüldüğümüz kitaplar arasında sayılabilir.
    Hikâye bir yana “İşlevsel” denilebilir Pia Mater için. Pek çok bilgi, hikâye akışının içinde son derece anlaşılır bir dille aktarılmış. Öğretiyor Serkan Karaismailoğlu. Bir yandan hikâye anlatırken diğer yandan öğretmek için takdire değer bir çaba gösteriyor. Üstelik her bilimsel tespitten söz edişinde kaynak gösteriyor. Ancak yazarın ilk kitabında düştüğü bir not var. Bütün bilimsel gerçeklere “şimdilik” kaydıyla yaklaşıyor. Söz konusu bilim olduğunda değişmezlikten söz etmek mümkün değil. Bu bakımdan yazar, bazı konulara farklı bakış açıları getiriyor yani bir nevi kesinliğe bağlamaktan kaçınıyor.
    Yine de kesin olarak kabul görecek pek çok saptamayla karşı karşıya kalıyoruz. Müziğin insan beyni üzerindeki etkisi bunlardan biri… Yazar bu etkinin evrensel olduğunu ifade edip araştırma sonuçlarıyla tespitini destekliyor. Müzik dinleme esnasında beynimizde olup bitenleri şöyle özetliyor:
    “Beyin görüntüleme üzerine yapılan yeni çalışmaların bizimle paylaştığı sonuçlar inanılmaz aslında. Normalde beyin görüntüleme sırasında bir iş yaptığında, beyninde o işi yapmakla sorumlu bölgeyi renkli bir şekilde görürüz. Aktif bölge dışında beynin geri kalan büyük kısmı karanlık görünür. Sadece müzik dinleyenlerin beyninden elde edilen görüntüleri kesinlikle görmen lazım. Beyinde birbirleriyle alakası olmayan birçok bölge aynı anda aktifleşiyor ve karşımıza rengârenk bir beyin görüntüsü çıkıyor. Sanki nöronların, beyninin içinde senden habersiz devasa bir parti veriyorlarmış gibi. Diğer taraftan bir de senin yaptığın gibi bir enstrüman çalma durumu söz konusuysa işte o zaman beyin tam bir karnaval alanına dönüyor. Niye biliyor musun? Çünkü bir müzik aleti çalmak işitsel, görsel, duysal ve motor korteksin hep beraber çalıştığı oldukça etkili bir egzersizdir. Haftada sadece bir saat enstrüman çalmanın bile birkaç ay sonunda beynin hafıza, işitme ve motor işlevlerinden sorumlu bölgelerinde büyüme ve aktivite artışı sağladığını biliyoruz.”

    Bir başka konu solaklık. Solaklar diğer insanlara göre daha zeki olabilir mi? Böyle bir kabul var ancak bir başka görüş de zekâ açısından avantajlı olanların evrimsel olarak çoğaldığını, ne var ki solaklık oranının ilkel insanların yaşadığı dönemde de, içinde bulunduğumuz dönemde de aynı oranda görüldüğünü ileri sürüyor. Bu konuda çarpıcı bir tespitse bebeklerin ultrason görüntülerine bakarak doğduktan sonra solak olup olmayacağının anlaşılabilme ihtimali. Bebeklerin anne karnında parmağını emdiği biliniyor. Bebek hangi elinin parmağını emiyorsa o tarafı baskın olarak kullanacağı belirtiliyor. Aslına bakılırsa bir tarafın baskın olması insana has değil, doğadaki tüm canlılarda görülüyor.

    “Beklenti Etkisi ya da Kendini Gerçekleştiren Kehanet…” Bir kısım okurların aşina olduğu kavramlar bunlar.
    “Sen bir şeye inandığında bu durum farkında olmasan bile davranışlarına yansır ve çevrendekileri de etkileyebilir. Mesela falında sevdiğin kişi ile büyük bir kavga edeceğin söylensin. Sen bu söyleme inandığında artık tüm davranışların bu şekilde gelişir. Acaba sana olan sevgisi mi bitti, yoksa başka biri mi var derken her olaydan anlam çıkarma kaygın sonunda bir şekilde kavgaya neden olacaktır zaten. Aslında bununla ilgili en iyi örnek; Matrix filminde Neo’nun Kâhin ile ilk tanıştığı andır. Filmi hatırlar mısınız bilmiyorum, konuşmanın bir yerinde Kâhin, Neo’ya “Vazo için endişelenme” der. Neo “Ne vazosu” diye etrafına bakınırken aynı anda yanında bulunan vazoya çarpar ve yere düşürür. Neo merak içinde Kâhin’e bunu nasıl bilebildiğini sorar. İşte orada Kâhin’in verdiği cevap tüm durumu özetler aslında. “Acaba ben ‘Vazo için endişelenme’ demeseydim yine de vazoyu kırar mıydın?”

    Bir başka ilginç bilgi de ormana yani ormanı oluşturan ağaçlar ve yeraltında bulunan mantar ağlarına dair. Yazar saptamaları çevrebilimci Suzanne Simard’ın, Nature dergisinde yayımlanan bir çalışmasına dayandırıyor. Araştırma sonuçlarına göre ormanı oluşturan yer üstü ve yeraltı canlıları ilginç bir dayanışma içindeler. Haberleşiyor, yardımlaşıyorlar. Muhtemel tehlikeleri birbirlerine haber vermek gibi bir beceriye sahipler. Ancak tüm ilişki biçimlerinde olduğu gibi bu becerileri kötüye kullanan bitkiler var. Bazı orkide türleri ağı hackleyerek komşularının kaynaklarını çalıyor mesela. Daha acımasız diğer türler ise ağı zehirleyerek tüm kaynağa tek başına sahip olmak istiyor. “Baktığımız zaman ne kadar da tanıdık gelen bir ilişkiler yumağıydı aslında.” Bu da yazarın kişisel saptaması.

    Burada, başlarda değindiğimiz limbik sistemden de söz etmek gerekiyor.
    “… Çünkü beyni vücudu aracılığı ile sinyal veriyordu kendisine. Normalde beyninde bilinçli olan frontal korteks aslında her şeyin bir açıklaması olduğunu mantıklı bir şekilde izah ediyordu. Ama limbik sistem ısrarla bir şeylerin ters gittiğini hissettiriyordu genç kıza.”
    “Eğer limbik sistem size bir şey anlatmaya çalışıyorsa onu dinlemeliydiniz. Zira beynimiz gün içinde çok fazla dış etkene maruz kalıyordu ve bunların çok az bir kısmı bilinçli korteksimiz tarafından algılanıyordu. Oysa limbik çok derin bir yapıydı ve sizin farkında olmadığınız birçok faktörü de kontrol ediyordu.”
    “Limbik sistemin çok önemli bir yapısı var amigdala diye. Bu yapı, senin bilinçli kısmının, karşı tarafın yüzünde algılamadığı birçok duygusal durumu algılayabilir. Hatta bununla ilgili çok basit bir deney var. Yüzünde herhangi bir duygu ifadesi olmayan nötr bir kadın fotoğrafı birkaç saniye boyunca kişilere gösteriliyor. Bu fotoğraf gösterilirken araya aynı kadının acı çeken bir fotoğrafı konuluyor. Ama bu fotoğraf o kadar kısa görülüyor ki sen bilinç düzeyinde hiçbir şey algılamıyorsun. Sanki ekranda hızlıca bir şey gözüküp kaybolmuş gibi bir görüntü oluyor. Ama beyin görüntüleme çalışmaları ne gösteriyor biliyor musun? Senin gözlerin hızlıca gösterilen fotoğrafın tam olarak ne olduğunu bile anlamazken amigdala adlı yapı hem yüzü görüyor hem de yüzdeki o acı dolu ifadeyi algılayabiliyor.”
    Burada, limbik sistemin sezgiyi temsil etme ihtimali ortaya çıkıyor. Çoğu kez “içimden bir his” şeklinde tanımlamaya çalıştığımız ancak ne olduğunu, nereden kaynaklandığını tam olarak kestiremediğimiz bir duygu. Bilinçli yanımız dışında bir uyaran belki.

    Dopamin kimi insanda konforla açığa çıkar kimi insanda yiyecekle. Kimisindeyse dopamin bilginin ta kendisidir. Bilgiyle mutlu olanlar bu kitabı mutlaka okumalı diyerek kitaptan birkaç alıntıyla bitirmek istiyorum.

    “Dünyadaki evliliklerin küçük bir kısmı zorla yaptırılan evliliklerdi. Geri kalan çok büyük bir kısmı ise birbirlerini sevdiklerini sanan insanların yaptıklarıydı. Daha doğrusu, seveceği insanı bulamadığında, korkudan, bulduğu insanı sevmeye çalışanlar. Hoşlanma hissini aşk sananlar.”
    ”Aslında vücudumuzda her duygu bir nörotransmitter salgılıyordu. Bu nörotransmitterin de doğrudan ya da dolaylı olarak feromonlarımıza etkisi vardı. Yani heyecanlanan bir insanla, korkan bir insanın kokusu aynı değildi. Heyecanın da kendisine ait bir kokusu vardı, korkunun da.”
    “Ama bildiğim ve emin olduğum tek bir şey var. O da insan denen acımasız canlının doğadaki güzel olan her şeye nefreti. Ben böylesine büyük bir vahşet görmedim biliyor musun? Sırf güzel gözüktüğü için bir çiçeği çok rahat koparabilir insan. Onu kopararak öldürmüş olma fikri o kadar uzaktır ki ona. Umurunda bile değildir. Doğanın en güzel yerlerine kendi gri taş bloklarını döşer. Çünkü insan denen canlı sorumsuzdur. Güzellikleri tek tek yok etmeye bayılır.”
    “İnsan var oldukça, müzik varlığını sürdürmek zorunda. Evrenin kendisi bir şarkı söylüyor ve tüm galaksiler bu şarkıyla birbirleri etrafında çılgınca dans ediyorlar. Tıpkı elektronların atomun çekirdeği etrafında dans etmesi gibi.”

    “Onca yıl boyunca öğrendiği en önemli şey; karşında eğer ağlayan bir kadın varsa - asla ağzını açma, belirli bir miktarda hüzünlü hisset ve kafanı hafif bir açıda eğerek onu onayla - davranışıydı.”
  • Tanış çok da, dostum kalmamış hiç.
    Oya Baydar
    Sayfa 16 - Can Yayınları